Showing posts with label post-rock. Show all posts
Showing posts with label post-rock. Show all posts

20120118

Blueneck - Repetitions













Toplumda gözlenen anomaliler, her ne kadar zararlı gözükseler de, son derece sağlıklı bir sonuca hizmet ederler. Dışarıdan baktığımızda çılgınlık ve dahi tahtasızlık olarak nitelendirebileceğimiz, boğalar tarafından kovalanmak, tepeden yuvarlanan bir peynir tekerleğinin peşinden yuvarlana yuvarlana kafa göz yarmak benzeri örneklerini verebileceğim modern dünyaya da yansıyan yahut geçmişte kalmış toplu seks şölenleri, şarapla yıkanma bayramı gibi kitlesel anomaliler, toplumların akıl sağlığını koruması için büyük önem arz ederler. Bu zamanla kanıksanmış çılgınlıklar, toplum kurallarına uymak yükümlülüğünde olan insanların, bu zor görevi ifa ederken harcadıkları eforu egzos borusuyla dışarı atması gibidir. Bu durumun bizim toplumumuzda, diğerlerine kıyasla, epey düşük kalibrede örnekleri mevcut tabii ki. Katharsisini en fazla milli maçlarda ve düğünlerde havaya kurşun atmakla yaşayan, içimizdeki en öfkeli kitlelerin bile bir noktada halayla rahata erdiği düşünülürse ve bunların da anomali, çılgınlık (veya tahtasızlık) olarak nitelendirilmesinin epey zor olduğu göz önüne bulundurulursa, rutindeki başarısızlığımız, öfke kontrolüne yatkın olmayışımız bir ölçüde açıklanabiliyor.

20101013

The Black Heart Procession - Blood Bunny/Black Rabbit




















Şu dünyadaki istisnasız herkesin, diğer şeylerden üstün tuttuğu, kalabalıktan ayrı bir noktaya koyduğu değerler var; en sevdiğimiz pantolon, en sevdiğimiz kalem, en sevdiğimiz bardak, en sevdiğimiz yazar, en sevdiğimiz film, en sevdiğimiz grup diye adlandırıyoruz, sevgiyle ilgili bir paranteze alıyoruz. Nedenini niçinini sorgulamıyorum -sorgulayamıyorum aslında- ama her halükarda bu en sevilen şeyler, var oluş amacından çok daha fazlasını sunuyorlar insana. En sevdiğin kupadan çay içerken, o kupayı çay içmek için kullanmış olmuyorsun, filhakika çayı o kupaya koyabilmek için içiyorsun. En sevdiğin filmi izlerken ya da en sevdiğin yazarı okurken, işin kurgusunu ya da edebi değerini değil, sadece sana verilen hazzını değerlendiriyorsun. Film izlemiyorsun ama "o film"i izliyorsun, kitap okumuyorsun ama "o yazar"ı okuyorsun; çikolatayı dilin üstünde döndüre döndüre eritmek gibi. Dört dörtlük bir ritüel haline geliyor her şey ve kendini olabileceğin en huzurlu, en güvenli yerdeymiş gibi, evindeymiş gibi hissediyorsun. Bir insanın değer dünyasının genişlemesiyle huzur sığasının genişlemesi arasındaki doğrudan ilişki de buna bağlı aslında.

Şahsen, konu sanat olunca "en sevdiğim" parantezini kullanmakta zorlanıyorum ben. Burada bir sevgi skalası belirleyebilmek, bunu bareme vurmak mantıksız geldiğinden belki. Ama elbette herkes gibi, benim de ayrı noktaya koyduğum, müstesnai bir şekilde değerlendirdiğim yönetmenler, yazarlar, müzisyenler var. Şüphesiz ki The Black Heart Procession en büyük istisna olma özelliğini taşıyor benim nezdimde. 27 mayıs günü İstanbul'da, Ghetto'nun freskli, yüksek tavanlarının altında arz-ı endam ettiklerinde, bir tahta testeresi ve bir keman yayının işkence iniltisiyle başlayan müzik içime süzülmeye başladığında bu gerçeği çok daha iyi anladım. O konserden sonra bir şeyler söylemeye, bir şeyler yazmaya çalıştıysam da tek kelime edemedim hissimin tarifini mümkün kılmak için.

Ancak şu var ki, bu tarifi zor durumdan, o ritüel haline gelen deneyimden bahsetmek bir gereklilik haline gelebiliyor. Bunun bir benzeri durumu, insanların devamlı sevgililerinden ve yatak odası hikayelerinden bahsetmesinde görebiliriz. Anlattıkça kendine hatırlattığın ve tekrar yaşadığın bir noktada değerlendiriyoruz çünkü bu ritüelleri. Bu yüzden mezkur konserden yahut Six'ten bahsetmemiş olmak benim için bir noktada kötü bir şey.

Neyse ki The Black Heart Procession, ep'leriyle dünyaları titretebilen bir grup da, çikolatamı ağzımın içinde defalarca döndürmeme olanak tanıyor. Blood Bunny/Black Rabbit içinde üç yeni şarkı ve remix'ler barındıran bir mini-albüm. Yeni şarkılardan bir tanesi, Devotion, Six'in kaldığı yerden devam ediyor. Six, distopik bir dünyada müzik yapan iki müzisyenin elinden çıkmış gibiydi ve sahiden de buram buram Nick Cave kokuyordu; benzer yorumlar Devotion için de yapılabilir. Geri kalan diğer iki şarkıdan Blank Page ve The Orchid, özlenen tipik The Black Heart Procession şarkıları ki The Orchid fena halde Three'den fırlamış izlenimi veriyor. Daha önce de söylediğim gibi, The Black Heart Procession ep'ler konusunda gerçekten kalbimize nişan alan ve attığını da vuran bir grup. A Truth Quietly Told, A Boy With No Tongue, The Hideaway, Voiture En Rouge gözlerden uzak, gizli fakat fevkalade güzel ep şarkılarıydı The Black Heart Procession'ın. Bu ep'de de sanırım bu payeye The Orchid layık olacak.

Blood Bunny/Black Rabbit'in geri kalanı Six'teki şarkıların remix'lerinden ibaret. Mr Tube Suicide'dan Silence'ı, Heaven & Hell'den Heaven Below'u çıkarmış. Reggae'nin dedelerinden Lee Perry'nin ise Freeze'i hangi şarkıdan çıkardığını bilmiyorum, ama neresinden çıkardığını ne yazık ki biliyorum. Bu şarkıyı dinlememiş olmayı, içindeki The Black Heart Procession ismini görmemiş olmayı dilesem de, tesisatlı arabasıyla piyasa yapacak Türk gençlerinin artık arabalarında The Black Heart Procession dinleyebilme ihtimalleri beni mutlu ediyor.

Drugs, Blood Bunny/Black Rabbit'te iki farklı remixi bulunan bir şarkı. Jamuel Saxon'ın trip-hop vari remixi her ne kadar güzel olsa da, Eluvium'un remixi üzerine ayrı bir paragraf ayırmak elzem. Eluvium hali hazırda rüşdünü ispat etmiş, müzikal yeteneği ortada olan bir sanatçı. Yaptığı şarkıların kıymetini bir tarafa koyarsak, gerek Balmorhea için gerek Four Tet için yaptığı remix'lerle bu konuda da üstün bir konumda olduğunu söyleyebilmek mümkün. Ancak böyle ortalamanın üstü bir şarkıyı harika bir hale getirmek gerçekten büyük bir deha gerektiriyor.

Son tahlilde, her ne kadar Freeze gibi saçma sapan bir kayıt barındırsa da, The Black Heart Procession'ı özleyenler için biçilmiş kaftan Blood Bunny/Black Rabbit. Üstelik kubbe solarken, yağmurlar artarken tam da zamanında yetişiyor imdada, tatlı krizine girmiş biri için yepyeni bir kutu çikolata gibi. Lakin hiç bir şey olmasa, The Black Heart Procession özlenmese, merak edilmese bile sadece Eluvium remixi için bile dinlenilmesi zaruri.


Sanatçı: The Black Heart Procession
Albüm: Blood Bunny/Black Rabbit

Şarkı listesi:
1- Blank Page
2- The Orchid
3- Silence (Remix by Mr Tube)
4- Devotion
5- Freeze (Remix by Lee Perry)
6- Heaven Below (Remix by Mr Tube)
7- Drugs (Remix by Eluvium)
8- Drugs (Remix by Jamuel Saxon)

DOWNLOAD.

20101007

Korhan Futacı ve Kara Orkestra - Korhan Futacı ve Kara Orkestra




















Geçmişte yazdıklarımı okuduğum zaman, geçmişte yaptıklarımı veyahut söylediklerimi hatırladığım zaman kendimi bir hıyar gibi hissediyorum. Normal bir durumda bu hissin utanç ya da hüzün yaratması beklenebilir, oysa benim hissettiğim tadın içinde zafer var. Kendimi eleştirebilmem, kendimi bir hıyar olarak tanımlayabilmem bana Geçmişteki Ben'i yendiğimi gösteriyor, daha iyi olduğumu, daha fazla olduğumu. Bunun adı pişmanlık ve ben pişman olmaya bayılıyorum. Ama genel bakışta, biz insanlar, her nedense, kendi ürettiğimiz duygular ve kendi tanımladığımız kelimeler olmalarına rağmen, pişmanlık ile suçluluğu karıştırıyor ve pişman olmaktan kaçınıyoruz. Filmlerin, kitapların özenle yaratılan rol modeli karakterleri hayatlarında asla pişman olmadıklarını söylerken onlara öykünüyor ve onların repliklerini tekrarlıyoruz, üstelik bu tekrarı yaparken bir buzdolabının son teknolojiyle geliştirilen özelliğini müşteriye anlatmaya çalışan satış temsilcisine benzeyen bir böbürlenme ifadesi oluyor yüzümüzde: "Biliyor musun, ben hiç pişman olmadım!"

Eğer bir insan hayatında hiç pişmanlık duygusu yaşamadığını söylüyorsa, iki seçenekten bahsedebiliriz.
a- Bu insan yalan söylüyordur.
b- Bu insan hayatı boyunca hep aynı insan olarak kalmış, yerinde saymıştır.

Cevap kağıdında ne yazarsa yazsın, pişman olmama halinin ne kadar hazin olduğu ortada. Bu yüzden pişmanlığı kucaklamak ve pişman olmaktan bıkmamak gerekiyor. Örneğin ben, bu yazının henüz ilk paragrafında bu kadar fazla aynı kelimeyi tekrar ettiğim için bir kaç ay sonra büyük bir pişmanlık hissedeceğim ve kendi kendime hıyar diyeceğim.

Bunu sık sık yapıyorum. Rastgele yazdığım bir hikayeyi açıp daha ne kadar zayıf olabilirdi diye düşünüyorum, yahut bu blogdaki herhangi bir yazıyı tekrar okuyup vay hıyar diye mırıldanıyorum. Bundan evvel yazdığım DANdadaDAN yazısı örneğin, bana bu hissi en kuvvetli şekilde yaşatan yazı olabilir. Konserden çıkıp eve geldiğim gibi kaleme almaya çalışıp, sonunda elle tutulur en ufak bir şey anlatmamış olmam şu an bana son derece itici geliyor mesela. Halbuki bir çok kere dinlediğim, dinlerken bir çok şey hissettiğim, bazı anlarla mühürlediğim bir grup hakkında söyleyeceklerim olmalıydı, yok ise yazmamalıydım. "Hiç bir şey söylenemez, öyle acayip ki anlatılamaz" diye geçiştirmek, kendisini sosyo-dijital platformlarda AnLaTıLmAZ, YaŞŞaNıRR şeklinde ifade etmeye çalışan adamın beyhûde çabasıyla benzerlik gösteriyor. O yüzden bu yazıda hem evvelce yaptığım hatayı biraz olsun telafi etmek için DANdadaDAN'dan bahsetmeye çalışacağım, hem de Korhan Futacı ve Kara Orkestra'dan.

DANdadaDAN, bu ülke tarihinin gördüğü belki de en garip alternatif rock grubuydu. Bunu buraya koyduktan sonra şimdi burada şunu sorgulamak gerekiyor; yirmi yılda zor benimsenen rock örneği ortada dururken, alternatif rock olarak adlandırageldiğimiz janrın bu kadar kolay özümsenmesinin sebebi ne ola? Naçizane fikrim çoğu alternatif rock şarkısının, dinleyicinin evvelce aşina olduğu ecnebi grupların müzikleriyle benzerlik göstermesi. Ama bundan daha da önemlisi şu ki, klasik rock kalıplarının dışında yer alan bu janrın, genetik hafızamıza ya da kültürel kodlarımıza işlemiş tınılara ve enstrümanlara yer vermeye açık olması ve Türkiyedeki çoğu alternatif rock grubunun bu yol haritasından faydalanmış olması. Biraz irdelediğimiz zaman, yeraltı ve ana-akım parantezlerinin arasında yer alan çoğu grubun bu formatta değerlendirilebileceğini görebiliriz. DANdadaDAN bu konuda büyük bir istisnaydı. Ne daha önce formülü tutmuş tarifleri tekrar eden, ne de Türk'ün aşinalığına oynayan bir müziği vardı. Filhakika, saksafon gibi bize çok 'batılı' gelen hatta biraz züppe bulduğumuz bir enstrümanı müziklerinin odağına yerleştirdiler. Bu haliyle müzik camiasında kendilerine münhasır bir yer edinmiş olmaları bile başlı başına mühim bir hadise olarak görülebilir. Ancak DANdadaDAN'ın, bu algıya göre alıcılarını ayarlamış dinleyiciler için ihtiva ettiği çok daha önemli bir özellik vardı ki, bu da müziklerinin yakınlığı, sıcaklığıydı. Bu anlatılması, tarif edilmesi, uygulayabilmek için yol haritalarının çıkarılması imkansız bir durum. Ama dinlediğin bir müziğin mesafesi ve ısısı kulaklar tarafından algılanabiliyor. Her iki sebeple de, benim nezdimde gelmiş geçmiş en iyi yerli gruplardan biri olduklarını söyleyebiliyorum.

Ne yazık ki bu güzide grup da her güzel şey gibi sona erdi ve fakat her çok güzel şey gibi haddinden erken bir sondu bu. Neler yaşandı, bu ayrılığa ne sebep oldu bilmiyoruz. Dahası ilgilenmiyoruz. Amacımız magazin değil müzik olduğu için sebepleri irdelemektense sonuçlara yoğunlaşmak daha verimli olabilir. Zira uslu çocukların eninde sonunda Şirinler'i görmesi gibi, biz de en sonunda Korhan Futacı ve Kara Orkestra'yı dinleyebiliyoruz.

Korhan Futacı hem Tamburada'nın hem DANdadaDAN'ın dinamosuydu, orta sahanın belkemiğiydi, vokalleri ve saksafonuydu. O ve kara orkestrası öyle sanıyorum ki yaklaşık bir buçuk yıldır birlikteler ve en nihayetinde albümlerini geçen aylarda yayınlayabilme şerefine nail oldular. Söylemek gerekir ki, kendi adlarını taşıyan bu albümleriyle sahiden de DANdadaDAN'ı hatırlatıyorlar. Bunun olması son derece doğal ve anlaşılabilir bir durum. Eninde sonunda bir şeyin özünün farklı bir isim altında sunulması, olsa olsa bir form değişikliği yaratıyor ama o esas vurgu baki kalıyor. Bu albüm de her ne kadar -doğal olarak- DANdadaDAN benzerliği taşısa da aradaki farklar muhtelif. Saksafonların daha geri planda kalması ve dört başı mamur bir rock halesinin daha çok hissedilmesi bir yana, sanıyorum ki en önemli detay, albümdeki neredeyse tüm şarkıların çok müphem de olsa Türk işi tınılar ihtiva etmesi. Ancak bunlar, daha evvelden belirttiğim o genetik kodlara işlemiş, aşinalık uyandıran baskın melodiden ziyade, en çok bir kaç notayla üzerinden geçilen gizli, bulanık ipuçları gibi. Bu yerellik hissedilebilirken, saksafon gibi 'batılı' bir enstrümana artık ksilofon, e-bow gibi daha uzak mesafeli çalgılar eşlik ediyor. Bu bir arada kalmışlık ya da nereye yüzünü dönememişlik hissinden, her şeyi karıştırıp ortaya çıkan saçmalığa da füzyon diyelim uyanıklığından çok, kararında ve yerinde yapılmış bir hoşluk. Ve yine son tahlilde, Korhan Futacı'nın ciğeri -hem sesi, hem nefesi-, şarkıların o boşvermişliği ve özellikle o son şarkıdak başıbozukluk yine yakın mesafeden, yüksek dereceden bir müzik ortaya çıkarıyor.

Tüm bunların yanında albümün fevkalade bir ustalıkla kaydedilmiş olduğunu da eklemem şart. Hücum kayıt gibi amatör, hataya çok yatkın bir biçimde kaydedilmiş olsa da çok güzel bir biçimde elden geçmiş. Öyle ki, iyi bir kulaklıkla dinlendiğinde gerçekten fark ettiren albümlerin bu ülke sınırlarında bir elin parmağını geçmediği düşünülürse bu albümün hanesine bir yıldız daha ekleyebiliriz.

Son olarak, daha önce DANdadaDAN'da yaptığım hatayı bu kez yapmayacağımı belirtmek istiyorum. Biliyorsunuz böyle durumlarda bir albümün tamamını sunmaya gönlüm el vermiyor, özellikle çok cüzi bir miktara her yerden alınabilecekken. Bunun için zaten internette bir çok link mevcut, bir kaç google aramasına bakıyor. Ben kendimi bu şekilde konumlandırmayı istemediğimden hem de bu kadar da kolaycı olunmasını doğru bulmadığımdan sadece bir kaç parçayı sunuyorum. Ki onu bile yaparken çekince hissetsem de, en azından bir kaçınızın albümü almak için şevkleneceğinizi ve cd'lerinizin arka yüzünü de otomobilinizin dikiz aynasına asmaktan başka işlevler için kullanacağınıza inanıyorum.


Sanatçı: Korhan Futacı ve Kara Orkestra
Albüm: s/t

Şarkı listesi:
1- Zor İşler
2- Ağlayamam Ben
3- Sarma
4- Unutulmasın Bu Yaz
5- Geleneksel Mahşer Günü
6- Abra Kadabra
7- Sien
8- Episode 1

DOWNLOAD.

20100401

And So I Watch You From Afar - This Is Our Machine And Nothing Can Stop It




















(bant Mart-Nisan 2010'dan)


Yaptığın iş karşılığında aldığın 7 adet daire şekilli metal ile takas ettiğin, onlarca kimyasal işlemle kağıt haline gelmiş selülozun üzerine mürekkep ile işlenmiş harflerden ve şekillerden müteşekkil bir dergi tutuyorsun elinde. Üzerinde şekil verilmiş kumaşlar, altında vücuduna maksimum konforu vermek üzere biçimlenmiş ağaç parçaları, etrafında bir sıvıyı hapsetmek için kullanılan cam, dışarıda bir yerden bir yere hızlı gitmek için bir araya getirilmiş metal parçaları, aklında hayatının en önemli değeri olduğuna inandığın etten ve kandan ve kemikten müteşekkil bir canlı. Hepsi bu; hepsi bu kadar basit, bu kadar ufak, bu kadar değersiz. Güneş’in batışı, kuşun ötüşü, sevgilinin gülüşü; her biri anlamsız aslında, ne yazık.

Müzik de anlamsız. Tellerin bir şekilde uzunluğunu ve esnekliğini ayarlayıp onlara vurmak suretiyle çıkardığımız seslerin kargaşası işte müzik. Dünya’nın kendi etrafında dönüşü esnasında milyon adet kağıt banknotu banka hesabının dijital numaralarına ekleyen adamın dört tane tel ve bir ağaç parçasıyla yaptığı ile senin parmaklarını göğüs kafesine vurarak yaptığın arasında en ufak fark yok işte. Gel gelelim o dört tane tel ve bir ağaç parçasının çıkardığı sesi duyduğun vakit etin parçalanmış, kanın çekilmiş, kemiğin kırılmış gibi oluyorsun işte; kulak yolundan içeri süzülen ses dalgası, kulağının içindeki kemikleri titreştirip beynine nasıl bir mesaj yolluyorsa, bu kadar basit, bu kadar anlamsız, bu kadar hiç olan şey senin için öyle bir değer kazanıyor ki, anlam dahi veremiyorsun. Kendi ellerimizle üzerine bir örtü örttüğümüz ve kendi kendimizi inandırdığımız bu hiçlik aslında tüm buna sebep olan. Öyle boş ki her şey, dilediğince doldurabiliyorsun içini; bir noktaya bir evren sığdırabiliyorsun işte. Bir gülüş karşılığında bir yaşam takas edebilirsin, tek nota için saatlerce göz yaşı da dökebilirsin.

Enstrümanlar, efektler, albümler, gruplar; senin onlara yüklediğin anlam kadar varlar. Dört kişinin, hipotetik kırmızı çizgiler içinde yer alan ve adı İrlanda olan bir kara parçasında bir araya gelip kendilerine “And So I Watch You From Afar” ismini vermesi, bu isimle kimi kişilerin “post-rock”, kimilerin “deneysel enstrümantal müzik”, kimilerinse “saçmalık” dediği bir müzik yapıyor olması, bu müziklerin basıldığı üç adet yuvarlak diskin bulunması ne ifade edebilir ki? Müzik hakkında kalem oynatanlar genelde bunlardan bahsederler, zaman zaman da hakkında yazdıkları müziğin onlar için ne gibi bir değer ifade ettiğini anlatmaya çalışırlar. Uzunca bir süredir ben de bunu yapıyorum, yani kulağımdan içeri giren ses dalgalarına ne tip anlamlar yüklediğimi anlatmaya çalışıyorum. Lakin çoğunlukla bu basitliğin, bu hiçliğin ayırdında olamayabiliyorum.

Adına “And So I Watch You From Afar” dediğimiz dört kişiden müteşekkil bu grubun müziğini değerlendirmeye çalışırken ise daha önce neredeyse hiç yaşamadığım bir dalgalanma yaşıyorum; hiçliğin üzerine örttüğüm değer örtüsü dalgalanıyor. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi, kelimeleri nasıl sıralayacağımı şaşırıyorum. Bir an için fevkalade mühim bir anlam taşıyan notalar, bir an sonra sadece ses oluyorlar. Algımın kapıları öyle hızlı ve öyle ani bir biçimde ardı ardına kapanıp açılıyor ki, üretilmiş en güçlü uyuşturucu kocaman bir enjektörle tüm algı noktalarıma zerk edilmiş gibi hissediyorum. Hal böyleyken, tüm bu karmaşanın içerisinde, bu grubun albümlerini, müziklerine addedilen tanımlamaları anlatmak istemiyorum. Bir hiç var, bir örtü var, bir sen varsın; tüm bunlar benim anlatabileceklerimden ayrı. O yüzden en iyisi, o hiçin üzerindeki örtünün dalgalanmasını seyretmek, adına “And So I Watch You From Afar” dediğimiz grubun müziğini dinlerken.


Sanatçı: And So I Watch You From Afar
Albüm: This Is Our Machine And Nothing Can Stop It

Şarkı listesi:
1- I Capture Castles

2- The Voiceless
3- Holylands, 4am
4- The Machine
5- WPB 6am


DOWNLOAD.

20091105

Blueneck - The Fallen Host






















Tercih edilenin, istenenin, beklenenin ne olduğunu düşündüğümüzde ortak bir paydayla karşılaşıyoruz; her daim zoru tercih ediyor, zoru istiyor, zoru bekliyoruz. Diken olmasaydı gülün bir önemi kalmazdı, uğruna gözyaşı dökmediğimiz hangi aşkın bir değeri var ve en mühim zaferler en çok kanın aktığı savaşlarda kazanılmıyor mu. Acının, ağrının, sızının içinde fevkalade bir gerçeklik var,sentetik bir çiçekten ya da zorlama bir ilişkiden, göstermelik bir savaştan daha doğru, daha canlı bir gerçeklik; hayat, ölüm olduğu için hayat. Aksi sıkıcı, boğucu, kocaman bir mahlukun ördüğü gri bir örümcek ağı. İçinize bakın, size yaşadığınızı hissettirecek duyguların arasında mutlaka bir acı bulacaksınız, artık hayatta olmayan biri ya da zamanı geçmiş ve asla geri gelmeyeceğini bildiğiniz bir anı ya da sizi hiddetlendirmiş bir sözcük. Durmuş kalbi canlandıran bir elektrik yükü gibi hepsi.

Bu kadar zaman yazmadıktan sonra, ilk yazdığım paragrafın acıya övgü olması birden fazla çağrışım yaratabilir. Bir zindanda işkenceye uğramış ve eninde sonunda kendimi kandırmayı başararak bir acı müptelasısı olmuş olabilirim yahut bol deri kıyafetli, bol çivili bir BDSM seansından yeni çıkmış olabilirim. Onun yerine, huzurun içinde rahatsızlığın gizli olduğunu kavradığımı ve bu şekilde huzurun daha farklı bir anlama kavuştuğunu keşfettiğimi söyleyebilirim.

Blueneck, rahatsızlığın müdahil olduğu huzursuzluğu müzikal düzlemde sergilemeye muvaffak olmuş bir örnek. Bundan üç yıl evvel çıkarmış oldukları Scars Of The Midwest albümünde tamamiyle kendilerine münhasır bir müzikal kubbe inşa etmişlerdi. Bu kubbe son derece yumuşak hatlara sahip olsa da ve müthiş bir huzuru temsil etse de, kaotik bir çok rengi içinde barındırıyordu. Scars Of The Midwest, alternatif metal müziğin kirli dokusunun bulaştığı ve fakat yumuşak ambient tınılar tarafından zemini oluşturulmuş bir albümdü ki bu denli zıtlıklarla inşa edilmiş her şey gibi tercih sebebiydi şahsım açısından. Gel gör ki, zıtlıklara yahut zorluklara herhangi bir önem atfedilmeyen, ilaç dolabından ilaç seçer gibi müziğin seçildiği bir dünyada Blueneck inşa ettiği o görkemli kubbenin altına çok az kişi sığdırabildi.

Yeni albüm, The Fallen Host ile bu kubbe çok daha görkemli, çok daha büyük, çok daha fazla renk barındıran bir şekle bürünüyor. Evvela Blueneck’in bu albümde yaylılara büyük bir rol biçtiğini söylemek gerek. Huzur veren bu zeminin genişlemesine rağmen, grubun rahatsız edici, can yakıcı, kirliği kimliği daha müphem olsa da yerli yerinde duruyor. Öte yandan, bu albümün post-rock diye adlandırdığımız müziğin belli ögeleri ihtiva ettiğini de söyleyebiliriz. Scars Of The Midwest’te baskın müzikal ton ambient iken, The Fallen Host post-rock yol haritalarından faydalanıyor. Her halükarda, Blueneck’in insanı şaşırtacak, tepki kararlarını sınayacak zıtlıklardan vazgeçmediği aşikar. Dingin bir piyanonun ya da adagio bir yaylının yumuşattığı ruha distortion bass riff’leri et döveceğiyle vurarak, insanın içindeki gizli acı noktalarını birleştirerek karanlık bir şekil ortaya çıkarabiliyor ve tam da bu yüzden Blueneck bir tercih sebebi, istenen, beklenen bir müziğin öznesi olabiliyor. Tüm bu acı içinde huzur verebilmek yahut bu huzura eşlik edebilecek sivri bir yaşam sinyalini kulaklar aracılığıyla beyne, ruha göndermek her grubun harcı değil. Nehir kenarında uzanmış gökyüzünü seyrederken kankırmızı bir bulut gördünüz, yavuklunuzun dudaklarını öperken ısırarak kanattınız, aşk şiiri yazarken kaleminizi elinize batırdınız Blueneck dinlerken, yaşadığınızı anladınız


Sanatçı: Blueneck
Albüm: The Fallen Host

Şarkı listesi:
1- Depart From Me, You Who Are Cursed
2- Seven
3- Low
4- The Guest
5- Children Of Amon
6- Weaving Spiders Come Not Here
7- Lilitu
8- Revelations
9- Lilitu (edit)

DOWNLOAD.

20090917

Exxasens - Beyond The Universe






















Evvelce de söylemiştim; benim ibadetim hissetmek. Hepimizin zaman zaman yaşadığı o ani ve batın his patlamalarına tepkisiz kalamayışımın nedeni bu. Duştayken, ayakkabılarımı bağlıyorken, henüz uyanmışken, otobüs beklerken bir anda vahiy gibi içime damlayan şeylerin üzerine gidiyor, kurcalıyorum büyük bir zevk ve merakla. Burada okuduğunuz yazıların veya okumadığınız masalların hepsi böyle çıkıyor. Bir karıncanın adımları ya da alt geçitler hakkında ipe sapa gelmez tespitlerde bulunan birinin sözleriyle açılan algı kapılardan kafamı uzattığımda gördüklerimden müteşekkil aslında her şey. Ne var ki, bazen o kapılar açılmıyor yahut açılsa da içerisini zifiri bir karanlık doldurmuş oluyor, bir şey görmek mümkün olmuyor. Bu tip durumlarda da kapının haritadaki yerini işaretliyor, ileriki bir vakitte tekrar ziyaret etmek üzere olduğu gibi bırakıyorum.

Henüz bir kaç gün önce, ayakkabılarımın bağcıklarını hizaya sokmaya çalışırken, gezegenleri ve yıldızları yiyen, karadeliklerde saklanan bir dev düştü aklıma; gezegenlerin milyar yıllık hayatlarının ihtiva ettiği en ufak şeyi -tozu, toprağı, anıyı, sesi, parmak izlerini- her çiğneyişinde tadan, yıldızların alevlerini dilinde gezdiren bu devin kapısından içeri kafamı uzattığımda, sanki inine göz atıyormuş gibi, karadelik karanlığında bir boyutla karşılaşınca, kapının yerini işaretledim ve uzaklaştım.

Exxasens'in uzunca bir zamandır beklediğim ikinci albümünü, Beyond The Universe'ü, tamamen dinlerken yaşadığım o vecd halinin sonunda, algımın ışıkları açıldığında, kendimi o kapının içinde, gezegenleri çiğneyip yıldızları yutan devle karşı karşıya buldum. Bu söylediklerim, yaşadığım hissi tarif etme ya da teşbihte bulunma gibi gerçekle bağlarını koparmış deneyimlerden muaf, daha çok içimdeki med-cezirin sebeplerini tahlil etme niteliği taşıyor. Bu durum herkes için geçerli olmayacaktır elbette, kimisi için çok kötü bir müzik ya da müzik olarak bile adlandırılamayacak bir gürültü silsilesi olabilir Exxasens'in yarattığı. Ama benim sinir uçlarımda mühürlenmiş olan his tam olarak böyle ve artık ne zaman Exxasens dinleyecek olsam, o devin içimdeki kıpırtısını hissediyor olmamın sebebi de tam olarak bu.

Polaris albümüyle esîrin üzerine bina edilmiş bir konsept kurgulayan Exxasens'in yıldızları, gezegenleri, karadelikleri bu albümüyle de çağrıştırması çok doğal. Albümün başlangıç şarkısı Red In Sky'ın sonundaki Sovyetler Birliği milli marşıyla başlayan albümün Copernicus ve Apollo 11'e ithaf edilmiş Spiders On The Moon gibi şarkılarla devam etmesi, benim gözlerimde Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan uzay yarışının, esîrde boğulmuş kahramanlarını canlandırıyor.

Exxasens'in tek kişiden ibaret bir proje olduğuna inanmak daha da zorlaşıyor Beyond The Universe ile. Bu kadar kusursuz bir incelikle düşünülmüş ve inşa edilmiş ayrıntılar, birbirlerinin üzerinde salınan soundscape'ler, boşluk doldurmaktan ziyade bir bütünü tamamlamak için çalındığı aşikar olan riff'ler ve tüm bunların üzerine yazılabilecek tartışmasız en uygun ritmler ile, Beyond The Universe için şunu söyleyebilirim: Hiç bir şekilde tansiyonu düşmeyen, bir an için insanı kulakları sıkmayan, gediği veya boşu olmayan bir albüm.

Bir önceki albüm Polaris'ten anımsayacağımız üç şarkı var Beyond The Universe'te. Bunlardan ilki, Standstill cover'ı olan ¿Por Que Me Llamas A Esta Horas? ki, Polaris'te Mira Mama ismiyle yer almıştı bu şarkı. Mira Mama'nın Polaris için taşıdığı o farklı ama hususi hava, ¿Por Que Me Llamas A Esta Horas?'ta daha ileri bir boyuta taşınıyor, daha hafiflemiş ve fakat daha çok soundscape'i içinde barındıran haliyle. Diğer şarkılar Polaris ve Spiders On The Moon da, daha önceki nüvelerini taşıyor olsalar da neredeyse yeni birer şarkı olarak görülmeyi hak edecek denli yeni bir çok ayrıntıyı ihtiva ediyor.

Uzun sayılacak bir süredir ruhumu doyurmaktan uzak bir çok albümle haşır neşir oldum. Eylül ayıyla birlikte bir patlama olacağını az çok tahmin ediyordum ki The Black Heart Procession, iLiKETRAiNS, Nadja gibi isimlerin yeni albümleriyle teşrif ettiği, gezegenimizi örten atmosferin de bu duruma elinden geldiğince arka çıktığı şu zamanlarda Exxasens'in albümü ruhu doyuran bir albüm olmakla kalmıyor, tahayyül ettiğim o devin içimde yaşadığına inanmama yetecek bir şekilde, sanki bir gezegenmiş de her dinleyişte o gezegenin üzerinde yaşamış sayısız insanın sayısız duygusunu hücrelerime zerk ediyormuş gibi hissetmeme sebep veriyor. Büyük konuşmayı pek sevmem ama bu sefer prensiplerimi biraz zorlamamda sakınca yok; Beyond The Universe arşivimin en kıymetlisi, ufak evrenimin Canis Majoris'i olmaya namzet.


Sanatçı: Exxasens
Albüm: Beyond The Universe

Şarkı listesi:
1- Sky In Red
2- Signals From The Outer Space
3- Lost In Space
4- ¿Por Que Me Llamas A Esta Horas?
5- Polaris
6- Stars In The Desert
7- Gray
8- Absolute Infinite
9- A Singular Deploy
10- Copernicus
11- Spiders On The Moon
12- Boolean
13- Stellar

DOWNLOAD.

20090805

MØN - MØN






















Hiç çok yakınınızda bomba patladı mı? Ya da bir anda her şeyin yerle bir olduğuna şahit oldunuz mu? Böyle anlarda sanki zamanın durduğunu hissedersiniz; sanki yaşam, his, ışık, ses, koku o patlama anında öylesine yükseğe çıkmıştır ki, ardından her şeyin varlığı önemsiz bir hale bürünür. Bomboş bir sessizlik, ışıksızlık, hissizlik, tam anlamıyla bir hiçlik hakim olur havaya ve takriben bir saniye süren bu zifiri boşluğun ardından infilakın etkileri ortaya çıkar; insanlar inler, toz parçaları havada uçuşur, ışık gözleri delen bir yapıya bürünür, koku çekilmez hale gelir.

Benim herhangi bir konu hakkında kalem oynatma sürecim de buna benziyor. Bir haber okuduğumda, bir fotoğraf gördüğümde, bir film izlediğimde, bir şarkı dinlediğimde, yolda bir berduşun feri sönmüş gözleriyle karşılaştığımda, minibüste giderken bulutlar nazar-ı dikkatimi celb ettiğinde bu infilakı yaşıyorum ben. Öyle gürültülü, öyle kuvvetli bir infilak ki bu, ardından kendimi toparlayamıyorum. Organlarım, hücrelerim, duygularım, fikirlerim karman çorman oluyor. Bir sükûnet hakim oluyor içime. Ardından ise hepsi birlikte hücum etmeye başlıyor, yerli yerine oturmaya çalışıyor. Dağılan her şey bir harfe, bir kelimeye dönüşüyor ve Tetris-vari bir sırayla diziliyor. Yazıların tümünün oluşma hikayesi budur.

Ve lakin, bazen bu durum geçerliliğini kaybedebiliyor. Ekseriyetle yastığa kafamı gömdüğüm anlarda hücum eden anılardan, düşüncelerden, yorumlardan müteşekkil kelime sıraları, her ne kadar o ana göre kusursuz bir yapı taşıyor olsalar da, üşengeçlikten midir yoksa uykunun hükmünün daha fazla olmasından mıdır bilinmez, bir sonraki zamana erteleniyor. Erteleniyor da, o dizilen şeylerin düzeni bir daha arandığında tamamen bozulmuş, yok olmuş oluyor. Dağılmış bir inci kolyenin parçalarını toplamanın getirdiği o bunaltıcı baskının da zihne sirayet etmesiyle iş iyice karmaşık bir hale geliyor. Tabii bu infilakın peşi sıra yazılmayan bir yazının, söylenmeyen sözün hükmü olmadığından, sonradan üzerine eğilmek, incileri toplayıp tekrar bir sıraya dizmek işin masumiyetini, doğallığını bozuyor. Böylesi istemediğim, samimi bulmadığım, zorlama bir şey. Zorlama şeyleri sevmiyorum, saf bulmuyorum. Bu şekilde silinip gitmiş kaç tane hazır yazı, hazır masal, hazır mektup vardı, inanın bilmiyorum.

Bu silinip giden yazılardan bir tanesi de MØN'a aitti. Uzunca bir zamandır arşivimin ve müzik çalarımın gediklilerinden olan MØN için bir yazı kurguladığımı hatta albümlerini Rapidshare'e yüklediğimi hatırlıyorum. Fakat hatırlamadığım bir nedenden ötürü yazının hava olup uçması, su olup akmasıyla birlikte yazının varlığını ete kemiğe büründürmek, yaşamış olduğum acı-tatlı bir olayın vesilesiyle bugüne kısmet imiş.

Genellikle enstrümana ağırlık veren müziklerle haşır neşir olmanın en kötü yanı sanırım bu; akla takılan bir şarkıyı, ufak bir melodiyi hatırlamak için hiç bir somut verinin mevcut olmaması. Dolayısıyla ufak bir melodinin peşinden gözü kapalı bir şekilde koşma zorunluluğu. Haddinden fazla müzik dinleyen ve zihninin haddinden fazla bir kısmını bu tip şeylere ayıran biri olarak, çok sık karşılaştığım bir durum bu. Neyse ki peşinden koşarken de, hafızamı kendime kanıtlama hırsıyla yanıp tutuştuğum, acı ihtiva eden bir oyun olarak algılıyorum bunu. Ama zihnime böyle paslı inşaat çivisi gibi saplanan melodilerin peşinden koşup yakaladığımda ve o çiviyi yerinden söküp çıkardığımda, çivinin pasından olsa gerek, o infilak anı tekrar yaşanabiliyor. Şimdi olduğu gibi.

MØN, Fransız bir grup. Fransızlar, post-rock denegelen janr konusunda ketumlar. Az ama tesiri kuvvetli gruplar çıkıyor Fransa coğrafyasından, M83 gibi, Dont Look Back gibi. MØN da en az bu saydığım gruplar kadar ehemmiyetli ve yarattığı infilak da en az bu gruplar kadar kuvvetli.

Yedi kişiden müteşekkil MØN, kendini bir gruptan ziyade bir orkestra olarak nitelendiriyor. Yaylıların oynadığı rol bakımından da, sahiden orkestral bir hava taşıdıkları söylenebilir. Herhangi bir dile bağlı kalmayan ama bunu da yaparken Hopelandic gibi zırvaların sâyesine saklanmayan sakin bir vokale, sert ve sivri yaylılar eşlik ediyor. Grubun şarkılarının alışılageldik dur-kalklı post-rock şemasından çok farklı bir yerde olduğunu söylemek gerek bu tanımın üzerine, zira bilhassa yaylıların melodik yapısıyla insanın içine usulca sokulmayı ve en doğru yerde infilak ederek en fazla hasarı vermeyi beceriyorlar.

Maalesef kendi adını taşıyan bu albümlerini 2006 yılında yayınlamış olmasına rağmen uzunca bir süre sessiz kalmış bir grup MØN. Ve fakat, internet sitelerinde söylediklerine göre, yazın tamamını stüdyoda geçirmeye ve yeni bir albüm ortaya çıkarmaya kararlılar. Her halükarda, işbu albüm de kendi başına bir çok boyutu, bir çok cevheri ihtiva eden bir yapıya sahip. Öyle ki, hiç beklenmedik bir anda kafaya bir çivi gibi saplanabiliyor. Benim kendi kafamdan taze çıkardığım bu çiviyi size sunuyorum, meraklısı için yeterli büyüklük ve sivrilikte olan bu çiviye gözünüz gibi bakacağınıza, yeri geldiğinde de gözünüze saplayacağınıza inancım tam.


Sanatçı: MØN
Albüm: MØN

Şarkı listesi:
1- Ni
2- Try
3- Fimm
4- C.
5- Shannon
6- SMZ
7- Ti

DOWNLOAD.

20090629

Change Of Plans; Eksik Nerede?



Kişisel beğeniler, "müzik piyasası" diye adlandırdığımız evrenin yapı taşlarını oluşturuyor. Şu an dimağımıza Ian Curtis ismi yerleşmişse, bunun tek nedeni Tony Wilson'ın Joy Division'ı dinleyip, dinlediğinden memnun kalmış olması. Ha keza yine bugün Atilla Taş kabuslarıyla cebelleşiyorsak bunun altında da Erol Köse'nin beğenisi yatıyor. Denklemden Erol Köse'nin ya da Tony Wilson'ın müzikal damak tadlarını çektiğimiz zaman elimizde hiç bir şey kalmıyor, ben de bu hayati faktöre "Atilla Taş çarpanı" diyorum.

Ben de kendi beğenilerim doğrultusunda hareket ediyorum. Bir şeyi seviyorsam bu tamamen benimle ilgili bir mesele, hayatımın şu saniyesine kadar yaşadığım önemli önemsiz, ufak tefek yüz milyonlarca olay kişisel kimliğimi oluşturuyorsa, mesela 3 yaşında bir kediyi kuyruğundan sallayıp denize atmış olmamın travması bugün hayvanlara karşı fazladan bir hassasiyet yaratmışsa zihnimde, beğenilerim de tamamen yaşadığım olaylarla ilgili ve tamamen öznel.

Fakat, beğenilerimizi yazıya döktüğümüzde, yani içimizdeki tamamen bize ait olan bir şeyi dışarı çıkarıp kamulaştırdığımızda, durum karmaşık bir hale bürünüyor. İnsanlar bir şeyi seviyor/sevmiyor olmanı umursamıyorlar, ama bu durumu dile getirdiğin zaman sorun ortaya çıkıyor; kendi beğenilerin başkalarının beğenisiyle çatışır hale geliyor zira kamulaştığında.

Bu blog'un kuruluş amacında da salt benim beğenilerim yatıyor. Ben buraya ilk harfi koyduğumda, aklımdan geçen şey günde tanımadığım etmediğim bilmem kaç kişinin beğenilerime göz atması değildi; nasıl ki yakın bir arkadaşınla, sevgilinle bir film üzerine, bir albüm üzerine, bir kitap üzerine, bir olay üzerine fikirlerini paylaşırsın ben de "bu albümü çek" diye aynı mesajı üç kişiye yazacağıma bir kere yazayım, o üç kişi de girsin buradan okusun diye bu işe başladım. Bu demek değil ki üç kişinin haricindeki üç milyar kişinin yorumlarını önemsemiyorum, filhakika olumlu ya da olumsuz bir yorum alınca bu blog'a mest oluyorum, zira düşünmem ve yazmam için bir katalizör devreye girmiş oluyor. Ama işte benim beğenilerim bunlar, sen yaza bayılıyorsundur ben kışa, sen dans etmeden duramazsın ben asla dans etmem, sen turşu suyunu limonlu seversin ben sirkeli. Hal böyle olunca bir şeyi neden sevdin, neden sevmedin diye yargılanmak doğru bir tavır olmuyor.

Belirli hususlardaki tavırlarımı burada belli ediyorum. Evet, Türkiye'nin alternatif müzik sahnesi beni tatmin etmiyor, hoşnut bırakmıyor. Bu aslında karamsar bir tefsir değil, bilakis arzulu, umutlu bir duruş. Ben, bununla yetinmiyorum, daha fazlasını arıyorum, daha fazlasının yapılmış olduğuna şahidim, daha fazlasının yapılacağına da inanıyorum ve tam da bu yüzden eleştirimi yoğunlaştırıyorum; kendimizi bu kadar kısıtladığımız için, yıllarca hep aynı özürün arkasına sığındığımız için, tüm bunlar ışığında vasatı kabullenmemiz istendiği için. Benim beklentim, benim doğrum bu değil, o yüzden dile getirmekte beis görmüyorum.

Bir önceki yazımda, daha özel örnekler üzerinden gideceğim demiştim. Örnek bir: Change Of Plans.

İmdi, evvela şunu söyleyeyim; Limbo-Pillow bazılarının sandığının aksine bir "post-rock blog'u" değil. Bir "indie blog'u" da değil. Bir janrı mihraka alıp onun üzerinden, onun hareketine göre yazmıyorum ben, bir janr dinleyicisi değilim, bir müzik dinleyicisiyim. En başından beri yazılarımı takip edenler varsa -siz üç kişinin haricinde- janrlar konusundaki tutumumu biliyordur. Janr dediğimiz zaman ortaya bir şablon çıkarıyoruz, başı ve kıçı belli, tanım aralıkları belli, beklentine göre şekillenmiş bir olgu söz konusu. Bu noktada "bağımsız" tanımına sahip indie janrının bile bağımsızlık bağları var, kendine "deneysel" diye geniş bir sınır çizen bir janrın sınırları konvansiyonellikte bitiyor, "post-rock" diyip rock müzikle ilişkili ama rock'ın ardılı olan bir müziği işaret ediyoruz ama onun da bir yapısı, bir düzeni var.

Change Of Plans bir "post-rock grubu". Kusursuz bir "post-rock grubu" üstelik. Estet bir gözlükle baktığımızda yaptıkları müziğe, iyi'ye dair, güzel'e dair her şeyi barındırıyorlar. Grubun müzisyenleri, kesinlikle ne yaptıklarını biliyorlar, ne çaldıklarının ve ne istediklerinin farkındalar. Estet gözlüğümüzle gördüklerimiz sonucu, Change Of Plans'i harikulade bir grup olarak tanımlayabiliriyiz.

Ama beğeniler ışığında, benim Change Of Plans tanımım hiç de iyi değil. Ve tüm bunların sebebi, yukarıda saydığım nedenler. Müzisyenler ne yaptıklarının o kadar bilincindeler ki, hedefledikleri "post-rock grubu" tanımı için ne yapılması gerekiyorsa yapıyorlar. Benim beğenilerimin "kötü" tanımını haiz olan Change Of Plans'in tek sorunu da bu; Change Of Plans bir "post-rock grubu" ve sadece bir "post-rock grubu". Tırnak işaretlerinin içindeler, boyama kitabındaki Las Meninas'ı boyuyorlar. Haklarını yememek lazım, boyayı kenarlardan kati suretle taşırmıyorlar ve aslına uygun renkler kullanıyorlar ama ben sayısız Las Meninas görmek istemiyorum. En nihayetinde değerli olan da bu değil, bugün kusursuz tablolar yapan Bob Ross'u değil, "abuk subuk" şeyler çizen Dali'yi dahi olarak kabul eden bir dünya dolusu insan var.

Yine de görüyoruz ki biz Bedri Baykam'a bile dahi diyen bir ülkeyiz. Bedri Baykam'ı dahi olarak toplumca kabul etmişiz, ne halt yediği hakkında en ufak bir fikrimiz yok. En fazla bildiğimiz, sen ben gibi peçeteye halvet olmuş olduğu ki dahi sıfatını haiz olmasını gerektirecek bir durum olmadığını dünyadaki bütün erkekler kabul edecektir. Bizim için Bedri Baykam'ın -ki sahiden çok ama çok kötü bir ressam olduğunu görmek için ufak bir google images araması kafi- dahi olması için geçerli tek kriter Türk olmasıdır.

Aynı durumu Change Of Plans ile ilintili olarak yaşadım geçenlerde, eski dergileri karıştırır, o ne yazmışçılık oynarken. Explosions In The Sky'ın All Of A Sudden I Miss Everyone albümüyle ilgili bir kritikte, müzik profesörümüz EITS'ın iyi bir grup olmadığını çünkü tüm şarkılarının birbirine benzediğini söylerken, yazısına "EITS dinleyeceğinize Türkiye'den Change Of Plans dinleyin; aynı müziği yapıyorlar ama onlar Türk ve desteğinize ihtiyaçları var" diye bir ekleme yapmayı da ihmal etmemişti. Yani kısaca, kendini tekrar eden bir grubu dinleyeceğinize, kendini tekrar eden bir grubu tekrar eden bir başka grubu dinlemenin daha akıllıca olduğunu savunuyordu ki savunmasının ana hatlarını oluşturan "onlar Türk", "destek vermeli" söylemleri yaklaşık yirmi yıldır defaatle gördüğümüz zihniyetin devamını işaret ediyordu.

Baktığımız zaman bu zihniyetin köklerini toplum genlerinde, tarihsel devinimlerde bulunuyoruz. Von Hammer'in başımıza musallat ettiği oryantalizm virüsü yüzlerce yıl sonra hala içimizde, kendimizi diğerlerine göre tanımlıyoruz ve "bon pour L'Orient" olmak yeterli bir tatmin edicilik barındırıyor bizim için. Zaten biz bilimsel gelişmelerde geride kaldık ama yine biz İstanbul'u feth ettiğimiz için Avrupa'ya kaçışan ve ekseriyetle İsviçre, Avusturya, İtalya gibi bölgeleri "Mama mia, il Turchi!" dememek için tercih eden bilim insanları, kendilerini yerinden yurdundan eden Türklere kıl olduğundan ve Türklerin eşi benzeri görülmemiş savaşçılıklarıyla baş edemeyecek olduklarından çeşitli Ali Cengiz oyunlarıyla, ulaştıkları ilim seviyesini Türklere düşman devletlere peşkeş çekmişler ve işte bu sayede Türkler "hasta adam" olmuşlardır. Bütün Avrupa birleşmiş, hasta adama eziyet çektirmiştir zira birleşmeselerdi kesinlikle sağlam bir dayak yiyor olurlardı. Yine de bizim paramız yoktu, silahımız yoktu, topları sırtımızda taşıdıydık, biz kağnılarla silah sevkiyatı yaparken küffar "no ammo" hilesi yaptıydı. Hakem golümüzü vermemişti, federasyon düşmanımızdı, Kutsal İttifak vardı, herkes bize karşıydı, Anadolu'dan şampiyon çıkmazdı ama şerefli mağlubiyet almıştır, gönüllerin şampiyonuyduk. Bunlar resmi tarih bakış açısıdır, endoktrinasyon şırıngasının üzerinde yukarıdaki paragrafın geniş hikayesi yazıyor. Çok ilginç ve komik bir standartı vardır bu toplumsal bilinçaltının. Mesela fes ile ya da Mehterane-i Hûmayun ile kendimizi tanıtmaktan büyük bir haz alırken, develere ya da bıyığa karşı anlaşılmaz bir hassasiyet barındırırız; hepimiz bıyıklı mıyız canım, hala develere bindiğimizi nereden çıkardın cahil Amerikalı!

Bir yavrucağı işte bu ruh haliyle büyütüp eğitirsen o da yarın bir gün "EITS dinleyeceğine Change Of Plans dinle nasıl olsa aynı şey" diyecektir, Bershka yerine Bücürüks Giyim'den alışveriş yap diye öğütte bulunacaktır. Ama sorduğumuzda, bu "destek verin" söyleminin işaret ettiği destek nasıl bir destek, bu imkansızlık nasıl bir engel bunu açıklayamayacaktır. Vasatın, parlak olmayanın, tekerrür edenin arkasına sığınmak için yeni bir şey lazım; binlerce dolarlık gitarı kullanırken, "plak basmamız elzem!" dürtüsüyle afilli plaklar bastırırken, Milano moda haftasından fırlamış gibi sahneye çıkıp fotoğraf çektirirken imkanlar kısıtlı değil, ama parlak bir şey yaratmadığında Türkiye'de imkanlar öyle kısıtlı ki kayıt yaparken eski teypleri ekmek arasına koyup yiyorduk.

Bu haliyle Change Of Plans'in çağrıştırdığı şey tam olarak şu; "post-rock grubu kuralım" diye yola çıkmış bir kaç kişi, buna uygun müzikler icra ediyorlar, internet sitelerinden tut plak kapaklarına kadar her şey post-rock kokuyor, çok fazla kokuyor. Ben parfüm sevmiyorum, bana ten kokusuyla gelin, Sibel Can gibi bir şişe L'Eau d'Issey boca etmiş bir kadın yok arzularımda benim, ensesi misk-i amber gibi nem kokan bir kadın var. Duyguları harekete geçiren budur, diğerine her parfümeride denk gelebiliriz. Change Of Plans'in müziğini de her müzik markette kırmızıyla "post-rock" yazan reyonda bulabiliriz, her "post-rock blog'u"nda rastlayabiliriz. Ve nasıl bir müzik olacağını, nasıl kokacağını biliriz.

Tüm bu düşüncelerimi kabartan şey, yazının başındaki klip oldu. Sing, Change Of Plans'in Best Mountain ep'sinden. Klip, Adalar'daki bir pansiyonda çekilmiş; bir kız var, eski perdeler, eski eşyalar, o eşyalardan alevlenen Kayıkta Konuşan Adam'ın anıları. Teşekkür ederim, Adalar pansiyonlarında yapılmış hiç beklemediğim vuruculukta bir kliple karşılaştım. Teşekkür ederim, hiç bir anlam ihtiva etmeyen vokallerin eşlik ettiği kusursuz bir "post-rock" şarkısı dinledim. Janra da, Adalar'a da, Adalardaki pansiyonlara da tutkuyla bağlı olan bendenizde uyanan duygunun yekünü sıfır, işte bu kadar sevdiğim şeyin birleşmesine bile kayıtsız kalabiliyorsam eğer, yıllardır kafamı bir şekilde kurcalamış olan Change Of Plans ile ilgili hükümlerimi kendimce doğrulayabiliyorum rahatça.

Başlıbaşına vokalin kendisi bile şarkının nev-i şahsına münhasır bir kimlik taşımadığını gösteren bir unsur benim açımdan. Sigur Rós'un başımıza musallat ettiği bu anlam taşımayan vokaller belası bir türlü yakamı bırakmıyor. Bildiğimiz şey, Sigur Rós'un vay anasını dedirtmek için atmadığı takla olmadığı, bu duruma vakıfız. Ama Sigur Rós'a ait bir şeyi orada tutmak, bulaştırmamak gerekiyor. Efendim sesin enstrüman şeklinde kullanımı savunmasını kabul etmiyorum, senin içinden çıkan duyguların dışa vurumu "eeuuvv" değil, mağara adamları arasındaki iletişim de değil konumuz, müzik. Sese enstrüman değerini vermeye sebep tek kriter ses tellerinden müzikal bir tını ortaya çıkarmak ise, yarın bir gün eloğlu mikrofona karşı zarıl zarıl bir zarta salarsa ve zartası eskaza melodik olursa, kabaetimize de enstrüman payesi biçmemiz lazım gelir. İşte bu durumun benim lûgatımdaki karşılığı "ben de yapmalıyım"cılık ve "ben yaptım oldu"culuktur.

Onun haricinde Change Of Plans üyeleri harikulade insanlardır, sineğe zararları yoktur, yağmur altında erirler; bilemem, ilgilenmem de. Bildiğim şey, "post-rock grubu" kuralım diye hareket ettikleri, "post-rock" yaptıkları, bir türlü de o tırnak işaretlerinin içinden çıkıp "post-rock" değil de müzik yapmaya başlamamış olduklarıdır.

Tırnak işaretlerinin dışındakilere gelince; o da bir başka yazının konusudur.

20090510

The Black Heart Procession - Two





















"Herkesin inandığı bir şey vardır bu amına koyduğumun hayatında. Benimkisi de sensin, n'apayım." diyordu Bekir, Kader'in o son sahnesinde. Herkesin inandığı şeyi, bir de yaşama şekli var. Bu bir kalıp oluşturuyor zihnimizde, ruhumuzda. Farkında olmadan bu kalıptan, bu yol haritasından faydalanıyoruz, adına fıtrat diyoruz ya da prensipler. Aslında hepsi bir ibadeti işaret ediyor. İnandığı Allah olan bir Müslüman'ın inanma şekli besmeleyle, dua ile, namaz ile oluyor. İnandığı Uğur olan bir Bekir'in inanma şekli başını eğip yürümek oluyor. Müziğe inanan biri müzik yaparak inancını besliyor, edebiyata inanan yazarak.

Arapça nadide olduğu kadar da tuhaf bir dil. Her dil gibi, toplum hayatına sirayet eden mefhumları bollaştırıyor, bunlara bir hakimiyet bahşediyor. Devenin tüyüne farklı bir isim, devenin su içtiği nehir kenarına farklı bir isim verilerek aslında bir nevi toplumun develere olan borcu ödeniyor kollektif bilinçaltında. İbadet kelimesi de bu noktada karşımıza ilgi çekici bir biçimde çıkıyor. Bir ucu ağaca, bir ucu devenin ayağına bağlanan ipe verilen isim "ibad". Müslümanlıkla birlikte "kulluk" kavramıyla tanışan Arap halkı, devenin sahibine "mabud" (Beni mabud edin. Tâhâ 20/14), ayaklarını bağladığı ağaca "mabed", kendine "âbid", yaptığına da "ibadet" diyor. Yani inancımızdan, inancımızı yaşama şeklimizden bahsederken aslında kendi kendimizi ayaklarımızdan hangi ağaca ve ne şekilde bağladığımızdan bahsediyoruz.

Bu gezegendeki milyarlarca insanın inancı, o insanların ayakları, o insanların ağaçları ve iplerini tahayyül edersek, delirecek gibi oluyoruz. Çok para kazanıp zengin olmak için, azıcık ilgi görüp varlığını kanıtlamak için, bir gram kokain içip varlığını unutmak için, bir iki damlacık adrenalin salgılamak için, bir iki damlacık boşalmak için, bir kıvılcım çakıp bir şeyleri yakmak için,hayatlarına hükmedenler tanıdım, sadece yazarken aklıma gelenler bunlar. Tüm bu insanlar, bu inançlarını ibadete dönüştürüyorlar, ayaklarının hangi ağaca bağlı olduklarını gösteriyorlar. O yüzdendir ki mesela bir taşa değer biçip ona para vermekten çekinmiyorlar, salgıladıkları adrenalini başkalarıyla paylaşmak için yanıp tutuşuyorlar, tutuşturdukları şeyin alev alev yanmasını başkaları da izlesin istiyorlar.

Bendeniz, hissetmeye inanıyorum. Görmeye, dokunmaya, duymaya, koklamaya, tatmaya ve hepsinin toplamında sevmeye, o ruhsal hissiyata. Galiba küçüklüğümde de baskın olan bu inanç beni uslanmaz bir şekilde yüzümü sobaya bastırmaya zorluyordu ya da herkese dokunmaya, bilmiyorum. Bilinçli olduğum zamandan itibaren ise ciddi bir inançla bunu yapıyorum; kendimi bildim bileli hissetmek için özel bir çaba sarfediyorum. Daima bir şeyi sevegeldim. Bazen iki şeydi, bazen üç şeydi, bazen bir sevdiğimden nefret ettim, bazen nefret ettiğimi sevdim, bazen her şeyi sevdim, ama hiç bir şeyi sevmediğim zaman olmadı. İnancım bu iken, ibadetimin de bu hissetmeyi yansıtması icab ederdi; hissedileni yansıtmanın adı benim lügatımda sanattır. Lakin sanat konusunda pek de becerikli olamadım asla. Katiyyen resim çizemem, fotoğraf ve sinema için hep ertelemelerim bakiydi. 10 yıldır kemanın teline dokunmuş değilim, piyano tuşlarına temas etmemek için bahaneler üretmekte başarılıyım. Yıllar sonra tiyatroyu kısıtlı bulup umursamadım. Bazen şiirsel olabilirim ama şair değilim -ki bence neredeyse kimse değil-. Galiba tek becerebildiğim şey, yarım yamalak da olsa anlatabilmek.

Ne var ki bu konuda da önüme engel koymaktan vazgeçemiyorum. İbadıma aykırı bir ayağa sahip olunca, bazen hissettiklerimi yansıtmaktan kaçmak doğru geliyor. Kafamda dönüp dolanan çift rakamlı sayılara ulaşmış masallar, hikayeler var. Neden bilmem yazamıyorum, yazsam okutmuyor, söylesem dinletmiyorum. Belki fazla özelime dokunuyor, kendimi koruyorum. Okul sırasında kafası bozulduğu şeyi dersle ilgili bir konuya bulayıp zekice mesaj verdiğini zanneden salak zihniyete olan öfkemden belki; ben kafam bozulduğunda susmayı tercih ettim hep. Susamayacak duruma geldiğinde bağırdım ya da yumruk attım, sonra bir daha o konuda konuşmamacasına susmaya geri döndüm. O yüzden bağırdıktan, yumruk attıktan sonra bir daha sessizliği bozarmış gibi, attığı ya da yediği dayaktan bahsedermiş gibi hissediyorum çoğunlukla yazarken, zorlanıyorum. Galiba bu yüzden de hikayeler, masallar yazmak yerine, salt benim yaşadıklarımı eğip büktüğüm bir şeyler anlatmak yerine müzikten, televizyondan, sinemadan bahsediyorum. Bahsediyorum ki siz de benim yaşadığımı yaşayın, hissettiğimi hissedin, sizin de hissedebileceğiniz bir şeyden bahsedeyim ki sükunetimi en azından parçalara bölüp, kendi parçamı saklayabileyim.

Niye bunları anlattım, neden bunlardan bahsettim? Çünkü bu albümü siz de dinleyebilirsiniz, siz de hissedebilirsiniz, bu herkese ait bir şeydir, paylaşılabilirdir, ortaktır. Ama bu paylaşılabilenler arasında, benim sükunetimin en fazla tesir etmiş olduğudur hiç tartışmasız. Ben bu albümü yıldızların masallarını kendi kendime anlatırken dinledim, Ay'ın kocaman turuncu gövdesiyle gökkubbeyi fethe çıkmasını izlerken dinledim, bir kaç yüz metre ötemde bir bomba infilak ederken dinledim, aşk içimde infilak ederken dinledim, fevkalade bir huzurla koynumda sevgilimle dinledim, fevkalade bir yalnızlıkla tavanı izlerken dinledim, içerken dinledim, ağlarken dinledim, kusursuz bir eli tutarken dinledim, kusurlarla dolu bir eli iterken dinledim. Ben bu albümü sevdim, her notasında bir hormonum, bir nöronum, bir gözyaşım ya da bir tebessümüm saklanmıştır. Bu yüzden benim ibadetimin besmelesidir bu albüm , en nadidesidir. Ki o kadar zaman sonra kendi parçamın sükunetini bir nefesle bozuyorken, o nefesin ilk hecesi bu albüm oldu. O yüzden bu yazının geri kalanında, sizin de bir şeyler hissedeceğiniz bu albümle ilgili, kendi parçamdan olmayan bir şeyler yazmak istemiyorum. Muhakkak siz de The Waiter #2 dinlerken fersahlarca uzaktaki bir yüreğin atışıyla ilgili bir şeyler hissedersiniz, Your Church Is Red esnasında yüreği nefretin zifiri karanlığıyla mühürlenmiş olanlar canlanacaktır zihninizde, binlerce yıl önce kurulmuş bağlar ve hiç ayrılmayacağınız yerler belirecektir When We Reach The Hill'de. Hepsi sizin tasavvurunuza ve tasarrufunuza bağlı. Ama bu sefer bencilce bir sebepten, bu sefer sadece benim hislerim yüzünden, bu sefer sadece ben hissettiğim için, ben sevdiğim için burada bu albüm. Hissediyorum, o halde varım. İyi ki varım, iyi ki hissediyorum.


Sanatçı: The Black Heart Procession
Albüm: Two

Şarkı listesi:
1- The Waiter #2
2- Blue Tears
3- A Light So Dim
4- Your Church Is Red
5- When We Reach The Hill
6- Outside The Glass
7- Gently Off The Edge
8- It's A Crime I Never Told You About The Diamonds In Your Eyes
9- My Heart Might Stop
10- Beneath The Ground
11- The Waiter #3

DOWNLOAD.

20090424

Redjetson - Other Arms






















Kim olduğunu bilmediğimiz biri, "Başlayan her şey bitmeye mahkûmdur." dedi. Kim olduğunu bildiğimiz ama asla tanımadığımız, tanısak bile çok da samimi olmadığımız, birileri tarafından bu cümle kitaplara, filmlere ve Facebook statülerine yazıldı.

Kim olduğunu bildiğimiz biri, "Kötü biten hiç bir şey unutulmaz değildir." dedi. Bu cümle, pek de okunmayan bir yazılı neşriyatın en az okunan sayfalarına yazıldı. Bu cümleyi yazarken aklından, sararmamış olsa da epey yıpranmış fotoğraflar, mezarlık ve bir jübile maçı geçiyordu.

Prekazi'nin Monaco'ya attığı gol, Mustafa Denizli'nin omuzlara alınışı, "Seni sevmeyen ölsün" bestesi o zamanlar söyleniyordu. 20-30 yıldan beri kafayı siyasi düşüncelerle bozmuş halkı rahatlatmak gerekliydi; rahatlığın bayraktarı şirin şişko bir amca ve yanından hiç ayrılmayan korkunç şişko karısı buna kanaat ettiler. O zamandan bu zamana, kim olduğunu bilmediğimiz birileri sürekli "Futbol toplumların afyonudur." dediler ve bu lafın defalarca bir yerlere yazılmasından hiç gocunmadılar. Hal böyle olunca futbol bir siyasi kimlik kazandı, tıpkı arabesk gibi, tıpkı Türk filmleri gibi; uzak duruldu, aşağılandı, tüm bunlar sonucunda uzak duranın ve aşağılayanın karakterini yücelten bir sermaye haline geldi. Ne olduysa oldu her kahramanın antikahramanlaşması, ardından antikahramanın kahraman haline gelmesi gibi, futbol bu sefer uzak durulduğu için değer kazanan ve salt bu özelliğiyle nadide bir maden olarak kullanılan bir yapıya büründü. Günümüz blogosferindeki kopya futbol içeriği patlamasının sosyolojik dökümü özetle budur. Bilin ki bugün güzel kadın ve güzel yemek dökümanı bol olan blog yazarlarının istisnasız her biri, zamanında futboldan uzak gözükerek karakterlerine katma değer sağlamaya çalışmışlardır.

Ben futboldan hiç bir zaman uzak durmaya çalışmadığım gibi, yakın durma gösterisi yapmadığım için hikayemi farklı bir açıdan değerlendirebilirim. Kendimi bildim bileli Galatasaraylıyım, çocukluğuma dair hatırladığım en eski detay da Galatasarayla ilintilidir ki iki yaşındayken Balıkesir'de bir dinlenme tesisinde mola verdiğimiz zaman beyaz plastik sandalyelerde oturup Galatasaray'a şampiyonluğu kazandıran golü izlediğimi ve sevindiğimi hatırlarım. Arada pek çok daha hatıra oluşmuştur, bu hatıraların ekseriyeti Fenerbahçe maçlarıyla alakalıdır, ama hatıralarımın en güçlüsü, hiç şüphesiz Gheorge Hagi'nin Athletic Bilbao'ya attığı son saniye golüdür. Üzüntüden televizyonlu odadan kaçıp, koridordaki masaya dayanarak sakinleşmeye çalıştığım o an atılmıştı ki bu gol, babam beni kaptığı gibi sokağa fırlamış, en sonunda da hiç adeti olmamasına rağmen hiç bir zaman çabalamaktan vazgeçilmemesi gerektiği üzerine kısa bir nutuk çekmişti. Koridordaki, dayanarak ağladığım masa sonra onun hayatını kurtaracaktı. Hayatı pamuk ipliğine bağlı halde vazgeçmez ve savaşmayı sürdürürken aklına Hagi'nin golü gelmiş midir, hiç sormadım. Ne o gol, ne Hagi, benim aklımdan hiç çıkmadılar.

Aklımdan hiç çıkmayan bu adamın, aklımdan hiç çıkmayan golünü bir kez daha izlerken düştü aklıma futboldaki bitişlerin önemi. O bitişler sonra futbol sahalarından taşarak şehirlere, gezegene yayıldı. Bir taraftarı çok mutlu eden anlar yaşatan futbolcular, sonra yaptıklarıyla taraftarın nefret paratoneri haline gelebiliyorlardı. Bu yüzden jübileler yapılıyordu, görkemli bir futbol hayatı görkemli bir sonla noktalanıyordu ki, o duygu zihinde hapsediliyor, kitabın son sayfasına en güzel cümleler yazılıyordu. Futbolcu son kez "ben buyum" demek için en hünerli hareketlerini sergiliyor, muhakkak bir gol attıktan sonra tüm sahayı dolaşarak "işte ben buyum ve beni özleyeceksin" diyordu. Bazı futbolculara ise jübile yapılmıyordu. Beklendikleri kadar iyi değildiler belki ya da sadece hak etmiyorlardı.

Bilmediğimiz bir kişinin söylediği gibi, başlayan her şey bitmeye mahkûmdu. Her şeyin bizi en fazla ilgilendiren kısımları yıllardır aynı kalmıştır ki bunlar hayat ve aşktır. Elbette onlar da bitmeye mahkûmdu. Çoğu zaman ayrı ayrı bitmelerine rağmen, aynı anda bittikleri de gözlemlenmiştir.

Jübile futbol özelinde ne kadar makbulse, hayat ve aşk için de makbuldü. İyi bir sonla biten hiç bir hayat ve hiç bir aşk unutulmamış, var olmayı -bitmemeyi- sürdürmüştür. Ölmeden önce söylenen son bir söz, ayrılmadan önce paylaşılan son bir bakış da bu minvalde jübiledir. Her biri "işte ben buyum" der. Zira geriye kalan budur; hayat bittikten sonra kemikler, aşk bittikten sonra anılar çürümekle görevlidir ama son söz, son bakış varlığın gölgesini baki kılar. Jübilesiz bir futbolcu, jübilesiz bir sevgili, jübilesiz bir hayat unutulmaya mahkûmdur.

Tüm bunların olduğu gibi, müziğin de jübileyle sonlanması beklenir. Her gün onlarca yeni sanatçıyla tanışabiliriz, tanışmış olduğumuz onlarca sanatçı aynı gün müzik yapmaktan vazgeçmiş olabilir. Tüm bunların etkileri sınırlı kalacaktır, kanun budur, böyle olması gerekir. Ama hakkıyla veda eden, geride anılarını çürütmeyecek bir iz bırakan, duyulan sevgiyi ve saygıyı mumyalayan sanatçılar bugün hala unutulmamıştır, unutulmayacaklardır da.

Tabii ki bu hususta, devamlı olarak sahnelere veda eden Adnan Şenses'ten söz ediyor değiliz. Bu uzun girizgâhtan sonra, konunun özüne, muhabbetin sadedine gelebiliriz; Other Arms, Redjetson'ın jübilesi.

Bir şeyin nasıl başladığı aslında çok da mühim olmadığından, Redjetson'la olan tanışmamı çok da iyi hatırlamıyorum, ama üç seneden biraz daha uzun olduğunu, ilk dinlediğim an kalbimden vurulduğumu anımsayabiliyorum. O zamanlar müthiş bir çıkış yapan İngiliz post-rock cemiyetinin belki de en az dikkat çeken isimleriyden biriydiler. New General Catalogue, ziyadesiyle mühim bir albümdü ve haksızlığa uğradığı bile söylenebilirdi. iLiKETRAiNS Progress-Reform gibi nispeten vasat bir albümle Mtv'lere çıkarken, aynı çizgideki ama çok daha göz kamaştıran Redjetson sessizliğe bürünüyor ve sonra da artık müzik yapmaya devam etmeyeceklerini açıklıyordu.

Ne var ki, Gizeh Records, her zamanki huyundan vazgeçmedi ve yine kalbimizi fethetmeyi başardı, Redjetson'a bir jübile-albüm yaparak. Other Arms'ı dinlerken bunları düşündüm ben, Redjetson'ın benim için nasıl başladığını, ne zamanlar dinlediğimi, dinlerken neler hissettiğimi ve kapattım içimdeki o fotoğraf albümünün kapağını, her zaman görebileceğim nadide bir yere sakladım. Biliyorum ki bu albüm, hiç bir şeyiyle olmasa bile taşıdığı bu özelliğiyle, veda olmaklığıyla, zaman zaman dinlenecek, bir zamanlar atılmış bir golün izlendiğinde yarattığı o duygu patlaması gibi, son bûsenin hala bıraktığı o sıcak iz gibi bir his yaşatacak benim için. Redjetson'la tanışmamış olanlar için ise bu veda bir başlangıç olacak belki, hüzünlü ama saygınlığı ve değeri kesin bir sona doğru gidecek bir yolculuk olacak.


Sanatçı: Redjetson
Albüm: Other Arms

Şarkı listesi:
1- Soldiers & Dinosaurs
2- Beta Blocker
3- For Those Who Died Dancing
4- Questions I Don't Want To Ask
5- Count These Demons
6- Witches At The Controls
7- First Of The 47,000
8- (g)Listen
9- Threnody
10- These Structures

DOWNLOAD.

20090316

Jeniferever - Spring Tides



















Zaman zaman bana soruluyor; "Bu albümden bahsederken, neden mihrakını alıp hüzne/neşeye koydun, oysa ben ve bir çok kişi tam tersini hissetmiş?" Cevap belli, müzikte ne arıyorsam, onu buluyorum. O yüzden siz mesela Balmorhea dinlerken huzur bulabiliyorsunuz belki ama ben o huzuru farklı yaşıyorum; yine Güneş'in batışını izliyorum belki bir kumsalda ama şezlong üzerinde değil çivilerle dolu bir yatağın üzerindeyim, çünkü bunu arıyorum, bunu buluyorum.

Jeniferever için de 2 yıl önce büyük bir huzurdan bahsedebilirdim. Choose A Bright Morning sükunetin ve huzurun notalaşmış haliydi benim için, çimentolaşmış algım neticesinde hala benzer bir payeyi taşımaktadır. Ne var ki Spring Tides, Jeniferever'ın yeni albümü, yine bir sükuneti ama bu sefer sessiz çığlık frekansındaki bir sükuneti barındırıyor. Nasıl bir şey, anlatayım;

Bir cuma sabahı, zemheri ayazda ve zifiri karanlıkta evimden çıkıyorum. Bir vasıta bulma umuduyla, o çok sevdiğim otobüs duraklarından birindeyim. Varmam gereken yere varmak için, bu saatte kullanabileceğim tek vasıta başkalarının otomobilleri, bense otostop yapmak için fazla tutuğum, öyle olmasa bile otostop yapabilecek bir araç bile yok. Hal böyleyken, vasıtayı boşverip ayaklarıma güvenmeye karar veriyorum, incecik yağmur damlalarıyla ıslanmış asfalt üzerinde sokak lambalarının yansımaları ve ben varım bir tek. Yürüyorum. Yürüyorum. Uzunca bir süre yürüyorum. En sonunda menzilime yaklaşırken, o çivilerden bir tanesi daha çakılıveriyor kafatasıma. Gözlerime perde iniyor. Kaldırıma çöküyorum. Yüzümden akan yağmur tanelerinin burnumdan ince ince sızan kana karıştığını çok sonra farkediyorum. O arada, yağmuru fırsat bilen bir solucan, uzayabileceği kadar uzamış, yürümeye devam ediyor. Gökkubbeye bakıyorum; hava aydınlanıyor. Kulağımda Ox-Eye çalıyor. İnanılmaz bir huzurun şafağı yaşanıyor göğüs kafesimde; çenemden yere damlayan bir iki damla pembe kanla, yavaş yavaş ilerleyen solucanla, laciverti fethetmeye çalışan foton dalgalarıyla, ölçülmez incelikte yağan yağmurla, kulağımdaki müzikle.

O an Jeniferever'ın zerk ettiği duyguyu mühürlüyorum. Davullardan, yaylılardan, ince yağmur taneleri kadar keskin gitarlardan bahsetmeye gerek duymuyorum. Müzik, her şeyiyle yaşamayı anımsatıyor bana. Karanlığı yırtan ışığı, solucanın yürüme çabasını, yürümeye mecbur oluşunu, kimse hiç bir şey ama hiç bir şey bilmezken damarlarından süzülen iki damla kanı, direnmek zorunluluğunu, yeni bir hayata ve/ya değişime adım atarken yaşadığın o gözlerini kör eden, dudaklarını titreten zevk dolu acıyı.

Ayağa kalkıyorum, yürümeye devam ediyorum.


Sanatçı: Jeniferever
Albüm: Spring Tides

Şarkı listesi:
1- Green Meadow Island
2- Concrete And Glass
3- Ox-Eye
4- St. Gallen
5- Nangijala
6- Sparrow Hills
7- Lives Apart
8- The Hourglass
9- Ring Out The Grief
10- Spring Tides

DOWNLOAD.

20090206

Mono - Hymn To The Immortal Wind





















Henüz dün Mono'dan söz açılmışken, gruba karşı mesafeli olduğumu söylemiştim tam olarak. Neden bilmem, Mono'yu heyecanla dinleyen, dinlerken de tarif olunamaz duygulara gark olan biri değilim. Sanırım bunda, yapageldikleri müziğin, artık çok daha farklı bir sınıra yayılmasına rağmen Mono'nun hala kendi sınırlarında kapalı kalmasının payı büyük. Her halükarda, Hymn To The Immortal Wind'in yolunu gözlediğimi, sabırsızca beklediğimi söylemem doğru olmaz. Gel gör ki, grubun tam da onuncu yılında çıkan bu albümle ilgili duyarsızlığım, son kertede benim kaybımmış; bunu anlamış bulunuyorum.

Grubu ve albümü değerlendirirken bazı sinir merkezlerine değinmemiz gerekiyor. Evvela, Mono'nun bu "post-rock" tanımı içindeki ağırlığı aşikar. Bana göre bu durum, bir çok grup için önemli birer dezavantaj olma özelliği taşıyor. Zira, ilgili/ilgisiz herkese ulaşabilme kapasitesine sahip bu gruplar, büyük bir beklentinin sorumluluğuyla yüzyüzeler. Öyle sanıyorum ki, Mono'dan uzunca bir süredir etkilenmemiş olmamın altında da bu sebep yatıyor; Under The Pipal Tree ve One Step More And You Die gibi iki albümden sonra, You Are There'de daha farklı, daha görkemli bir şeyin beklentisi içine girmiş olmam ve düşkırıklığına uğramam doğal. Aynı şekilde, bu beklentinin haklılığı ya da haksızlığından çok, hesap defterindeki dolar cinsinden başarısı da önem taşıdığından, herkese hitab etme zarureti ortaya çıkıyor. Bu noktada hem beklentileri karşılayacak derecede "yeni", hem alışkanlıkları devam ettirecek kadar "eski", hem de "satabilecek" düzeyde bir şey üretmek, gerçekten de zor bir şey.

Tüm bu müzikal tanımlardan sorumlu kişi, genelde albüm prodüktörleri oluyor. Mono'nun son iki albümünün prodüktörlüğünü yapmış olan kişi, aslında pek aşina olduğumuz bir isim; Steve Albini. En basit hatırlatmasıyla, Nirvana'nın prodüktörü, Shellac'ın beyni. İlginçtir ki, Mono'nun hoşuma gitmeyen albümlerinin altında imzası olan bu isim, bu kez tam da damak tadıma uygun bir Mono çıkarmış karşıma.

Hymn To The Immortal World, alıştığımız Mono müziğinden çok farklı olmasa da, post-rock dozajı azaltılmış, yaylıları ve klasik havasıyla çok daha ön plana çıkan bir albüm olmuş diyebiliriz. Öyle ki, albümü dinlediğim süre zarfında, daha çok bir soundtrack albümü dinliyormuş hissiyatına kapıldım. Klasik bir Japon dramasının baskın hüznünü taşıyan şarkılar var bu albümde. İşte şu çello-keman paslaşmasında, sakura ağacının altında iki sevgili veda ediyor birbirine diyoruz örneğin. Bu noktadan hareketle, soundtrack'e oturup bir film yazmak bile imkanlar dahilinde görülebilir; durgun başlayan, giderek daha da hazin bir hal alan, ortalara doğru en az dört beş ana karakterin öldüğü ve en az beş altı vedanın yaşandığı, sonlarında da yine aynı derecede hazin ama öfkeli -belki intikam temelli- bir hesaplaşmanın ya da bir savaşın yaşandığı bir film.

Evet belki heyecanla, gün sayarak beklemiyordum Mono'yu, ama sundukları, müziği ve hayal ettirdikleri ile, uzun bir aradan sonra bu kadar yoğun bir heyecana yol açtıklarını itiraf etmem gerekiyor. Hymn To The Immortal Wind, adına ve zamanına yakışır bir albüm olma özelliğini taşıyor; onuncu yıla yakışan ve belki de on yılın en kıymetli albümü.


Sanatçı: Mono
Albüm: Hymn To The Immortal Wind

Şarkı listesi:
1- Ashes In The Snow
2- Burial At Sea
3- Silent Flight, Sleeping Dawn
4- Pure As Snow (Trails Of The Winter Storm)
5- Follow The Map
6- Everlasting Night
7- The Battle To Heaven

DOWNLOAD.

20090204

Balmorhea - All Is Wild, All Is Silent




















Bursa'da, ufak ölçekli bir ilçede ikamet ediyorum. İlçe sakinlerinin nereden baksan yüzde doksanı öğrenci olduğu için, bayramlarda ve yahut tatillerde evler bomboş olur. Zifiri bir karanlık ve zemheri bir soğuk çöker sokaklara, sokak lambaları bile yanmaz, mutlak bir sükûnet hakimdir havaya. Hal böyle olunca, düşünecek şeyi varsa insanın ya da yazacak, o şey katmerlenerek artıverir. Son zamanlarda artmakta olan yazı hacminin sebebi de buydu. Şimdi işin edebi boyutundan, musiki boyutuna doğru geçelim yavaş yavaş, hazır böyle bir sükûnet söz konusuyken, layık olan müziğe bir aks-i sadâ eklemlensin.

Geçtiğimiz yıl tam da bu zamanlar kaleme almıştım, Balmorhea'nın Rivers Arms albümü hakkındaki naçizane fikirlerimi. Sözün özünde dediğim şu idi; ilk albümleri ile gözlerimizi kamaştıran bir kıvılcım çakmış olan Balmorhea, yeni albümleriyle de eskiye bel bağlamadan, değişmekten ve farklılaşmaktan, ileri adım atmaktan korkmadan o kıvılcımı korumayı başarmış, gözümde müziğin Prometheus'u olmuşlardı. Velhasıl, o gün söylediğim şey doğru olmuş, yıl içinde Rivers Arms'ın ihtiva ettiği kıymeti ve doygunluğu haiz olan pek az albüm yayınlanmıştı. Zaten önemli önemsiz, ilgili ilgisiz pek çok kişi de Rivers Arms'ın ve elbette Balmorhea'nın bu başarısını 2008 listelerinde taçlandırdılar.

Aradan geçen bir seneden sonra, araya ufak bir tur ep'si de sıkıştıran Balmorhea, yeni albümleri All Is Wild, All Is Silent ile arz-ı endâm ediyor mart ayında. Ne var ki albümün pek kısa zaman evvel müzik tutkunlarının örümcek ağına düşmüş olmasından mütevellit, büyük bir heyecana kapılmış olmamız tabiî.

Geçen sene, yazının özüne yerleştirdiğimiz fikri şimdi tekrar ele alıp, cümleyi yeniden kuralım: İlk çıkan başarılı albümlerden sonra çıkan ikinci ve daha başarılı albümlerin ardılı albümlerde de en az denk bir kıymet seviyesi mevcutsa, diyebiliriz ki söz konusu albümlerin yaratıcısı artık rüşdünü ispat etmiş, kimliğini ortaya koymuştur. Zira Balmorhea, hiç bir şekilde kendini tekrar etmeden, ezberlere sırtını dayamadan, arz/talep dengelerini umursamadan, apayrı bir muhteviyat barındıran ama aynı zamanda ürkütücü bir tanıdıklık hissiyatı da ihtiva eden bir albüm daha sunuyor bize.

Gel gör ki, grubun iklimi, hakim hava durumu bu albümle büyük bir değişiklik içine girmiş desek yeridir. Huzur yayan o güneşli havanın yerinde şimdi koyu bulutlar var. Balmorhea, biraz daha post-rock'a yakın bir müzikal kimliğe bürünüyor All Is Wild, All Is Silent ile, gerek davul tonları gerekse yaylı kullanımıyla. Yaylılar, bu albümün en temel özelliğini oluşturuyorlar; kapkara bulutları gökyüzüne yayan rüzgarlar bu yaylardan çıkıyor işte. En nihayetinde farklı bir mevsimde, ama aynı dünyadayız. Balmorhea hiç sekteye uğramadan koruyor bu özelliğini, inatla.

En nihayetinde, All Is Wild, All Is Silent'ın tıpkı öncülünün olduğu gibi, 2009'un en iyi albümlerinden biri olacağı, şimdiden aşikar. Balmorhea, o sönmeyen ateş elinde, hiç durmadan, hiç yorulmadan koşuyor; arkasında müthiş bir iz, kubbede bir is ve hepsinin yanında hoş bir sadâ bırakıyor. Gururla takdimimdir.


Sanatçı: Balmorhea
Albüm: All Is Wild, All Is Silent

Şarkı listesi:
1- Settler
2- March 4 1831
3- Harm And Boon
4- Elegy
5- Remembrance
6- Coahuila
7- Night In The Draw
8- Truth
9- November 1 1832



DOWNLOAD.

20081127

Maybeshewill & Her Name Is Calla - Split EP





















Maybeshewill, 2006 yılında, usulca sokulmuştu hayatımıza. In Another Life When We Were Cats, He Films The Clouds gibi janrın klasik şarkıları aralarına girmeye namzet şarkılarla, Japanese Spy Transcript çok büyük bir ilginin odağı olmuştu. Hatta bu ilgi, şaşırtıcı bir şekilde Türkiye'ye de sıçramıştı; alışılmadık elektronik beat'lerin enstrümantal müzik içine girip bu şekilde yumuşak bir sonuç ortaya çıkarması hepimizi etkilemişti. Efterklang, 65daysofstatic, Lights Out Asia tamam da, Maybeshewill'in farklı bir tınısı, gizli bir melankolisi vardı.

Bu gizli melankolinin kaynağına, elektronik beat'ler arkasındaki isme daha önce de değinmiştim. Tanya'nın gruptan ayrılışının ardından, Maybeshewill farklı bir kimliğe bürünmüştü. 2008 baharında çıkardıkları Not For Want Of Trying'de bu farklılık fazlasıyla belirgindi; elektronik ağırlıklı bir post-rock grubundan, elektronik ögeler de bulunduran bir post-metal/drone grubuna evrimleşmiş idi Maybeshewill. Şahsen bu tip değişimleri, tutmuş ve bu yüzden de tekrarlanan, satışı garantileyen bir anlayışa yeğlerim. Yani bu bakımdan, Maybeshewill'in evrimleşmesini cesurca ve özgün bir davranış olarak algılıyorum; Japanese Spy Transcript'teki gibi nevi şahsına münhasır ve iyi kotarılmış olmayan elektronik beat'lerin arkasına sığınabilir, çok beğenilmiş ilk albümlerinin kopyalarını yaparak piyasada tutunabilirlerdi. Bunun yerine kendi istedikleri yolu seçtiler, geçmişe özlem duyanlara da He Films The Clouds Pt.2 hediye ettiler Not For Want Of Trying'de.

Grup, 2008 içindeki ikinci kaydını yayınladı. Bu sefer Her Name Is Calla ile birlikte yapılan bir split ep bu. Maybeshewill'den iki, Her Name Is Calla'dan da bir şarkı bulunuyor ep'nin içinde. Maybeshewill, Not For Want Of Trying'deki gibi, -bu sefer drone değil- düpedüz metal etkileşimlere sahip iki şarkı sunuyor bize. Hamuru heavy metal ile yoğrulmuş ben ve benim gibiler bu durumu çok garipsemeyeceklerdir sanırım, en nihayetinde grup elektronik ögeler kullanmaktan kaçınmadığı gibi, oldukça melankolik iki şarkı sunuyor aslında bize. Bir de tabii ki, grubun alamet-i farikası, her albümde kendine yer edinmiş film sample'ları bu ep'de de mevcut. This Time Last Yeardaki sample, I Heart Huckabees'den alınmış.

Her Name Is Calla ise, yine Leedsli bir grup. Leicester-Leeds-Sheffield üçgenindeki grupların birbiriyle bu denli içiçe olması aslında çok öykündüğüm bir şey. iLiKETRAiNS, Glissando, Maybeshewill, Redjetson, Worriedaboutsatan gibi grupların sürekli birbirlerinin albümünde yer almaları, zaten uzun süredir devam etmekte olan bir durumdu. Bu sefer Maybeshewill, Her Name Is Calla'nın elinden tutuyor diyebiliriz.

Her Name Is Calla'nın, benim için çok da büyük anlam ifade eden bir grup olduğunu söyleyemem. Daha önceden çıkardıkları The Heritage albümünde, kayda değer tek şarkı "Motherfucker! It's Alive And It's Bleeding!"'di. Bunun yanı sıra, bu ep'de bulunan Condor And River da, daha önce yayınlanmış bir single'da bulunuyordu. Sanki Maybeshewill "Hadi biz ep çıkarıyoruz, sizin de eski şarkılardan birini koyalım." demiş gibi. Yine de Condor And River, bu sefer daha kaliteli bir kayda sahip, hatta eski şarkıdaki cevheri ortaya çıkaracak kadar iyi bir kayıt bu. Sanırım bu ep'nin en büyük getirisi, Her Name Is Calla hakkındaki yargımı yıkması oldu, Condor And River'ın yeni ve temiz kaydıyla.

Yazı biraz objektif dergi yazısına döndü ama söz konusu Maybeshewill olunca beklentiler ve tepkiler farklı şekilde tezahür edebiliyor. Velhasıl, grubu salt In Another Life When We Were Cats ekseninde değerlendirenler bu ep'deki Maybeshewill şarkılarını beğenmeyeceklerdir. Kendilerine önerim 3 gün boyunca loop'ta o şarkıyı dinlemeleri. Müzik topluluklarına farklı perspektiflerden bakmayı sevenler için ise Maybeshewill bulunmaz bir hazine sunuyor bu ep'de. Üstelik Her Name Is Calla da rüşdünü ispat ediyor en sonunda. Şu an için, yılın en iyi split'i diyebilirim.


Sanatçı: Maybeshewill / Her Name Is Calla
Albüm: Split EP

Şarkı listesi:
1- Maybeshewill - This Time Last Year
2- Maybeshewill - Last Time This Year
3- Her Name Is Calla - Condor And River

DOWNLOAD.

20081126

This Is Your Captain Speaking - Eternal Return






















Şubat ayında yapılan bir yorum karşısında, This Is Your Captain Speaking hakkında bir iki kelam edeceğimi söylemişim. Kasım bitmek üzere ve ben yeni yazıyorum. Şubattan bu yana kaç uçak kalkmış, kaç defa "kaptan pilotunuz konuşuyor" denmiş, kaç uçak inmiş. Kaç minibüs duraktan ayrılmış, kaç otobüs perondan, kaç denizotobüsü iskeleden. O günden bu güne, tek bir canlı hücremiz bile kalmamış, kanımız farklı bir kan, belki içinden galonlarca kan geçen yüreğimiz farklı, biz farklıyız.

This Is Your Captain speaking, Eternal Return albümünü işte bu farklılıklar üzerine inşa etmiş. Gidilen yollar, dönülen yollar ve döndüğünde değişmiş bir dünya. Her gidiş aynı zaman da dönüştür, diyerek alevli gif'leri hatırlatan ucuz aşk sitelerini ya da dimağı sığ feylesofları aklınıza getirecek değilim kesinlikle. Ama bu gidiş-dönüş ekseninde yaşanan bitevi değişimin tınısı saklı Eternal Return albümünde.

Avustralyalı grup This Is Your Captain Speaking, ilk albümleri Storyboard'u çıkardıklarında beklemedikleri bir ilgi görmüşlerdi. Artık klasikleşmiş post-rock tınılarının dışına çıkma arzusundaki dinleyici dört elle sarılmıştı Storyboard albümüne. Albüm aslında janra yenilik veya tazelik getirmiş olsa da, kullanılan kalıplar açısından bakıldığında pek farksızdı ortaya çıkan sonuç; largo/larghetto giriş, iyi kotarılmış catchy bir kreşendo, sonra da kısa bir son. İşte, Eternal Return, gidiş-dönüş ekseninde yaşanan bitevi değişimin etkisinden mi, yoksa salt grubun kimliğine ve müziğine daha yatkın bir hale gelmesinden mi bilinmez, kalıpları daha farklı bir şekilde sunan bir albüm. Daha ağır, daha sakin ama daha doyurucu şarkılar var Eternal Return'de, sadeliğin önemi daha net kavranmış gibi sanki.

Velhasıl, gidilen yahut dönülen yerde ya da bizzat gidiş yahut dönüş esnasında dinlenmesi halinde, sanki yaşanan o kaçınılmaz değişimin müzikal suretiyle karşı karşıyaymışız gibi hissetmemiz kuvvetle muhtemel Eternal Return dinlerken. Bakalım kaç uçak, kaç otobüs ve kaç vapur sonra yeni bir This Is Your Captain Speaking yazısı düşecek zihnimize, onu da zaman gösterecek.


Sanatçı: This Is Your Captain Speaking
Albüm: Eternal Return

Şarkı listesi:

1- Part 1
2- Incirculation
3- Part 3
4- Lullaby
5- Part 2

DOWNLOAD.

20081119

iLiKETRAiNS - The Christmas Tree Ship























Toplu taşıma araçlarındaki zoraki yakınlıktan hiç hazzetmedim, kimse de meraklısı değildir sanıyorum. Tanımadığın adamın ter kokusu, ten kokusu, sesi, parmakları, kıyafetleri; her şeyi ayrı bir yabancı ve öylesine itiyor o yabancılık bizi. Eskiden bu yabancılığa karşı tepki koyardım, rahatlamak için yayılarak, hazzetmediğime uzun uzun bakarak. Öyle bir hal almıştı ki bu uzun uzun bakma hali, birini bakışlarımla rahatsız etmeyi bir meziyet gibi görmeye başlamıştım. Zamanla, insanların gözüne gözüne bakmaktan vazgeçtim, sadece muhataplarımın gözünün içine bakar oldum. Ne var ki, Bursa metrosu öylesine bir yakınlık sunuyor ki insana, hemen karşında oturan kişinin gözlerine bakmaman imkansız oluyor. Bu durum öyle rahatsız edici ki, bakmamaya çalıştıkça daha da geriliyor, daha da bakmaya zorluyorsun kendini. İşte böyle durumlardan birinde, bugün, yaşlı bir adam ile gözgöze geldik. Yalnız ilk defa, böyle bir durumda, sadece gözlerine değil, göz bebeklerine baktım karşımdakinin. Ve çok garip bir şey oldu; adamın tüm acılarını, tüm yaşlılığını, tüm yorgunluğunu, tüm çaresizliğini, tüm fakirliğini, tüm bıkkınlığını, tüm korkularını okudum gözlerinde. Etrafıma baktım, diğer köşede oturan, yüzüne tam yarım saat boyunca makyaj yapmış şu kız, nasıl bir hissiyat taşıyordu, derdi neydi, arzuları ne olabilirdi, hepsini gördüm. Elinde poşetle ayakta bekleyen yaşlı kadının öfkesi, okuldan çıktığı gibi gömleğinin düğmelerini açan ter kokan çocuğun düşünceleri, üç sıra ilerde olmasına rağmen soğan kokusu açıkça duyulan adamın utancı, her biri o kadar net, o kadar okunabilir bir hale geldi. Bir anda insanlar şeffaflaştılar gözümde, bir anda sanki hepsinin acılarına ortakmışım ve bu insanlar yabancı değiller de, akrabalarımmış gibi, öylesine acıdım, öylesine üzüldüm ki hepsine, ağlayasım geldi, titredim, dudaklarımı ısırdım.

Bir vahiy gibi indi üzerime insanların mutsuzluğu, gözleri sanki zindanlarının kapısındaki bir delikti, çıkmak için can atıyor gibiydiler. Bir tanesinde, tek bir tanesinde bile renk, ışık, umut yoktu, o kadar mutsuzdular. Öte yandan daha 45 gün olmasına rağmen, etrafta renkli, pırıltılı, kocaman yılbaşı süsleri gözükmeye başlamıştı bile. Alışveriş merkezlerinde oradan oraya sarkan metalik renkli kar tanesi modelleri, market girişlerinde çam ağacı sembolleri ya da çam ağaçları, salak bir düzenle yanıp sönen renkli ışıklar, bütçesi daha kısıtlı işletmeler için berbat bir şekilde yazılmış "Hoşgeldin 2009" yazıları. Her şey hazırdı. Sanki bu mutsuzluğu, bu çaresizliği, bu tutsaklığı yaşayanlar biz değildik, sanki dünya parıltılı süslerden, mutlu hoşgeldinlerden, ışıl ışıl renklerden ibaretti. Hayır, hayır, "yaşlanıyoruz ve siz bunu kutluyor musunuz" temelli o bayat şeyi anlatmıyorum. Hepimiz bu kadar mutsuzken, mutlu olma bahanesini 45 gün önceden nasıl hazırlayabiliyoruz, buna şaşırıyorum sadece.

Benzer bir bahaneyi çok önceden hazırlamış birileri daha var. iLiKETRAiNS, 2 hafta önce, Noel için, Christmass Tree Ship isimli bir ep yayınladı. Ne var ki, Noel ya da yılbaşı için yapılmış şeyler arasında, belki de en karanlık, en gerçek hislerimizi yansıtan şey olma özelliğini taşıyor bu ep.

iLiKETRAiNS'in alamet-i mümeyyizesi olan vokaller bu kayıtta yok. Dave Martin bu sefer o depresif, zifiri karanlık sesini değil, gitarı kullanmış. Tüm albüm de bir kerede kaydedilmiş, şarkılar arasında hiç bekleme yapılmamış zaten albüm de tek bir şarkıdan oluşmuş gibi bir izlenim bırakıyor, diyebiliriz.

Bir grubun, müzikal anlamda en fazla göze batan özelliğini çıkarıp yeni bir surette bir şey üretmesi önemli, ama herkese mutluluğu, parlak ışıkları ve metalik renkli kar tanesi modellerini modellerini anımsatan bir olayı böylesine koyu bir renge boyamak çok daha önemli ve deneyimlenmesi gereken bir vaka. Belki böyle daha şeffaf, belki böyle daha mutsuz ama böyle daha gerçeğiz.


Sanatçı: iLiKETRAiNS
Albüm: The Christmas Tree Ship

Şarkı listesi:
1- The Christmas Tree Ship
2- South Shore
3- Two Brothers
4- Three Sisters
5- Friday-Everybody Goodbye

DOWNLOAD.