Showing posts with label shoegaze. Show all posts
Showing posts with label shoegaze. Show all posts

20131128

Alcest - Les Voyages de L'âme


Bir çeşit iyileşme döneminin içinde hissediyorum kendimi. Biraz daha açmak gerekirse, asfalttan kazındıktan hemen sonra üstümden geçmiş olan aracın tonajını, modelini, anahtar teslim fiyatını ve yıllık bakımının kaça patladığını düşünür bir haldeyim. Çeşitli araştırmalarım ve incelemelerim neticesinde, sorunu bir daha yaşamamak adına karşıdan karşıya geçerken önce havaya, sonra yere bakmanın daha hayırlı bir sonuç oluşturacağına kanaat etmiş olmakla birlikte, yolculuktan uzak halimin de yaşadığım bu kazada, yazamama halinde, sekizde dokuzluk oranda suçlu olduğunu tespit ettim. Toshl'ın geçtiğimiz yılın geneline oranla yüzde 37 artış gösteren transportasyon giderleri kısmı, tespite ilişkin çözümler konusunda attığım adımların sağlam olduğunu gösteriyor.

20100928

Atlantic Line - Exit To Intro



Müfredat çerçevesinde işlenmesi gereken Fazıl Hüsnü Dağlarca şiirini bir önceki gece geç saate kadar izlediği dizi yüzünden çalışamayan edebiyat öğretmeninden, sıkıcı gündem maddelerini "kedi ve köpeğin ibretlik dostluğu" haberleriyle doldurmaktan yorulan televizyon programı yapımcısına kadar herkesin irdelediği bir konu var: Sanat toplum için mi, sanat sanat için mi? Tembel edebiyat öğretmeni bu konuyu gündeme getirdiğinde, sanki hayatını sanat tarihine adamış gibi üst perdeden konuşan, bu soruya farklı yanıtlar getiren öğrencilerin farz-ı misal tarih dersinde dile getirilen "Galatasaray dün gece nasıl acı acı koydu di mi hocam?" sorusuna alkışlar veya yuhalamalarla iştirak etmesini bir yana bırakır ve şu tartışmanın özüne yoğunlaşırsak, sorunun "anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı" benzeri bir iki kutuplu meraktan kaynaklandığını ve argümanın da bu nedenle aynı yetersizlik seviyesinde olduğunu görebiliriz. Dedesini daha çok seven çocuklara söz hakkı tanınmaz.

İyi ya da kötü, kendi halinde şiir yazan, masal karalayan, beste yapan, resim çizen bir çocuğun ne yaptıklarıyla toplumu etkileme isteği baskındır ne de sanatı besleme isteği. O çocuk fark edilmek istiyordur, anlatamadıklarını anlatmaya çalışıyordur, söyleyemediklerini söylemeye, yapamadıklarını masallaştırmaya, göremediklerini resimleştirmeye. Bu kadar gerçek, bu kadar insani, bu kadar ter kokan gerekçelerle hayallerine ulaşmayı ister o çocuk. Ancak hayallerine ulaştığı zaman, biz o çocuğu "eskiden iyiydi ama artık çok bozdu"luk ile itham ederiz, çünkü bu çok kolay bir biçimde anlaşılabilen, hissedilebilen bir şeydir. Kulaklığınızda bir ateşin yanmakta olduğunu, okuduğunuz kelimeler içinde bir büyünün gizlendiğini, resimdeki gözlerin sizi takip ettiğini hissetmek zor değildir bu durumlarda. Bir şeylerin eksik olduğunu ama o eksiğin de ne olduğunu idrak edemediğiniz zamanlarda işte bu hissin yoksunluğunu çekersiniz. Bu yüzden hedeflere ulaşmamak, hayalleri gerçekleştirmemek bazı durumlarda iyidir. Bazı zamanlarda hayal dünyası çok daha yaşanılası bir yerdir, yeryüzüne çakılmayı istemezsiniz.

Atlantic Line'ı ilk kez dinlediğimde, bir yıldızın parlamaya başladığını, bir meleğin yükseldiğini düşünmüştüm. Tanınabilirliği düşük bazı gruplar hakkında genelde bu tip yorumlar yapıyorum, kullandığım kahrolası kalıp "ileride adından çok söz ettirecek bir grup" oluyor. Sahiden de bu gruplar adlarından çok söz ettiriyorlar ve fakat her edilen sözde içlerindeki ateşin kaybolduğu konuşulur oluyor. Balmumundan kanatları eriyen Ikarus yeryüzüne doğru süzülüyor. Bu yüzden Atlantic Line'ın parlayacak bir yıldız olmasını istemiyorum, evvela bunu söylemeliyim. Çünkü ne kadar zamandır dinleyemediğim, arayıp bulamadığım bir çok şeye müziklerindeki notalarda değil belki ama anlatmaya çalıştıklarında, hayallerinde rastlıyorum. Atlantic Line'ın müziği, uçucu bir gazın alevi gibi, saydam ve mavi bir şekilde yanıyor.

Atlantic Line'ın müziğinin, bir öykünmeyle ortaya çıkmadığı, çocukça bir duygunun rehberliğinde adımlar attığını anlamak hiç de zor değil. Ne tek bir gruptan, ne tek bir janrdan bahsedebilirdik eğer bu müziği tanımlamak isteseydik. Thom Yorke falsettoları, çınlayan shoegaze reverbleri, indie-pop nakaratlar derken Atlantic Line kulaklarımızdan içeri akıyor, içimizi sel basıyor, tarifler ve tasnifler boğuluyor.

Bugün gişe memuru, banka müdürü, taksici, öğretim görevlisi, muhasebeci, köşe yazarı çalışırken boş gözlerle, donuk, hayallerinden ve tutkularından azade bir biçimde bakıyorlar bize. Oysa 20 sene önce astronot olmak istediklerini, kitap yazma hayalini kurduklarını, muhakkak bir gün film çekeceklerini, ralli yapacaklarını, başbakan olacaklarını söylüyorlardı ve gözlerinde tarif edilemez bir parıltı vardı. Atlantic Line'ın müziğinde o parıltının sesini duymanız kuvvetle muhtemel.


Sanatçı: Atlantic Line
Albüm: Exit To Intro

Şarkı listesi:
1- Mist
2- Big Brother
3- Collectors
4- Ghost In Daylight
5- The Muscle & Charm
6- Voyage Home
7- Behind The Heavy Curtain Pt. 1
8- Behind The Heavy Curtain Pt. 2

DOWNLOAD.

20090519

Thine - In Therapy






















Türkiye'nin hiç tartışmasız en fazla okunan blog'u aynı zamanda maalesef futbol blog'u furyasının tetiğini de çeken Aceto Balsamico'nun tepesinde, Nick Hornby'nin şu sözleri yazar: "I fell in love with football as I was later to fall in love with women; suddenly, inexplicably, uncritically, giving no thought to the pain or disruption it would bring with it.". Hornby, bir kadına, birine duyduğu aşkı açıklanamazlıkla, anidenlikle, hesapsızlıkla açıklamıştır. Gelgelelim bu açıklama en iyi ihtimalle, iyimserlik kokmaktadır. İnsanın, başka bir insana duyduğu aşk, aşkın karşılık içeren tek halidir ve asla saf değildir. Aksini düşünmek, Kabil ve Habil'e kadar uzanan kadim bir lanete karşı gelmek olurdu ki bunu istemeyiz. Meseleyi tarihsel uzantılardan değerlendirip "günümüz dünyası..." şeklinde başlayan cümleler kurmak ya da at gözlüklerine hohlayıp gözüme geçirdikten sonra "ülkemizde bu böyledir..." nutukları atmak meselenin gazını kaçırır.

Mesele insanlıkla ilintilidir. İnsan, kendine bazı sınırlar çizer, ibadına ve ibadetine sadık kalır, kırmak istemeyi düşünmek dahi istemediği için Tanrı'yı yaratır, duyguları hakkında değiştirilemez olduğunu söylediği fikirler öne sürer, kurucu yasalara "değişmesi teklif dahi edilemez" maddeler koyar; hepimiz bunu yaparız, bu insani bir durumdur, insanlığın tanım aralığı dahilindedir, nefes almak kadar tabiidir. Fakat Dünya dönmektedir, Güneş sönmekte, Evren genişlemekte, hücrelerimiz hızla ölmekte, yüzümüz kırışmakta, saçlarımız beyazlamaktadır, değişmek zaruridir, kaçınılmazdır. Değişim, ayağımızdaki ibadı sıkar, ibadetimizi güçleştirir. Çoğu insan sıkıntıya gelemez, ibadının tekrar gevşeyeceğini ya da ayağının daha inceleceğini düşünmez, değişime ayak uydurmaz, sabır etmez, sıkıntı için çözümler bulmaya çalışır. Habil ve Kabil'den beri, seven insanların çoğu, değişime ayak uydurmak için, sıkıldığı için, korunmak için, yalnız kalmamak için, güvende hissetmek için, diğer seçenekleri zor bulduğu için, yapacak daha iyi bir şey bulamadığı için sevmektedir, sever gözükmektedir, sevmeye çalışmaktadır. Din parantezindeki sevgi de budur, futbol sevgisi de budur, insan sevgisi de budur, edebiyat sevgisi de budur. Kendini güçsüz hisseden, korunma ihtiyacında olan, yalnız bir insan kendi fikrinden bir tanrı yaratarak onu sever; eylemsizliğin kara deliğindeki biri bu eylemsizliği hayatını bir futbol takımına adayarak kırma arzusundadır; çok mühim olduğu düşünülen ama çok basitçe çözülebilecek ihtiyaçların karşılanması için en yakındaki en uygun olan insan sevilir; sevecek hiç bir şey bulamayan kitaplarını sever ya da sevgisini gömdüğü kitaplar yazar.

Yazarların çoğu, kendi duygularını yazıların içine gömmekten çok o duyguları yazının topografisine yerleştiren yazarların hepsi, "sevgili okurlar" demeyi çok severler. Okur, sen değilsindir. Okur, yazarın kafasında yarattığı bir sevgili modelidir. Okuruna ilan-ı aşk eden bir yazarın yanına giderseniz muhtemelen adamcağızın fıtratından, günlük muhasebelerinden ya da vakıf olmadığımız kimbilir hangi sebepten terslenecek ve şaşıracaksınızdır. Okur, yazar için bir sevgiliyi işaret ediyor olsa da, gerçekte kalabalıktan müteşekkil bir kavramdır. Her kalabalık gibi kötüdür, kokar, yapış yapıştır ve aptaldır. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum çünkü bu yazdıklarımı okuyan bir kalabalıktan söz edilse, bu kalabalığın çoğundan hazzetmeyeceğimi biliyorum. Bunu bilmeme rağmen, oturup kimseye anlatmayacağım sırları burada fısıldayabiliyorum, göğüs kafesimi açıp teşhircilik yapabiliyorum, çünkü bunu kafamdaki okur kavramından çok, kafamdaki sevdiğim kişi için yapıyorum, varolmayacak, bu yazıları asla okumayacak ve mükemmelik pozlarımı karanlıkta yalnızken bile bozmadığım biri için, bir düşünce için, bir ur için. Zaman zaman, kafamdaki bu biri, bu düşünce, Allah'ın suretini dağa yansıtması gibi hasıl oluyor, dağın yerle bir olması gibi yerle bir oluyorum, aniden, açıklama kabul etmeden, eleştirmeden ve muhasebe yapmadan. Zoraki bir durumu yaşamıyorum, kurtulmak için, sığınmak için, rahatlamak için değil bu, koskoca bir infilak ve bu benim bedenimi titretiyor. Bunu yaşamakta ustayım ve talihliyim, müptelayım en fenası.

Bu durum için yaşanması gereken Güneş ve Ay tutulmaları, ekinokslar ve solstisler yorucu olabiliyor. Aynısı olmasa da benzer bir hissi bana bir tek müzik sunabiliyor; evet güzel olan binlerce şey sayabilirim, yaşıyor olduğuma sevinmek için yaptığım listeyi yaşamım bitene kadar bitiremeyeceğim için liste yapmak salakça olacaktır ama göğüs kafesime fevkalade bir yumruk gibi inen, başka bir şey yok. Thine da bu yumruklardan biri, ahûvah etmeme sebep, can yakan çok tatlı acısına büyük bir keyifle dirayet gösterdiğim bir grup.

İngiltereli Thine, baharını 1996-2001 arasında yaşamış, ardından kış uykusuna yatmış. Yazla birlikte uykudan uyanacaklarını iddia ediyorlarsa da bizi ilgilendiren ne yapacaklarından ziyade, ne yaptıkları şu kertede. 2001 yılında kaydedilen In Therapy, hayatım boyunca dinlediğim tüm albümler arasında, hakettiği değeri bulmayan albümler listesinin muhakkak ilk üçünde kendine yer bulacaktır. Adaletsizliğin "Hayat zaten adil değil ki...." klişesiyle üzerinin örtüldüğü insan zihninde bu anlaşılabilir bir durum ama aynı zamanda sevindirici de. Kirli olmayan, saf bir şeyden söz edermiş gibi kıpırdanmalar yaşanıyor insanın içinde zira, Thine'dan bahsederken.

Thine'ın müziğini bir yere oturtmak zor görünüyor. Bu "bir yere oturtulamayan müzik" kavramının da oturduğu bir yer yarattılar biliyoruz ki, ama bu yoldan yararlanma zarureti taşımıyoruz. İnsan dimağının kavramları rahat algılamak için benzerliklerden yararlandığı gerçeğinden gidersek daha net bir sonuca ulaşabiliriz ve bunun için etiket harcamak zorunda da kalmayız; naçizane tahlilim Thine'ın Shun ve Katatonia arasındaki düz olmayan bir çizgi üzerinde olduğu yönünde. Beri yandan, bazı yönleriyle hiç ama hiç bir şeye benzemeyen bir nüvesi var Thine'ın. İşte bu yüzden göğüs kafesine bir yumruk gibi inebiliyor.

Güzel şeyler zorla yaptığımız, zorunda olduğumuzu düşünerek yaptığımız, yapacak daha iyi bir şey bulmadığımız için yaptığımız, gerçekten yapmak istediğimizi yapamadığımız için yaptığımız şeyler değildirler. Güzel şeyler, zorlukları aşarak yaptığımız şeylerdir, zor şeylerdir, acı ihtiva eden şeylerdir; bunlar dikenlidirler, batarlar ve kanatırlar. Ama bu dikenlerin arasında eşsiz bir güzellik saklıdır, tarifi namümkün bir dokunuş gizlidir. Dokunun tarifsiz saflığı ve dikenin sivriliği bir arada olduğu için, ikisini bir arada ve aynı anda hissettiğimiz için vardır bu güzellik. İşte insanoğlunun anlamayadığı bu olmuştur, insanoğlu bu yüzden mutsuzdur. Tüm bunlara rağmen, mutluluğun sırrının bir harfinin noktası bu albümün notaları arasında gizli. İlk dinleyişinizde bulamazsanız lütfen bu albümü bir kez daha dinlemeden yok edin o yüzden, gidip başka şeyleri sevmeye çalışın, sever olmaya çalışın, alışmaya çalışın. Diğerleri biraz kanayacak, biraz ağlayacak, biraz ahlayacak, ve çokça tadını çıkaracaktır bu albümün, yüzlerinde bıçak gibi keskin ve hançer kadar gizli bir tebessüm olacaktır.


Sanatçı: Thine
Albüm: In Therapy

Şarkı listesi:
1- Best Kept Secret
2- Feel
3- In Therapy
4- Homewrecker Extraordinaire
5- Never Learn
6- Contact Point
7- In Red Rooms
8- Last Better Day
9- Deny Everything
10- The Bar
11- Running
12- Bleaker Audio

DOWNLOAD.

20090316

Jeniferever - Spring Tides



















Zaman zaman bana soruluyor; "Bu albümden bahsederken, neden mihrakını alıp hüzne/neşeye koydun, oysa ben ve bir çok kişi tam tersini hissetmiş?" Cevap belli, müzikte ne arıyorsam, onu buluyorum. O yüzden siz mesela Balmorhea dinlerken huzur bulabiliyorsunuz belki ama ben o huzuru farklı yaşıyorum; yine Güneş'in batışını izliyorum belki bir kumsalda ama şezlong üzerinde değil çivilerle dolu bir yatağın üzerindeyim, çünkü bunu arıyorum, bunu buluyorum.

Jeniferever için de 2 yıl önce büyük bir huzurdan bahsedebilirdim. Choose A Bright Morning sükunetin ve huzurun notalaşmış haliydi benim için, çimentolaşmış algım neticesinde hala benzer bir payeyi taşımaktadır. Ne var ki Spring Tides, Jeniferever'ın yeni albümü, yine bir sükuneti ama bu sefer sessiz çığlık frekansındaki bir sükuneti barındırıyor. Nasıl bir şey, anlatayım;

Bir cuma sabahı, zemheri ayazda ve zifiri karanlıkta evimden çıkıyorum. Bir vasıta bulma umuduyla, o çok sevdiğim otobüs duraklarından birindeyim. Varmam gereken yere varmak için, bu saatte kullanabileceğim tek vasıta başkalarının otomobilleri, bense otostop yapmak için fazla tutuğum, öyle olmasa bile otostop yapabilecek bir araç bile yok. Hal böyleyken, vasıtayı boşverip ayaklarıma güvenmeye karar veriyorum, incecik yağmur damlalarıyla ıslanmış asfalt üzerinde sokak lambalarının yansımaları ve ben varım bir tek. Yürüyorum. Yürüyorum. Uzunca bir süre yürüyorum. En sonunda menzilime yaklaşırken, o çivilerden bir tanesi daha çakılıveriyor kafatasıma. Gözlerime perde iniyor. Kaldırıma çöküyorum. Yüzümden akan yağmur tanelerinin burnumdan ince ince sızan kana karıştığını çok sonra farkediyorum. O arada, yağmuru fırsat bilen bir solucan, uzayabileceği kadar uzamış, yürümeye devam ediyor. Gökkubbeye bakıyorum; hava aydınlanıyor. Kulağımda Ox-Eye çalıyor. İnanılmaz bir huzurun şafağı yaşanıyor göğüs kafesimde; çenemden yere damlayan bir iki damla pembe kanla, yavaş yavaş ilerleyen solucanla, laciverti fethetmeye çalışan foton dalgalarıyla, ölçülmez incelikte yağan yağmurla, kulağımdaki müzikle.

O an Jeniferever'ın zerk ettiği duyguyu mühürlüyorum. Davullardan, yaylılardan, ince yağmur taneleri kadar keskin gitarlardan bahsetmeye gerek duymuyorum. Müzik, her şeyiyle yaşamayı anımsatıyor bana. Karanlığı yırtan ışığı, solucanın yürüme çabasını, yürümeye mecbur oluşunu, kimse hiç bir şey ama hiç bir şey bilmezken damarlarından süzülen iki damla kanı, direnmek zorunluluğunu, yeni bir hayata ve/ya değişime adım atarken yaşadığın o gözlerini kör eden, dudaklarını titreten zevk dolu acıyı.

Ayağa kalkıyorum, yürümeye devam ediyorum.


Sanatçı: Jeniferever
Albüm: Spring Tides

Şarkı listesi:
1- Green Meadow Island
2- Concrete And Glass
3- Ox-Eye
4- St. Gallen
5- Nangijala
6- Sparrow Hills
7- Lives Apart
8- The Hourglass
9- Ring Out The Grief
10- Spring Tides

DOWNLOAD.

20090311

Everybody Loves Irene - The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity






















Ailemizin shoegaze tedarikçisi Berçin, arzın Asya adını verdiğimiz kısmında ikamet eden insanların kurduğu gruplardan müteşekkil olan bir toplama albüm attı kapımın altından. Albümdeki grupların çoğu, ortalama üstü olmasına rağmen, bir tanesi farklı bir tecrübe yaşamama vesile oldu. Everybody Loves Irene dinlerken ne olduğunu bile anlamamıştım, ancak şarkı bittikten sonra kendime gelebildim "o neydi?" sorusuyla birlikte.

"Hemen bi' soruşturma" burada önemli bir kavramdır. Haluk Bilginer, Masumiyet'te, filmin en güzel ve en korkunç sahnesinde, elinde bir sigarayla, yıllardır peşinden koştuğu, boynunu eğip usul usul takip ettiği kadını anlatır iken, ilk karşılaşmalarından sonra onun hakkında bilgi almak için "hemen bi' soruşturma" yaptığını anlatır.

Ben ise şahsi "hemen bi' soruşturma"mda, araba gibi çarpıp giden, kalbimi tekleten, bir düşten yere düşmüşüm gibi hissettiren bu grubun sadece anlık, bir nefeslik olmadığını keşfettim. Everybody Loves Irene'in Endonezyalı olduğunu öğrenince daha bir farklı hissettim, sanki bana çarpan araba tanıdıkmış, plakası zihnimde kazılıymış gibi.

Arzın gizli köşelerinde kalmış gruplara özel bir alaka duyduğum, takip edenlerin malumudur. Bilhassa Endonezya semaları bu aşamada benim için farklı bir anlam ihtiva ediyor; Marché La Void'in üflediği bu nefes, zamanla ufak çaplı bir fırtınaya dönüştü. Yazılı bir neşriyat için "Türkiye Malezya Olur Mu?" tartışmasına mukabil, bir "Türkiye Endonezya Olur Mu?" araştırması içine girmiş olmam, Endonezya aşinalığımın müsebbidir.

Biliyorsunuz ki, ben şimdi size Everybody Loves Irene'in müzikal parantez açılımını yapacak, cümlenin ögelerini paramparça edecek, altlarına da eliptik çizgiler çekip özne, tümleç, yüklem diye tanımlar ve saptamalar yapmayacağım. Onun yerine, bir çok yazımda yaptığım gibi, "okuyucu, okuduğu şeyin neye benzediğini nereden bilecek?" dilemmasının devamı olan saptayıcı ve tanımlayıcı olmaktan ırak, yarım yamalak cümlelere de meyledecek değilim. Zira grubun Memento Mori klibi, hem gözlerinizi hem kulaklarınızı, ama emin olun ki en fazla da ruhunuzu, yüreğinizi yeterince açıklayıcı bir şekilde etkileyecek:



Müsaade ile, şarkı hakkında bir iki lakırdı etmek isterim.
Kendisiyle ilgili tanımlayıcı bir yazı yazma gereğini hissedenler ve bu yazıyı Latince'nin dehlizlerinden çekenler, Memento Mori cümlesinin, "Ecel'i hatırla" manasında olduğunu bileceklerdir. Burada bir parantez açalım ve diyelim ki; mori bir eylemi anlatmak öte bir süreci temsil eder, cümlenin ögelerindeki bir yüklemden uzak, cümlenin aralıklarında varlığını sürdüren bir gizli öznedir. Dilimizde, aynı farkı ölmek ve Ecel'i gelmek arasında görebiliriz. Ecel, anlık bir ölme -yani yaşamaktan vazgeçme- işleminden çok daha fazlasını temsil eder; belirli bir zamanın kendisidir aslında, yaşanan her anın, her nefesin içindedir. İşte "Memento Mori", bunu hatırlamamızı ister, her nefeste soluduğun oksijenin, azotun, karbonun yanında, Ecel'i de solumamızı salık verir.

Azrail'in, çok değil 5-10 santim ile, elinden kaçırdığı insanlar, Ecel'le yaşamayı bilirler. O insanlar, tabiîdir ki onunla yaşarken, ona göre de yaşayacaklardır aynı zamanda. O yüzden büyük düşler diye görülebilen düşünceler, aslında yapılan bir mutabakattan, bir plandan başka bir şey ifade etmezler. Bu mutabakatın şartları değişkenlik gösterse de, temel şartı hep aynıdır; olabilecek en yakın zamanda, arzın ve arşın birbirine en yakın olduğu noktaya çıkabilmek, oraya varabilmek. Zira Ecel hep tetiktedir, cümlenin arasında gizlenmekten bıkıp, cümleyi ögelerine, insanı da atomlarına ayırmak için beklemektedir ve bunun için ne zaman ortaya çıkacağını sahiden de kimse bilemez. En beklenmedik anda bir anda olup bitecek bu süreç sonunda tek önemli şey, kişinin arşa ne kadar yakın olduğundan başka bir şey değildir. Devamı malumunuz, arzın dibidir çünkü. Ecel'i hatırlayanlar, arşa varmak için gözlerini karartırlar, onlar lakırdılarımı anlayacaklardır. Diğerleri, gözlerinde kapkara bir boşluk olarak gördükleri şeyin aslında hangi amaç için karardığını bilselerdi, olduğundan çok daha güzel bir yer olurdu Dünya.

Ah, işte tüm bunlar, tüm bunlar Irene Yohanna'nın iki dudağı arasından sızan, bir nefeslik bir melodiyle, tüm Evren'in yüküymüş gibi, üzerimden bir gezegen geçmiş gibi, bir epifaniymişçesine iniyor üzerime. Sesim işte böyle kırılıyor benim, böyle nemleniyor gözlerim.


Sanatçı: Everybody Loves Irene
Albüm: The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity

Şarkı listesi:
1- The Lullaby Show
2- Crop Circle Me
3- Memento Mori
4- Gravity Always Wins
5- You're My Tragedy
6- Try Try Try
7- Hybrid Moments
8- Uncertainty Anxiety
9- re-EVOlution
10- Hate Sunday

DOWNLOAD.

20081123

Gravenhurst - The Western Lands






















Bir öz-eleştiri yapalım; korkunç bir hızda tüketiyoruz. Şimdi, her zaman dem vurduğum konuları bir kez daha su yüzüne çıkarmak ve bu konular üzerinden ötekilerini suçlamak kolay bir yol, en başta da öz-eleştiriden kaçmak için geçerliliği kanıtlanmış bir bahane. Ama her ne kadar "dinleyicilik" konusuna bir "farkındalık" alt-başlığı atsak da, müzik modasının rahatsız ediciliğinin farkında olsak da, tüketim hızında bir değişiklik olmuyor. Gelin itiraf edelim; dinlerken aklımıza fosfor yeşili dağları, karıncaların dünyayı ele geçirme planlarını, Tanrı'nın yüzüncü ismini, buzdolabı üzerine oturmuş bizi seyreden bir sevgiliyi getiren grupları başkasının dinlediğini görünce biraz da olsun kıskanmıyor muyuz, rahatsız olmuyor muyuz? Hani bu, "sen benim düşündüğümü düşünemezsin, hissettiğimi hissedemezsin" ukalalığı olmuyor mu biraz? Sadece sen bilmeliymişsin ve en özel sen olmalıymışsın gibi bir tutku, akıp giden o koca dalga içinde en parlak su tanesi olduğunu düşünme ihtiyacı. Tüm bunların altını doldurmak için anlamsız, içi boş, deli saçması bir ton kelime uydurup hepsini peş peşe sıralamak. Var mı daha büyük bir ikiyüzlülük, daha korkunç bir dehayla inşa edilmiş bahane silsilesi?

O zaman bu blog'da yazılanlar da, müziğe içsel dinamik katma iddiasıyla ortaya çıkmış düşünce akışları da, en temel eksende benzer bir dilemmayı barındırmıyor mu içinde: "Ben içini dolduruyorum, sen dinle. Çünkü belki bunu akıp giden bir dalga olarak görüyorsun.". Bu da bir ikiyüzlülük, bir tekele alma durumu değil mi? Benim ikiyüzlülüğüm. Benim bahanelerim. Hepimizin içinde bulunan dahice örülmüş savunma mekanizmaları, o savunmanın altında gizlenmiş, biteviye inkar ettiğimiz kusurlarımız, başkalarına yansıttığımız hatalarımız; tüm bunların bendeki sureti. Ve Gravenhurst, tüm bunları yüzüme vuran Gravenhurst.

İşte bir zaman dinleyip önemsemediğin, sonra uzunca bir süre yüzüne bakmadığın; bir zaman sonra da rastgele ortaya çıktığında da damarlarında civa akıyormuş gibi ağırlaşmana sebep olan ve önemsememişliğinin acısını sorgulamana yol açan o gruplardan biri Gravenhurst. Tamamen kişisel bir çıkarım bu, ama bir noktada bugün ruhuma huzur üfleyen bir müziği, başka zaman neden hiç ama hiç önemsemediğimi sorgulamışlığım, evrensel ve istisna kabul etmeyen bir hatayı ortaya çıkarıyor sadece. Hele ki o müzik, artık geride kalmış ve esamesi pek de okunmayan 90'lara ait tınıları barındırıyorsa gövdesinde, durum daha da farklı bir hal alıyor.

Shoegaze kronolojisi yapmaya lüzum yok; önce Seattle sonra Manchester canına okumuştu shoegaze'in, grunge ve brit-pop dönemleri. Kazaklardan dört düğmeli ceketlere geçiş, hala eskimeyen o Noel Gallagher saç/gözlük kombinasyonu. Unutulan bir shoegaze, üzerine toprak bile atılmadan, ortada kalan güzeller güzeli bir kadın cesedi. Üzerinde beyaz bir t-shirt, altında siyah dar bir kot ve konşssuz siyah Chuck Taylor'lar vardı. İşte o kadını, olduğu haliyle, belki de çürümüşlüğüyle seven bir Gravenhurst. Duru, naif, katillerinden nefret eden, yer yer kendinden öncekine de bakabilen ve bize de geçmişi hatırlatabilen bir müzik, Nick Talbot ve arkadaşlarının icra ettiği. Slowdive, My Bloody Valentine ve hatta Joy Division gizli nota aralıklarında The Western Lands'in.

Bu seferlik kişisel bir yorumla bitirmeyeyim yazıyı. Ya da bitik bir analoji, bayat bir mesaj. Bu sefer sadece, bitsin yazı. Bitsin, Gravenhurst başlasın. Bugün pek yüzüm yok yazmaya, müzik hakkında konuşmaya. Anlatılacak ne varsa, bu seferlik sadece müziğin kendisi anlatsın.


Sanatçı: Gravenhurst
Albüm: The Western Lands

Şarkı listesi:
1- Saints
2- She Dances
3- Hollow Men
4- Song Among The Pine
5- Turst
6- The Western Lands
7- Farewell Farewell
8- Hourglass
9- Grand Union Canal
10- The Collector

DOWNLOAD.

20080915

Pornopop - And The Slow Songs About The Dead Calm In Your Arms






















En ahlaklımızın porno izlemesi yahut en ahlaksızımızın porno izlediğini reddetmesi, esasen şaşırtıcı bir çelişki değil. Ne hikmetse, neredeyse hepimiz pornografiyle içli dışlı olduğumuz halde, bunu inkar ederek bir ahlak ve kişilik primi kazanmaya çabalarız ki, beyhude bir çaba da değildir bu. Ne var ki, insanın kendi içinde yaşadığı bu çelişki topluma sirayet ettikçe, ortak akıl katı ve evrensel bir sonuç doğurur; sosyo-ekonomik ya da kültürel paradigmalarla açıklanamayacak kadar yaygın bir kanaat oluşur ki, bu kanaat, cinsellikten bahsetmenin ahlaksızlıkla eş değer olduğudur. Bu dogmayı, yazar David Herbert Lawrence -Pornografi ve Müstehcenlik isimli denemesinde-, tek bir cümleyle yerle bir etmeyi başarmıştı: "Birine pornografik görünen, bir başkası için dehânın kahkahasıdır."

Yine de Birleşmiş Milletler, bu mühim meseleyi masaya yatırmıştır. 12 Eylül 1923'te, yani resmi rakamlara göre 10 milyon insanın ölmesine, 8 milyon insanın kayıp olmasına ve 20 milyon insanın hayatına yaralı olarak devam etmesine sebep olan Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sadece 4 yıl sonra, Birleşmiş Milletler, birleşik bir kanaate varmak için, Cenevre'de "Müstehcen Yayınların Dolaşım Ve Ticaretinin Engellenmesi" konulu bir konferans düzenledi. Bu konferansta, maateessüf, "müstehcen" sözcüğünün evrensel tanımı üzerinde bir konsensusa varılamamıştır. Yine de medeniyetin beşiği İngiltere ve özgürlüğün merkezi Amerika Birleşik Devletleri'nde uygulanan çözüm, dikkate değer. Bu iki ülke, mesela herhangi bir kitabın müstehcen olup olmadığını tahlil ederlerken dahice bir yönteme başvurmuşlar ve "müstehcen olduğu ileri sürülen eserin, ortalama bir okullu kızı baştan çıkarıp çıkaramayacağını" etüd etmek adına, rastgele 10 denek okul kızı seçip, eserin şehvet uyandırıp uyandırmadığı yönündeki ampirik verileri de hesaba katarak kararlarını vermişlerdir.

Grubun isminin sadece bir bölümünden nereye geldiğimiz düşünüldüğünde, ortada şaşırtıcı bir ilerleme olduğu iddia edilebilir, lakin aynı isimde kullanılan iki farklı kavramın paylaştığı benzerlik sebebiyle, kavramların üzerinde biraz daha durmamız gerekebilir. Evvela pornografinin de, popülerlik istencinin de, animus/anima'yla direkt ilgili olmasını not edebiliriz, ama esas nokta hem pornografinin hem de popülerliğin inkar edilmesine rağmen yoğun bir şekilde arzulanmasıdır. İşte ben de Pornopop'un, tam da bu yüzden, duyduğum en iyi grup isimlerinden birine sahip olduğunu düşünüyorum.

Popülerlik odağını biraz daraltıp pop müziğe odaklanırsak, pop müziğin altın çağını 80 ortalarında yaşadığını görebiliriz. Pornopop, bu muazzam 80'ler popuna büyük bir ilgiyle yaklaşan ve bu ilgiyi şarkılarına da yansıtan bir grup. Arkasını böyle sağlam bir yere dayayan grubun, bir de indie müziğin temellerinin atıldığı yıllarda filizlendiği de düşünüldüğünde, önümüzdeki tablo somutlaşıyor. Low, Slowdive gibi grupların, notalarıyla dünyayı daha karanlık bir hale getirmeye başladığı 1997 yılında kurulan Pornopop, İzlanda'da ikamet eden iki kardeşin projesi aslında. Artık İzlanda'ya özgü bir durum olduğunu düşünmeye başladığım, Sigur Rós vari, high-pitch vokalleri, biraz önce bahsini etmiş bulunduğum 80'ler popu ve çiğ indie çerçevesinde değerlendirdiğimiz vakit, ortaya Pornopop çıkmış oluyor.

Pornopop'un 1997 yılında kurulmasına rağmen, ilk albümleri Ant The Slow Songs About The Dead Calm In Your Arms'ı çıkarmak için 10 yıl kadar beklemesi oldukça şaşırtıcı. En nihayetinde, grubu sadece albüm performansıyla değerlendirdiğimizde, icra ettikleri müziğin nevi-i şahsına münhasır ve en azından standartların üzerinde diyebileceğimiz bir özellik taşıdığını söylemek mümkün. İzlanda'nın yıllardır yiye yiye bitiremediği Sigur Rós mirasından, Reykjavik'teki 14 yaşındaki veletlerin kurduğu bol şablonlu "post-rock grubu"larından, Björk'ün yarım ağız mersi'lerinden sıkılanlar için, Pornopop biçilmiş kaftan rolü üstleniyor.


Sanatçı: Pornopop
Albüm: And The Slow Songs About The Dead Calm In Your Arms

Şarkı listesi:
1- Nicotine And The Backward Lounge
2- Centre
3- Death Tape
4- Stop
5- Sleep
6- It Doesn't Mean A Thing
7- Little Kafka
8- Yfirtonar
9- Wired To The Cold Metallic Scene

DOWNLOAD.

20080723

Müzikal Ötenazi Üçlemesi: Low, Slowdive ve Homesick For Space.



















Low'dan, Slowdive'dan, Homesick For Space'ten, neredeyse her yazıda, bu kadar yoğun bir şekilde söz etmemden ötürü, uzun zamandır aklımdaydı bu kült ve fakat saklı grupların, kült albümlerini Limbo Pillow'a taşıma fikri. Lakin, Low'dan ya da Slowdive'dan benden daha fazla etkilenmiş, salt bu yüzden de bu grupları benden daha iyi anlatabilecek kişiler vardı, evet. Üstelik yanıbaşımdalardı ve Limbo Pillow'a farklı isimler taşımak hiç de kötü bir fikir değildi. Dolayısıyla bu üçlemeye karar vermiş bulundum.

Sezen, yazıya döktüğü olayı bana ilk anlattığında korkunç şekilde etkilenmiştim, öyle ki Low'a bakış açışım tamamen değişmişti.
Berçin'e ise Slowdive sevgisini bildiğimden ötürü bir Slowdive fikri armağan ettim, o da çok güzel bir Slowdive yazısı ile karşılığını vermiş bulundu.
Bendeniz ise, Homesick For Space yazımla bu iki grubun tamamlayıcısı olma görevini üstlendim ki, hakikaten de başlık şu kertede doğrudur; birlikte alındığında yüksek doz etkisi yaratabilecek bir harman var bu yazıdaki üç grupta. Bu vesileyle, bu harmanı hazırlamakta bana yardımcı olan Sezen ve Berçin'e de teşekkürlerimi sunmuş olayım.
























Efendim Low'un son albümü Drums and Guns şerefine belgesel-film "You May Need A Murderer" çıkmış. Daha pek kimsenin haberi yok sanırsam, ya da kimse konuşulmaya değer bulmamış. Ben de daha zaman bulup da kesik kesik izlemekten fazlasını yapamadım. Dikkatimi çekenler bir müzik belgeselinden ziyade bir aile belgeseline benziyor olması, solo şarkılar, bol bol düşünce akışı, hayatla dalga geçmeler, konserler ve güzel görüntüler oldu. Ben Mimi Parker'ı en son bir fotosundan görüp sarılmak istediğimde hamileydi, şimdi sarı sarı nurtopu gibi çocuklarıyla aile saadeti yaşıyormuş, birlikte Alan Sparhawk ile şarkılar söylüyorlarmış.

Şimdi aslına bakarsanız ben bir grubu çok severim ama o gruptaki insanların adları, yaşadıkları yer, doğum tarihleri pek ilgi alanıma girmez. Bununla gurur duymuyorum elbet, bazen kendime şaşırdığım oluyor, şarkı sözlerini ezbere bilip müzisyenin gerçek adını nasıl bilmem diye. Böyle entelektüel bilgiler yerine kafamı işgal eden şeylerin daha duygusal durumlar olmasıdır belki bunun sebebi, bilmiyorum. Low da hakkında hiçbirşey bilmeden yıllarca dinleyip, tek albümüne aşık olduğum, o albüm ve şarkılarla beynimde yeni duygusal bağlar kurarak bilgi akışını sağlayan bir grup. Evet ben, diğer albümleri pek sevmiyorum. Sadece tek albümle ilgili bu yazıyı yazacağım, çünkü son albüm Drums and Guns'da "öteki" Low albümlerinden pek farklı değil benim için.

Low albümünü indirip de dinlemediğim bir haftanın sonunda, bir akşam, İstanbul'un İzmit tarafına yakın bir kesiminde yaşayan babamın yanına gidiyordum. Otobüs tek tek yolcularını
indirdi, son durağa yaklaşırken otobüste bir tek ben ve sürücü kaldık. I Could Live In Hope albümü çalmaya başladı ve bir anda kendimi daha önce hiç tatmadığım, korku ve hüzün karışımı bir duyguyla başbaşa hissettim. Fear. Son durak, deniz kenarında, bomboş bir otobüs durağıydı ve yüksek, sarı yol ışıklarından başka hiçbirşey yoktu. Hava oldukça soğuktu. Aksi gibi telefonumun da şarjı bitti ve orada öylece kalakaldım. Kalakaldık. Low ve ben. Banka oturdum ve bomboş bir yola bakmaya başladım. İnsanın durumunu dramatize ederek kendini koskoca bir tiyatro sahnesine hapsetmesi durumunu yaşıyordum. Müzik öyle garipti ki o an dinlediğim şeyden nefret ediyordum ama bir şeyler beni next tuşuna basmaktan alıkoyuyordu. Cut. Hipnotize olmuş gibi dakikalarca o garip şarkı sözlerini dinleyip durdum. Albüm o kadar bütünlük içerisindeydi ki sanki şarkılar hiç değişmiyordu, üzerimdeki karanlık örtü her yanıma dolanıyordu. Neler düşündüğümü tam olarak hatırlamam elbette mümkün değil fakat kendimi daha önce hiç bir müzik albümüyle birlikte karanlık bir denize düşüyormuş gibi hissetmemiştim. Elbette insan bazen korkar, bazen hüzünlenir, bazen kahkaha atmak ister, bazen bağırmak ister, bazen nefes alamaz, bazen içi huzurla dolar. Ama bunların hepsi birden yaşanınca kalbiniz şişerek ağzınıza geliyor adeta ve işte o an neyin insana böyle bir müzik yaptırabileciğini
merak ediveriyorsunuz. Slide. Sarı ışıklara baktım dakikalarca, gözlerimi kıstım; sarılar çizgi haline geldiler. Nefes aldım ve ciğerlerim buz gibi oldu. Güldüm ve denizle karışık beton kokusunu içime çekip karşımdaki simsiyah denize bakmaya devam ettim. Sanki arkamda beni izleyen birileri varmış gibi geldi, bakmaya korktum. Sonra beynimde gitarlar yankılanmaya başladı. Lullaby. Sanki sonsuza kadar orada kalacakmışım gibiydi herşey, kimse gelmeyecek. Koskoca dünyada bir ben kalmışım ve bomboş banklar. Sea. Bir de deniz. Down. Kendi kendime sarıldım, kendi kendime karşı sessiz kalarak avuntu buldum. Drag. Kendimi olmayan şeylere yenik düşmeye hazır gibi hissettim ve gelip beni birşeylerin alıp götürmesini beklemeye başladım.

Babam dakikalar sonra geldi; arabaya biner binmez kusar gibi ağladım. Albümü bitirmeyi başarsaydım neler olacaktı acaba, daha ne hayaller görülecekti. İlk defa bu albüm ile "bunlar nasıl insanlar?" diye sordum. Evli bir çift ve bir basçı olduklarını öğrenince ise daha da karmaşık
bir hale geldi herşey. I Could Live In Hope grubun ilk albümü. Evli iki insan neler yaşar da böyle şarkılar besteler, böyle az ama garip ve hüzün-korku dolu sözler yazar? Ne gördünüz, ne işittiniz, kim sizi acıttı bu kadar? Nasıl böyle bir albüm yapabildiniz, nasıl böyle bir albüm yaparken benliğinizden hiç bir şey kaybetmediniz?

İşte, Low'un gizemi bu sorularda ama en çok da müziğinde yatıyor.

Sanatçı: Low
Albüm: I Could Live In Hope

Şarkı listesi:
1- Words
2- Fear
3- Cut
4- Slide
5- Lazy
6- Lullaby
7- Sea
8- Down
9- Drag
10- Rope
11- Sunshine

DOWNLOAD.
























Hayatımda belkide hiç görmeyeceğim,tanıyamayacağım insanların yaptıklarıyla hayatımı derinden etkileyebilme ihtimalini düşünüp korkarım. Sık sık tedirgin olurum. Ama bu bir yandan yarattığı tedirginliğe tezat güven verir. Bu insanların düşüncelerini kendime yakın bulursam bilmediğim bir yerde dahi olsa varlıkları beni mutlu eder. Bir yandan da kıskanırım. Oldukları yeri,ordaki insanları,şarkılarında yansıttıkları her duyguyu yaşamalarına sebebiyet veren tüm çevresel faktörlerinden uzak oluşumu.

Filmlerdeki sahnelerin nabızlarına göre şerbet niteliğindeki fonlarını hep kıskanmışımdır,kıskanmışızdır hepimiz. Kafamızda, yaşadığımız sahnelerin arkasına koyduğumuz kendi müziklerimiz ve onlardan oluşan bi soundtrack vardır muhakkak. Ve ne zaman herşeyi masanın üstüne koyup düşünmek istediğimizde playlist bellidir. İşte 'benim hayatımın bi soundtracki olsa..' diye başladığımda hep aklıma ilk Slowdive gelir. Bir şehirden diğerine geçerken yaşadığım en büyük tıkanmaların,boğazımdaki yanma hissinin sabihi hep onların kulaklığımdan gelen sesidir. Ve yine onları dinlerken aklıma gelen anlar hep hayatımdaki en güzel,en samimi,en hüzünlü en 'ben' anlardır. Yine bundan dolayıdır ki ben Slowdive'ın müziğinden korkarım.

Gelmiş geçmiş en iyi shoegaze albümü olduğunu düşündüğüm,çoğu kişinin ve müzik otoritelerinin de benimle hem fikir olduğu 'Souvlaki', içinde hiç bir şarkının atlanmadan dinlenebildiği, Winamp'te bir şarkının diğer şarkının üstüne alınması suretiyle yer değişimine gerek bırakmayacak şekilde eşit güzellikte ve yoğunlukta şarkılarla dolu bi albüm.Ki grubun diğer albümlerinin arasında kolayca sivrilebiliyor. Atmosferik havası ve bu havayı destekleyici -genellikle Rachel Goswell'e ait- şarkı sözleriyle öyle olmamasına rağmen sanki bir konsept albümmüş resmi çiziyor.Sadece müzikleriyle konsept bi albüm sayılabilecek bir hikaye baştan sona..

Alison'ın klibini izlediniz mi bilmiyorum.Ama ben yüzlerce kez izledim. Ve her defasında aynı zamanlarda okumayı sökmeye çalışan küçük bir çocuk olduğumu içten içe bilmeme rağmen o parti görüntülerinde kendi yüzümü aradım. Eskiden, okumayı sökmeye başlamadan bile önce video kliplerde çekilenlerin insanların doğal,gerçek hayatlarından görüntüler olduğuna dair inancımı tekrar yaşamaya başladım.Ve o klipteki insanları kıskandım bu kez,onlardan 14 yıl ve binlerce kilometre uzaktaydım.

Yeni indirilen albümleri ilk dinleyişimde sindiremeyip beğenmeme huyuma karşılık Souvlaki'yi ilk dinleyişimde nadiren kullandığım repeat tuşuna tıklayıp yatağıma yattım. Bahsettiklerini düşündüm. Benden bahsediyorlardı. İşin ilginci kendilerini dinleyen pek çok yakınıma da böyle hissettiriyorlardı.

Sanatçı: Slowdive
Albüm: Souvlaki

Şarkı listesi:
1- Alison
2- Machine Gun
3- 40 Days
4- Sing
5- Here She Comes
6- Souvlaki Space Station
7- When The Sun Hits
8- Altogether
9- Melon Yellow
10- Dagger
11- Some Velvet Morning
12- Good Day Sunshine
13- Missing You
14- Country Rain

DOWNLOAD.
























Gelelim Homesick For Space'e. New York'lu grubun ilk albümü Unison, 2003 yılında yayınlanmış, pek gürültü koparmadan belirli bir kitlenin beğenisini kazanmıştı. Slowdive ya da Low kadar eski ve kült olmasalar da, hissettirmeden gelip içimize süzülen, orada yuvasını yapan ve saldırmak için doğru anı bekleyen bir müziğin yeni Mesih'i diyebiliriz Homesick For Space için. Keza benim nezdimde de durum pek farklı değil; Homesick For Space hayatıma ne zaman girdi, derimin altına hangi ara yerleşti, kanıma nasıl karıştı, hiç bilmiyorum. Ama bir gün uyandım, içim boştu, tıpkı Gregor Samsa gibi hissediyordum ve kabuklarım arasında bir Homesick For Space şarkısı, Echo Of Your Eyes, yankılanıyordu; zehirleniş hikayem budur. Ama Homesick For Space zehrinin üzerinde durmak, bu farklı kimyasalı etüd etmek icab ediyor.

Evvela şunu söylemekte yarar var; Unison'ın çıktığı yıllara hakim olan emo rüzgarının Homesick For Space'i de etkilediği tartışmasız bir gerçek. Ama buradaki emo'dan kastımız elbette ucuz ve arabesk bir duygusallık değil. Filhakika, yoğun, karanlık ve karanlık olduğu kadar mat renklerle bezenmiş bir yapıdan söz ediyorum. Bu etkiyi akustik gitarlarda ve vokallerde gözlemlemek mümkün olsa da, Homesick For Space'e bu yoğun duygusal kimliğini katan primer öge hiç tartışmasız ki piyano. Albüme de adını veren, açılış şarkısı Unison'ın ardılı Drop Your Mask'te, piyanonun oynadığı role bizzat şahit oluyoruz. Ama grubun tek alamet-i farikası bu değil elbette, vokalin nasıl olduğuna değil de, ne olduğuna dikkat ettiğimizde, zekice yazılmış ve acıyla örülmüş şarkı sözleri, Homesick For Space'in içimize yaptığı o sessiz sedasız yolculuğun en önemli adımları oluveriyor birden. Hiç şüphesiz ki bu minvalde akla gelen ilk örnek, Oh,How You Shine olacaktır. Çok uzun, çok komplike, çok şiirsel sözlerden bahsetmiyorum, hayır. Yalın, direkt ve samimi birer Garcia Lorca şiiri saklı sanki her şarkıda; yoksa dört mısrayla insanın içine işleyebilir miydi Echo Of Your Eyes, ya da Skeletons On The Sill'deki üç cümleyle anlatılır mıydı eve güneş ışığının dahi girmediği ve hiç bir şeyin ve hiç kimsenin dışarı çıkmadığı o yalnızlık günleri?

Şu bir gerçek ki, Homesick For Space dümdüz bir yoldan, içsel bir yolculuğa çıkarıyor dinleyiciyi Unison ile. İnsanın ruh halini radikal bir şekilde değiştiren o albümler gibi değil Unison, bir şeyi gösterme, bir konu üzerinde durma gibi bir derdi yok, sadece anlatıyor ve anlatımıyla ruh halinizi değil, benliğinizi, kimliğinizi değiştiriyor; üstelik bir kere değil, neredeyse her dinleyişte, gizli dünyanızın ya da geçmişteki bir anınızın kapısını açıveriyor.


Sanatçı: Homesick For Space
Albüm: Unison

Şarkı listesi:
1- Unison
2- Drop Your Mask
3- Sink Or Swim
4- Oh,How You Shine
5- Across This Barren Sea
6- Skeletons On The Sill
7- Echo Of Your Eyes
8- In rapture
9- Sins Defined
10- Smoke And Steam
11- Convictions

DOWNLOAD.

20080718

Fjord Rowboat - Saved The Compliments For Morning






















Kanada adı geçtiğinde kalbimiz göğüs kafesimizi zorlamaktan ne zaman yorgun düşecek? Godspeed You! Black Emperor, Esmerine, Do Make Say Think, The Organ, Metric, Feist, Carleton, Concordia derken bir de Fjord Rowboat var elimizde taşikardi için.

Torontolu grup Fjord Rowboat, Saved The Compliments For Morning ile -sadece kulaklarımıza değil- hayatlarımıza da görkemli bir giriş yapıyor. Klasik britrock yapısı, bol reverb'lü shoegaze kıyafetiyle allanıp pullanıp, harika şarkılarla önümüze sunuluyor bu albüm ile. Paragon ve Taking The Pass gibi şarkılar baskın bir indie-pop tadı ihtiva eden şarkılar olsa da, albümün ilk üç şarkısı kesinlikle dinleyiciyi daha en baştan yerle bir ediyor. Carried Away, reverb'leri göz ardı edersek, çok alışıldık bir britrock şarkısı aslında, ama vokal kullanımı sıradanlık ve klasiklik arasında bir seçim yapmamıza imkan tanıyor. Can't See The Sun, bana Piano Magic şarkılarını anımsatan bir şarkı, bass yürüyüşleri ve davul-bass uyumu bu şarkıyı kanatlandıran en büyük iki öge denilebilir. Shooting The Breeze ise Slowdive'a göz kırpan bir slowcore şarkısı, albümdeki kişisel favorim; albüm genelindeki o sivri, ağızda acı-ekşi bir tad bırakan tınıyı en güzel temsil eden şarkı diyebiliriz Shooting The Breeze için. Aynı tınıyı bu sefer Low penceresinden yansıtan iki şarkı Through The Morning Light Spin ve Cycle ile albüm neredeyse bir bütünü temsil eder bir hale geliyor.

90'ların sonlarından itibaren, müzik endüstrisinin buruşturup atmış olduğu shoegaze, bu sefer daha derinden ve daha içten bir şekilde devam ediyor yolculuğuna. Belki Catherine Wheel gibi, Low gibi "az bilinen kültler" yok artık ama, tüm bunların küllerini vücudunda taşıyan bir Fjord Rowboat var. "Kanada mevsimi"ne az kaldığı düşünülürse, soğuk ve yalnız kış günleri için şimdiden stok yapmak akıllıca olacaktır. Çalkalamayınız. Soğuk içiniz.

Sanatçı: Fjord Rowboat
Albüm: Saved The Compliments For Morning

Şarkı listesi:
1- Carried Away
2- Can't See The Sun
3- Shooting The Breeze
4- Simply Stood
5- Paragon
6- Taking The Pass
7- Valuable Survive
8- Through The Morning Light
9- Turn The Mirror Around
10- Spin Cycle

DOWNLOAD.

20080703

July Skies - The English Cold





















Kimine göre oldukça garip huylara/takıntılara sahip biriyim, mesela plaj-deniz-güneş üçlüsüyle şekillenen tatil kavramını sevmem, danstan nefret ederim ve kesinlikle dans etmem, yaz aylarından hiç hoşlanmam. Ama yaz akşamlarını severim, denizden gelen tatlı bir esinti varsa, elinizde bir külah dondurma ya da sevgilinin eli. Bunların hiç biri yoktu gerçi, July Skies aklıma düştüğünde. Eski bir otobüste, boyumun izin vermediği otobüs rahatlığından yoksun bir şekilde, pili bitmek üzere olan mp3 çalarımda July Skies çalmaya başladığında, "manyak galiba bu adam" bakışlarını umursamadan, kafamı cama dayamış, gökyüzündeki nadir bulutların salıntısını izliyordum. Temmuz ayının ilk günüydü. Artık her temmuz ayında hatırlamak için bir "dolu an"ım daha olmuştu, Faust gibi "dur geçme" diyebileceğim, ama geçip giden.

İşte tüm bu fikirler kafamda şekillenirken, temmuz ayına July Skies ile başlamaya karar vermiştim; belki içinizden herhangi biri, herhangi bir temmuz ayında, mp3 çalarında Engish Cold dinlerken benimki gibi dolu bir an yaşayabilir ve hayatın anlamını 16'lık bir nota süresince kavrayıp hemen unutabilir, bunun tadına varabilir diye.

Sanatçı: July Skies
Albüm: The English Cold

Şarkı listesi:
1- Farmers And Villagers Living Within The Shadow Of Aerodromes
2- The English Cold
3- The Mighty 8th
4- Countryside Of 1939
5- Strangers In Our Lanes
6- East Anglian Skies
7- Death Was Where Your Sky Was
8- They Played In The Harvest Fields At Dusk
9- Cloudless Climes And Starry Skies
10- Waiting To Land
11- Lost Airmen
12- August Country Fires
13- Faded Generation

DOWNLOAD.

20080325

July Skies - Dreaming Of Spires






















Mart ayında üretkenliğimiz taban yapmış durumda; geçen hafta boyunca internetten yoksunduk, rapidshare bir türlü upload kabul etmedi, ama daha önemlisi yazı yazma sınırımı aştım sanırım. Daha evvel de söylemiştim, zihnimin sanki belli bir kotası var da, tatmin edici bir yazı kaleme aldığım vakit duruveriyor. Malûm, yoğun iki hafta gecti, siyasi konular üzerine farklı mecralarda yaptığım yorumların üstüne de zihnimin yazı kotası dolunca ve ortaya tatmin edici olmayan yazılar çıkmaya başlayınca en iyisinin durmak olduğuna karar vermiş bulundum. Neyse ki bu kotayı tazelemiş ve hazırda bekleyen pek çok albüme sahip biri olarak mart ayındaki bu düşük üretkenliği ortadan kaldırmak üzere klavyeyle dans ediyorum tekrardan.

July Skies'ın yeni albümü The Weather Clock'u tanıttığımdan bu yana oldukça olumlu yorumlar alıyorum; sanki şarkıları ben bestelemişim ya da ben icra etmişim gibi. Madem öyle, July Skies'ın en sevdiğim albümü, Dreaming Of Spires hakkında bir iki kelam edebilir, The Weather Clock'in yaptığı girizgâhı ileri bir noktaya taşıyabilirim.

Dreaming Of Spires, July Skies'ın ilk albüm kaydı. Ve ilklerin güzelliğine istinaden olsa gerek, şahsi olarak en beğendiğim şarkılarına sahip. Bunlardan birincisi, Swallows And Swifts. Bir anda aklına gitar almak ve müzik yapmak isteyen birinden beklenmeyecek bir gitar melodisiyle ilk önce kulaklarımızdaki kemikleri, ardından ruhumuzu titreten bir şarkı. Ardından The Night Sky geliyor; geceleri yapılan otobüs yolculuklarında kafamızı otobüsün camına dayayarak -kim bilir hangi hayalleri hayal ederek- baktığımız karanlığın şarkısı bu. To Love You, Blossom fısıltılı bir ağlama niteliği taşırken, ardılı The Softest Kisses en pastel July Skies şarkısı olarak zihinlerimize yerleşiyor. Albümün belki en iyi şarkısı ise Southern Orchards, yine tatlı bir gitar melodisiyle bir yaz gecesi rüyasının sonunu hatırlatıyor.

Ve ben de böylece, şarkılar üzerine yorum yapmama ilkemden vazgeçmiş gibi görünüyorum; halbuki yaptığım tek şey "şarkılar ne çağrıştırıyorculuk" oynamaktan öte gitmiyor. Eminim herkes farklı hayalleri hayal ediyor bu farklı notalarda. Hatta diyorum ki, dinleyen herkes yazsa ya ne gördüğünü, neyin kokusunu yahut neyin tadını aldığını; eğlenceli olabilir.

Sanatçı: July Skies
Albüm : Dreaming Of Spires


Şarkı listesi:
1- Coastal Stations
2- Swallows And Swifts
3- The Night Sky
4- Garden Constellations
5- Coastlines And Laughter
6- To Love You, Blossom
7- The Softest Kisses
8- So Sad Today
9- Corinivim
10- East Kennet Skies
11- Southern Orchards
12- The Ruined And Disused Churches Of Norfolk

DOWNLOAD.

20080316

Gregor Samsa - Rest






















En son yazımdan bu yana, neredeyse iki hafta geçmiş. Ne fena, iki hafta boyunca yeni bir söz söyleyememiş, yeni bir şeyin dinlenmesine önayak olamamış olmak. Elbette ki sebepler mevcut, en başta geçen haftadan bu yana internete girememiş olmam sayılabilir, internete kavuşma sonrası çeşitli forumlarda ve sitelerde arayı kapatma çabasıyla bir şey yazamama durumunun hasıl olması söylenebilir. Neyse ki çok uzun zamandır beklediğim bir albümün çıkmasıyla kendimi affettirme şansına sahip olabiliyorum.

Kafka'nın Dönüşüm'ünün protaganoisti Gregor Samsa'yı bilmeyen yoktur; "Gregor Samsa bir gün uyandı ve kendini böceğe dönüşmüş olarak buldu" cümlesi kitabın başlangıcı olduğu gibi, çeşitli radyo programlarında her Gregor Samsa şarkısı öncesinde tarafımdan yaklaşık 50 defa tekrarlanmış bir söz grubu, 51. defa da şimdi söylemiş oldum ve kendimi daha iyi hissettiğimi söyleyebilirim.

Franz Kafka, dünyadışı bir insandı. Dünyayı toplu bir bütün halinde görürsek, Kafka'nın o bütünün dışında bir yerlerde olduğunu daha rahat anlayabiliriz. İşte Gregor Samsa'da bu dünyadışılığın, bu kopukluğun izleri vardır; otobiyografik hatta otokritik bir eser olduğu iddia edilebilir. Kafka deşifre etmek haddime değil ama gelmek istediğim nokta, Franz Kafka'nın Gregor Samsa karakteriyle vermek istediği o "farklı frekansta yaşanan hayatlar" hissiyatının, şu an incelediğimiz albümün yaratıcısı olan grubun da müziğine çok derin bir şekilde sirayet etmiş olmasıdır.

Sadece uyandığın zaman bir anda gelen bir duygu değil; sigaran biter yahut bir telefon suratına kapanır, o andan itibaren bir böcek olursun. Etrafında dönmekte olan dünya, okuldaki derslerin, siyasal partilere açılan kapatma davaları, karnının aslında çok aç olduğu gerçeği, aslında hiç olmak istemediğin bir yerde olduğun hissi seni hiç alakadar etmez çünkü kendi halinde, kendi dünyanda, kendi bilincinle yaşayan bir yabancısındır. O anlarda aklına belki Gregor Samsa ismi gelir, ama muhakkak arkada Gregor Samsa çalıyordur.

Sanatçı: Gregor Samsa
Albüm: Rest (Nisan/2008)

Şarkı listesi:
1- The Adolescent
2- Ain Leuh
3- Abutting, Dismantling
4- Company
5- Jeroen Van Aken
6- Rendered Yards
7- Pseudonyms
8- First Mile, Last Mile
9- Du Meine Leise

DOWNLOAD.

20080305

July Skies - The Weather Clock






















Bir gün bir yerde kulağına çalan, yahut çok iyi bildiğin ve hayatının çok önemli bir anına -mesela bir ayrılığa, bir sevişmeye, bir kavuşmaya- fon müziği olan şarkıları oluşturan grupların hikayeleri aslında o kadar ilginç ki, müziğin aslında ne kadar küçük ve tatlı bir dünya olduğunu düşünmemiz hiç de zor olmuyor.

İşte 1997 yılında, sadece bir "dinleyici" olan Antony Harding'in, ucuza aldığı bir ikinci el gitar ve efekt pedalıyla doğan July Skies'ın hikayesi bize bu durumu bir kez daha hatırlatıyor. Kendi halinde gitar çalmayı öğrenmeye çalışan, kendi kendine besteler yapan bir adamın, 2 yıl içerisinde bir albüm yapması, bu albümle insanların hayatına yavaş yavaş sokulması, sonra içine girdiği bu hayatları yavaş yavaş etkilemeye başlaması, ardından da hayranı olduğu Epic45'ın elemanlarıyla birlikte çalmaya başlaması o denli etkileyici ki bir hikaye ki, iyi bir Gondy senaryosu çıkarmak mümkün.

11 yıl önce başlayan bu hikayenin yeni epizodu The Weather Clock. Sükûnet içinde anlatılan bir masalın devamı niteliğinde, hikaye içinde hikaye, rüya içinde rüya gibi; hiç bozmuyor hissiyatını, müzikal kalitesini July Skies. Normalde böylesine değer verdiğim albümleri tanıtır iken, beni etkilemiş şarkılara değiniyorum bilindiği üzere, ama July Skies'ı şarkılar üzerinden değerlendirmeyi bir türlü beceremiyorum, bir bütünü yakalayamadığın vakit o hissiyat kayboluyor. Yanisi, oturup, herhangi bir şarkıyı açıp, dinleyip bitirdikten sonra da başka bir müzisyenin başka bir şarkısına geçmenize olanak tanıyan bir müzik yapmıyor July Skies, bir albümü açacak, o rüyayı görecek, o hikayeyi dinleyeceksin, şarkısı şöyle, gitarı böyle, efekti öyle diyen olursa da bileceksin ki hissi boşluğunu etiketler üzerinden kapatmaya çalışan birinin albüm kritiğini okuyorsun. İşte o anda aklına Frank Zappa'nın "Şarkılar üzerine konuşmak, mimari üzerine dans etmekten farksızdır." sözü gelecek.

Sanatçı: July Skies
Albüm: The Weather Clock

Şarkı listesi:
1- Afternoon Pips
2- Branch Line Summers Fade
3- Girl On The Hill
4- See Britain By Train
5- Friog
6- Holidays To Wales
7- Broadcasts For Autumn Term
8- One Morning In May
9- Distant Showers Sweep Across Norfolk Schools
10- Waiting For The Test Card
11- Skies For Nash
12- To My Love

DOWNLOAD.