Showing posts with label lyrics. Show all posts
Showing posts with label lyrics. Show all posts

20120121

Bad Religion - Tested













Grup t-shirt'ü giyme olgusuyla ilgili fikrimi sorarsanız, iki farklı kavramdan faydalanarak size iki farklı cevap verebilirim: Moda kavramını esas alırsam, grafik unsuru bol t-shirt'ler yerine tek renkli t-shirt'lerin daha oturaklı olduğunu, eşek kadar insanların üzerinde bol grafikli t-shirt'lerin hoş durmadığını söylerim. Müzik kavramından yola çıkarak da, bir ton para vererek aldığımız bu t-shirt'lerin bizim damak tadımızı yansıtmaktan başka bir işlev taşımadıklarını, bunun için de vücudumuzu bir reklam panosu olarak kullanmamızın ne kadar sakil bir görüntü ortaya çıkardığını savunurum. Mantık üzerine kurulu bu açıklamaları bir yana bırakıp, elimin tersiyle itip, grup t-shirt'ü satın almamın, giymemin ise açıklanabilir tarafı olmayabilir. Çoğu zaman bunu ben de bir zaaf olarak kabul etsem de, bu vazgeçmek istemediğim, düzeltme arzusu taşımadığım, kabullendiğim, benimsediğim bir zaaftır. Bu zaafımı severim. Grup t-shirt'lerini severim.

20120118

Blueneck - Repetitions













Toplumda gözlenen anomaliler, her ne kadar zararlı gözükseler de, son derece sağlıklı bir sonuca hizmet ederler. Dışarıdan baktığımızda çılgınlık ve dahi tahtasızlık olarak nitelendirebileceğimiz, boğalar tarafından kovalanmak, tepeden yuvarlanan bir peynir tekerleğinin peşinden yuvarlana yuvarlana kafa göz yarmak benzeri örneklerini verebileceğim modern dünyaya da yansıyan yahut geçmişte kalmış toplu seks şölenleri, şarapla yıkanma bayramı gibi kitlesel anomaliler, toplumların akıl sağlığını koruması için büyük önem arz ederler. Bu zamanla kanıksanmış çılgınlıklar, toplum kurallarına uymak yükümlülüğünde olan insanların, bu zor görevi ifa ederken harcadıkları eforu egzos borusuyla dışarı atması gibidir. Bu durumun bizim toplumumuzda, diğerlerine kıyasla, epey düşük kalibrede örnekleri mevcut tabii ki. Katharsisini en fazla milli maçlarda ve düğünlerde havaya kurşun atmakla yaşayan, içimizdeki en öfkeli kitlelerin bile bir noktada halayla rahata erdiği düşünülürse ve bunların da anomali, çılgınlık (veya tahtasızlık) olarak nitelendirilmesinin epey zor olduğu göz önüne bulundurulursa, rutindeki başarısızlığımız, öfke kontrolüne yatkın olmayışımız bir ölçüde açıklanabiliyor.

20110327

Long Distance Calling - Long Distance Calling






















Hepimize olmuştur; uyurken sonsuz derinlikte bir kuyuya düştüğümüzü hisseder ve büyük bir korkuyla uyanırız. Jack London bu hissi maymunlardan miras aldığımızı iddia eder: Bulabildikleri en konforlu ve güvenli yatak ağaç dalları olduğu için ve modern insanın karyolalara monte ettiği parmaklıkları ne yazık ki akıl edebilemedikleri için muz ve envai çeşitli kabuklu yemiş dolu rüyalarından sık sık havada uyanan atalarımızın bu hissi genlere öyle bir biçimde sirayet etmiştir ki, insani duygularımızı, tüm bilimsel ve evrimsel kusursuzluğumuzu alt ederek bir kaç kırmızı baloncukla su yüzüne çıkar. Öyle sanıyorum ki, uykudaki bilincimizin içimizdeki o hayvanla münakaşa edemeyecek kadar zayıf olmasıdır bu yenilginin sebebi. Bilincimizin duvarlarının, hücre çeperlerinin inceldiği çoğu zamanda da vuku bulur buna benzer vakalar; öptüğümüz dudakları ısırırken, sevişme esnasında hırlarken, hiddetlendiğimizde etrafa bir şeyler savururken ya da birinin suratını küflenmiş vişne reçeline çevirecek kadar acımasız yumruklar atarken içimizdeki kim bilir hangi hayvan, onu sakladığımız köhne yerde, kalın metal parmaklıkların arkasında, karanlıkta gözleri parlarken sırıtır, kaslı arka ayakları üstünde şöyle bir gerilir, sivri tırnaklarını pençelerinden çıkarır, tüm o koca ve korkunç cüssesine rağmen ufak sevimli bir kedi gibi tam da göğüs kafesinden keyifli bir hırıltı gelir. Böyle anlarda biz o hırıltıyı duyarız.

Long Distance Calling'i ilk dinlediğim günde de, aradan geçen o kadar zaman ve dört ayrı albümden sonra bugün de, kulaklıkların ya da hoparlörlerin kulağıma ilettiği ses dalgalarında işte ben o hırıltıyı duyuyorum her notanın içinde; notaların kuyruklarında kirli, kanlı dişler ve sivri tırnaklar var. Bu ilkel sahicilik Long Distance Calling'i bambaşka bir mertebeye yerleştiriyor şahsım nezdinde, belki sadece bana değil, içimdeki o hayvana da doğrudan hitap edebildiği için. Ancak sözünü ettiğim bu ilkellik, yerinde sayan, değişmeyen, zamanın ruhuna yenilen bir ilkellik değil. Long Distance Calling sürekli olarak evrimleşen, bu evrimin çağlarını da sadece albümlere değil şarkılara hatta şarkıların içindeki geçişlere bile yedirmeyi başarabilen bir müziği icra ediyor.

Müzik piyasasında adı konulmamış bir kural var; kendini/ismini olgun gören, niteliğini tanımlamaya muvaffak addeden sanatçılar, bu muvaffakiyetlerini albüm isimlerine taşıyorlar. Yani bir grup ya da bireysel müzisyen ya da her neyse, kendi gelişiminin muhasebesini yaptıktan, dört işlemi tamamlayıp sonucu bulduktan sonra kebir defterine kendi ismini yazmaya -nihayet- layık buluyor; ecnebinin "eponym" yahut "self-titled", bizimse "kendi adını taşıyan" dediğimiz olayın hikayesi bu. Long Distance Calling'in bu mertebeyi kendilerine layık görmesi, bir dört başı mamur stüdyo albümü, iki çok ses getirmiş kısa çalar ve bir split'ten sonrasına denk geliyor ki, bu "piyasa" adını verdiğimiz vahşi ormanda sıklıkla rastladığımız bir şey değil. Bunu bir mükemmeliyetçilik göstergesi ve alçak gönüllülük olarak algılıyorum, öte yandan da "İşte ben bunu yaptım, şimdi iç rahatlığıyla kendi ismimi vurguluyorum" duygusunu barındıran Dede Korkutçu bir yaklaşım olarak düşünüyorum. Her halükarda beni memnun eden bir şey bu, grubun albüme ismini vermiş olması detayı.

Sözünü ettiğim evrim bu albümde kendini hiç olmadığı kadar yoğun bir ölçüde gösteriyor, yavaş yavaş faz değiştiren bir materyal Long Distance Calling'in müziği; gelişen, büyüyen, öğrenen bir canlı. Evet ısırıyor, pençelerini geçiriyor, sonradan sonraya mağaranın duvarlarına resim yapıyor,ateş yakıyor, alet kullanmayı öğrenip kulaklarımıza çiviler çakıyor amma bazen de ürkerek kaçıyor, karanlığa saklanıyor, inine dönüyor. Tüm bu yenilik hali büyüleyici, göz kamaştırıcı. Ancak bu albümde de kendini belli eden çok önemli bir detay var ki, Long Distance Calling'i muadili gruplardan ayırıyor. Bu grup kendi istediği müziği yapıyor, damarlarındaki kana, genlerindeki kodlara engel olmaktansa, ormanındaki diğer hayvanlara uyum sağlamaktansa kendi bildiğini okuyarak çevresini değiştirmeyi göze alıyor ve biz biliyoruz ki ormanın kralı ancak böyle olunabiliyor. Katatonia'yı çok sevdiklerinden ötürü Jonas Renkse'yle birlikte bir Katatonia güzellemesi yaptıkları Avoid The Light'tan sonra bu sefer de Middleville ile Alice In Chains'e saygı duruşunda bulunuyorlar. Öyle ki bu iki şarkı, yer aldıkları albümlerin değerini katlayan, tüm müzikal farklılıkları yok saydıran hatta farklılığın tadını geniş bir ölçüde sunmayı başaran iki şarkı olarak kulaklarımıza, dilimize, hafızamıza yapışıp kalıyor. Tüm bu önüne "post" eki koyduğumuz janr temellerinin üstüne inşa ettikleri su katılmamış heavy metal riff'leri, soloları da cabası, ki bu kadar özlem duymamıza rağmen eser miktarda elde edemediğimiz bu tadı cömertçe sunmaları bile başlı başına bir güzellik halesine çeviriyor Long Distance Calling cd'lerini.

Kalçalarından çıkan ağır ve sert adımlarla, gürleyerek, göğüslerini gere gere işte ben buyum dedikleri albümle birlikte, kendilerini dinlediğim ilk andan beri hissettiğim bir hissi, "Bu adamlar büyük olacak" düşüncesini doğruluyor Long Distance Calling. Almanya'dan bahsederken nasıl Oliver Kahn'ın, Oktoberfest'in yanına Rammstein'ı eklemlemeden duramıyorsak, çok değil bir kaç albüm sonra Long Distance Calling'i de bu şekilde anacağımızı düşünüyor, heyecanlanıyorum. 


Albüm: Long Distance Calling

Şarkı listesi:
1- Into The Black Wide Open
2- The Figrin D'an Boogie
3- Invisible Giants
4- Timebends
5- Arecibo (Long Distance Calling)
6- Middleville
7- Beyond The Void

20101121

Subheim - No Land Called Home




















Bu yazıyı dün yazacakken dolunay hasebiyle bugüne erteledim, anneannemin ördüğü hırkayı giydim, sevgilimin avcumun içine tıkıştırdığı yüzüğü taktım, yazı yazıyorum. Yaptığım önemli bir şey değil ya, olduğundan daha anlamlıymış gibi hissetmek işime geldiğinden tüm bu ufak parçalarla anlam kırıntıları yaratıyorum. Hepimiz yapıyoruz bunu, yaptığımız her şeyde işte; yazılarını sadece daktiloda yazan yazardan, tekmeliklerine uğurlu numarasını kazıyan futbolcuya, gitarına sticker yapıştıran müzisyene, sınavda uğurlu kalemini kullanan öğrenciye kadar. Şimdi düşünün; o tekmelikler olmasaydı, o sticker'lar yapıştırılmasaydı, uğurlu kalemler yerine kırtasiyeden aldığımız alelade kalemleri kullansaydık, daktiloların ağırbaşlı müziği sadece baş ağrısı yaratsaydı şu dünyada yaşamanın ne zevki olurdu? Tüm bu kişiselleştirdiğimiz ufak tefek şeylerle, yaptığımız her işe anlam katmakla kalmıyoruz, o eylemi de kişiselleştiriyoruz, bizselleştiriyoruz.

İnsanoğlu mânaya ihtiyaç duyuyor; çevresini, yaptıklarını kişiselleştirmek istiyor, olduğundan daha büyük olarak algılamak istiyor. Hayatlarımızın amacını sorgulamaya vakıf olduğumuz için lanetliyiz bununla. Bu yüzden en başından beri, ilk günden beri ateşe, toprağa, semaya, denize olduğundan daha farklı yaklaşmaya çalışıyoruz. Ritüeller, ibadetler hep bu yüzden var; hep bu yüzden omuzlarımıza dokunmak bizi rahatlatıyor, günün belli saatlerinde aç kalmak, haftanın belli bir günü çalışmamak, ellerimizi kavuşturup dilek tutmak, dizlerimizi kırıp yere alnımızı yapıştırmak.

Bunu bu şekilde düşündüğüm, yani mâna arayışı içinde öznel bir ritüel oluşturan kişiyi yahut topluluğu tahlil ettiğim zaman, çok ama çok ufak bir an için o kişilerin ruhlarını hissetmeye vakıf olabiliyorum. Kendim olma tecrübesinin yanı sıra, kendini bir haça çivileten adam ya da bir yıl boyunca ağaç kovuğundan çıkmayan adam olma tecrübesini de yaşayabiliyorum ki bu teferruatlı hissiyatın içinde de ben mâna buluyorum.

Mânaya yönelik tüm bu lakırtıdan sonra, maddeye yönelik etmem gereken bir kaç kelam var. Bu albümle ilgili yapılan eleştirilerin ekseriyeti, Subheim'dan böyle bir müzik beklenmediği yönündeydi. Nihayetinde albümden bir kaç ay önce sızıveren Streets'in de beklentileri şekillendirmede payı olduğunu söyleyebilirim. Bir çok kişinin hayal kırıklığı yaşadığını hatta albümü zorlama, bayağı bulduklarını okudum. Bu yönde yorum yapan herkesin ortak derdi vokaller ve Subheim'daki bu değişimin sevilmediği fikrindeler.

Benim bu konudaki tavrım belli: Sevdiğini düşündüğün bir şeyi, değişiminden sonra sevmekten vaz geçiyorsan eğer, hissettiğinin adının sevgi değil alışkanlık olduğunu anlaman gerekiyor. Bu alışkanlıkların boyunduruğundan kurtulup değişimi takdir etmek gerekiyor. Eğer ki bu değişimler şu ya da bu gerekçe için alınan zorlama kararlar ile girişilen zorlama değişimler değilse, yani içsel devinimlerin ürünüyse burada bir tırtılın bir kelebeğe dönüşmesi kadar büyülü bir durumdan söz edebiliriz.

Subheim'ın yeni albümü No Land Called Home'da bulduğum mânanın çok katmanlı olmasının en büyük sebebi de yukarıda anlattığım husus aslında. Zira albümü ilk dinlediğim andan itibaren, dünya üzerindeki çoğu topluluğa ait kültürel ritüellerin konu alındığı fikrine saplanmış vaziyetteyim. Her şarkının kendine münhasır bir ruh halinin, diğerlerinden ayrılan çok sivri köşelerinin olması bunda en büyük etken tabii ki. Bir şarkıda voodoo kabilelerinin tamtamları, bir şarkıda arabesk ud tınıları, bir başkasında keltik ilahiler derken devr-i alem yapmış bir arının balı gibi yumuşak ve gökkuşağı kadar renkli bir tad çıkıyor ortaya, hem de bu renklerin altı mat bir karalıkla çizilmiş oluyor. Bu çıkarımda yalnız olmadığımı düşününce daha da tuhaf hissediyorum kendimi.

No Land Called Home'daki tüm bu müzikal çeşitlilik, farklı kültürlerin, farklı ritüellerin özünü çalmasıyla birlikte ortaya konunca ve tüm de bunun üstüne kendi özünü de değiştirmek isteyen bir müzisyenin gayreti de söz konusu olunca, Subheim hem müzik çalarımızdaki hem de ruhumuzdaki yerini pekiştirmiş oluyor. Subheim için konuşmak gerekirse, Approach gibi bir albüme benzer bir albüm çıkartıp, yaptığı şeyi devam ettirip kuyuya daldırdığı kovadan daha fazla su çekmek yerine yeni bir kuyu açıp oranın suyunun tadına bakma cesareti beni heyecanlandırıyor. Şu haliyle "bundan sonra nasıl güzel şarkılar yapar"dan, "bundan sonra nasıl bir tad yaratır" merakı içindeyim Subheim özelinde.


Sanatçı: Subheim
Albüm: No Land Called Home

Şarkı listesi:
1- Dusk
2- Streets
3- When Time Relieves
4- December
5- Between Fear And Love
6- The Veil
7- Conspiracies
8- The Cold Hearted Sea
9- Dunes
10- The Ravage Below
11- At The Edge Of The World


DOWNLOAD.

20101013

The Black Heart Procession - Blood Bunny/Black Rabbit




















Şu dünyadaki istisnasız herkesin, diğer şeylerden üstün tuttuğu, kalabalıktan ayrı bir noktaya koyduğu değerler var; en sevdiğimiz pantolon, en sevdiğimiz kalem, en sevdiğimiz bardak, en sevdiğimiz yazar, en sevdiğimiz film, en sevdiğimiz grup diye adlandırıyoruz, sevgiyle ilgili bir paranteze alıyoruz. Nedenini niçinini sorgulamıyorum -sorgulayamıyorum aslında- ama her halükarda bu en sevilen şeyler, var oluş amacından çok daha fazlasını sunuyorlar insana. En sevdiğin kupadan çay içerken, o kupayı çay içmek için kullanmış olmuyorsun, filhakika çayı o kupaya koyabilmek için içiyorsun. En sevdiğin filmi izlerken ya da en sevdiğin yazarı okurken, işin kurgusunu ya da edebi değerini değil, sadece sana verilen hazzını değerlendiriyorsun. Film izlemiyorsun ama "o film"i izliyorsun, kitap okumuyorsun ama "o yazar"ı okuyorsun; çikolatayı dilin üstünde döndüre döndüre eritmek gibi. Dört dörtlük bir ritüel haline geliyor her şey ve kendini olabileceğin en huzurlu, en güvenli yerdeymiş gibi, evindeymiş gibi hissediyorsun. Bir insanın değer dünyasının genişlemesiyle huzur sığasının genişlemesi arasındaki doğrudan ilişki de buna bağlı aslında.

Şahsen, konu sanat olunca "en sevdiğim" parantezini kullanmakta zorlanıyorum ben. Burada bir sevgi skalası belirleyebilmek, bunu bareme vurmak mantıksız geldiğinden belki. Ama elbette herkes gibi, benim de ayrı noktaya koyduğum, müstesnai bir şekilde değerlendirdiğim yönetmenler, yazarlar, müzisyenler var. Şüphesiz ki The Black Heart Procession en büyük istisna olma özelliğini taşıyor benim nezdimde. 27 mayıs günü İstanbul'da, Ghetto'nun freskli, yüksek tavanlarının altında arz-ı endam ettiklerinde, bir tahta testeresi ve bir keman yayının işkence iniltisiyle başlayan müzik içime süzülmeye başladığında bu gerçeği çok daha iyi anladım. O konserden sonra bir şeyler söylemeye, bir şeyler yazmaya çalıştıysam da tek kelime edemedim hissimin tarifini mümkün kılmak için.

Ancak şu var ki, bu tarifi zor durumdan, o ritüel haline gelen deneyimden bahsetmek bir gereklilik haline gelebiliyor. Bunun bir benzeri durumu, insanların devamlı sevgililerinden ve yatak odası hikayelerinden bahsetmesinde görebiliriz. Anlattıkça kendine hatırlattığın ve tekrar yaşadığın bir noktada değerlendiriyoruz çünkü bu ritüelleri. Bu yüzden mezkur konserden yahut Six'ten bahsetmemiş olmak benim için bir noktada kötü bir şey.

Neyse ki The Black Heart Procession, ep'leriyle dünyaları titretebilen bir grup da, çikolatamı ağzımın içinde defalarca döndürmeme olanak tanıyor. Blood Bunny/Black Rabbit içinde üç yeni şarkı ve remix'ler barındıran bir mini-albüm. Yeni şarkılardan bir tanesi, Devotion, Six'in kaldığı yerden devam ediyor. Six, distopik bir dünyada müzik yapan iki müzisyenin elinden çıkmış gibiydi ve sahiden de buram buram Nick Cave kokuyordu; benzer yorumlar Devotion için de yapılabilir. Geri kalan diğer iki şarkıdan Blank Page ve The Orchid, özlenen tipik The Black Heart Procession şarkıları ki The Orchid fena halde Three'den fırlamış izlenimi veriyor. Daha önce de söylediğim gibi, The Black Heart Procession ep'ler konusunda gerçekten kalbimize nişan alan ve attığını da vuran bir grup. A Truth Quietly Told, A Boy With No Tongue, The Hideaway, Voiture En Rouge gözlerden uzak, gizli fakat fevkalade güzel ep şarkılarıydı The Black Heart Procession'ın. Bu ep'de de sanırım bu payeye The Orchid layık olacak.

Blood Bunny/Black Rabbit'in geri kalanı Six'teki şarkıların remix'lerinden ibaret. Mr Tube Suicide'dan Silence'ı, Heaven & Hell'den Heaven Below'u çıkarmış. Reggae'nin dedelerinden Lee Perry'nin ise Freeze'i hangi şarkıdan çıkardığını bilmiyorum, ama neresinden çıkardığını ne yazık ki biliyorum. Bu şarkıyı dinlememiş olmayı, içindeki The Black Heart Procession ismini görmemiş olmayı dilesem de, tesisatlı arabasıyla piyasa yapacak Türk gençlerinin artık arabalarında The Black Heart Procession dinleyebilme ihtimalleri beni mutlu ediyor.

Drugs, Blood Bunny/Black Rabbit'te iki farklı remixi bulunan bir şarkı. Jamuel Saxon'ın trip-hop vari remixi her ne kadar güzel olsa da, Eluvium'un remixi üzerine ayrı bir paragraf ayırmak elzem. Eluvium hali hazırda rüşdünü ispat etmiş, müzikal yeteneği ortada olan bir sanatçı. Yaptığı şarkıların kıymetini bir tarafa koyarsak, gerek Balmorhea için gerek Four Tet için yaptığı remix'lerle bu konuda da üstün bir konumda olduğunu söyleyebilmek mümkün. Ancak böyle ortalamanın üstü bir şarkıyı harika bir hale getirmek gerçekten büyük bir deha gerektiriyor.

Son tahlilde, her ne kadar Freeze gibi saçma sapan bir kayıt barındırsa da, The Black Heart Procession'ı özleyenler için biçilmiş kaftan Blood Bunny/Black Rabbit. Üstelik kubbe solarken, yağmurlar artarken tam da zamanında yetişiyor imdada, tatlı krizine girmiş biri için yepyeni bir kutu çikolata gibi. Lakin hiç bir şey olmasa, The Black Heart Procession özlenmese, merak edilmese bile sadece Eluvium remixi için bile dinlenilmesi zaruri.


Sanatçı: The Black Heart Procession
Albüm: Blood Bunny/Black Rabbit

Şarkı listesi:
1- Blank Page
2- The Orchid
3- Silence (Remix by Mr Tube)
4- Devotion
5- Freeze (Remix by Lee Perry)
6- Heaven Below (Remix by Mr Tube)
7- Drugs (Remix by Eluvium)
8- Drugs (Remix by Jamuel Saxon)

DOWNLOAD.

20100928

Atlantic Line - Exit To Intro



Müfredat çerçevesinde işlenmesi gereken Fazıl Hüsnü Dağlarca şiirini bir önceki gece geç saate kadar izlediği dizi yüzünden çalışamayan edebiyat öğretmeninden, sıkıcı gündem maddelerini "kedi ve köpeğin ibretlik dostluğu" haberleriyle doldurmaktan yorulan televizyon programı yapımcısına kadar herkesin irdelediği bir konu var: Sanat toplum için mi, sanat sanat için mi? Tembel edebiyat öğretmeni bu konuyu gündeme getirdiğinde, sanki hayatını sanat tarihine adamış gibi üst perdeden konuşan, bu soruya farklı yanıtlar getiren öğrencilerin farz-ı misal tarih dersinde dile getirilen "Galatasaray dün gece nasıl acı acı koydu di mi hocam?" sorusuna alkışlar veya yuhalamalarla iştirak etmesini bir yana bırakır ve şu tartışmanın özüne yoğunlaşırsak, sorunun "anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı" benzeri bir iki kutuplu meraktan kaynaklandığını ve argümanın da bu nedenle aynı yetersizlik seviyesinde olduğunu görebiliriz. Dedesini daha çok seven çocuklara söz hakkı tanınmaz.

İyi ya da kötü, kendi halinde şiir yazan, masal karalayan, beste yapan, resim çizen bir çocuğun ne yaptıklarıyla toplumu etkileme isteği baskındır ne de sanatı besleme isteği. O çocuk fark edilmek istiyordur, anlatamadıklarını anlatmaya çalışıyordur, söyleyemediklerini söylemeye, yapamadıklarını masallaştırmaya, göremediklerini resimleştirmeye. Bu kadar gerçek, bu kadar insani, bu kadar ter kokan gerekçelerle hayallerine ulaşmayı ister o çocuk. Ancak hayallerine ulaştığı zaman, biz o çocuğu "eskiden iyiydi ama artık çok bozdu"luk ile itham ederiz, çünkü bu çok kolay bir biçimde anlaşılabilen, hissedilebilen bir şeydir. Kulaklığınızda bir ateşin yanmakta olduğunu, okuduğunuz kelimeler içinde bir büyünün gizlendiğini, resimdeki gözlerin sizi takip ettiğini hissetmek zor değildir bu durumlarda. Bir şeylerin eksik olduğunu ama o eksiğin de ne olduğunu idrak edemediğiniz zamanlarda işte bu hissin yoksunluğunu çekersiniz. Bu yüzden hedeflere ulaşmamak, hayalleri gerçekleştirmemek bazı durumlarda iyidir. Bazı zamanlarda hayal dünyası çok daha yaşanılası bir yerdir, yeryüzüne çakılmayı istemezsiniz.

Atlantic Line'ı ilk kez dinlediğimde, bir yıldızın parlamaya başladığını, bir meleğin yükseldiğini düşünmüştüm. Tanınabilirliği düşük bazı gruplar hakkında genelde bu tip yorumlar yapıyorum, kullandığım kahrolası kalıp "ileride adından çok söz ettirecek bir grup" oluyor. Sahiden de bu gruplar adlarından çok söz ettiriyorlar ve fakat her edilen sözde içlerindeki ateşin kaybolduğu konuşulur oluyor. Balmumundan kanatları eriyen Ikarus yeryüzüne doğru süzülüyor. Bu yüzden Atlantic Line'ın parlayacak bir yıldız olmasını istemiyorum, evvela bunu söylemeliyim. Çünkü ne kadar zamandır dinleyemediğim, arayıp bulamadığım bir çok şeye müziklerindeki notalarda değil belki ama anlatmaya çalıştıklarında, hayallerinde rastlıyorum. Atlantic Line'ın müziği, uçucu bir gazın alevi gibi, saydam ve mavi bir şekilde yanıyor.

Atlantic Line'ın müziğinin, bir öykünmeyle ortaya çıkmadığı, çocukça bir duygunun rehberliğinde adımlar attığını anlamak hiç de zor değil. Ne tek bir gruptan, ne tek bir janrdan bahsedebilirdik eğer bu müziği tanımlamak isteseydik. Thom Yorke falsettoları, çınlayan shoegaze reverbleri, indie-pop nakaratlar derken Atlantic Line kulaklarımızdan içeri akıyor, içimizi sel basıyor, tarifler ve tasnifler boğuluyor.

Bugün gişe memuru, banka müdürü, taksici, öğretim görevlisi, muhasebeci, köşe yazarı çalışırken boş gözlerle, donuk, hayallerinden ve tutkularından azade bir biçimde bakıyorlar bize. Oysa 20 sene önce astronot olmak istediklerini, kitap yazma hayalini kurduklarını, muhakkak bir gün film çekeceklerini, ralli yapacaklarını, başbakan olacaklarını söylüyorlardı ve gözlerinde tarif edilemez bir parıltı vardı. Atlantic Line'ın müziğinde o parıltının sesini duymanız kuvvetle muhtemel.


Sanatçı: Atlantic Line
Albüm: Exit To Intro

Şarkı listesi:
1- Mist
2- Big Brother
3- Collectors
4- Ghost In Daylight
5- The Muscle & Charm
6- Voyage Home
7- Behind The Heavy Curtain Pt. 1
8- Behind The Heavy Curtain Pt. 2

DOWNLOAD.

20100325

Katatonia - The Longest Year




















Yaşadığınızı zannediyorsunuz ama aslında ölüsünüz; bilmiyorum kaçınız bunun farkında. Ölüm, yani yaşamama hali tam olarak kalbinizin kan pompalamıyor olması mı, bilincin yok olması mı ya da. Bilinci açık birinin koltuğundan, beyin ölümü gerçekleşmiş ama makinalara bağlı olarak hayat denen parantezlerin içinde olan biri ne kadar ölü gözüküyorsa ya da kalbi dakikada yaklaşık doksan defa atan birinin gözlerinde, kalbi durmuş biri ne kadar ölüyse aslında biz de yukarıdan bir yerden, yeşil bir şahinin gözünden mesela, o kadar ölüyüz. Çünkü ölmek kalbin duruşu ya da beynin sessiz kalışı değil; Boğaziçi Köprüsü'nden kendini aşağı bıraktığın anda, yani parmak uçlarında metalin o buzunu artık hissetmediğin anda ölüsün. Barut kurşunu ateşlediğinde ölüsün, frenlerin tutmadığın zaman, evin duvarları kreşendoya başladığı zaman, gaz kokusunu aldığın zaman ölüsün. Geri dönüşün yok artık; yere çarpacaksın, o kurşun beynini dağıtacak, arabanın ön camından fırlayıp 50 metre ileri uçacaksın, ucuz inşaat demirleri kaburganı delip geçecek, ciğerlerin karbonmonoksit dolacak. O an biliyorsun aslında sonun ne olduğunu, sona geldiğini yahut. O yüzden ölüsünüz hepiniz, çünkü o zemine çarpacaksınız ve paramparça olacaksınız işte, şimdilik havada süzülüyorsunuz aşağı doğru, yer çekiminin asla engel olamayacağınız gücüyle birlikte ölümünüze ilerliyorsunuz.

Doğduğumuz an ile öldüğümüz an ne kadar aynıysa, aşık olduğumuz an da ayrıldığımız an ile aynı aslında. Memento mori'nin, yani Ecel'i düşünüyor olmanın, o engellenemez korkunun bir benzeri mevcut aşkta. Eninde sonunda kaldıracak göğsünden başını, elini çekecek elinden, alnındaki buse soğuyacak. Yalan söyleyeceksin ya da yalan söyleyecek, bıkacaksın ya da bıkacak, öleceksin ya da ölecek ve her zaman da hissedilecek o düşüş anı. Kurşunun namludan çıktığı an gibi, trenin ışıklarını gördüğün an gibi. Mahvolacaksın, evet. Ama olan olacak.

Tam da bu anlar için, kurşunun namludan çıkarken çıkardığı sese eşlik edecek, trenin uyarı düdüğünde yer alabilecek, düşüşe yaren olabilecek bir müzik var. Yüreğin ısısı düşerken, güzel şeyler avuç içinden kum taneleri gibi kayarken ne yapmak gerekir diye sorsaydınız bana bir kaç ay evvel, oturup Killing Me Killing You dinlemenizi önerirdim. Bugün bu soruya vereceğim yanıt, The Longest Year ep'sini dinlemeniz olur.




Dört şarkılık bu ep'de, The Night Is The New Day albümünün klip şarkıları olan Day And Then The Shade ve The Longest Year haricinde bence albümün en iyi şarkısı olan Idle Blood ve daha önce yayınlanmamış Sold Heart yer alıyor. Idle Blood ve Day And Then The Shade elektronik dozu hayli yüksek remix aşamalarından geçmişler; bilhassa Idle Blood fena halde Depeche Mode kokuyor ve şarkıya çok yakışmış bir remix ortaya çıkmış; gel gör ki şarkının en can alıcı bölümünün kanatlanıp uçması pek hayırlı olmamış. Sold Heart ise alışılmadık derecede sakin ve çok basit bir şarkı olmasına rağmen, bir kaç dinlemeden sonra kanca gibi ruha saplanan bir şarkı.

Katatonia gibi oturmuş, kadim grupların dinleyicileri genelde sıkı statükocudur, her birini seyrek saçlı, cam dibi gözlüklü emekli öğretmenler olarak hayal edebilirsiniz. Bu arkadaşlar özellikle elektronik soslu müzikten hoşlanmazlar ve grubun özüne ihanet ettiğine inanırlar; bu yüzden doğdukları kıyafetler ile gömülürler ve topraklarından açan çiçekler tek renklidir. Eğer öldüğünüzün farkındaysanız ve toprağınızda rengarenk çiçeklerin filizlenmesini istiyorsanız, ölümüne tavsiyemdir The Longest Year.



Sanatçı: Katatonia
Albüm: The Longest Year

Şarkı listesi:
1- The Longest Year

2- Sold Heart
3- Day And Then The Shade (Frank Default Remix)
4- Idle Blood (Linje14 Remix)



DOWNLOAD.

20091105

Blueneck - The Fallen Host






















Tercih edilenin, istenenin, beklenenin ne olduğunu düşündüğümüzde ortak bir paydayla karşılaşıyoruz; her daim zoru tercih ediyor, zoru istiyor, zoru bekliyoruz. Diken olmasaydı gülün bir önemi kalmazdı, uğruna gözyaşı dökmediğimiz hangi aşkın bir değeri var ve en mühim zaferler en çok kanın aktığı savaşlarda kazanılmıyor mu. Acının, ağrının, sızının içinde fevkalade bir gerçeklik var,sentetik bir çiçekten ya da zorlama bir ilişkiden, göstermelik bir savaştan daha doğru, daha canlı bir gerçeklik; hayat, ölüm olduğu için hayat. Aksi sıkıcı, boğucu, kocaman bir mahlukun ördüğü gri bir örümcek ağı. İçinize bakın, size yaşadığınızı hissettirecek duyguların arasında mutlaka bir acı bulacaksınız, artık hayatta olmayan biri ya da zamanı geçmiş ve asla geri gelmeyeceğini bildiğiniz bir anı ya da sizi hiddetlendirmiş bir sözcük. Durmuş kalbi canlandıran bir elektrik yükü gibi hepsi.

Bu kadar zaman yazmadıktan sonra, ilk yazdığım paragrafın acıya övgü olması birden fazla çağrışım yaratabilir. Bir zindanda işkenceye uğramış ve eninde sonunda kendimi kandırmayı başararak bir acı müptelasısı olmuş olabilirim yahut bol deri kıyafetli, bol çivili bir BDSM seansından yeni çıkmış olabilirim. Onun yerine, huzurun içinde rahatsızlığın gizli olduğunu kavradığımı ve bu şekilde huzurun daha farklı bir anlama kavuştuğunu keşfettiğimi söyleyebilirim.

Blueneck, rahatsızlığın müdahil olduğu huzursuzluğu müzikal düzlemde sergilemeye muvaffak olmuş bir örnek. Bundan üç yıl evvel çıkarmış oldukları Scars Of The Midwest albümünde tamamiyle kendilerine münhasır bir müzikal kubbe inşa etmişlerdi. Bu kubbe son derece yumuşak hatlara sahip olsa da ve müthiş bir huzuru temsil etse de, kaotik bir çok rengi içinde barındırıyordu. Scars Of The Midwest, alternatif metal müziğin kirli dokusunun bulaştığı ve fakat yumuşak ambient tınılar tarafından zemini oluşturulmuş bir albümdü ki bu denli zıtlıklarla inşa edilmiş her şey gibi tercih sebebiydi şahsım açısından. Gel gör ki, zıtlıklara yahut zorluklara herhangi bir önem atfedilmeyen, ilaç dolabından ilaç seçer gibi müziğin seçildiği bir dünyada Blueneck inşa ettiği o görkemli kubbenin altına çok az kişi sığdırabildi.

Yeni albüm, The Fallen Host ile bu kubbe çok daha görkemli, çok daha büyük, çok daha fazla renk barındıran bir şekle bürünüyor. Evvela Blueneck’in bu albümde yaylılara büyük bir rol biçtiğini söylemek gerek. Huzur veren bu zeminin genişlemesine rağmen, grubun rahatsız edici, can yakıcı, kirliği kimliği daha müphem olsa da yerli yerinde duruyor. Öte yandan, bu albümün post-rock diye adlandırdığımız müziğin belli ögeleri ihtiva ettiğini de söyleyebiliriz. Scars Of The Midwest’te baskın müzikal ton ambient iken, The Fallen Host post-rock yol haritalarından faydalanıyor. Her halükarda, Blueneck’in insanı şaşırtacak, tepki kararlarını sınayacak zıtlıklardan vazgeçmediği aşikar. Dingin bir piyanonun ya da adagio bir yaylının yumuşattığı ruha distortion bass riff’leri et döveceğiyle vurarak, insanın içindeki gizli acı noktalarını birleştirerek karanlık bir şekil ortaya çıkarabiliyor ve tam da bu yüzden Blueneck bir tercih sebebi, istenen, beklenen bir müziğin öznesi olabiliyor. Tüm bu acı içinde huzur verebilmek yahut bu huzura eşlik edebilecek sivri bir yaşam sinyalini kulaklar aracılığıyla beyne, ruha göndermek her grubun harcı değil. Nehir kenarında uzanmış gökyüzünü seyrederken kankırmızı bir bulut gördünüz, yavuklunuzun dudaklarını öperken ısırarak kanattınız, aşk şiiri yazarken kaleminizi elinize batırdınız Blueneck dinlerken, yaşadığınızı anladınız


Sanatçı: Blueneck
Albüm: The Fallen Host

Şarkı listesi:
1- Depart From Me, You Who Are Cursed
2- Seven
3- Low
4- The Guest
5- Children Of Amon
6- Weaving Spiders Come Not Here
7- Lilitu
8- Revelations
9- Lilitu (edit)

DOWNLOAD.

20090828

Sentenced - The Cold White Light






















Dünyanın bir ucunda, bilmediğiniz bir adresteki neye benzediğini bilmediğiniz bir evde, bilmediğiniz bir masanın karşısında, nasıl gözüktüğünü nasıl koktuğunu nasıl tebessüm ettiğini bilmediğiniz bir adamın bazen bildiğiniz bazen bilmediğiniz müzikler hakkında yazdığı yazılara bilmediğiniz anıları, bilmediğiniz duyguları yedirdiğini gördünüz bu internet sitesinde. Tüm bu anonimite içinde, sanmıyorum ki sizi bunlara okumaya yönelten şeyler merak duygusundan peydahlanmıştı. Öyle zannediyorum ki, insanın kendisine benzeyeni bulma dürtüsüydü bu; bir ihtimal sizinkilere yakın bir şey benim içimde oluşmuştur ya da sizinkine benzer bir duyguyu tatmışımdır herhangi bir şarkıyı yahut albümü dinlerken ve siz de kendinizi benim aynamdan görmek istemişsinizdir. Ama bazen, o aynayı kendime dahi tutamıyorum.

Güzel gruplar, güzel şarkılar, güzel albümler vardır evet. Ama hiç bir kusuru olmayan, hiç teklemeyen, hiç bir şekilde akıcılığının önünde engel bulunmayan albümler vardır ki, onların yeri her daim ayrı olagelmiştir. Ben, bu albümlerle ilgili yazma girişimlerimin hepsinde kendime ayna tutmaya muvaffak olamadığımı fark ettim. Bunun sebebi, söz konusu albümlerin anıların ya da duyguların ötesinde oldukları, hayatımın içine kalıcı bir şekilde dahil olmaları ve farklı anılar ya da farklı duyguları tetiklemeleri. Yanisi, albümlerin kendilerinin birer anıya, duyguya evrilmeleri.

Aynı durumu, The Cold White Light için de yaşıyorum. Ruhumu ya da hafızamı kurcaladığımda, The Cold White Light ile ilintili onlarca farklı şey ortaya çıkıyor, tam anlamıyla bir temaşayla karşı karşıya kalıyorum. Hangi birini anlatabilirim, hangi biri, bir diğerinden daha fazla anlatılmaya layıktır? En iyisi, hepsini olduğu gibi bırakmak ve Sentenced'dan bahsedilecek ise adetimin dışına çıkıp derine inmemek gerekiyor. Yine de, The Cold White Light'ın şahsım için taşıdığı anlamın zerresini içimden çıkarabilirsem mutluluk duyacağım.

Çoğu kişi aslında Sentenced'ın alamet-i farikasını Frozen ya da Crimson olarak düşünür. Bencileyin, Sentenced bu söz konusu albümlerle devamlı irtifa kazanmış olmasına rağmen, The Cold White Light'ta varabileceği en yüksek noktaya vakıf olmuştur. Ki bunu salt müzikal sebeplerle değerlendirmemek gerekir. Sentenced, hali hazırda müzikleri kadar ve hatta kanımca müziklerinden çok sözleriyle, bahsettikleriyle dinleyiciyi nefessiz bırakmaya muvaffak olmuştu. Fakat The Cold White Light, istisnasız her şarkısında ölümü mihrakına alıyordu. Ve Poe'nun kendine sorduğu soru ve bulduğu yanıt, aynı zamanda The Cold White Light'ın neden diğer Sentenced albümlerine kıyasla daha nadide olduğu bilmecesini çözüyordu: "Tüm melankoli konuları içinde, insanın tüm evrensel anlayışına göre en melankolik olan hangisiydi? Cevap açıktı: Ölüm. Peki bu melankoli konularının en şiirsel olduğu hali neydi? Elbette güzelliğin ölümle müttefik olduğu hali." Albümün bu dünyadan göçüp gitmiş bir eski sevgiliye adanması kuşkusuz ki bu edimi daha gerçekçi kılıyordu.

Ama sadece ölümldeğil, pişmanlık ve suçluluğun personalaşması üzerine yazılmış Guilt And Regret ya da "tek" olma hissiyatı üzerine bina edilmiş, müzik tarihinin kanımca en lezzetli aşk balladlarından olan You Are The One gibi birden fazla konuya dokunan bir hava hakimdi The Cold White Light'a. Bu şarkılar içinde, Aika Multaa Muistot'u ayrı bir yere koymak gerekir; ismi "Hatıraları Gömecek Zaman" manasına gelen bu şarkı, normalde zamanla birlikte elekten geçtikçe arda kalan güzel hatıraları değil, kötü hatıraları ihtiva edip güzel hatıraları unutmak üzerine yazılmıştır ki, sanıyorum bir şarkının daha güzel bir tetiği olamaz. Lakin, sadece sözlerdeki doygunluk ya da grubun müzikal hakimiyeti değil, videolar da bu albümün sivriliğini arttırmıştır. Albümle birlikte gelen Killing Me Killing You videosunun yanı sıra, No One There için hazırlanan video da ölümün ve güzelliğin içiçe geçtiği bir başka fazı yansıtıyordu;



Şubat ayında evinde ölü bulunan Miika Tenkula'nın bu albümden hemen sonra kendini içkiye vurduğu, grubun bu albümden sonra dağılmaya karar verdiği düşünülürse, albümün manevi değeri gözümüzde büyüyor elbette. Sentenced, The Funeral Album ile tabutun kapağını son kez açıp jübile yapmışsa da, The Cold White Light grubun yapabileceğinin en fazlasıydı. Ölümün eleğinden geçtikten sonra muteber olan geriye zerre büyüklüğünde bir şey bırakabilmek idiyse eğer, benim eleğimde Sentenced The Cold White Light'ı bırakmıştı.


Sanatçı: Sentenced
Albüm: The Cold White Light

Şarkı listesi:
1- Konevitsan Kirkonkellot
2- Cross My Heart And Hope To Die
3- Brief Is The Light
4- Neverlasting
5- Aika Multaa Muistot
6- Excuse Me While I Kill Myself
7- Blood & Tears
8- You Are The One
9- Guilt And Regret
10- The Luxury Of A Grave
11- No One There

DOWNLOAD.

20090519

Thine - In Therapy






















Türkiye'nin hiç tartışmasız en fazla okunan blog'u aynı zamanda maalesef futbol blog'u furyasının tetiğini de çeken Aceto Balsamico'nun tepesinde, Nick Hornby'nin şu sözleri yazar: "I fell in love with football as I was later to fall in love with women; suddenly, inexplicably, uncritically, giving no thought to the pain or disruption it would bring with it.". Hornby, bir kadına, birine duyduğu aşkı açıklanamazlıkla, anidenlikle, hesapsızlıkla açıklamıştır. Gelgelelim bu açıklama en iyi ihtimalle, iyimserlik kokmaktadır. İnsanın, başka bir insana duyduğu aşk, aşkın karşılık içeren tek halidir ve asla saf değildir. Aksini düşünmek, Kabil ve Habil'e kadar uzanan kadim bir lanete karşı gelmek olurdu ki bunu istemeyiz. Meseleyi tarihsel uzantılardan değerlendirip "günümüz dünyası..." şeklinde başlayan cümleler kurmak ya da at gözlüklerine hohlayıp gözüme geçirdikten sonra "ülkemizde bu böyledir..." nutukları atmak meselenin gazını kaçırır.

Mesele insanlıkla ilintilidir. İnsan, kendine bazı sınırlar çizer, ibadına ve ibadetine sadık kalır, kırmak istemeyi düşünmek dahi istemediği için Tanrı'yı yaratır, duyguları hakkında değiştirilemez olduğunu söylediği fikirler öne sürer, kurucu yasalara "değişmesi teklif dahi edilemez" maddeler koyar; hepimiz bunu yaparız, bu insani bir durumdur, insanlığın tanım aralığı dahilindedir, nefes almak kadar tabiidir. Fakat Dünya dönmektedir, Güneş sönmekte, Evren genişlemekte, hücrelerimiz hızla ölmekte, yüzümüz kırışmakta, saçlarımız beyazlamaktadır, değişmek zaruridir, kaçınılmazdır. Değişim, ayağımızdaki ibadı sıkar, ibadetimizi güçleştirir. Çoğu insan sıkıntıya gelemez, ibadının tekrar gevşeyeceğini ya da ayağının daha inceleceğini düşünmez, değişime ayak uydurmaz, sabır etmez, sıkıntı için çözümler bulmaya çalışır. Habil ve Kabil'den beri, seven insanların çoğu, değişime ayak uydurmak için, sıkıldığı için, korunmak için, yalnız kalmamak için, güvende hissetmek için, diğer seçenekleri zor bulduğu için, yapacak daha iyi bir şey bulamadığı için sevmektedir, sever gözükmektedir, sevmeye çalışmaktadır. Din parantezindeki sevgi de budur, futbol sevgisi de budur, insan sevgisi de budur, edebiyat sevgisi de budur. Kendini güçsüz hisseden, korunma ihtiyacında olan, yalnız bir insan kendi fikrinden bir tanrı yaratarak onu sever; eylemsizliğin kara deliğindeki biri bu eylemsizliği hayatını bir futbol takımına adayarak kırma arzusundadır; çok mühim olduğu düşünülen ama çok basitçe çözülebilecek ihtiyaçların karşılanması için en yakındaki en uygun olan insan sevilir; sevecek hiç bir şey bulamayan kitaplarını sever ya da sevgisini gömdüğü kitaplar yazar.

Yazarların çoğu, kendi duygularını yazıların içine gömmekten çok o duyguları yazının topografisine yerleştiren yazarların hepsi, "sevgili okurlar" demeyi çok severler. Okur, sen değilsindir. Okur, yazarın kafasında yarattığı bir sevgili modelidir. Okuruna ilan-ı aşk eden bir yazarın yanına giderseniz muhtemelen adamcağızın fıtratından, günlük muhasebelerinden ya da vakıf olmadığımız kimbilir hangi sebepten terslenecek ve şaşıracaksınızdır. Okur, yazar için bir sevgiliyi işaret ediyor olsa da, gerçekte kalabalıktan müteşekkil bir kavramdır. Her kalabalık gibi kötüdür, kokar, yapış yapıştır ve aptaldır. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum çünkü bu yazdıklarımı okuyan bir kalabalıktan söz edilse, bu kalabalığın çoğundan hazzetmeyeceğimi biliyorum. Bunu bilmeme rağmen, oturup kimseye anlatmayacağım sırları burada fısıldayabiliyorum, göğüs kafesimi açıp teşhircilik yapabiliyorum, çünkü bunu kafamdaki okur kavramından çok, kafamdaki sevdiğim kişi için yapıyorum, varolmayacak, bu yazıları asla okumayacak ve mükemmelik pozlarımı karanlıkta yalnızken bile bozmadığım biri için, bir düşünce için, bir ur için. Zaman zaman, kafamdaki bu biri, bu düşünce, Allah'ın suretini dağa yansıtması gibi hasıl oluyor, dağın yerle bir olması gibi yerle bir oluyorum, aniden, açıklama kabul etmeden, eleştirmeden ve muhasebe yapmadan. Zoraki bir durumu yaşamıyorum, kurtulmak için, sığınmak için, rahatlamak için değil bu, koskoca bir infilak ve bu benim bedenimi titretiyor. Bunu yaşamakta ustayım ve talihliyim, müptelayım en fenası.

Bu durum için yaşanması gereken Güneş ve Ay tutulmaları, ekinokslar ve solstisler yorucu olabiliyor. Aynısı olmasa da benzer bir hissi bana bir tek müzik sunabiliyor; evet güzel olan binlerce şey sayabilirim, yaşıyor olduğuma sevinmek için yaptığım listeyi yaşamım bitene kadar bitiremeyeceğim için liste yapmak salakça olacaktır ama göğüs kafesime fevkalade bir yumruk gibi inen, başka bir şey yok. Thine da bu yumruklardan biri, ahûvah etmeme sebep, can yakan çok tatlı acısına büyük bir keyifle dirayet gösterdiğim bir grup.

İngiltereli Thine, baharını 1996-2001 arasında yaşamış, ardından kış uykusuna yatmış. Yazla birlikte uykudan uyanacaklarını iddia ediyorlarsa da bizi ilgilendiren ne yapacaklarından ziyade, ne yaptıkları şu kertede. 2001 yılında kaydedilen In Therapy, hayatım boyunca dinlediğim tüm albümler arasında, hakettiği değeri bulmayan albümler listesinin muhakkak ilk üçünde kendine yer bulacaktır. Adaletsizliğin "Hayat zaten adil değil ki...." klişesiyle üzerinin örtüldüğü insan zihninde bu anlaşılabilir bir durum ama aynı zamanda sevindirici de. Kirli olmayan, saf bir şeyden söz edermiş gibi kıpırdanmalar yaşanıyor insanın içinde zira, Thine'dan bahsederken.

Thine'ın müziğini bir yere oturtmak zor görünüyor. Bu "bir yere oturtulamayan müzik" kavramının da oturduğu bir yer yarattılar biliyoruz ki, ama bu yoldan yararlanma zarureti taşımıyoruz. İnsan dimağının kavramları rahat algılamak için benzerliklerden yararlandığı gerçeğinden gidersek daha net bir sonuca ulaşabiliriz ve bunun için etiket harcamak zorunda da kalmayız; naçizane tahlilim Thine'ın Shun ve Katatonia arasındaki düz olmayan bir çizgi üzerinde olduğu yönünde. Beri yandan, bazı yönleriyle hiç ama hiç bir şeye benzemeyen bir nüvesi var Thine'ın. İşte bu yüzden göğüs kafesine bir yumruk gibi inebiliyor.

Güzel şeyler zorla yaptığımız, zorunda olduğumuzu düşünerek yaptığımız, yapacak daha iyi bir şey bulmadığımız için yaptığımız, gerçekten yapmak istediğimizi yapamadığımız için yaptığımız şeyler değildirler. Güzel şeyler, zorlukları aşarak yaptığımız şeylerdir, zor şeylerdir, acı ihtiva eden şeylerdir; bunlar dikenlidirler, batarlar ve kanatırlar. Ama bu dikenlerin arasında eşsiz bir güzellik saklıdır, tarifi namümkün bir dokunuş gizlidir. Dokunun tarifsiz saflığı ve dikenin sivriliği bir arada olduğu için, ikisini bir arada ve aynı anda hissettiğimiz için vardır bu güzellik. İşte insanoğlunun anlamayadığı bu olmuştur, insanoğlu bu yüzden mutsuzdur. Tüm bunlara rağmen, mutluluğun sırrının bir harfinin noktası bu albümün notaları arasında gizli. İlk dinleyişinizde bulamazsanız lütfen bu albümü bir kez daha dinlemeden yok edin o yüzden, gidip başka şeyleri sevmeye çalışın, sever olmaya çalışın, alışmaya çalışın. Diğerleri biraz kanayacak, biraz ağlayacak, biraz ahlayacak, ve çokça tadını çıkaracaktır bu albümün, yüzlerinde bıçak gibi keskin ve hançer kadar gizli bir tebessüm olacaktır.


Sanatçı: Thine
Albüm: In Therapy

Şarkı listesi:
1- Best Kept Secret
2- Feel
3- In Therapy
4- Homewrecker Extraordinaire
5- Never Learn
6- Contact Point
7- In Red Rooms
8- Last Better Day
9- Deny Everything
10- The Bar
11- Running
12- Bleaker Audio

DOWNLOAD.

20090510

The Black Heart Procession - Two





















"Herkesin inandığı bir şey vardır bu amına koyduğumun hayatında. Benimkisi de sensin, n'apayım." diyordu Bekir, Kader'in o son sahnesinde. Herkesin inandığı şeyi, bir de yaşama şekli var. Bu bir kalıp oluşturuyor zihnimizde, ruhumuzda. Farkında olmadan bu kalıptan, bu yol haritasından faydalanıyoruz, adına fıtrat diyoruz ya da prensipler. Aslında hepsi bir ibadeti işaret ediyor. İnandığı Allah olan bir Müslüman'ın inanma şekli besmeleyle, dua ile, namaz ile oluyor. İnandığı Uğur olan bir Bekir'in inanma şekli başını eğip yürümek oluyor. Müziğe inanan biri müzik yaparak inancını besliyor, edebiyata inanan yazarak.

Arapça nadide olduğu kadar da tuhaf bir dil. Her dil gibi, toplum hayatına sirayet eden mefhumları bollaştırıyor, bunlara bir hakimiyet bahşediyor. Devenin tüyüne farklı bir isim, devenin su içtiği nehir kenarına farklı bir isim verilerek aslında bir nevi toplumun develere olan borcu ödeniyor kollektif bilinçaltında. İbadet kelimesi de bu noktada karşımıza ilgi çekici bir biçimde çıkıyor. Bir ucu ağaca, bir ucu devenin ayağına bağlanan ipe verilen isim "ibad". Müslümanlıkla birlikte "kulluk" kavramıyla tanışan Arap halkı, devenin sahibine "mabud" (Beni mabud edin. Tâhâ 20/14), ayaklarını bağladığı ağaca "mabed", kendine "âbid", yaptığına da "ibadet" diyor. Yani inancımızdan, inancımızı yaşama şeklimizden bahsederken aslında kendi kendimizi ayaklarımızdan hangi ağaca ve ne şekilde bağladığımızdan bahsediyoruz.

Bu gezegendeki milyarlarca insanın inancı, o insanların ayakları, o insanların ağaçları ve iplerini tahayyül edersek, delirecek gibi oluyoruz. Çok para kazanıp zengin olmak için, azıcık ilgi görüp varlığını kanıtlamak için, bir gram kokain içip varlığını unutmak için, bir iki damlacık adrenalin salgılamak için, bir iki damlacık boşalmak için, bir kıvılcım çakıp bir şeyleri yakmak için,hayatlarına hükmedenler tanıdım, sadece yazarken aklıma gelenler bunlar. Tüm bu insanlar, bu inançlarını ibadete dönüştürüyorlar, ayaklarının hangi ağaca bağlı olduklarını gösteriyorlar. O yüzdendir ki mesela bir taşa değer biçip ona para vermekten çekinmiyorlar, salgıladıkları adrenalini başkalarıyla paylaşmak için yanıp tutuşuyorlar, tutuşturdukları şeyin alev alev yanmasını başkaları da izlesin istiyorlar.

Bendeniz, hissetmeye inanıyorum. Görmeye, dokunmaya, duymaya, koklamaya, tatmaya ve hepsinin toplamında sevmeye, o ruhsal hissiyata. Galiba küçüklüğümde de baskın olan bu inanç beni uslanmaz bir şekilde yüzümü sobaya bastırmaya zorluyordu ya da herkese dokunmaya, bilmiyorum. Bilinçli olduğum zamandan itibaren ise ciddi bir inançla bunu yapıyorum; kendimi bildim bileli hissetmek için özel bir çaba sarfediyorum. Daima bir şeyi sevegeldim. Bazen iki şeydi, bazen üç şeydi, bazen bir sevdiğimden nefret ettim, bazen nefret ettiğimi sevdim, bazen her şeyi sevdim, ama hiç bir şeyi sevmediğim zaman olmadı. İnancım bu iken, ibadetimin de bu hissetmeyi yansıtması icab ederdi; hissedileni yansıtmanın adı benim lügatımda sanattır. Lakin sanat konusunda pek de becerikli olamadım asla. Katiyyen resim çizemem, fotoğraf ve sinema için hep ertelemelerim bakiydi. 10 yıldır kemanın teline dokunmuş değilim, piyano tuşlarına temas etmemek için bahaneler üretmekte başarılıyım. Yıllar sonra tiyatroyu kısıtlı bulup umursamadım. Bazen şiirsel olabilirim ama şair değilim -ki bence neredeyse kimse değil-. Galiba tek becerebildiğim şey, yarım yamalak da olsa anlatabilmek.

Ne var ki bu konuda da önüme engel koymaktan vazgeçemiyorum. İbadıma aykırı bir ayağa sahip olunca, bazen hissettiklerimi yansıtmaktan kaçmak doğru geliyor. Kafamda dönüp dolanan çift rakamlı sayılara ulaşmış masallar, hikayeler var. Neden bilmem yazamıyorum, yazsam okutmuyor, söylesem dinletmiyorum. Belki fazla özelime dokunuyor, kendimi koruyorum. Okul sırasında kafası bozulduğu şeyi dersle ilgili bir konuya bulayıp zekice mesaj verdiğini zanneden salak zihniyete olan öfkemden belki; ben kafam bozulduğunda susmayı tercih ettim hep. Susamayacak duruma geldiğinde bağırdım ya da yumruk attım, sonra bir daha o konuda konuşmamacasına susmaya geri döndüm. O yüzden bağırdıktan, yumruk attıktan sonra bir daha sessizliği bozarmış gibi, attığı ya da yediği dayaktan bahsedermiş gibi hissediyorum çoğunlukla yazarken, zorlanıyorum. Galiba bu yüzden de hikayeler, masallar yazmak yerine, salt benim yaşadıklarımı eğip büktüğüm bir şeyler anlatmak yerine müzikten, televizyondan, sinemadan bahsediyorum. Bahsediyorum ki siz de benim yaşadığımı yaşayın, hissettiğimi hissedin, sizin de hissedebileceğiniz bir şeyden bahsedeyim ki sükunetimi en azından parçalara bölüp, kendi parçamı saklayabileyim.

Niye bunları anlattım, neden bunlardan bahsettim? Çünkü bu albümü siz de dinleyebilirsiniz, siz de hissedebilirsiniz, bu herkese ait bir şeydir, paylaşılabilirdir, ortaktır. Ama bu paylaşılabilenler arasında, benim sükunetimin en fazla tesir etmiş olduğudur hiç tartışmasız. Ben bu albümü yıldızların masallarını kendi kendime anlatırken dinledim, Ay'ın kocaman turuncu gövdesiyle gökkubbeyi fethe çıkmasını izlerken dinledim, bir kaç yüz metre ötemde bir bomba infilak ederken dinledim, aşk içimde infilak ederken dinledim, fevkalade bir huzurla koynumda sevgilimle dinledim, fevkalade bir yalnızlıkla tavanı izlerken dinledim, içerken dinledim, ağlarken dinledim, kusursuz bir eli tutarken dinledim, kusurlarla dolu bir eli iterken dinledim. Ben bu albümü sevdim, her notasında bir hormonum, bir nöronum, bir gözyaşım ya da bir tebessümüm saklanmıştır. Bu yüzden benim ibadetimin besmelesidir bu albüm , en nadidesidir. Ki o kadar zaman sonra kendi parçamın sükunetini bir nefesle bozuyorken, o nefesin ilk hecesi bu albüm oldu. O yüzden bu yazının geri kalanında, sizin de bir şeyler hissedeceğiniz bu albümle ilgili, kendi parçamdan olmayan bir şeyler yazmak istemiyorum. Muhakkak siz de The Waiter #2 dinlerken fersahlarca uzaktaki bir yüreğin atışıyla ilgili bir şeyler hissedersiniz, Your Church Is Red esnasında yüreği nefretin zifiri karanlığıyla mühürlenmiş olanlar canlanacaktır zihninizde, binlerce yıl önce kurulmuş bağlar ve hiç ayrılmayacağınız yerler belirecektir When We Reach The Hill'de. Hepsi sizin tasavvurunuza ve tasarrufunuza bağlı. Ama bu sefer bencilce bir sebepten, bu sefer sadece benim hislerim yüzünden, bu sefer sadece ben hissettiğim için, ben sevdiğim için burada bu albüm. Hissediyorum, o halde varım. İyi ki varım, iyi ki hissediyorum.


Sanatçı: The Black Heart Procession
Albüm: Two

Şarkı listesi:
1- The Waiter #2
2- Blue Tears
3- A Light So Dim
4- Your Church Is Red
5- When We Reach The Hill
6- Outside The Glass
7- Gently Off The Edge
8- It's A Crime I Never Told You About The Diamonds In Your Eyes
9- My Heart Might Stop
10- Beneath The Ground
11- The Waiter #3

DOWNLOAD.

20090424

Redjetson - Other Arms






















Kim olduğunu bilmediğimiz biri, "Başlayan her şey bitmeye mahkûmdur." dedi. Kim olduğunu bildiğimiz ama asla tanımadığımız, tanısak bile çok da samimi olmadığımız, birileri tarafından bu cümle kitaplara, filmlere ve Facebook statülerine yazıldı.

Kim olduğunu bildiğimiz biri, "Kötü biten hiç bir şey unutulmaz değildir." dedi. Bu cümle, pek de okunmayan bir yazılı neşriyatın en az okunan sayfalarına yazıldı. Bu cümleyi yazarken aklından, sararmamış olsa da epey yıpranmış fotoğraflar, mezarlık ve bir jübile maçı geçiyordu.

Prekazi'nin Monaco'ya attığı gol, Mustafa Denizli'nin omuzlara alınışı, "Seni sevmeyen ölsün" bestesi o zamanlar söyleniyordu. 20-30 yıldan beri kafayı siyasi düşüncelerle bozmuş halkı rahatlatmak gerekliydi; rahatlığın bayraktarı şirin şişko bir amca ve yanından hiç ayrılmayan korkunç şişko karısı buna kanaat ettiler. O zamandan bu zamana, kim olduğunu bilmediğimiz birileri sürekli "Futbol toplumların afyonudur." dediler ve bu lafın defalarca bir yerlere yazılmasından hiç gocunmadılar. Hal böyle olunca futbol bir siyasi kimlik kazandı, tıpkı arabesk gibi, tıpkı Türk filmleri gibi; uzak duruldu, aşağılandı, tüm bunlar sonucunda uzak duranın ve aşağılayanın karakterini yücelten bir sermaye haline geldi. Ne olduysa oldu her kahramanın antikahramanlaşması, ardından antikahramanın kahraman haline gelmesi gibi, futbol bu sefer uzak durulduğu için değer kazanan ve salt bu özelliğiyle nadide bir maden olarak kullanılan bir yapıya büründü. Günümüz blogosferindeki kopya futbol içeriği patlamasının sosyolojik dökümü özetle budur. Bilin ki bugün güzel kadın ve güzel yemek dökümanı bol olan blog yazarlarının istisnasız her biri, zamanında futboldan uzak gözükerek karakterlerine katma değer sağlamaya çalışmışlardır.

Ben futboldan hiç bir zaman uzak durmaya çalışmadığım gibi, yakın durma gösterisi yapmadığım için hikayemi farklı bir açıdan değerlendirebilirim. Kendimi bildim bileli Galatasaraylıyım, çocukluğuma dair hatırladığım en eski detay da Galatasarayla ilintilidir ki iki yaşındayken Balıkesir'de bir dinlenme tesisinde mola verdiğimiz zaman beyaz plastik sandalyelerde oturup Galatasaray'a şampiyonluğu kazandıran golü izlediğimi ve sevindiğimi hatırlarım. Arada pek çok daha hatıra oluşmuştur, bu hatıraların ekseriyeti Fenerbahçe maçlarıyla alakalıdır, ama hatıralarımın en güçlüsü, hiç şüphesiz Gheorge Hagi'nin Athletic Bilbao'ya attığı son saniye golüdür. Üzüntüden televizyonlu odadan kaçıp, koridordaki masaya dayanarak sakinleşmeye çalıştığım o an atılmıştı ki bu gol, babam beni kaptığı gibi sokağa fırlamış, en sonunda da hiç adeti olmamasına rağmen hiç bir zaman çabalamaktan vazgeçilmemesi gerektiği üzerine kısa bir nutuk çekmişti. Koridordaki, dayanarak ağladığım masa sonra onun hayatını kurtaracaktı. Hayatı pamuk ipliğine bağlı halde vazgeçmez ve savaşmayı sürdürürken aklına Hagi'nin golü gelmiş midir, hiç sormadım. Ne o gol, ne Hagi, benim aklımdan hiç çıkmadılar.

Aklımdan hiç çıkmayan bu adamın, aklımdan hiç çıkmayan golünü bir kez daha izlerken düştü aklıma futboldaki bitişlerin önemi. O bitişler sonra futbol sahalarından taşarak şehirlere, gezegene yayıldı. Bir taraftarı çok mutlu eden anlar yaşatan futbolcular, sonra yaptıklarıyla taraftarın nefret paratoneri haline gelebiliyorlardı. Bu yüzden jübileler yapılıyordu, görkemli bir futbol hayatı görkemli bir sonla noktalanıyordu ki, o duygu zihinde hapsediliyor, kitabın son sayfasına en güzel cümleler yazılıyordu. Futbolcu son kez "ben buyum" demek için en hünerli hareketlerini sergiliyor, muhakkak bir gol attıktan sonra tüm sahayı dolaşarak "işte ben buyum ve beni özleyeceksin" diyordu. Bazı futbolculara ise jübile yapılmıyordu. Beklendikleri kadar iyi değildiler belki ya da sadece hak etmiyorlardı.

Bilmediğimiz bir kişinin söylediği gibi, başlayan her şey bitmeye mahkûmdu. Her şeyin bizi en fazla ilgilendiren kısımları yıllardır aynı kalmıştır ki bunlar hayat ve aşktır. Elbette onlar da bitmeye mahkûmdu. Çoğu zaman ayrı ayrı bitmelerine rağmen, aynı anda bittikleri de gözlemlenmiştir.

Jübile futbol özelinde ne kadar makbulse, hayat ve aşk için de makbuldü. İyi bir sonla biten hiç bir hayat ve hiç bir aşk unutulmamış, var olmayı -bitmemeyi- sürdürmüştür. Ölmeden önce söylenen son bir söz, ayrılmadan önce paylaşılan son bir bakış da bu minvalde jübiledir. Her biri "işte ben buyum" der. Zira geriye kalan budur; hayat bittikten sonra kemikler, aşk bittikten sonra anılar çürümekle görevlidir ama son söz, son bakış varlığın gölgesini baki kılar. Jübilesiz bir futbolcu, jübilesiz bir sevgili, jübilesiz bir hayat unutulmaya mahkûmdur.

Tüm bunların olduğu gibi, müziğin de jübileyle sonlanması beklenir. Her gün onlarca yeni sanatçıyla tanışabiliriz, tanışmış olduğumuz onlarca sanatçı aynı gün müzik yapmaktan vazgeçmiş olabilir. Tüm bunların etkileri sınırlı kalacaktır, kanun budur, böyle olması gerekir. Ama hakkıyla veda eden, geride anılarını çürütmeyecek bir iz bırakan, duyulan sevgiyi ve saygıyı mumyalayan sanatçılar bugün hala unutulmamıştır, unutulmayacaklardır da.

Tabii ki bu hususta, devamlı olarak sahnelere veda eden Adnan Şenses'ten söz ediyor değiliz. Bu uzun girizgâhtan sonra, konunun özüne, muhabbetin sadedine gelebiliriz; Other Arms, Redjetson'ın jübilesi.

Bir şeyin nasıl başladığı aslında çok da mühim olmadığından, Redjetson'la olan tanışmamı çok da iyi hatırlamıyorum, ama üç seneden biraz daha uzun olduğunu, ilk dinlediğim an kalbimden vurulduğumu anımsayabiliyorum. O zamanlar müthiş bir çıkış yapan İngiliz post-rock cemiyetinin belki de en az dikkat çeken isimleriyden biriydiler. New General Catalogue, ziyadesiyle mühim bir albümdü ve haksızlığa uğradığı bile söylenebilirdi. iLiKETRAiNS Progress-Reform gibi nispeten vasat bir albümle Mtv'lere çıkarken, aynı çizgideki ama çok daha göz kamaştıran Redjetson sessizliğe bürünüyor ve sonra da artık müzik yapmaya devam etmeyeceklerini açıklıyordu.

Ne var ki, Gizeh Records, her zamanki huyundan vazgeçmedi ve yine kalbimizi fethetmeyi başardı, Redjetson'a bir jübile-albüm yaparak. Other Arms'ı dinlerken bunları düşündüm ben, Redjetson'ın benim için nasıl başladığını, ne zamanlar dinlediğimi, dinlerken neler hissettiğimi ve kapattım içimdeki o fotoğraf albümünün kapağını, her zaman görebileceğim nadide bir yere sakladım. Biliyorum ki bu albüm, hiç bir şeyiyle olmasa bile taşıdığı bu özelliğiyle, veda olmaklığıyla, zaman zaman dinlenecek, bir zamanlar atılmış bir golün izlendiğinde yarattığı o duygu patlaması gibi, son bûsenin hala bıraktığı o sıcak iz gibi bir his yaşatacak benim için. Redjetson'la tanışmamış olanlar için ise bu veda bir başlangıç olacak belki, hüzünlü ama saygınlığı ve değeri kesin bir sona doğru gidecek bir yolculuk olacak.


Sanatçı: Redjetson
Albüm: Other Arms

Şarkı listesi:
1- Soldiers & Dinosaurs
2- Beta Blocker
3- For Those Who Died Dancing
4- Questions I Don't Want To Ask
5- Count These Demons
6- Witches At The Controls
7- First Of The 47,000
8- (g)Listen
9- Threnody
10- These Structures

DOWNLOAD.

20090409

Trespassers William - Different Stars






















Bundan yaklaşık 2-3 hafta evvel, ailemizin plak şirketi Gizeh Records, Trespassers William'ın yeni ep'si, The Natural Order Of Things'i internet üzerinden satışa sundu. The Natural Order Of Things'i pek beğenmedim, ama kendi içindeki müzikle olmasa da, 0 ve 1'lerden oluşmuş bir odanın kuytu köşelerinde uzunca bir süredir dinlemediğim ve hakettiği ihtimamı göstermediğim bir grubu aklıma çalmasıyla pek hayırlı bir işe vesile oldu.

Bazen böyle olur; yüzüne bakmadığın, gerekli alakayı göstermediğin, önemsemediğin, beklentiyle yaklaşmadığın ve bir köşede unuttuğun bir şey içinde çok nadide, çok güzel bir şey barındırıyor olabilir. Olması gereken oysa, hayatın fevkalade karmaşık olayları sonucu o nadide, o güzel şeyi bulursun, zaman ve mekanın en doğru olduğu andır o an, filminin en vurucu, en doğru sahnesidir. O sahnelerde bazen çok müphem, bazen çok baskın bir müzik vardır. Koşuşturma sahnesinde, sevişme sahnesinde, dövüşme sahnesinde çalan müzikten biraz farklı bir müziktir o, filmin müziğidir. Film bittikten sonra sahneleri ya da replikleri değil, o müziği hatırlarsın. Trespassers William, hem bulduğum, hem de bulurken dinlediğim müzikti.

disinterested nam projesiyle de aşina olduğumuz Matt Brown ile Anne-Lynne Williams'ın -ki o da Lotte Kestner ile harikalar yaratıyor bir başına- on yıl kadar evvel kurduğu grubu patlatan albüm, Different Stars. Bu patlama durumuna çok da şaşırmamak lazım, zira çoğu zaman, güzelliği algılamak için seçici geçirgenlik lazım olmuyor. Güzel, bazen herkes için güzel olabiliyor. Lie In The Sound'un One Tree Hill'de çalınması da albümün güzelliği üzerine hafif bir makyaj etkisi yaratıyor. En nihayetinde gençlik dizisi diyip de küçümsememek gerek; aynı One Tree Hill, Something Corporate'ı da ittiren güçtü. Ama bu itici gücün yanında, albümdeki tüm şarkılar muazzam bir yoğunluk taşıyor; her şarkının hissettirdiği bir his, söylediği bir söz var. İşte bu yüzden bir anda, hayatımın her anına Trespassers William bulaşmış olmasını garip bulamıyorum.

Different Stars'taki bu yoğun şarkıların yanı sıra, bir de albümde bulunmayan bir şarkı daha var paylaşmak istediğim; Love Is Blindness. U2'yu hiç sevmem, Bono'dan nefret ederim, bilen bilir. Ama bu şarkı, The Edge sağolsun, bir grubun yaptığı zirvedir. Albüm kaydı süresince kimseyle konuşmayan, suya sabuna dokunmayan The Edge'in patlattığı solo ile ruha kazınır. Trespassers William, bu şarkıyı, U2'dan çok daha güzel bir şekilde yorumlamış. Solo daha delayli -evet The Edge'inkinden bile delayli- bir şekilde duruyor ama Anna'nın ses telleri şarkıyı kutsal bir aşk ilahisine dönüştürüyor.

Normalde, tam burada, yazıyı bir şekilde toparlayıp, sıkıştırıp, ardından bir son yazmam gerekir. Ama hayır, son yazmayacağım böyle güzel bir şeye. Yazmaya devam edeceğim sadece, yavaş yavaş.


Sanatçı: Trespassers William
Albüm: Different Stars

Şarkı listesi:
1- Intro
2- Lie In The Sound
3- Alone
4- Different Stars
5- Let You Down
6- Vapour Trail
7- Love You More
8- Fragment
9- Just Like This
10- Untitled

DOWNLOAD.

20080707

Elf Fatima - Kill All W






















Üçüncü dünya ülkelerinin birinci sınıf müziklerine değinme yolculuğunda Çin Halk Cumhuriyeti'nde mola verelim. Aslında kendileri ekonomik atılımlarıyla "üçüncü dünya ülkesi" tanımını reddettiklerini söyleseler de, yüz milyonlarca insanın 36 metrekare evlerde yaşadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Tabii koca ulusun adı kalitesizlik ve basitlikle anılmaya başlayınca, müzik konusunda da beklentileri çok olmuyor insanın. Elf Fatima, bu durumda bizi şaşırtan bir isim olarak ön plana çıkıyor.

1997 yılında kurulmuş olan Elf Fatima'nın şu zamana kadar iki albüm kaydı var. 11 senede iki albüm gerçekten düşük bir oranı işaret ediyor, ama en azından yapmış oldukları albümlerin içini doldurdukları söylenebilir. Müzikal yapıya bakacak olursak, post-punk'a meyleden bir slowcore'dan bahsetmek mümkün. Bunun içini, baskın bass'lar, distortion'lı gitarlar ve en çok da vokalist Elf'in sesiyle doldurmak mümkün. Bu noktada ilginç olan bir diğer nokta, Çince'nin vokal/şarkı sözü kavramından, enstrüman kavramına doğru bir boyut kapısı açması. Bilhassa Adam And Eve, Jealous #2 gibi şarkılarda göze çarpan bu özellik, bence Elf Fatima'nın alamet-i farikası.

11 yıldır müzik yapan bir grubun bu kadar az kayıt yapması, bu kadar az konser vermesi, hakkında bu kadar az bilgi bulunması şaşırtıcı bir durum gerçekten de. Fakat Dünya'nın diğer ucunda da olsalar, haklarında neredeyse hiç bir şey bilmesek de, bambaşka bir dünyaya ait Elf Fatima, dinlemeye değer bir durum teşkil ediyor, hiç bir şeyiyle olmasa bile, müzikleri ve anadilleri arasında ördükleri o harika uyumla.

Sanatçı: Elf Fatima
Albüm: Kill All W

Şarkı listesi:
1- Blind Cinema
2- Lost
3- Spiritual Suicide
4- Adam Killed Eve
5- Your Mind Has Been Damaged
6- Jealous #2
7- Almost Perfect Day
8- Immerse
9- Spiritual Suicide (Samaritan Mojo Mix By S.J. Mojo)
10- Adam Killed Eve (Eden Mix By Slow Tech Riddim)
11- Adam Killed Eve (Outro Edit)

DOWNLOAD.

20080704

Marché La Void - Cacophonia






















Farklı coğrafyalardan bahsederken, uzun zamandır aklımda olan bir fikri uygulamaya geçebileceğimi fark ettim. Önemli gruplara ev sahipliği yapan Avrupa ülkelerinin yanı sıra, bazılarımızın haritada yerlerini bulmakta zorlanacağı üçüncü dünya ülkelerinden çıkan gruplar, kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ patikasında yeşeren ve paha biçilemeyen dört yapraklı yonca gibiler. Bulması uğraş ve ihtimam gerektirse de, asla solmuyor ve masallardaki şifalı bitkilerin varlığına inanmamıza sebep oluyorlar. Marché La Void, kesinlikle bunlardan biri.

Endonezyalı Marché La Void'in ilk kaydı Cacophonia, sadece dört şarkıdan oluşmasıyla uzunluk yönünden bir hayal kırıklığı yaratıyor olsa da, dört yapraklı yonca metaforuna kusursuz bir uyum sağlayacak şekilde, ürkütücü bir yoğunluk ihtiva ediyor şüphesiz. Bu yaprakların klorofillerinde tanıdık kimyasallar var; örneğin vokallerde bir Thom Yorke havası olduğunu iddia etmek çok da yanlış olmaz, saklı bir acı geçiyor ses tellerinde vokalistin. Bunun yanında grubun genel havasında da bir Radiohead havası hakim, ilginç bir şekilde Radiohead'in Low'la evliliğinden doğan bir çocuk izlenimi yaratıyor bende Marché La Void; biraz baygın, melankolik, uzak ve tüm bunların yanında zerafetle dolu bir tad bırakıyor kulaklarımızda. Bilhassa şarkı sözlerinin pek önem arz etmediği post-rock yahut slowcore gruplarının genelinin aksine, anadilleri olmamasına rağmen çok etkileyici şarkı sözleriyle de ön plana çıkıyor grup, tüm bu özellikleriyle müthiş bir denge ve bütünlük barındırıyor.

2008 sonbaharında, tüm çiçeklerin solduğu dönemde yeni bir albüm çıkarma planında olan Marché La Void, uzak diyarlardaki nadide çiçek arayışımızın ilk kazanımını oluşturuyor Cacophonia ep'leri ile, bu yüzden kulaklarımıza kulaklık taktığımızı gibi değil de, yakamıza bir çiçek kondurduğumuzu düşünmeliyiz belki de, Marché La Void dinlerken.

Sanatçı: Marché La Void
Albüm: Cacophonia

Şarkı listesi:
1- Them As Pyros
2- Scientific Despair
3- Fortified Emptiness
4- Depriving The Distant Thought

DOWNLOAD.

20080625

Glissando - With Our Arms We March Towards The Burning Sea






















Büyük lokma ye, büyük söz sözleme derlerken haklılarmış. Bakın daha dün ne demişim: "..yaz ayları her zaman olduğu gibi durgun geçiyor yeni albümler söz konusu olduğunda." Dün böyle bir kelâm etmişim çünkü henüz Glissando'yu keşfetmiş değildim, şimdi bu sözümü geri alıyorum; Haziran ayı bize -şimdilik- iki tane harika albüm hediye etmiş oluyor, biri dün tanıttığım I Am Your Bastard Wings, bir diğeri de Glissando'nun ilk albümü, With Our Arms We March Towards The Burning Sea.

Leedsli, iki kişilik bir topluluk Glissando, Richard ve Elly tarafından kurulmuş. Lakin işbu albümlerinde, iLiKETRAiNS'ten Her Name Is Calla'ya kadar bir çok grubun elemanı yer alıyor. Haziran 2008'in bir diğer olağanüstü keşfi Eksi Ekso'nun güçlü ve yoğun müziğinin aksine, Glissando hafif dokunuşlarla esir alıyor önce kulaklarımızı, sonra tüm ruhumuzu. Şu berbat sıcaklarda usul usul yağan bir Leeds yağmuru gibi Glissando; tane tane düşüyor üzerimize, öylesine zarif ama bir o kadar da yoğun. Hani tüm varlığıyla yağan yağmura karşı koymadığımız, yanımızdaki şemsiseyi açmayı istemediğimiz o anlardaki gibi.

Grubu kısaca tanımlamak gerekirse, Stars Of The Lid'in orkestral ambient atmosferinin, Low'un melankolisiyle birleşiminden ortaya çıkan ve hiç bir yerde rastlayamayacağımız zerafetteki vokallerle taçlanan bir yapıdan bahsedebiliriz. Ama bu, her zamanki gibi yetersiz olur ve şüphesiz ki kolaya kaçmaktan başka bir şey olarak tanımlanamaz. Albümdeki istisnasız her şarkının, nevi şahsına münhasır karakterleri olduğu düşünülürse, böylesine bir tanımlama en fazla da saygısızlık olacaktır. O yüzden albüm hakkında bir kaç kelâm etmek elzem.

With Our Arms We March Towards The Burning Sea, yavaş yavaş çiseleyerek başlıyor, We Are Depleting ile. Bu kısacık şarkı, birazdan üstümüze çullanacak duyguların bir önsözü gibi ve hakikaten de ardılı With A Kiss And A Tear'ın vuruculuğunu pekiştiriyor. With A Kiss And A Tear, piyano ve yaylıların dansına eşlik eden Elly May'in sesini ilk duyduğumuz şarkı. Albüm sanki adım adım ilerliyor, sanki koca bir yap-bozla karşı karşıyayız. Her yeni şarkıda yeni bir parça ortaya çıkıyor, o parçayla birlikte önümüzdeki görüntü şekilleniyor, her şarkı gökkuşağına ayrı bir renk katıyor gibi ve her şarkı sadece kendini değil, öncelini ve ardılını da şekillendiriyor. İşte bu parçalardan biri de, kanımca albümün en nadide şarkısı, Flood'da karşımıza çıkıyor. Piyano ve yaylıların uyumuna katılan Elly May'in ilahisi, Flood'da Richard'ın vokaline eklemleniyor. Gökkuşağındaki tüm renkler tamam ama henüz yeryüzünün bir ucundan diğer ucuna olan yolculuğu tamamlanmamış gibi. White Silence And The Fragile Reality ve Goodbye Red Rose! This Was Not For You gibi iki nazik çiselemeden sonra, Always The Storm sample kullanımı ve Japon ağıtlarını andıran yaylılarıyla o kusursuz gökkuşağını tamamlamış oluyor. Elly May'e, iLiKETRAiNS vokalisti Dave Martin'in eşlik ettiği Grekken ile sevgilimizin elinden tutuyor -ki bu şarkıyı dinlerken tumturaklı bir aah! koyverdiğimi itiraf etmeliyim- ve Our Flags Wave And Our Arms Are Around Another's Shoulders ile o gökkuşağının altından geçiyoruz. Evet, artık aynı insanlar değiliz biz, artık bambaşka bir yaşam sürüyoruz, bambaşka bir dünyadayız; cücelerin, perilerin, altın dolu kazanların varolduğu bir dünyada, gerçekle rüya arasında, Âraf'ın kıyısında.

Sanatçı: Glissando
Albüm: With Our Arms We March Towards The Burning Sea

Şarkı listesi:

1- We Are Depleting
2- With A Kiss And A Tear
3- Floods
4- White Silence And The Fragile Reality
5- Goodbye Red Rose! This Was Not For You
6- Like Everything You See
7- Always The Storm
8- Grekken
9- Our Flags Wave And Our Arms Are Around Another's Shoulders

DOWNLOAD.

20080624

Eksi Ekso - I Am Your Bastard Wings






















Sigur Rós hayalkırıklığını saymaz isek, yaz ayları her zaman olduğu gibi durgun geçiyor yeni albümler söz konusu olduğunda. Eksi Ekso bu durgunluğu paramparça eden I Am Your Bastard Wings albümünü henüz çıkardı ve kanaatimce Sigur Rós'u alaşağı etmekle kalmadı, 2008'in en iyi albümlerinden birine de imza atmış oldu.

Uzun zamandır severek takip ettiğim The Burning Paris'in kalıntılarını içeren bir grup Eksi Ekso. Bu kalıntıların başlıcası yaylı kullanımı elbette, ama The Burning Paris'ten daha yoğun ve güçlü bir kimliğe sahip olduğunu söyleyebiliriz Eksi Ekso'nun. Basit post-rock kalıplarının dışında, orkestral bir atmosferde müzik yapıyor Eksi Ekso; obua, trompet, viyola ve belki de en önemlisi, akıllıca kullanılan vokaller ile.

Grup, The Cure'den Black Sabbath'a, Ravel'e kadar uzanan bir ilham listesi açıklarken mübalağa etmiyor. Hakikaten de The Choir Will Always Sing'in bass yürüyüşlerinde The Cure hayaleti gizli, The Gallows'un keman partisyonları sanki Ravel'in saklı bir el yazmasından kopyalanmış sanki. Dolayısıyla ortaya çıkan albümün duygu çeşitliliği inanılmaz; sanki her enstrüman kendi hikayesini anlatıyormuş ama hepsinin hikayesi çok vurucu bir yerde birbirine bağlanıyormuş gibi. Sonuç öylesine harikulade ki, ne kadar övsem, ne kadar konuşsam yetersiz olacakmış gibi hissediyorum; hayatımda beni bu kadar derinden etkileyen ve dimağımı kurutan, soluğumu kesen en fazla 4-5 albüm olmuştur, I Am Your Bastard Wings kesinlikle onlardan biri.

Sanatçı: Eksi Ekso
Albüm: I Am Your Bastard Wings

Şarkı listesi:

1- Wintering, The
2- O'God, They've Frozen
3- Killing Texas
4- The Choir Will Always Sing
5- Albatross
6- I Thought You Died The Last Time
7- NITNB
8- Mavri
9- The Gallows
10- Just Leave
11- (Spouse Of) The Blind Hunter
12- Russian Excuse

DOWNLOAD.

20080410

My Brightest Diamond - A Thousand Shark's Teeth






















Shara Worden,ne olduğuna hala anlam veremediğim, Ulusal Akordeon Şampiyonluğu gibi bir payeyi elinde bulunduran bir beyefendi ve organist bir hanımefendinin evladı olarak dünyaya gelmiş. Bu durumda, kişiliğinin temellerinin atıldığı yıllarda müzikle olağandışı bir şekilde haşır neşir olduğunu düşünmemiz için araştırmacı gazeteci olmamıza gerek yok. Kilise koroları, babadan jazz, anneden klasik müzik derken iyiden iyiye müzikle bir olan Worden'ın en beğendiği bestecilerden biri Henry Purcell'miş. Buna özellikle değiniyorum ki, hakikaten Worden'ın müziğinin "alt metninde" bir Purcell tınısı yakalamak mümkün. Tüm bunların yanında, Share Worden hanımefendinin -şahsi kanaatimce şebeğin önde yürüyeni olan- Sufjan Stevens ile birlikte çalışmışlığını da not düşebiliriz.

İşte bu hanımefendinin tek kişilik projesi My Brightest Diamond'ın, 2006 yılında çıkardığı Bring Me The Workhorse albümü, çok olumlu eleştirilerin sujesi olmuştu. Something Of And End, Dragonfly, The Good And The Bad Guy gibi şarkılar bu olumlu eleştirilerin paratonerliği görevini üstlenmişlerdi muhakkak, hala çoğumuzun zihninde ve dilindedir bu şarkılar. Ama My Brightest Diamond'ın bu başarısını salt şarkı yahut prodüksiyon başarısı olarak düşünmemek icab ediyor; bu durumun yegâne müsebbibi, Shara Worden'ın müzikal kalite algısı ve bu algıyı kolayca dinleyiciye yansıtabilmesidir kanaatimce.

Şu kertede indie-kadın-vokalist-projesi stereotipine değinmemiz gerekiyor. Bu durumda bir tasnifleme yapmamız, ve kabaca iki alt-başlıkta bu durumu değerlendirmemiz mümkün: Bir elimizde -benim Demet Akalın kalitesinden çok da yüksek görmediğim bir kalite ihtiva eden ve başarısını "hype" rüzgarına borçlu olan- CocoRosie, Róisín Murphy ve bunların türevleri; diğer elimizde ise Alison Goldfrapp, Imogen Heap gibi isimler var. Shara Worden, her ne kadar Sufjan Stevens ile çalışmış olsa da, Goldfrapp ve Heap gibi isimlerle anılması gereken bir 'müziyen'. En nihayetinde müziğinden başka sunacak bir şeyi yok ve bunu da layıkıyla yapıyor.

Yaptıklarını gözlemlemek adına elimizdeki yeni veri, aslında Haziran 2008'de çıkacağı açıklanan ve fakat nisan ayında sızan yepyeni albüm, A Thousand Shark's Teeth. Shara Worden bu albümle kendi çizdiği çizgilerinin dışına çıkmamış olsa da, belirgin bir gelişim ya da oturmuşluk kazanmış olduğunu iddia etmemiz mümkün. Bu da şöyle bir bakış açısının temelini atıyor; gerek albümdeki enstrüman kullanımı, gerek vokal karakteriyle "kadın vokalli indie grubu ürünü" değil, klasik müziğin çağımızdaki izdüşümüne denk gelecek bir albümün ortaya çıktığını düşünebiliriz. Bu noktada şarkılara da ucundan değinmek icab ederse; Inside A Boy'un tipik bir "a1" şarkısı olduğunu söyleyebilir, The Ice&The Storm'da belirgin bir Frou Frou göndermesine tanık olabiliriz. Ama bu iki favorinin yanında albümün gizli hazineleri kanımca To Pluto's Moon ve Bass Player ki bu da bizi neredeyse bütün ehemmiyetli şarkıların ard arda geldiği gerçeğine ulaştırıyor. Bu belki prodüksiyonla ilgili bir sorundur yahut 2 ay evvelden sızmış bir albümün barındırdığı ufak bir eksikliktir; ama müzikal açıdan albümün kalitesine gölge düşüremeyecek olduğundan şahsen benim hiç umrumda değil.

Sanatçı: My Brightest Diamond
Albüm: A Thousand Shark's Teeth

Şarkı listesi:
1- Inside A Boy
2- The Ice & The Storm
3- If I Were Queen
4- Apples
5- From The Top Of The World
6- Black & Costaud
7- To Pluto's Moon
8- Bass Player
9- Goodbye Forever
10- Like A Sieve
11- The Brightest Diamond

DOWNLOAD.