20090329

Long Distance Calling - Avoid The Light






















Limbo Pillow'un, duygu seliyle yazılmış duygusal yazıların yer aldığı bir blog olduğu yönündeki eleştirilerle sık sık karşılaşıyorum, ne yazık ki bu eleştiriler direkt olarak gelmediği için meramımı anlatma platformum oluşmuyor, ardından bu şekilde bardak taşınca, mesele evrensel bir açıklamaya gidiyor, bunu da sevmiyorum. Yine de, sadece yapılması gerekeni yapmanın muteber olduğunu düşündüğümden, söylemem gerekenleri söyleyeceğim.

Evvela, duygusallığın nakli ile duygunun nakli arasındaki farka vakıf olmak lazım. Yazmak, kelimeleri peşi sıra eklemlemekten fazlasıdır ki, en temel fazlalığı, kavramların ve dolayısıyla kelimelerin işaret ettiklerine tam anlamıyla vakıf olmaktır. Bu açıdan baktığımızda, Altay Öktem ile aramızda bir fark var. Ben ne kadar duygusallaştığımı, ne kadar hislendiğimi anlatmaya çalışıyor değilim, yahut anlatmak için hislenmek gibi bir durum yok ortada; filhakika, hislendiğim için yazıyorum. Yoksa gün boyu oturup, nasıl yapsam da kendimi yansıtmaya çalışsam diye tefekkür etmiyorum. Ne söyleniyor, ne yazılıyorsa, aniden ortaya çıkıyor, yansıyor. Bu bir fıtrat meselesi olmalı ki ne yaptıysam aniden yapmışımdır; aniden küfrederim, aniden sevdiğimi söyler aniden nefret ettiğimi belirtirim, yumruk atmadan önce düşünmem, öpmeden önce de. Ağlasam mı, gülsem mi diye tahlil etmem; ağlar ya da gülerim. Bu noktada, hayvanlığımı kucaklarım, büyük bir gurur ve kabullenmeyle.

Müzikle ilgili yansıtmada da kemikleşmiş bir davranış biçimim var elbette. Hayatımda bir kez olsun dans ettiğimi hatırlamıyorum, dans mekaniğini çözemedim. Müzik output'unun dans tezahürü, bende kelimeler şeklinde ortaya çıkıyor. Kafamda kelimeler oluşuyor, kimini saklıyorum, kimini eliyorum, ortaya çıkanı yazıyorum. İşlem böyle oluyor ve bana hayvani geliyor. Bunu seviyorum.

Duygu yoğunluğu yüksek müziklerde, içimdeki hayvanı zifiri karanlıkta, gözü açık bir uyku halinde hayal ediyorum, daha doğrusu böyle bir görüntü çarpıyor zihnime. Long Distance Calling'in yaptığı müziğe benzeyen müziklerde ise, omuzlardan çıkan adımlarla yürüyen bir kedigil imgesi hasıl oluyor. Hayvanlığı daha yoğun hissediyorum, daha çok seviyorum içinde bulunduğum durumu.

Müzik üzerine yazma akademisi kurulsa herhalde mezunların hepsi, müzik yazısıyla ilgili bir benzetme yahut tanım yapma yolunu özümsemiş olarak mezun olurlardı. İşin akademik boyutu zerre kalibresinde ilgimi çekmediğinden, aklıma gelen ilk tanımı yapıyorum; Türkiyedeki rock müziğin gediklilerinin ayaklarının dibinde geçirdiğim ilk-gençliğimin ilk yıllarında, Long Distance Calling gibi "güçlü" müzik yapan gruplar genelde "Tır geliyor! Uçak geliyor! Tren geçiyor!" gibi mübalağalar ile tanımlanırdı.

Benim havsalamda da, üzerine konuşmakta olduğumuz, Long Distance Calling'in ihtiva ettiği o infilak gücü yüksek progressive rock tonları, ağır ve kuvvetli vasıtalar biçiminde şekilleniyor. Vurucu, sert gitar riff'lerinden meydana gelen bir müzikten bahsediyoruz; ama ne Isis-Pelican düzleminde ilerleyegelen bir karanlık ne de sürekli eğrilip bükülen, sololarla süslenen bir vahşilik baskın. Daha çok, merak uyandırıcı bir şekilde evrimleşen bir müzik söz konusu, bir dönüşümün müzikal haliyle karşı karşıyaymışız gibi bir his ortaya çıkıyor.

Daha geçen hafta bu zamanlar, Isis eşliğinde ayılıp bayılan bir insan olarak şunu samimiyetle söyleyebilirim ki; henüz iki-üç yıllık, yeni yetme sayılacak bir grup olan Long Distance Calling'in Avoid The Light albümü, Wavering Radiant gibi ziyadesiyle doyurucu olan efsanevi bir albümün bile üzerinde, benim gözümde.

Bir defa, albüm dahilindeki tüm şarkılar çok farklı ruh halleri üzerinde gidip geliyorlar. Gümbür gümbür giren, trenleri ve tırları anımsatan o sert gitar riff'leri, bir anda durup nefes alıyorlar, ardından gerinip, omuzdan çıkan adımlarla yürümeye, tekrar koşmaya, pençelemeye, ısırmaya başlıyorlar. Bu anlamda, şarkıların üzerinde düşünüldüğü, bir çok şey yansıtıldığı aşikar.

Albümle ilgili gönlümü çalan iki ufak detay daha var. Birincisi, geçen yıl çıkmasını beklediğimiz ama ertelenerek büyük bir düşkırıklığı yaratan Katatonia albümüne nazire edercesine ağzımıza bir parmak bal çalınıyor bu albümde. Katatonia vokalisti Jonas Rentse'nin vokaliyle eşlik ettiği The Nearing Grave, müziğiyle de Katatonia tadı sunuyor. Her Katatonia-severin dinlemesi gereken bir şarkı olduğunu düşünüyorum The Nearing Grave'in; üstüste binen ve progressive'leşen bir Katatonia dinlemek gibi bir his veriyor bu şarkı. İkinci ufak detaysa, Sundown Highway'deki theremin'ler. Müziğe öyle güzel yakışmış ki, şarkının sadece başını bile defalarca dinleme isteği yaratabiliyor.

"Güzel" müzik böyle bir şey. İnsanı, üzerinde konuşmaya, yazmaya zorluyor. Olayı akademik doğruculukla değerlendirenlerin ya da kakara-kikiri yapanların anlayamayacağı bir durum olabilir, o kısmıyla ilgilenmiyorum. İlgimi çeken tek şey şu; -hadi ben de Baker'den yardım alayım- hissedebiliyor musunuz?


Sanatçı: Long Distance Calling
Albüm: Avoid The Light

Şarkı listesi:
1- Apparitions
2- Black Paper Planes
3- 359
4- I Know You, Stanley Milgram!
5- The Nearing Grave
6- Sundown Highway

DOWNLOAD.

20090327

Whitetree - Cloudland






















Ortaokul sıralarından bir rüzgar esse, o rüzgar bize bir Türkçe öğretmeni kelamı getirse, kulaklarımızdaki titreşimin beynimizde yarattığı ses şöyle olurdu: Türkçe güzel bir dil. Sahiden de nadide bir dile sahibiz, bilhassa kelimeleri ve kelime kalıplarını kurcalayınca, altlarını kazıyınca ortaya çıkan manalar çok daha büyüleyici bir durumu resmediyorlar.

Mihrakımız, müzik, söz konusu olunca bu büyüleyici durumun örnekleriyle keyifli bir oyun oynayabiliriz. Kurcaladığımız vakit, müzikle ilgili çoğu yerleşmiş kalıbın sıvılarla ilgili olduğunu keşfediyoruz; türkü pınarı, müziğin çağlaması gibi kavramlar nasıl olmuş da dile yerleşmiş, çöreklenmiş? Bu sıvı halin, duygusal bir durumu işaret ettiği çok açık. Ağlarken, kanarken, savaşırken, sevişirken, uyurken yanisi yaşarken, daha da yanisi duyarken -duygularken- ortaya çıkması, bunların külliyatının bir şekilde müzikle olan bağlantısı, böyle bir eklemlenmeye yol açmış dilimizde, zihnimizde. İşte belki de bu yüzden, içsel sıvılarımızın dışsal başka bir sıvıyla buluşması anında, duygularımız daha da kuvvetleniyor, o "duygu seli" dediğimiz durum hasıl oluyor. Yoksa gürleyen bir yağmurun, sessiz sakın akan bir derenin, şehri bıçak gibi ikiye ayıran bir denizin, buz gibi bir duşun bu kadar yoğun bir ruh haline yol açmalarını nasıl açıklayacağız? O halde, müzik bir sıvıdır. Her sıvı gibi, bulunduğu kabın şeklini alır ve fakat diğer tüm sıvıların aksine, kabın dışındaki sıvılardan da çok büyük oranda etkilenir.

Bu etkilenme işi, benim nezdimde, benim kabım için yani, daha ileri bir şekilde tezahür ediyor. Yağmurun altında içime doldurduğum müzik ile daha müstesnai ve daha namütenahi bağlar kuruyorum. Whitetree, bu bağlardan birini kurduğum gruplardan biri ve vakit itibariyle sonuncusu olma özelliğini taşıyor. Elbette ki bu özelliğe vakıf olması bakımından, bir aşinalık barındırıyor olmalı. Bu aşinalığın adı, Ludovico Einaudi.

İtalyan bestekar Ludovico Einaudi ile taarrüfümüz This Is England nam filme denk geliyor. Bahis konusu filmdeki Fuori Dal Mondo, en az filmin kendisi kadar yoğun bir hava ihtiva ettiğinden, Einaudi ismiyle içli dışlı olmam kaçınılmazdı. Böylesine etkileyici bir girizgahın ardından, ilişkimiz nezaket dolu bir biçimde devam edegeldi; Whitetree ile birlikte ise çok daha doygun bir döneme adım atmış bulunuyoruz.

Ludovico Einaudi'nin yağmur tanelerini anımsatan piyano dokunuşlarına, yine aşina olduğumuz bir isim olan To Rococo Rot'dan Robbert ve Ronald Lippok biraderler eşlik ediyor. Ortaya çıkan sonucu "klasik müzik soslu post-rock" olarak nitelendirmek müzikal bir cinayet ve cehalet olur, onun yerine Einaudi'nin baskınlığına, ambient tonlarıyla eşlik eden bir To Rococo Rot tanımı yapabiliriz. En nihayetinde, Robbert ve Ronald biraderler, Einaudi'nin dehasına saygı duyarcasına, kendi etkilerini daha ufak ama etkili boyutta tutmaya karar vermişler gibi. Ne var ki, birbirinden ayrı tutulamayacak ve bağımsız değerlendirilemeyecek kadar doyurucu bir bütünün ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Biliyoruz, görüyoruz, bahar geliyor. Ben baharlardan ilk olanını sevmem, yazdan ise hiç hazzetmem. Güzel olduğu düşünülen vücut bölgelerinin teşhiri, bunaltı, kurak terler, sıkışıklık hissi bana çekici gelmiyor. O sebeple, sevgiliden ayrılmadan hemen önceki o kısacık anın ihtiva ettiği aciliyet dolu hissi yaşıyorum şu sıralar; yağmur, rüzgar, bulutlar elimden kaymadan son bir kez daha sıkıca sarılmak, kucaklamak istiyorum bu ayrılıktan evvel. Son bir buse kondurmak istiyorum yağmurla ıslanan sokaklara, Whitetree eşliğinde.


Sanatçı: Whitetree
Albüm: Cloudland

Şarkı listesi:
1- Slow Ocean
2- Kyril
3- Other Nature
4- Koepenik
5- Mercury Sands
6- Light On Light
7- Ulysses And The Cats
8- Tangerine
9- Drereks Garden
10- The Room

DOWNLOAD.

20090323

Isis - Wavering Radiant






















Bundan önceki Wavering Radiant yazımda, bir sözden ötürü albümü henüz dinlemediğimi, bu yüzden de albüm üzerine lakırdı etmeyeceğimi söylemiştim. O sözden yine bahsetmeyeceğim size, ama bir başka sözleşme, tam da konumuza uygun kaçacak gibi;

Doktor Faustus, Allah'ın sevgili kulu diyebileceğimiz türden, dünyalar şekeri, dünyalar iyisi, kendi halinde bir adamcağızdır. Etliye sütlüye karışmaz, işinde gücündedir. Etrafındaki diğer insanlar türlü dalavareyle iştigal ederken, Faustus kitaplarına gömülür, araştırmasını yapar, Rabb'ine şükreder. Bir gün olsun ağzından ufak bir isyan kelimesi dökülmemiş, boğazından bir lokma haram lokma geçmemiştir. Ne var ki, Şerr'in ateşi -gün gelir- Faustus'un kalbini de yakar; iblis taifesinden Mephistopheles, ademoğlunun zayıflığını göstermek adına, Allah'ın bu güzide kulunun bile yoldan çıkabileceğini kanıtlamak istemektedir. Yoldan çıkmanın, Şerr ateşinde yanmanın da en kolay yolu, insanın kalbinden geçer ve Mephistopheles bunu öyle iyi bilmektedir ki, Şerr'in ateşi aşk ile yakar Faustus'un kalbini. Nihayetinde, yaşlı ve çirkin Faustus, aşkını elde edebilmek adına Rabb'ine bile karşı gelmeyi göze alarak, iblisle bir sözleşme imzalar. Buna göre, hayatta kaldığı sürece tüm istekleri yerine getirilecek, karşılığında da ahirette Şeytan'a hizmet edecektir. Ancak bu sözleşmenin de tek bir şartı bulunur; eğer yerine getirilen isteklerinden herhangi biri karşısında, yaşadıklarının güzelliğine dayanamayıp o anın içinde sonsuza değin kalmayı arzularsa, sözleşme sona erecek ve Faustus bir anda ölecektir. Sözleşmeyi kanıyla mühürleyen Faustus artık resmen yoldan çıkmıştır, resmen diğerleri gibidir. Resmen kötüdür. Ancak her kötünün içindeki o yumuşak insanlık, iyiye ve güzelliğe olan mecburiyet sonunda saklandığı yerden çıkar ve Faustus Zaman'ın içinde hapsolmak isteyerek ölümünü kucaklar.

Edebiyatın bu nadide eseri, bu satırların yazarını da derinden etkilemiştir. Faustus'un trajedisi iki birbirine zıt ruh hali içindeyken tezahür eder ruhumda; ya korkunç bir umutsuzlukla cebelleşiyor ve kalbimin Şerr'in ateşiyle kavrulduğunu hissediyorken ya da o anlatılamaz sükunet ile dolu anlarda, o anın içinde hapsolma arzusu benliğimi esir alırken. Hayatımda bir kaç defa Zaman'a geçme dediğimi anımsıyorum: Usul usul yağan yağmurun eşlik ettiği bir Galata akşamında yahut bir metro istasyonunda oturup eşsiz güzellikte bir müzik dinler ve ciğerlerime karbonmonoksit doldururken yahut Ege güneşinin altında yüzyıllar önce inşa edilmiş bir kalenin surlarında oturur ve sigaradan derin bir nefes teneffüs ederken. Her seferinde şuna kanaat ederim ki, sıkışmak istediğim o an daima bir öncekinden daha güzel bir an olur. Bu kanaatin pek çok farklı manası olabilir; hayat güzeldir ve her seferinde kendini daha güzel bir şekilde gösterir diyebiliriz pek ala. Ya da insan doyumsuzlaşır ve yetinmeyi bilmez, o yüzdendir ki hep daha güzel bir anın arayışı içindedir, gibi bir sonuca da ulaşmamız mümkün.

Bu sözleşme hususunun ve anın içinde hapsolma arzusunun, Isis ve Wavering Radiant ile içiçe girdiği nokta da işte tam burası. Verdiğim sözün, Faustus'un verdiği sözle içiçe girmesi ve benim ağzımdan yine aynı sözlerin dökülmesi, yine o anın içinde hapsolma isteğimin ortak noktası olan Wavering Radiant'ın yarattığı duygu yoğunluğunun, tıpkı önceki Isis albümlerinin de ihtiva ettiği, o içinde hapsolma isteği yaratması gibi, daha yoğun ve daha "bütün" bir hal taşıdığını söylememiz gerekir.

Zifiri karanlıkta, belki sadece bir mum ışığından süzülmekte olan ışığın yarattığı his aklıma geliyor Wavering Radiant dinlerken -ki onlarca dinlemenin ardından- en çok, tüm diğer zifiri karanlık kadar yoğun şeylerin yanında. Bu denli bir duygusallığın bu denli bir şiddetin içinde hapsolmuş olması, ying ve yang'in yarattığı o merak uyandırıcı ama bir o kadar ürkünç ahengi anımsatıyor bana bu albümde. Muhtelif tanımlar yapabiliriz bu kimlik için, yapılmıştır ve yapılacaktır da. Lakin benim açımdan, şu sayfalarda bahsedilecek yegane tanım var bu albüm söz konusu olduğunda. Wavering Radiant; düşünülen, söylenen, söylenmeyen, yapılan, yapılmayan, dinlenen, kulak asılmayan onca şeyden sonra, onca yaşamaktan sonra yani, benim için ilahi bir imge, ruhsal bir tezahürdür.


Sanatçı: Isis
Albüm: Wavering Radiant

Şarkı listesi:
1- Hall Of The Dead
2- Ghost Key
3- Hand Of The Host
4- Wavering Radiant
5- Stone To Wake A Serpent
6- 20 Minutes / 40 Years
7- Threshold Of Transformation

DOWNLOAD.

20090318

Sadistik - The Balancing Act





















Rap, çok sevdiğim bir müzik türü değil. Tabii bunu söylerken Cartel, Beastie Boys, Eminem, Sagopa Kajmer gibi isimleri farklı bir noktada değerlendirmem gerektiğini biliyorum. Galiba yapı itibariyle bu kadar kolay yapılabilen rap, bu sebeple hem rahatça yaygınlaşabiliyor hem de -yine aynı sebeple- çıtanın rakımıyla ilgili sorunlar yaşıyor. Bu noktada ne yaptığının bilincinde olan ve bunun için kan, ter ve gözyaşı akıtmaktan çekinmeyenler, yığınların içinde parlıyor ve saygıyı hakediyorlar.

Her halükarda, yaygın standarta ve müesses nizama baktığımda, kırılması zor bir önyargıyla karşı karşıya olduğumu iddia edebilirim bu hususta. Tesir, Sadistik'in albümünden beni haberdar ettiğinde de benzer bir önyargı devreye girmiş, lakin Emancipator ismi telaffuz edilince önyargım pozitif ayrımcılığa dönüşmüştü. Şimdi, çok da yanlış bir tutum içinde olmadığımı görüyorum, büyük bir zevkle.

Kendi halinde müthiş şarkılar yapmak dışında bağımsız hip-hop prodüktörlüğüyle de iştigal eden Emancipator'ın elini attığı The Balancing Act müthiş bir rap albümü. Yalnız albümü sadece bununla değerlendirmek, diğer isimlere çok büyük bir saygısızlık olur. Emancipator'ın yanında bir çok kişi albümün beat'lerine katkıda bulunmuş. Ortaya çıkan sonuç; nefes kesici, zifiri bir karanlık olmuş müziklerde.

Fakat Sadistik'in olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğunu söylememiz gerek. Müziklere hakim olan o karanlık, duygusal havaya çok yakışan bir sesi var Sadistik'in. Bunun yanı sıra, rap meziyetleriyle de önplana çıkıyor; tonlamaları, hızı, ulamaları her biri başlı başına bir şarkının doyuruculuğuna farklı baharatlar katıyor. Yazılan sözlere baktığımızda da yine albüm dahilindeki tüm şarkıların çok dolu bir yazınsal içeriğe sahip olduklarını görüyoruz. Ki bence Sadistik'in en büyük meziyeti şarkı sözlerinde ortaya çıkıyor, November'ın şarkı sözlerinin okunmasını öneriyorum bunun kanıtı için.

Benim gibi rap'ten uzak olanlar için, Emancipator'ın beat'lerini yazdığı bir klip ile alışma eğrisini çizgiye yakınlaştırabiliriz;



Böyle şeyler görüp dinlediğimizde, aslında içinde bulunduğumuz durum beni daha da hüzünlendiriyor. Türkiye'de rap'in İbo Show'da tepe noktasına ulaşması bile bu noktada manidardır. "Rap'i sevdirme, yaygınlaştırma" düsturuyla ortaya çıkanlar aslında tek yaptıklarının Sadistik gibi isimlere karşı önyargıyla yaklaşmamıza sebep olacak kadar kötü bir izlenim yaratmak olduklarının farkındalar mıdır yoksa ömrünün son demlerini yaşayan bir teyzeye "yao! yo!" dedirtmek midir sevdirmekten kasıt? Bunu bilemeyeceğiz; bildiğimiz tek şey artık meselenin sorgulama sınırlarından çıkmaya başladığıdır. Zaten sınırlarımıza giren Sadistik gibi isimler oldukça da, bu tip sorgulamaların lüzumsuz olduğunu anlamaya başlıyoruz. Sağol Sadistik, en az bir kişinin inancını yenilemiş oldun.


Sanatçı: Sadistik
Albüm: The Balancing Act

Şarkı listesi:
1- Dawn Of The Dead
2- Playing God
3- Ashes To Ashley
4- Searching For Some Beautiful
5- Memento Mori
6- Clockwork Grey Interlude
7- Absolution
8- Murder Of Crows
9- Writes Of Passage
10- Angel Eyes
11- November
12- The Exception To Everything

DOWNLOAD.

20090316

Jeniferever - Spring Tides



















Zaman zaman bana soruluyor; "Bu albümden bahsederken, neden mihrakını alıp hüzne/neşeye koydun, oysa ben ve bir çok kişi tam tersini hissetmiş?" Cevap belli, müzikte ne arıyorsam, onu buluyorum. O yüzden siz mesela Balmorhea dinlerken huzur bulabiliyorsunuz belki ama ben o huzuru farklı yaşıyorum; yine Güneş'in batışını izliyorum belki bir kumsalda ama şezlong üzerinde değil çivilerle dolu bir yatağın üzerindeyim, çünkü bunu arıyorum, bunu buluyorum.

Jeniferever için de 2 yıl önce büyük bir huzurdan bahsedebilirdim. Choose A Bright Morning sükunetin ve huzurun notalaşmış haliydi benim için, çimentolaşmış algım neticesinde hala benzer bir payeyi taşımaktadır. Ne var ki Spring Tides, Jeniferever'ın yeni albümü, yine bir sükuneti ama bu sefer sessiz çığlık frekansındaki bir sükuneti barındırıyor. Nasıl bir şey, anlatayım;

Bir cuma sabahı, zemheri ayazda ve zifiri karanlıkta evimden çıkıyorum. Bir vasıta bulma umuduyla, o çok sevdiğim otobüs duraklarından birindeyim. Varmam gereken yere varmak için, bu saatte kullanabileceğim tek vasıta başkalarının otomobilleri, bense otostop yapmak için fazla tutuğum, öyle olmasa bile otostop yapabilecek bir araç bile yok. Hal böyleyken, vasıtayı boşverip ayaklarıma güvenmeye karar veriyorum, incecik yağmur damlalarıyla ıslanmış asfalt üzerinde sokak lambalarının yansımaları ve ben varım bir tek. Yürüyorum. Yürüyorum. Uzunca bir süre yürüyorum. En sonunda menzilime yaklaşırken, o çivilerden bir tanesi daha çakılıveriyor kafatasıma. Gözlerime perde iniyor. Kaldırıma çöküyorum. Yüzümden akan yağmur tanelerinin burnumdan ince ince sızan kana karıştığını çok sonra farkediyorum. O arada, yağmuru fırsat bilen bir solucan, uzayabileceği kadar uzamış, yürümeye devam ediyor. Gökkubbeye bakıyorum; hava aydınlanıyor. Kulağımda Ox-Eye çalıyor. İnanılmaz bir huzurun şafağı yaşanıyor göğüs kafesimde; çenemden yere damlayan bir iki damla pembe kanla, yavaş yavaş ilerleyen solucanla, laciverti fethetmeye çalışan foton dalgalarıyla, ölçülmez incelikte yağan yağmurla, kulağımdaki müzikle.

O an Jeniferever'ın zerk ettiği duyguyu mühürlüyorum. Davullardan, yaylılardan, ince yağmur taneleri kadar keskin gitarlardan bahsetmeye gerek duymuyorum. Müzik, her şeyiyle yaşamayı anımsatıyor bana. Karanlığı yırtan ışığı, solucanın yürüme çabasını, yürümeye mecbur oluşunu, kimse hiç bir şey ama hiç bir şey bilmezken damarlarından süzülen iki damla kanı, direnmek zorunluluğunu, yeni bir hayata ve/ya değişime adım atarken yaşadığın o gözlerini kör eden, dudaklarını titreten zevk dolu acıyı.

Ayağa kalkıyorum, yürümeye devam ediyorum.


Sanatçı: Jeniferever
Albüm: Spring Tides

Şarkı listesi:
1- Green Meadow Island
2- Concrete And Glass
3- Ox-Eye
4- St. Gallen
5- Nangijala
6- Sparrow Hills
7- Lives Apart
8- The Hourglass
9- Ring Out The Grief
10- Spring Tides

DOWNLOAD.

20090311

Everybody Loves Irene - The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity






















Ailemizin shoegaze tedarikçisi Berçin, arzın Asya adını verdiğimiz kısmında ikamet eden insanların kurduğu gruplardan müteşekkil olan bir toplama albüm attı kapımın altından. Albümdeki grupların çoğu, ortalama üstü olmasına rağmen, bir tanesi farklı bir tecrübe yaşamama vesile oldu. Everybody Loves Irene dinlerken ne olduğunu bile anlamamıştım, ancak şarkı bittikten sonra kendime gelebildim "o neydi?" sorusuyla birlikte.

"Hemen bi' soruşturma" burada önemli bir kavramdır. Haluk Bilginer, Masumiyet'te, filmin en güzel ve en korkunç sahnesinde, elinde bir sigarayla, yıllardır peşinden koştuğu, boynunu eğip usul usul takip ettiği kadını anlatır iken, ilk karşılaşmalarından sonra onun hakkında bilgi almak için "hemen bi' soruşturma" yaptığını anlatır.

Ben ise şahsi "hemen bi' soruşturma"mda, araba gibi çarpıp giden, kalbimi tekleten, bir düşten yere düşmüşüm gibi hissettiren bu grubun sadece anlık, bir nefeslik olmadığını keşfettim. Everybody Loves Irene'in Endonezyalı olduğunu öğrenince daha bir farklı hissettim, sanki bana çarpan araba tanıdıkmış, plakası zihnimde kazılıymış gibi.

Arzın gizli köşelerinde kalmış gruplara özel bir alaka duyduğum, takip edenlerin malumudur. Bilhassa Endonezya semaları bu aşamada benim için farklı bir anlam ihtiva ediyor; Marché La Void'in üflediği bu nefes, zamanla ufak çaplı bir fırtınaya dönüştü. Yazılı bir neşriyat için "Türkiye Malezya Olur Mu?" tartışmasına mukabil, bir "Türkiye Endonezya Olur Mu?" araştırması içine girmiş olmam, Endonezya aşinalığımın müsebbidir.

Biliyorsunuz ki, ben şimdi size Everybody Loves Irene'in müzikal parantez açılımını yapacak, cümlenin ögelerini paramparça edecek, altlarına da eliptik çizgiler çekip özne, tümleç, yüklem diye tanımlar ve saptamalar yapmayacağım. Onun yerine, bir çok yazımda yaptığım gibi, "okuyucu, okuduğu şeyin neye benzediğini nereden bilecek?" dilemmasının devamı olan saptayıcı ve tanımlayıcı olmaktan ırak, yarım yamalak cümlelere de meyledecek değilim. Zira grubun Memento Mori klibi, hem gözlerinizi hem kulaklarınızı, ama emin olun ki en fazla da ruhunuzu, yüreğinizi yeterince açıklayıcı bir şekilde etkileyecek:



Müsaade ile, şarkı hakkında bir iki lakırdı etmek isterim.
Kendisiyle ilgili tanımlayıcı bir yazı yazma gereğini hissedenler ve bu yazıyı Latince'nin dehlizlerinden çekenler, Memento Mori cümlesinin, "Ecel'i hatırla" manasında olduğunu bileceklerdir. Burada bir parantez açalım ve diyelim ki; mori bir eylemi anlatmak öte bir süreci temsil eder, cümlenin ögelerindeki bir yüklemden uzak, cümlenin aralıklarında varlığını sürdüren bir gizli öznedir. Dilimizde, aynı farkı ölmek ve Ecel'i gelmek arasında görebiliriz. Ecel, anlık bir ölme -yani yaşamaktan vazgeçme- işleminden çok daha fazlasını temsil eder; belirli bir zamanın kendisidir aslında, yaşanan her anın, her nefesin içindedir. İşte "Memento Mori", bunu hatırlamamızı ister, her nefeste soluduğun oksijenin, azotun, karbonun yanında, Ecel'i de solumamızı salık verir.

Azrail'in, çok değil 5-10 santim ile, elinden kaçırdığı insanlar, Ecel'le yaşamayı bilirler. O insanlar, tabiîdir ki onunla yaşarken, ona göre de yaşayacaklardır aynı zamanda. O yüzden büyük düşler diye görülebilen düşünceler, aslında yapılan bir mutabakattan, bir plandan başka bir şey ifade etmezler. Bu mutabakatın şartları değişkenlik gösterse de, temel şartı hep aynıdır; olabilecek en yakın zamanda, arzın ve arşın birbirine en yakın olduğu noktaya çıkabilmek, oraya varabilmek. Zira Ecel hep tetiktedir, cümlenin arasında gizlenmekten bıkıp, cümleyi ögelerine, insanı da atomlarına ayırmak için beklemektedir ve bunun için ne zaman ortaya çıkacağını sahiden de kimse bilemez. En beklenmedik anda bir anda olup bitecek bu süreç sonunda tek önemli şey, kişinin arşa ne kadar yakın olduğundan başka bir şey değildir. Devamı malumunuz, arzın dibidir çünkü. Ecel'i hatırlayanlar, arşa varmak için gözlerini karartırlar, onlar lakırdılarımı anlayacaklardır. Diğerleri, gözlerinde kapkara bir boşluk olarak gördükleri şeyin aslında hangi amaç için karardığını bilselerdi, olduğundan çok daha güzel bir yer olurdu Dünya.

Ah, işte tüm bunlar, tüm bunlar Irene Yohanna'nın iki dudağı arasından sızan, bir nefeslik bir melodiyle, tüm Evren'in yüküymüş gibi, üzerimden bir gezegen geçmiş gibi, bir epifaniymişçesine iniyor üzerime. Sesim işte böyle kırılıyor benim, böyle nemleniyor gözlerim.


Sanatçı: Everybody Loves Irene
Albüm: The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity

Şarkı listesi:
1- The Lullaby Show
2- Crop Circle Me
3- Memento Mori
4- Gravity Always Wins
5- You're My Tragedy
6- Try Try Try
7- Hybrid Moments
8- Uncertainty Anxiety
9- re-EVOlution
10- Hate Sunday

DOWNLOAD.

20090307

Arms And Sleepers - The Motorist





















Küçük şeyler, hepsi bu kadar. Hayat dediğimiz, aşk dediğimiz, nefret dediğimiz, yalnızlık dediğimiz, mutluluk dediğimiz şeylerin her biri, küçük küçük şeylerin bir araya getirdiği kavramlar sadece. Her birinin içinde ufak duygu atomları, anlam DNA'ları var ve kavramları bu bakış açısıyla algılamaya başladıktan sonra her şey çok daha büyülü, çok daha ilahi gözükmeye başlıyor. Ne var ki, o kavramların içindeyken, nadiren anlayabiliyoruz neyin ne anlama geldiğini. Hayatın tam olarak hangi ufacık şeylerden teşekkül olduğunu anlamak için ölümle aramızda sadece 1-2 santim olması gerekiyor, yalnızlığın gerçekten nelere bölüştürüldüğünü anlamak için saatlerce tavanı seyretmek. Aşkın aslında çok da büyük bir şey olmadığını anlamak için dışarı çıktığında yüzüne vuran meltem, kapının gıcırtısı, otobüs durağındaki bir ışık parıltısı yeterli oluyor. Küçük şeyler, küçücük şeyler, aslında çok büyük anlam ihtiva ediyor.

Müzikte de böyle. İnsanoğlunun yarattığı belki de en kusursuz müzikal eser olan Beethoven'ın 5. senfonisinin sadece dört nota üzerine inşa edilmiş olması bile, müzikte küçük şeylerin önemini vurgulamaya yeter. Çoğu zaman kısacık bir bass yürüyüşü, vokalin bir anlık nefes alışı şarkıya bizi bağlayan esas nedenler olabilir. Aynı şekilde, kısacık albümler, görkemli ve uzun kayıtların yanında göz kamaştırıcı bir parlaklığın kaynağı olabilirler. Arms And Sleepers'ın son kaydı, The Motorist de küçücük bir ep. Bunca zamandır arşivimde yer almış olmalarına rağmen bu küçücük ep'nin, küçücük bir bölümüyle sirayet ettiler ruhuma.

Madem ki zamanı ve zemini, şu ana kadar öğrendiğim en hazin grup hikayesini anlatayım size, last.fm'den de kopya çekerek;

Günlerden bir gün, adamın biri, bir sokak arasında, kanlar içinde yatmaktadır. Adamın ellerinde halen çalmakta olan teypten sızan kilise müziği, sokaktan gelen jazz tınılarına karışıyordur. Adam, elindeki teybi yavaşça kaldırımın üzerine bırakırken gözlerini kapar, havada süzülen ses dalgaları son kez kulağından içeri süzülür. Adam ölür. Kaset çalmaya devam eder. Arms And Sleepers doğar.

Hikayeye devam edelim; küçücük bir kaset çaların dimağlarda bıraktığı korkunç bir ölüm imgelemiyle doğan Arms And Sleepers, iki albümden sonra The Motorist nam ep'yi çıkarır. İşbu kaydın içindeki bir kaç notayla yüzüne esen meltemden ötürü kalbi acıyan, tavanı izlemekten canı çıkan birinin ruhuna dokunurlar. O ruhun hükmettiği eller, bir kaç tuşa dokunur. O tuşların tetiklediği elektronik devreler sonucu oluşan bilgiler telefon hatlarıyla sonsuz yere ulaşır, ulaştığı herhangi bir yerde bir ekranda vücut bulur, başkası tarafından okunur. Küçük şeyler, hepsi bu kadar.


Sanatçı: Arms And Sleepers
Albüm: The Motorist

Şarkı listesi:
1- Dear Charles, My Muse, Asleep Or Dead
2- The Motorist
3- Jetty
4- Algiers Point
5- In The Empire Of Builders

DOWNLOAD.