20100829
Melvins & Isis - Split EP
Yaz aylarında yaz uykusuna yatıyorum; vücudum kabul etmiyor işte, hiç bir şey yapamıyorum. Maalesef cryogenetic alanında ilerlemeler fevkalade yavaş, tahammül etmekten başka seçenek kalmıyor. Çok ama çok ihtiyaç duyduğu üç-beş kuruş para için rezil adamlarla kötü porno filmler çeviren genç bir kız gibi hissediyorum bu zamanlarda. Üstümdeki yapış yapış terli, mide bulandırıcı kokusuyla barışık, iri cüsseli adam daha da yüklendikçe üzerime, daha fazla metanet aşılıyorum kendime, sabrımın sınırlarını pergel ve cetvelle ince ince ölçüyorum, her milimetrede kendime daha çok şaşırıyorum. Eyyam-ı bahurda son bir kez içine doğru çöküyor dünya, pornocu kızın içinden çıkıp yüzüne boşalan o çirkin herif gibi duraksıyor önce, sonra spermin yüze fışkırtılması gibi, çekirdeğinde ne tip bir kor varsa onun sıcaklığını gökyüzüne fışkırtıyor. Artık bitti. Bir dahaki sefere kadar kimsenin sana dokunamayacağı bir yerde, kışın kalbinde olacaksın.
Her sene aynı şeyi yaşayınca çeşitli müdafaa yöntemleri geliştiriyor insan, nihayetinde neredeyse günü gününe yaşayacaklarının bilincinde oluyorsun. Başının, sonunun neresi olduğu belli. İşte başlıyor diye düşünüp temkinli adımlar atmaya başlayabiliyorsun ya da bitmek üzere olduğunu bilip direnmek için umut yaratabiliyorsun. Bu başlangıçlar, bitişler sıcak gibi, soğuk gibi, sivri gibi ya da keskin gibi sadece ve sadece maddi boyuta etki edebilecek özellikler taşıyınca kusursuz bir hakikat taşıyorlar. Ama benim iki boyuta ait başlangıçlar ve bitişlerle ilgili sorunlarım var.
"Hasan'la başladık galiba" diyor kız; nasıl diye soracak olsak bir hikaye anlatacak bize. Hasan iltifatlarının kollarını genişletti ya da iyiden iyiye yelkenleri indirdi. Aynı Hasan bir süre sonra artık iltifat etmemeye, mesajlara seyrek cevaplar vermeye başlayınca aynı kız "Hasan'la bitti galiba" diyecek. Başlangıç-bitiş algımızın en gündelik uzantısı, en gündelik olmayan konu ışığında böyle işte. Sonra cenazeler ve mezarlar var, bitenin ardından akıtılan gözyaşları; toprağın altındaki maddi varlığın manevi varlıktan ayrışmasının temel sorun olduğu bir başka gündelik hüzün faslı. Oysa maddi varlık yerli yerinde, çürüyen et ya da kemik olarak, ya da toprağa karışmış atomlar olarak devam ediyor varoluşuna. Aynı şekilde manevi varlık da orada işte, senin aklında, hafızanda, öğrendiklerinde. Sonu olmayan bir varoluş söz konusu aslında, aynı zamanda sonu olmayan bir yokoluştan da söz edebiliyorum bu bakış açısıyla. Var-ölüş diyebilirdim biraz oyuncu olsaydım, demiyorum. Ama varlığın iki katmanlı olmaması benim için bir şey ifade etmiyor artık ve bu algı kapısını aralayabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.
Hepimiz bu durumun içindeyiz aslında ama farkına varmamız uzun sürebiliyor. Yüzlerce yıl önce bedeni toprağa gömülmüş şairlerin yazdıkları bize tesir ettiğinin farkına varabildiğimizde, varlığın katmanlarını soğan katmanı kadar değersiz görmek mümkün olabiliyor. Kurt Cobain'le karşılıklı tavla oynamışlığımız yoktur, Zeki Müren'le hamam sefası yapmış değilim, Sabahattin Ali'yle uzun uzun konuşmak hiç mümkün olmadı ne yazık; ama buradalar işte, yanıbaşımdalar, varlar. Yoklukları baki ama varlıkları da öyle, ezeli ve ebediler.
Üst perdeden konuşur görünmek istemem; benim de bu durumun farkına varmam çok uzun sürdü. Keskin ve sivri köşelerimle başlangıçlara ya da bitişlere, varoluşa ya da yokoluşa milimetrik sınırlar çizdim her zaman, gereğinden fazla anlam yükledim. Bu yaz üzerime çökerken, üzerimde hareket ederken, beni boğarken, beni becerirken kaç defa "bu son" dediğim şeyler yaptım hatırlamıyorum. Birine son kez sarılıyorsun, bu yemeği son kez yiyorsun, tam bu noktada son kez duruyorsun, son kez söylüyorsun bu sözü, son kez yazıyorsun bu yazıyı. Belki tüm bu sınırların üst üste binmesiyle; belki son kez söylüyorum dediklerimi bir çok kez daha söyleyebilmemle, son kez yiyorum dediklerimi -lanet olsun ki- tekrar yiyebilmemle, son kez dinliyorum dediklerimi bir defa daha dinleyebilmemle ayırdına varabiliyorum bu sınırların sadece insan eliyle çizilmiş kırmızı çizgiler kadar ehemmiyet taşıdığını.
Nostaljik bir tınısı var aslında bunun, o "bunu son kez yapıyorum" dediğimiz şeye farklı bir anlam yüklüyor olduğumuz için belki bu konunun üzerinde bu kadar fazla duruyoruz. Suni bir acı, yemeğimize kattığımız pulbiber gibi, yemeğin tadını unutuyor acının tadına odaklanıyoruz, dört dörtlük bir uyuşma hali. Isis'in münfesih olması da benzer bir tad yaratmıştı bende. Haziranın 23'ünde Montreal'de son kez sahneye çıkacaklar, Isis ismi altında son kez dokunacaklar enstrümanlarına, son kez şarkı çalacaklar ve sonra Isis olarak varolmayacaklar bir daha. Melvins'le çıkardıkları bu split albümle birlikte de Isis'in son şarkısını, The Pliable Foe'yu dinleyeceğiz ve her şey bitecek, son, sıfır. Şu haliyle bir hayli dokunaklı bir manzara var ortada, al sana tumturaklı bir varoluş sorunu, bir gündem maddesi, bir uyuşukluk baharatı. Ama Isis, maddi varlığı artık namevcut olsa da gayb aleminden etkileyebiliyor beni hala; bir daha hiç dinlemesem bile, yeni bir şarkı çalmasalar ya da bir daha konsere çıkmasalar bile o etki ebedi. Varoluşun hükmüne olan aşinalığım perçinleniyor bu duyguyla.
Hani bir oyun oynuyoruz ya; dinlediğimiz şarkı/albüm/sanatçı ne hissettirdicilik. Bunu tasvire ve biraz da tasnife zorlayan, izahata dayalı bir oyun işte. Ama ne kadar denersek deneyelim, kollarımızı açıp "işte bu kadar seviyorum" diyebilen bir çocuğun çaresizliğinden öteye gidemiyoruz, ki bu bence harika bir şey. Zira içimizdeki o bükülmeyi, göğüs kafesimizde peydahlanan kenarları jilet kadar keskin su dalgalarının yarattığı anaforu, karın boşluğumuzda kendi içine doğru çöküp patlayan yıldızları ve onların bıraktığı yıldız tozlarını anlatabilmeye muvaffak olsaydık, ne müzik olurdu ne şiir, ne de masallar. Çabalamanın sınırlı kalması makbul. Bazen de hiç çabalamamak gerekli olabilir. Isis'in gayb alemine geçişi şerefine, hiç çaba göstermeden, izah etmeye çalışmadan, anlamlı ya da hisseli bir hikaye kurgulama kaygısı gütmeden, sadece aklımda yarattığı görüntülerle, ayak izleriyle, muhafaza ettiklerimle, benim varolan Isis'im:
Karlar altındaki ormanda yaşayan ihtiyar kurt, karların bile karardığı saatinde gecenin, ininden çıktı. Bir iki adım, sonra duraksama; kulak kesilip etrafı dinledi, soğuk havayla doldurdu ciğerlerini. İnin içine kimbilir nereden girmiş kocaman bir kara sinek uykusunu harab etmiş, sinirlerini yıpratmıştı. Lanet sinek kendisine biçilmiş yegane ilahi mesuliyeti yerine getirmeye kararlıydı, o da dışarı doğru vızıldayarak uçtu, ihtiyar kurtun kulaklarına doğru manevra yaptı. Dimdik dikilen kurt bacakları üzerinde yaylanıp şöyle bir sallandı, hem gri postunun üzerindeki karı temizledi, hem de sineği uzaklaştırmak. Ama bu sinek, bu Allah'ın belası sinek sadece biraz uzaklaştıktan sonra büyük bir ciddiyetle asap bozmaya geri döndü. Kurt en sonunda pes etti, sert adımlarla ilerlemeye başladı.
Hayır, avlanmaya gitmiyordu. Avlanmayı sevmezdi, sadece varoluşunu devam ettirmek kadar lalettayin bir zorunluluk için saklanmak, saldırmak, boğuşmak ve sonra da yemek ona küçültücü geliyordu. Beyaz kürklü ufak bir tavşanı, uzun bacaklı bir ceylanı, tombul bir yaban domuzuyla boğuşmak kadar utanç verici bir şey olabilir miydi? Gizlice, utanarak, kendi doğasına boyun eğerek avlanırdı o yüzden, sessizce. Böyle dimdik yürüdüğü, güçlü adımlar attığı, pençelerini geçirdiği karları sıçratarak özellikle ses çıkardığı zamanlar farklıydı, avlanmak değil dövüşmekti aklındaki. Kendi doğasına yenilmişliğin acısını, başka birinin doğasını yenerek çıkarmak, sivri dişlerinin arasında atmakta olan şah damarının ritmini son kez hissetmek. İşte bu onu canlı kılan şeydi.
Kendisine güvenerek, kendisini yenebileceğini düşünerek, varolan her şeye meydan okuyarak yürürdü böyle zamanlarda. Dört bacağıyla birden yere tutunur gibi yürürdü, her adımıyla yere çivi çakıyormuş ve o çiviyi çıkarmaya başka hiç bir güç yetmezmiş gibi sertçe. İz sürdü, yürüdü, adımlar attı, attığı her adımda karın üstüne kendi imzasını bıraktı. Onunla birlikte kara sinek de uçmaya devam etti, kulağının etrafında daireler çizdi, burnunun üstüne kondu, gözlerine doğru pikeler yaptı.
İzi sürülen büyük pençelerin kime ait olduğu bir süre sonra anlaşıldı. Gri ihtiyar kurt, çalılıkların arasında kestirmekte olan simsiyah kurtu gördüğü an kanı çekildi, sonra da büyük bir hızla, daha da sıcak bir şekilde damarlarına geri döndü. Hasmının dikkatini çekmek için bir kaç defa yeri eşeledi, yine o lanet sineği başından savmak için sallandı -yine başarılı olamadı-, hırladı, uludu. En sonunda siyah postlu kurt, yattığı yerden doğruldu, gri kurtla göz göze geldi. Birbirlerinin gözlerindekileri okudular, ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı ama nasıl yapacaklarını kestirmek zordu. İşte bu yüzden birbirleri etrafında dönmeye başladılar. Gezegenlerin yörüngeleri kadar kusursuz ve değişmeyen bir açıyla döndüler, defalarca birbirlerinin pençe izlerinin üstlerine bastılar en sonunda ne yapacaklarıyla birlikte, nasıl yapacaklarını da bildiler. Birbirlerine doğru atıldılar.
Tam çarpışma anında, tam dişleri birbirine değecek iken, gece kadar siyah olan kurt teslim oldu, pençelerini indirdi, dişlerini ağzına gömdü. İhtiyar gri kurt bu teslimiyeti kabul etti, geri çekilmedi, dişlerini hasmının boynuna geçirdi, lakin o siyah post öylesine kalındı ki ilk ısırıkta bırak damara ulaşmayı, ete bile temas edemedi. Aynı yerden sayısız defa ısırdı, en sonunda dişlerini dibine kadar geçirmeyi başardı, damarı buldu, parçaladı. İnce bir kan sızıyordu sadece ama damarın attığı adımlar yavaşlamaya başlamıştı bile. En sonunda durdu. Gri kurt tam dişlerini çekecekken, yerde yatan siyah kurtun bacakları kasıldı, damarındaki kan ufak sessiz bir şekilde tekrar yürüyüşe geçti. Can çekişiyor olmalı diye düşündü gri kurt, bir daha ısırdı, bu sefer daha sert ısırdı; bacak hareket etmeyi bıraktı, nabız yine durdu. Ama bu devam etti, hep devam etti, sonsuza kadar devam etti, siyah kurtun bacakları kasıldı, gri kurt daha sert ısırdı, bunun üzerine duran siyah kurtun vücudu bir dahaki sefere daha şiddetli isyan etti, o isyanı dişler daha sert bastırdı. İkisi de kendi varoluşlarına böyle karşı koydular, bir diğerinin yokoluşu içinde.
Sanatçı: Isis/Melvins
Albüm: Split EP
Şarkı listesi:
1- Melvins - Pig House
2- Melvins - I'll Finish You Off
3- Isis - Way Through Woven Brances
4- Isis - The Pliable Foe
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
18:22
1 mırıltı.
damgalar isis, melvins, post-metal, punk-rock, sludge
20100108
2009; En İyi 20 Albüm.
Geride bırakılan senenin en iyi albümlerinden ya da filmlerinden ya da konserlerinden bahsetmek ilk kimin fikriydi, bilmiyorum. Fikrin özünde ne gibi bir amaç mevcuttu, bilmiyorum. Tek bildiğim şey bunun artık ritüelleşmiş bir eski yıl geleneği haline gelmiş olması. Bu açıdan bakınca da ortaya fazlasıyla eğlenceli bir şey çıkıyor. Yılın bir döneminde karşılaştığım herhangi bir albümü dinlerken örneğin, o albümün yıl sonunda kendimce karalayacağım bir en iyiler albümünde aşağı yukarı hangi sıraya düşeceğini tahmin etmeye çalışmak bile başlı başına bir haz kaynağı. Eh, bir de bu listeyi kişisel beğenilerin törpülenmesiyle ortaya çıkmış ve ilgilisinin de ilgisini bu şekilde çekmiş bir mecrada yayınlamak söz konusuysa eğer, ilgilinin -ekseriyetle namevcut- en iyiler listesiyle bir mukayese işine girmesinin de eğlenceli olacağını düşünmekteyim. Öte yandan, tembellikten ya da kimbilir hangi nedenden ötürü bu blog'da yer almayan albümler hakkında iki kelam etme, bir de download için link sıkıştırma fırsatının da dahliyle, işte benim sandalyemden 2009'un en iyi 20 albümü:
20) Russian Circles - Geneva
Russian Circles hayatımıza Enter gibi karavana şarkı bulmanın pek zor olacağı bir albümle girdi. Genelde bu tip kusursuz albümlerle sahneye çıkan grupların önündeki en büyük engel, attıkları ilk adım olur. Ne yazık ki Station bu korkunun çalılıkta kırmızı ışıklar saçan gözleriydi;Geneva'da sivri kulakların da belirginleşmeye başladığını görüyoruz. Russian Circles dinleyicisinin yüksek beklentilerini tam anlamıyla karşılayamamşı; Enter'la mukayese edilmesi güç bir albüm olsa da, muadilleri arasından sıyrılmış, listede yer almayı hak etmiş bir albüm olduğunu düşünüyorum Geneva'nın.
19) Maybeshewill - Sing The Word Hope In Four-Part Harmony
Maybeshewill Japanese Spy Transcript gibi herkesi büyüleyen bir albüme imza attıktan sonra kendi formüllerini tekrar edip 65daysofstatic gibi fabrikasyon işler yapmak yerine müziklerini bir deneme-yanılma işlemine tabi tuttular. Elektronik ögelerin yerini çınlayan drone'lara ve metal riff'lerine bırakmasının son halkası olarak görebiliriz Sing The Word Hope In Four-Part Harmony'yi. Öte yandan deneyselliğin, her yemekten bir kaşık koyulan tabldot öğününden farklı bir noktaya değerlendirilmesi gerektiğini de unutmamak gerekir ki bu albümün daha üst sıralara uzanamamasının yegane açıklamasıdır.
18) Mono - Hymn To The Immortal World
İnsanlar sebepsiz yere -ya da çok salakça sebeplerle- salt müziğe değil, janrlara tanrı muamelesi yapıyorlar. Eğer adı post-rock olagelmiş janrı tanrı olarak ele alsaydık, peygamberlerinden biri olarak muhakkak Mono'yu gösterirdik. Belirli kurallar tebliğ etmiş ve bir "cemaat-i kâmil" haline gelmiş Mono Hymn To The Immortal World ile sinematografik bir müzik kavramı yaratmıştı. Şarkıların kendi içlerindeki hikayesi, teneffüsleri, süregelen hayatları Mono'nun neden "seçilmiş" payesine layık olduğunu açıklamaya yetiyor.
17) The Black Heart Procession - Six
Plak şirketi bulma sorunlarının sona ermesiyle birlikte açıklanan yeni The Black Heart Procession albümü şüphesiz senenin en heyecan verici havadislerinden biriydi. Ne var ki albümün kendisi, yarattığı heyecanın gerisinde kalarak şüphesiz senenin en büyük hayal kırıklığını yaşattı. Beklentileri denklemden attığımızda ise bir şekilde ruhumuza ulaşmayı başarmış bir albüm olduğunu söyleyebiliriz Six için. Çuval giyse yakışır kabilinden değerlendirebileceğimiz kişiler gibi gibi The Black Heart Procession'ı Gökhan Tepe coverlasa dinlenir kategorisinde değerlendirdiğim için, yarattığı tüm hayal kırıklığına karşılık Six'i mühim buluyorum.
16) Hildur Gudnadóttir - Without Sinking
Ayinesi iştir kişinin derler; son zamanlarda İzlanda'nın ayinesi işi değil, ismi olmuştu. Kavramları kurcalamaya pek meraklı yaramaz ve şımarık çocuklar kendini ya da başkalarını taklit ve tekerrür ededursun, şımarık çocukların oyuncağı olmayan Hildur Ingveldardóttir Gudnadóttir atmosferi kasavet yüklü bir ada ülkesinin müzikal dökümünü yapıyordu. Gudnadóttir'in çellosundan terk olan notalar keder verici, sert, kaldırılması güç gerçekler gibi ruhu örseliyor.
15) Katatonia - Night Is The New Day
Katatonia gibi geniş bir hayran (müşteri olarak okuyunuz) kitlesine sahip bir grubun üç sene gibi uzunca bir süredir herhangi bir satılabilir materyal üretmemiş olması işin finans yönüyle ilgilenenler açısından büyük bir gelir kaybı olarak nitelendirebilir. Öte yandan The Great Cold Distance gibi en hafif tabirle "boş" olarak nitelendirilebilecek bir albümden sonra grubun kozasını örüp üzerinde Night Is The New Day yazan parlak kanatlarla çıktığına şahip olanlarımız için üç sene gibi bir süre olsa olsa optimum koza istirahati olabilir.
14) Piano Magic - Ovations
Bir grup düşünün, 15 yıla yakın zamandır müzik yapsın ve tüm bu süre içerisinde hiç bir aşırılığa, saçmalığa adı karışmamış olsun, imza attığı 10 tane albümün içinde bir tane bile gereksiz nota, ilgi çekmek için uydurulmuş bir prodüktör süsü, yer doldurmak için gökten zembille inmiş bir fazlalık olmasın. Piano Magic hep aynı; aynı sadelikte, aynı samimiyette, aynı doygunlukta sakin sakin müziğini yapmaya, dinleyicisini memnun etmeye devam ediyor. Ovations çığır açma potansiyeli taşıyan akıl almaz bir albüm değil ama her Piano Magic işi gibi, olması gerektiği gibi bir albüm ve bu yetiyor.
13) Arms And Sleepers - Matador
Arms And Sleepers bundan 3 sene önce bir araya gelmiş bir grup ve bu grubun sadece 2009 yılında neşredilen bir ep, bir split, bir de stüdyo albümü olmak üzere üç adet neşriyatı var. Bir formül belirleyip o formül üzerindeki yol hatlarını takip ederek bir şeyler üretmek kolaydır ama ortaya çıkan şey bir süre sonra plastik kokar; Arms And Sleepers'ın hiç bir işinde etiket yok, zanaat ile ortaya çıkmış bir sanat var. Matador bu yönden güçlü bir albüm ama en güzel yanı, Arms And Sleepers'ın geleceğine dair ipuçları barındırıyor olması.
12) The American Dollar - Ambient One
Müzisyenlerin kendi eserlerini yeniden yorumlama ya da akustikleştirme girişimleri genelde kızartma tavasında kullanılan pis yağla yapılmış öğrenci yemeğinin tadını anımsatıyor. The American Dollar'ın kendi naçizane klasiklerini yeniden yorumladığı albüm Ambient One ise farklı tariflerin denendiği, farklı baharatların öne çıktığı, farklı tat dengelerinin hüküm sürdüğü yepyeni bir ziyafet.
11) Callisto - Providence
Sludge ve post-rock birbirleriyle dirsek teması içinde bulunan, zaman zaman birbirlerine tatsız el şakaları yapan janrlar. Callisto bu iki janrı harmanlarken yırtık brutal vokaller yerine duygusal temiz vokaller, çınlayan drone'lar yerine melodik riff'ler ve yer yer fusion tonları taşıyan bass'lar ya da üflemeliler gibi janr kırmızı çizgileri içinde yer almayan enstrümanlardan istifade ediyor. Providence bu üslubun kendini bulduğu ve olgunlaştığı bir albüm; gerek enstrüman hakimiyeti, gerek beste becerisi gerekse sözlerin hedefi çerçevesinde değerlendirilince Callisto'nun şimdiye kadar tartışmasız en iyi albümü olma niteliğinin yanı sıra senenin de en iyileri arasında.
10) Jeniferever - Spring Tides
Başka başka gruplarla mukayese edilerek ya da onlar üzerinden tanımlanarak geçen bir süreden sonra Jeniferever'ın kendi yörüngesine oturduğu albüm Spring Tides'ta grup adına müzikal bir devrimin yaşanmış olduğunu söylemek hata olur ama isteneni, bekleneni, hedefleneni vermiş olduğunu söyleyebiliriz. Gözümüzün önünde "çok iyi grup"lardan biri büyüyor beyler bayanlar, gözünüzü kırpmamaya, kulaklarınızı tıkamamaya çalışın.
9) Pelican - What We All Come To Need
Pelican'ın sene içinde çıkardığı Ephemeral, gereksiz olarak tanımlanabilecek bir ep idi. Peşi sıra gelen albüm, What We All Come To Need'ten sonra ise ep'nin iştah açıcı bir meze olarak masaya konmuş olduğunu anlamış olduk. Zira tadımlık bir şarkıyla kursağımıza oturmuş yumru, albümün ilk şarkısıyla beraber şeker gibi erimiş, açlığımız tavan yapmıştı. Pelican'ın enerjisinin farklı bir faza büründüğü albümün en fazla göze çarpan yanı kuşkusuz ki albüm kartonetinde adı geçen konuk sanatçılardı ki müzikal çeşnilerin geniş yelpazesini açıklamak için Aaron Turner, Greg Anderson gibi isimleri telaffuz etmek yeterli olacaktır.
8) Whitetree - Cloudland
İçinde yaşadığımız zamanın ve üstünde yer aldığımız zeminin en önemli bestekarlarından olarak gördüğüm İtalyan piyanist Ludovico Einaudi'nin Almanyalı electronica grubu To Rococo Rot elemanlarıyla birlikte oluşturduğu Whiteland, ilk albümü Cloudland ile sessiz sedasız bir şekilde filizlendi. Yan projeler genelde yapay gölet gibidir ama bu örnekte o göletin okyanus büyüklüğünde olduğunu söylersek abartmış olmayız; Cloudland alışıldığı üzere fevkalade notalardan müteşekkil besteler ve eşlik eden sade ama etkili elektronik aksamlar ile yılın en büyük sürprizi oluyor.
7) Nadja - Under The Jaguar Sun
Üretkenliğin tecessüm olduğundan ve Nadja isimli bir gruba büründüğünden neredeyse eminiz. Nadja bu yıl içinde tamı tamına 7 (yazıyla, yedi) işe imza atmış olsa da kanımca aralarında en fazla ön plana çıkan, Under The Jaguar Sun albümüydü. Biri drone'lardan ibaret soundscape'ler, diğeri de yine drone'ların ağırlıkta olduğu şarkılardan oluşan iki albümün birlikte dinlenmesi prensibi üzerine yapılmış Under The Jaguar Sun ile Nadja, Neurosis ve Rosetta'dan sonra benzer deneyi muvaffakiyetle gerçekleştiren gruplardan biri oluyor.
6) Balmorhea - All Is Wild, All Is Silent
Senenin henüz başında çıkmış yeni Balmorhea albümü All Is Wild, All Is Silent The Pit and The Pendulum'daki o gıcırdayan, ürkütücü sarkaç gibi koca bir sene boyunca üzerimizde sallanmaya, tam dik açıda vücudumuzun bir noktasını teğet geçmeye devam etti. Yıllardır beraber olduğun birinin gözlerinin içine bakıp aşık olduğun o ilk güne dönmek, aynı hissi taşımak gibi Balmorhea dinlemek; tüm o tanıdıklık hissine eşlik eden bir tazelik hali söz konusu. Albümün Machinefabriek, Eluvium, Helios gibi isimlerce remixlendiğini de hatırlatmak gerek.
5) Jesu - Infinity
Justin Broadrick kendini sınamak için yeni engeller icad ediyor; herhalde ben de Justin Broadrick olsaydım sadece "şarkı yapmak" ile tatmin olmazdım. Fakat bu açıdan bakıldığında bile 50 dakikalık tek bir şarkı yapıp bunun içinde bütünselliği yakalama gayreti fazlasıyla zalimce bir engel. Ne var ki Infinity başındaki bir iki dakikayı saymazsak, Jesu adı altında sıralayabileceğimiz en dolu işlerden biri olmayı başarıyor. Zorluğun güzelliği koşulladığını düşündüğüm açıklamasıyla beraber, güzellik skalasında bir numarada olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebilir, Heart Ache ve Silver tutkunlarını kızdırabilirim.
4) Long Distance Calling - Avoid The Light
Almanyalı grup Long Distance Calling, bundan önceki kayıtlarında karmaşanın içinde kaybolmuşken Avoid The Light ile hiç de sakinleşmeden kaosu intizam ederek karşımıza çıkıyor. Albüm her ne kadar Katatonia özlemi çeken bazı dinleyiciler için tek bir şarkıdan ibaret olsa da, Katatonia ekseninden bağımsız düşünüldüğünde eksiksiz ve boşu olmayan bir albüm olarak duyu organlarımıza kazınmayı bildi.
3) Blueneck - The Fallen Host
Üç yıl öncesinin en büyük sürprizlerinden ve keşiflerinden biriydi Blueneck pek çok kişi için. İngiltere'nin dünya müzik atmosferine eksiltmeden her yıl hediye ettiği diğer fevkalade underground gruplar gibi "one-hit wonder" olduğu düşünülmüş, üzerlerine koca bir bardak soğuk su içilmişti ki Blueneck The Fallen Host ile teşrif etti. Üç yıl önceki "wonder"larını tarumar edip yerine daha görkemli bir yaratabilmiş bir grup Blueneck, The Fallen Host ile kirli, paslı, kasavetli bir sükunet sunuyor.
2) Exxasens - Beyond The Universe
Tek kişilik İspanyol ordusu Exxasens, uzayın katı, yapışkan esîrinde seyir etmeye, karşılaştıklarını seyir defterine yazıp bize aktarmaya devam ediyor. Seyir defteri, sayfa 2: Uzayda örümcekler var, ses telleriyle ördükleri kat kat ağlar insanları hapsetmeye görsün, örümceğin midesine inene dek ateşli kabuslarda ecinniler görüyor, gaipten sesler duyuyor, bir yandan bitap düşerken bir yandan da daha fazlası için umut besliyorsunuz. Uzak olmayan bir galaksinin bir köşesinde karşılaştığımız uzay örümceklerinin bu kadar çekici olacağını bilseydik Lagari Hasan Çelebi gibi havalanırdık gökyüzüne zaman kaybetmeden ve doğru zamanı beklemeden.
1) Isis - Wavering Radiant
Bir grup daha ne kadar iyi olabilir, bir albüm daha ne kadar yukarıya çıkabilir? Tanrı'nın yüzünü görmeyi bırak, ona dokunup hissedebilmek söz konusuysa ondan sonraki adım vahdet-i vücud olup, evrenin tahtına çıkmak mı olacak? Wavering Radiant iyinin ne kadar daha iyi olabileceğini, yukarının yukarısını, Tanrı'nın kanının damarlarımızda dolaşmasının ne menem bir şey olduğunu gösteriyor. Barındırdığı yegane çizik, bozuk, kusur olsa olsa albüm kapağı olabilir kanımca, ki o da zerreden hallicedir.
1- Isis - Threshold Of Transformation
2- Exxasens - Stars In The Desert
3- Blueneck - Waving Spiders Come Not Here
4- Long Distance Calling - The Nearing Grave
5-
6- Balmorhea - Remembrance
7- Nadja - Sun1Jaguar
8- Whitetree - Other Nature
9- Pelican - The Creeper
10- Jeniferever - Ox-Eye
11- Callisto - Rule The Blood
12- The American Dollar - Anything You Synthesize
13- Arms & Sleepers - Matador
14- Piano Magic - March Of The Atheists
15- Katatonia - Idle Blood
16- Hildur Gudnadóttir - Opaque
17- The Black Heart Procession - Liar's Ink
18- Mono - Silent Fight Sleeping Dawn
19- Maybeshewill - Our History Will Be What We Make Of It
20- Russian Circles - Fathom
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
15:42
12
mırıltı.
damgalar arms and sleepers, balmorhea, blueneck, callisto, exxasens, isis, jeniferever, jesu, long distance calling, maybeshewill, mono, nadja, pelican, piano magic, the american dollar, whitetree
20090323
Isis - Wavering Radiant
Doktor Faustus, Allah'ın sevgili kulu diyebileceğimiz türden, dünyalar şekeri, dünyalar iyisi, kendi halinde bir adamcağızdır. Etliye sütlüye karışmaz, işinde gücündedir. Etrafındaki diğer insanlar türlü dalavareyle iştigal ederken, Faustus kitaplarına gömülür, araştırmasını yapar, Rabb'ine şükreder. Bir gün olsun ağzından ufak bir isyan kelimesi dökülmemiş, boğazından bir lokma haram lokma geçmemiştir. Ne var ki, Şerr'in ateşi -gün gelir- Faustus'un kalbini de yakar; iblis taifesinden Mephistopheles, ademoğlunun zayıflığını göstermek adına, Allah'ın bu güzide kulunun bile yoldan çıkabileceğini kanıtlamak istemektedir. Yoldan çıkmanın, Şerr ateşinde yanmanın da en kolay yolu, insanın kalbinden geçer ve Mephistopheles bunu öyle iyi bilmektedir ki, Şerr'in ateşi aşk ile yakar Faustus'un kalbini. Nihayetinde, yaşlı ve çirkin Faustus, aşkını elde edebilmek adına Rabb'ine bile karşı gelmeyi göze alarak, iblisle bir sözleşme imzalar. Buna göre, hayatta kaldığı sürece tüm istekleri yerine getirilecek, karşılığında da ahirette Şeytan'a hizmet edecektir. Ancak bu sözleşmenin de tek bir şartı bulunur; eğer yerine getirilen isteklerinden herhangi biri karşısında, yaşadıklarının güzelliğine dayanamayıp o anın içinde sonsuza değin kalmayı arzularsa, sözleşme sona erecek ve Faustus bir anda ölecektir. Sözleşmeyi kanıyla mühürleyen Faustus artık resmen yoldan çıkmıştır, resmen diğerleri gibidir. Resmen kötüdür. Ancak her kötünün içindeki o yumuşak insanlık, iyiye ve güzelliğe olan mecburiyet sonunda saklandığı yerden çıkar ve Faustus Zaman'ın içinde hapsolmak isteyerek ölümünü kucaklar.
Edebiyatın bu nadide eseri, bu satırların yazarını da derinden etkilemiştir. Faustus'un trajedisi iki birbirine zıt ruh hali içindeyken tezahür eder ruhumda; ya korkunç bir umutsuzlukla cebelleşiyor ve kalbimin Şerr'in ateşiyle kavrulduğunu hissediyorken ya da o anlatılamaz sükunet ile dolu anlarda, o anın içinde hapsolma arzusu benliğimi esir alırken. Hayatımda bir kaç defa Zaman'a geçme dediğimi anımsıyorum: Usul usul yağan yağmurun eşlik ettiği bir Galata akşamında yahut bir metro istasyonunda oturup eşsiz güzellikte bir müzik dinler ve ciğerlerime karbonmonoksit doldururken yahut Ege güneşinin altında yüzyıllar önce inşa edilmiş bir kalenin surlarında oturur ve sigaradan derin bir nefes teneffüs ederken. Her seferinde şuna kanaat ederim ki, sıkışmak istediğim o an daima bir öncekinden daha güzel bir an olur. Bu kanaatin pek çok farklı manası olabilir; hayat güzeldir ve her seferinde kendini daha güzel bir şekilde gösterir diyebiliriz pek ala. Ya da insan doyumsuzlaşır ve yetinmeyi bilmez, o yüzdendir ki hep daha güzel bir anın arayışı içindedir, gibi bir sonuca da ulaşmamız mümkün.
Bu sözleşme hususunun ve anın içinde hapsolma arzusunun, Isis ve Wavering Radiant ile içiçe girdiği nokta da işte tam burası. Verdiğim sözün, Faustus'un verdiği sözle içiçe girmesi ve benim ağzımdan yine aynı sözlerin dökülmesi, yine o anın içinde hapsolma isteğimin ortak noktası olan Wavering Radiant'ın yarattığı duygu yoğunluğunun, tıpkı önceki Isis albümlerinin de ihtiva ettiği, o içinde hapsolma isteği yaratması gibi, daha yoğun ve daha "bütün" bir hal taşıdığını söylememiz gerekir.
Zifiri karanlıkta, belki sadece bir mum ışığından süzülmekte olan ışığın yarattığı his aklıma geliyor Wavering Radiant dinlerken -ki onlarca dinlemenin ardından- en çok, tüm diğer zifiri karanlık kadar yoğun şeylerin yanında. Bu denli bir duygusallığın bu denli bir şiddetin içinde hapsolmuş olması, ying ve yang'in yarattığı o merak uyandırıcı ama bir o kadar ürkünç ahengi anımsatıyor bana bu albümde. Muhtelif tanımlar yapabiliriz bu kimlik için, yapılmıştır ve yapılacaktır da. Lakin benim açımdan, şu sayfalarda bahsedilecek yegane tanım var bu albüm söz konusu olduğunda. Wavering Radiant; düşünülen, söylenen, söylenmeyen, yapılan, yapılmayan, dinlenen, kulak asılmayan onca şeyden sonra, onca yaşamaktan sonra yani, benim için ilahi bir imge, ruhsal bir tezahürdür.
Sanatçı: Isis
Albüm: Wavering Radiant
Şarkı listesi:
1- Hall Of The Dead
2- Ghost Key
3- Hand Of The Host
4- Wavering Radiant
5- Stone To Wake A Serpent
6- 20 Minutes / 40 Years
7- Threshold Of Transformation
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
03:01
2
mırıltı.

