Toplam yaşadığım yıl sayısını, kemiklerimi kaç defa kırdığıma oranlarsam yaklaşık dört yılda bir, bir taraflarımı kırdığım gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Böylesi bir oranın beraberinde bir alışkanlığı getirdiğini düşünüyorum hiç bir zaman kemiklerimin kırılmasıyla ilgili bir korku yaşamadım, hatta zaman zaman hayıflandığım "şu uyluk çok aylak kaldı, bir kırılaydı iyiydi" diye düşündüğüm de vakidir. Esas korkum, kemiklerin kırılması ya da alçıyla dolaşmaktan çok, alçının çıkarılma anıyla ilgili. Hijyenik şarküterilerde pastırmaları şeffaflaşacak kadar ince dilimleyen makinelerin biraz daha insani boyutlarda olanlarıyla yapılan alçı kesme işlemlerinin hepsinde acaba kemiklerim de kesilir mi korkusu bütün vücudumu, beynimi ele geçirir. Bu benliğe hakim olan müthiş korkunun uyuşturucu, uzaklaştırıcı bir etkisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yani bir noktadan sonra o korkuyu, o tahammül edilemez endişeyi yaşamak, tüm hücrelerinle tüm sinir uçlarınla sadece ama sadece "kemiğim kesilecek mi" korksuna yenik düşmek kendimle yüzleşmemin belki en yalın, en direkt haliydi ve bunun gerçekten ulvi bir tecrübe olduğuna inanıyorum.
Showing posts with label neurosis. Show all posts
Showing posts with label neurosis. Show all posts
20110613
A Storm Of Light - As The Valley Of Death Becomes Us, Our Silver Memories Fade
söyleyen;
dream endless.
at
19:24
1 mırıltı.
damgalar a storm of light, american, heavy metal, neurosis, post-metal, sludge
20100201
Shrinebuilder - Shrinebuilder
İman ettiğiniz tüm değerlere bir bakın; imanın el değmeden hazırlanmış, gelip bizi bulmuş yahut içimize doğmuş, ezelî ve ebedî mutlak gerçeklerin bir sonucu olduğunu düşünürüz. Halbuki iman etmek bir tercihtir, bir seçimdir, farkında olmasak bile bilerek iman etmeyi seçeriz. Çünkü emin olmak, güvende hissetmek imana bağlıdır, bir inanç hususudur; "emniyet" ve "iman" kelimeleri bile aynı göbek bağını paylaşırlar.
Varıp varabileceğimiz nihai menzilin rüzgarın ritmiyle dans eden bir selvi ağacının gölgesindeki toprağın iki metre altı olduğuna inanma fikri güven vermediği için Tanrı'ya inanmayı tercih ederiz, yaptığımız tüm bu utanç verici hareketlerin bir kimyasal reaksiyona ya da salt şehvete dayanma fikri güven vermediği için aşka inanmayı seçeriz, bu sonsuz büyüklüğün içinde nefes alıp düşünebilen ve karar verebilen yegane canlılar olma fikri fevkalade endişe verici bir yalnızlığı da beraberinde getireceği için uzaylılara inanmayı tercih ederiz, deli divane gibi sevdiğimiz insanların gün gelip de toprağın altında çürüyüp bir hiç olması fikrinden ölesiye korktuğumuz için hayaletlere inanmak işimize gelir, asla değiştiremeyeceğimiz gerçeklere müdahale edebileceğimizi zannederek büyülere inanmak isteriz. Ama tüm bunlar olmasaydı, imanı ruhumuzdan silip salt katı gerçeklerle başbaşa kalsaydık? Ne anlamı kalırdı ki o zaman umut etmenin, hayal kurmanın, gördüğümüz rüyanın iyi bir şeylere vesile olacağını düşünerek günü mutlu geçirmenin. O yüzden hepimiz az da olsa bir şeylere iman ediyoruz, fuzuli bulsak da, gerçekle bağdaşmadığını düşünsek de.
Ben de gerçek olmadığını bildiğim pek çok şeye iman ediyorum, böylesi işime geliyor, oynayacak geniş bir alan sunuyor belki. Tüm bunlar arasında en fazla büyülerin gerçekliğine inanmayı, sahiden de sarsılmaz bir bilinçle iman etmeyi istemişimdir, eğer bunu başarabilseydim çok daha geniş bir tahayyül zeminine sahip olur, kendimi çok daha fazla emniyette hissederdim. İmanımın büyüler konusunda hiç de kuvvetli olmamasına rağmen neredeyse en ufak olayları bir belirti olarak algılamaya çalışmam da bu yüzden anlaşılabilir bir durum.
Shrinebuilder'ı dinlerken bu belirtilerin hiç olmadığı kadar kuvvetli, kararlı olduğunu hissettim: Büyülere inanmaya bir arpa boyu uzaklıktaydım. Bir avuç adamotu, bir saç teli, bir kağıt parçası ve zikrin aklın almayacağı sonuçlar doğurması ne kadar uzak ihtimalse çelikten yapılmış tellerden ve hayvan derisinden yapılmış davullardan çıkan müziğin aklın almayacağı sonuçlar doğurması o kadar yakın bir ihtimaldi. Büyülenmek dediğimiz durum tam da bu işte, inanmasan da büyünün gerçek olduğuna ihtimal verdiğin ve hatta o büyünün etkisinde olduğunu hissettiğin o ufacık an. Sonradan tekrar ve tekrar yaşamak isteyeceğin bir an.
Bu hissi bir müzik vasıtasıyla hissetmem çok yaygın bir durum değil. Evet çokça etkilenir, karnıma çok sert bir yumruk yemiş kadar yoğun bir şekilde hissedebilirim ama metabolizmamın döngüsüne bu kadar uyan bir müzikle karşılaşıp o müziğin vücut mekaniklerimi manipüle ettiğine iman etmem pek az vuku bulan bir olaydır. Galiba bu durumu bir tek Tool'un başyapıtı Lateralus'ta bu kadar yoğun bir şekilde yaşamıştım. Shrinebuilder'ın yaptığı müzik her ne kadar çok farklı bir kategoride değerlendirilecek olsa da, Tool'un müziğinin içindeki o sallanan sarkaçlar, içiçe giren boyutlar mebzul miktarda mevcut.
En başta söylenecek seyi en sonda söylemek tuhaf ama Shrinebuilder şu "all-star" gruplardan biri. Yani başka başka gruplarla rüşdünü ispatlamış, takip edilir olmuş müzisyenlerden müteşekkil bir grup. Sludge mesihi, Neurosis'in aortu Scott Kelly'ye OM, The Obsessed, Melvins gibi stoner havarisi grupların üyeleri eşlik ediyor. İşte böyle bir denklemin sağ tarafına düşen grubun stüdyoya girdiğinde hiç bir çarpana, kalıba, soru işaretine bağlı kalmadığı o kadar açık ki. Şarkıların janr tanım aralıklarına düşen hiç bir bütünlüğü yok ve bu tabii olarak muazzam bir kaos ortaya çıkarıyor. Gel gör ki bu ortaya çıkan kaos bile kendi içinde bir bütünselliğe, bir nizama sahip ve tam da bu yüzden evrenin sırrını ihtiva ediyormuş gibi geliyor dinleyiciye.
Yan projelere, "all-star" gruplara, hadi girelim kafamıza göre çalalım dürtüsünden doğmuş müziklere mesafeliyimdir. Lakin Shrinebuilder bir çok yönüyle olduğu gibi bu yönüyle de müstesna olmuş bir grup diyebilirim. Tüm bu büyünün sadece üç günde gerçekleşen bir ritüelin sonucu olması da grup elemanlarının ruhlarındaki efsundan kaynaklanıyor olmalı. Herkes bu büyüden etkilenir mi, ruhları sönmüş mumun dumanı gibi çalkalanır mı bilmiyorum. Fakat ben ilk defa bu kadar iman ediyor, emniyette hissediyorum.
Sanatçı: Shrinebuilder
Albüm: Shrinebuilder
Şarkı listesi:
1- Solar Benediction
2- Pyramid Of The Moon
3- Blind For All To See
4- The Architect
5- Science Of Anger
DOWNLOAD.
Varıp varabileceğimiz nihai menzilin rüzgarın ritmiyle dans eden bir selvi ağacının gölgesindeki toprağın iki metre altı olduğuna inanma fikri güven vermediği için Tanrı'ya inanmayı tercih ederiz, yaptığımız tüm bu utanç verici hareketlerin bir kimyasal reaksiyona ya da salt şehvete dayanma fikri güven vermediği için aşka inanmayı seçeriz, bu sonsuz büyüklüğün içinde nefes alıp düşünebilen ve karar verebilen yegane canlılar olma fikri fevkalade endişe verici bir yalnızlığı da beraberinde getireceği için uzaylılara inanmayı tercih ederiz, deli divane gibi sevdiğimiz insanların gün gelip de toprağın altında çürüyüp bir hiç olması fikrinden ölesiye korktuğumuz için hayaletlere inanmak işimize gelir, asla değiştiremeyeceğimiz gerçeklere müdahale edebileceğimizi zannederek büyülere inanmak isteriz. Ama tüm bunlar olmasaydı, imanı ruhumuzdan silip salt katı gerçeklerle başbaşa kalsaydık? Ne anlamı kalırdı ki o zaman umut etmenin, hayal kurmanın, gördüğümüz rüyanın iyi bir şeylere vesile olacağını düşünerek günü mutlu geçirmenin. O yüzden hepimiz az da olsa bir şeylere iman ediyoruz, fuzuli bulsak da, gerçekle bağdaşmadığını düşünsek de.
Ben de gerçek olmadığını bildiğim pek çok şeye iman ediyorum, böylesi işime geliyor, oynayacak geniş bir alan sunuyor belki. Tüm bunlar arasında en fazla büyülerin gerçekliğine inanmayı, sahiden de sarsılmaz bir bilinçle iman etmeyi istemişimdir, eğer bunu başarabilseydim çok daha geniş bir tahayyül zeminine sahip olur, kendimi çok daha fazla emniyette hissederdim. İmanımın büyüler konusunda hiç de kuvvetli olmamasına rağmen neredeyse en ufak olayları bir belirti olarak algılamaya çalışmam da bu yüzden anlaşılabilir bir durum.
Shrinebuilder'ı dinlerken bu belirtilerin hiç olmadığı kadar kuvvetli, kararlı olduğunu hissettim: Büyülere inanmaya bir arpa boyu uzaklıktaydım. Bir avuç adamotu, bir saç teli, bir kağıt parçası ve zikrin aklın almayacağı sonuçlar doğurması ne kadar uzak ihtimalse çelikten yapılmış tellerden ve hayvan derisinden yapılmış davullardan çıkan müziğin aklın almayacağı sonuçlar doğurması o kadar yakın bir ihtimaldi. Büyülenmek dediğimiz durum tam da bu işte, inanmasan da büyünün gerçek olduğuna ihtimal verdiğin ve hatta o büyünün etkisinde olduğunu hissettiğin o ufacık an. Sonradan tekrar ve tekrar yaşamak isteyeceğin bir an.
Bu hissi bir müzik vasıtasıyla hissetmem çok yaygın bir durum değil. Evet çokça etkilenir, karnıma çok sert bir yumruk yemiş kadar yoğun bir şekilde hissedebilirim ama metabolizmamın döngüsüne bu kadar uyan bir müzikle karşılaşıp o müziğin vücut mekaniklerimi manipüle ettiğine iman etmem pek az vuku bulan bir olaydır. Galiba bu durumu bir tek Tool'un başyapıtı Lateralus'ta bu kadar yoğun bir şekilde yaşamıştım. Shrinebuilder'ın yaptığı müzik her ne kadar çok farklı bir kategoride değerlendirilecek olsa da, Tool'un müziğinin içindeki o sallanan sarkaçlar, içiçe giren boyutlar mebzul miktarda mevcut.
En başta söylenecek seyi en sonda söylemek tuhaf ama Shrinebuilder şu "all-star" gruplardan biri. Yani başka başka gruplarla rüşdünü ispatlamış, takip edilir olmuş müzisyenlerden müteşekkil bir grup. Sludge mesihi, Neurosis'in aortu Scott Kelly'ye OM, The Obsessed, Melvins gibi stoner havarisi grupların üyeleri eşlik ediyor. İşte böyle bir denklemin sağ tarafına düşen grubun stüdyoya girdiğinde hiç bir çarpana, kalıba, soru işaretine bağlı kalmadığı o kadar açık ki. Şarkıların janr tanım aralıklarına düşen hiç bir bütünlüğü yok ve bu tabii olarak muazzam bir kaos ortaya çıkarıyor. Gel gör ki bu ortaya çıkan kaos bile kendi içinde bir bütünselliğe, bir nizama sahip ve tam da bu yüzden evrenin sırrını ihtiva ediyormuş gibi geliyor dinleyiciye.
Yan projelere, "all-star" gruplara, hadi girelim kafamıza göre çalalım dürtüsünden doğmuş müziklere mesafeliyimdir. Lakin Shrinebuilder bir çok yönüyle olduğu gibi bu yönüyle de müstesna olmuş bir grup diyebilirim. Tüm bu büyünün sadece üç günde gerçekleşen bir ritüelin sonucu olması da grup elemanlarının ruhlarındaki efsundan kaynaklanıyor olmalı. Herkes bu büyüden etkilenir mi, ruhları sönmüş mumun dumanı gibi çalkalanır mı bilmiyorum. Fakat ben ilk defa bu kadar iman ediyor, emniyette hissediyorum.
Sanatçı: Shrinebuilder
Albüm: Shrinebuilder
Şarkı listesi:
1- Solar Benediction
2- Pyramid Of The Moon
3- Blind For All To See
4- The Architect
5- Science Of Anger
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
01:41
0
mırıltı.
damgalar american, drone, neurosis, rock, shrinebuilder, sludge
20080715
Neurosis - Times Of Grace // Tribes Of Neurot - Grace
Fotoğraftakiler, benim ciğerlerim. Ne sebeple burada olduklarına değineceğim, ama ilk önce ciğerlerimden bile daha kişisel olan bir hikaye anlatmam icab ediyor konu Neurosis olunca.
İnsanların müzik zevklerini oluşturan, şekillendiren ve bunu bir kimlik haline sokan olaylar silsilesi aslında çok heyecan verici masallardır. Hakikaten de, kendi halinde oturup Tayfun (Hadi Yine İyisin) dinleyen bir çocuğun zamanla sıkı bir Jesu dinleyicisine dönüşmesi, mesela, psikolojik ve sosyolojik nüveler barındırır, bu yüzden de üzerinde durulası bir konudur. İtiraf edelim, hepimiz Tayfun dinledik, ya da Ah Canım Ahmet, Comanchero'lu Coco Jambo'lu karışık kasetler hepimizin teybinde döndü, hatta bu satırların yazarı, bir hafta önce Daddy Cool'u kafasından atamıyordu bir türlü. Elbette bu satırların yazarının da müzikal evrimleşme hikayesi, herkesinki kadar ilginçtir, hele yolun sonunda Neurosis varsa, belki bir nebze daha ilginçtir.
Müzikal anılarımın saklı olduğu bilinç mahzenini araştırırken, bulduğum en eski melodi, 1990'lara ait; Batman'in soundtrack albümü, Prince tarafından hazırlanmıştı ve Prince bu albümden sonra kafayı hepten yemişti. Anladığım tek kelime olan "batman"'in defalarca terennüm edilmesinin yanında, bu albüm bana Prince hayranlığı da kazandırmıştı ki, sanırım idol seçiminde yapılabilecek en büyük yanlıştır. İlkokulun masum ve salak ilk aşkında, Prince'in yaptığı ve çok etkileyici bulduğum bir şeyi yapmış, yüzüme suluboyayla "slave" bile yazmıştım bu yüzden. Bunun ardından Michael Jackson'ın best of albümüyle tanışmam ve walkman'in kısıtlamasına rağmen kayda hayran olmam geliyor, lakin beni esas vuran şey Metallica'nın One'ıydı ki, hazırlık sınıfı başlangıç seviyesi İngilizcem ile algıladığım sözler ve klip beni büyük bir trajediye sürüklerken, dünyayı karşıma alma düşüncesiyle ergenliğime de adım attırmıştı. Bu yolculukta Nirvana'nın payına daha önce değinmişliğim var burada, lakin konu farklı açılımlar barındırıyor.
Ergenliğin ortaları, İstanbul'da yatılı okulu yılları derken farklı bir platforma giriş yaptığım söylenebilir. Şu kertede durumu iki farklı yönde değerlendirmekte fayda var; birincisi boğucu olacak denli geniş bir potansiyel ile -Güven Erkin Erkan jargonuyla- "malum pasajlar", ikincisi ise fanzin/distro tutkunları. İnternetin 56k olduğu, değil bir albümü, bir şarkıyı çekmek için dahi 30 dakikadan fazla zaman harcadığımız yıllar bunlar; nasıl şu an için kullandığımız ölçü birimi gigabyte ise, o zamanlar daha "bireyci" bir anlayış hakimdi hepimize bu hususta. Bugün 150 gigabyte'lık bir arşive sahip olmak neyse, o zaman 150 şarkılık bir arşive sahip olmak da aynı şeydi. İşte bu yüzden o malum pasajlara yapılan ziyaretlerde elde edilen, ortaokulu bütçemizi altüst eden cd'ler çok büyük önem taşıyordu. Elbette bu cd'leri alırken büyüklerin ne dediğine dikkat edilirdi, nirengi noktası olabilecek mp3'ler fazlasıyla kısıtlıyken. Olaya salt "metalcilik" bakış açısıyla yaklaşmamak lazım; Türkiye'de hala Enred gibi, NonServiam gibi dergi kolay kolay bulamazsınız. Üstelik bu insanlar, bu dergileri kendi yağında kavurmaya çalışarak büyük bir saygıyı hakediyorlardı, dolayısıyla söyledikleri, önerdikleri, o günün kıtlığında bilhassa, müthiş bir önem arz ediyordu.
İşte Neurosis'in hayatıma girişi de bu şekilde olmuştur; malum pasajlardan birinde yapılan bir öneriydi bana Neurosis cd'si aldıran. O yaşta en iyi ihtimalle Tool dinlemesi gereken biri olarak Times Of Grace'e yaptığım saygısızlıktan hala utanırım, 5 dakika dinledikten sonra "bu ne be" diyerek cd yığınımın en alt köşesine atmıştım bu albümü. Öyle ki aklı ermeyen kontenjanından ve fakat çok derin fikirlere haiz olduğunu düşünen arkadaşlar ile, "Neurosis yarasa müziği yapıyor" ya da "Neurosis'in iki akoru arasındaki zaman diliminde yeni çocuklar dünyaya geliyor" gibi, çok komik oldukları sanrısıyla yaptığımız tespitler de olmadı değil.
Neurosis ile ilgili fikirlerim ve Times Of Grace'in rafımdaki yeri uzunca bir süre değişmedi, ta ki 2003 yılında aniden gelen bir vahiy gibi albüme uzanmış olduğum ana kadar. Neden bilmem, o gün, aslında yıllarca dik gördüğüm bir şeyin yatay, renkli gördüğüm bir şeyin şeffaf olduğunun farkına vardığım gündür. Bu farkına varış, bu aydınlanma aslında yarım kalmış bir şeyi temsil ediyordu. Evet, artık nefes alabiliyordum, ama tek ciğerimle. Ve aldığım nefesin vücudumda yarattığı dalgalanma öylesine vurucuydu ki, iki ciğerimi de kullanabileceğimin, bunu yaparsam nasıl bir his yaşayacağımın farkında bile değildim.
Times Of Grace, benim için, müzikte büyük bir adımdı. Zamanında kulaklarıma batan bol efektli yırtıcı vokaller, yine bilmem kaç pedaldan geçmiş vızıldayan gitarlar, artık farklı bir kapıyı açıyordu benim için. Sahiden de bu bir eşikti, ve asla arada kalamayan Neurosis için, tüm tanımlarımı yeniden tanımlamama yol açan bir gelişmeydi. Bu noktada şöyle bir tespitte bulunmamız mümkün; Neurosis ne metal dinleyicisine, ne deneysel müzik arayışındakilere yaranabilmiştir. Bu arada kalmışlık, gruba yönelen hislerde de ortaya çıkar; ya nefret edilir ya da çok sevilir ama asla nötr olunmaz, kayıtsız kalınmaz.
Tüm bunların yanında, Neurosis ile ilgili fikirlerimin şekillenmesinde önemli rol oynayan bir kavram daha var ki, o da Tribes Of Neurot'dur. Neurosis elemanları, "Neurosis'in alter-ego'su" olarak tanımlar Tribes Of Neurot'u. Neurosis'in o sivri, ikonoklastik müziğinin aksine, Tribes Of Neurot sakin, kendi halinde, ambient çerçevesine rahatlıkla koyabileceğimiz, soundscape'ler yaratan bir müzik icra ediyordu. Ama işin en ilginç noktası şu idi; Tribes Of Neurot, Times Of Grace'e eşlik edecek bir albüme imza atmıştı: Grace. Grace, daha önce müzikte hiç denenmemiş bir düşünceyi de barındırıyordu aynı zamanda, iki albümün aynı anda çalınmasıyla oluşturulacak bir "çok boyutlu deneyim" vaadiydi bu.
Müzikteki bu iki uç noktanın bir potada eritilmesi, ying-yang'i kulak ile algılamak gibi bir şeydi. Evet, bir albüme onlarca layer koyabilirsiniz, o layer'lardan bir ya da birden fazlasını çıkarıp, onu farklı bir albüme basıp, sonra da "tamamlayıcı" bir şey yarattığınızı iddia edebilirsiniz; ama bu Grace/Times Of Grace için geçerli olmayan bir durumu işaret eder. Keza kendi özelinde tanımlanabilen iki farklı bir bütünün, toplandığında da bir bütünü oluşturması, yani 1+1'in 1'e çıkması, tüm değer yargılarımızı alt üst eden bir vakaydı. Evet, bu bir vakaydı, salt müzikal değil, sanatsal bir vakaydı üstelik.
Velhasıl, Times Of Grace ve Grace, kendi özellerinde dinlenmeyi ziyadesiyle hak eden albümler ama ikisini bir arada dinlemek, bu vakayı deneyimlemek, müziğe normalden daha fazla ilgi duyan herkes için önemli bir kapı açacaktır. Sert bir sound, çınlayan gitarlar, yırtıcı vokaller yahut tek düze giden "doku"lar, amelodik ve hatta derin bir sükûnet ihtiva eden bir müzik size cazip gelmeyebilir, hiç bir şey ifade etmeyebilir, ama kulağın 2-3 santimetre derini için tasarlanmış bir proje var önümüzde; üç tane kulak kemiği değil, beyin kıvrımları çok daha önemli bir işlev görecektir filtreleme için.

İnsanların müzik zevklerini oluşturan, şekillendiren ve bunu bir kimlik haline sokan olaylar silsilesi aslında çok heyecan verici masallardır. Hakikaten de, kendi halinde oturup Tayfun (Hadi Yine İyisin) dinleyen bir çocuğun zamanla sıkı bir Jesu dinleyicisine dönüşmesi, mesela, psikolojik ve sosyolojik nüveler barındırır, bu yüzden de üzerinde durulası bir konudur. İtiraf edelim, hepimiz Tayfun dinledik, ya da Ah Canım Ahmet, Comanchero'lu Coco Jambo'lu karışık kasetler hepimizin teybinde döndü, hatta bu satırların yazarı, bir hafta önce Daddy Cool'u kafasından atamıyordu bir türlü. Elbette bu satırların yazarının da müzikal evrimleşme hikayesi, herkesinki kadar ilginçtir, hele yolun sonunda Neurosis varsa, belki bir nebze daha ilginçtir.
Müzikal anılarımın saklı olduğu bilinç mahzenini araştırırken, bulduğum en eski melodi, 1990'lara ait; Batman'in soundtrack albümü, Prince tarafından hazırlanmıştı ve Prince bu albümden sonra kafayı hepten yemişti. Anladığım tek kelime olan "batman"'in defalarca terennüm edilmesinin yanında, bu albüm bana Prince hayranlığı da kazandırmıştı ki, sanırım idol seçiminde yapılabilecek en büyük yanlıştır. İlkokulun masum ve salak ilk aşkında, Prince'in yaptığı ve çok etkileyici bulduğum bir şeyi yapmış, yüzüme suluboyayla "slave" bile yazmıştım bu yüzden. Bunun ardından Michael Jackson'ın best of albümüyle tanışmam ve walkman'in kısıtlamasına rağmen kayda hayran olmam geliyor, lakin beni esas vuran şey Metallica'nın One'ıydı ki, hazırlık sınıfı başlangıç seviyesi İngilizcem ile algıladığım sözler ve klip beni büyük bir trajediye sürüklerken, dünyayı karşıma alma düşüncesiyle ergenliğime de adım attırmıştı. Bu yolculukta Nirvana'nın payına daha önce değinmişliğim var burada, lakin konu farklı açılımlar barındırıyor.
Ergenliğin ortaları, İstanbul'da yatılı okulu yılları derken farklı bir platforma giriş yaptığım söylenebilir. Şu kertede durumu iki farklı yönde değerlendirmekte fayda var; birincisi boğucu olacak denli geniş bir potansiyel ile -Güven Erkin Erkan jargonuyla- "malum pasajlar", ikincisi ise fanzin/distro tutkunları. İnternetin 56k olduğu, değil bir albümü, bir şarkıyı çekmek için dahi 30 dakikadan fazla zaman harcadığımız yıllar bunlar; nasıl şu an için kullandığımız ölçü birimi gigabyte ise, o zamanlar daha "bireyci" bir anlayış hakimdi hepimize bu hususta. Bugün 150 gigabyte'lık bir arşive sahip olmak neyse, o zaman 150 şarkılık bir arşive sahip olmak da aynı şeydi. İşte bu yüzden o malum pasajlara yapılan ziyaretlerde elde edilen, ortaokulu bütçemizi altüst eden cd'ler çok büyük önem taşıyordu. Elbette bu cd'leri alırken büyüklerin ne dediğine dikkat edilirdi, nirengi noktası olabilecek mp3'ler fazlasıyla kısıtlıyken. Olaya salt "metalcilik" bakış açısıyla yaklaşmamak lazım; Türkiye'de hala Enred gibi, NonServiam gibi dergi kolay kolay bulamazsınız. Üstelik bu insanlar, bu dergileri kendi yağında kavurmaya çalışarak büyük bir saygıyı hakediyorlardı, dolayısıyla söyledikleri, önerdikleri, o günün kıtlığında bilhassa, müthiş bir önem arz ediyordu.
İşte Neurosis'in hayatıma girişi de bu şekilde olmuştur; malum pasajlardan birinde yapılan bir öneriydi bana Neurosis cd'si aldıran. O yaşta en iyi ihtimalle Tool dinlemesi gereken biri olarak Times Of Grace'e yaptığım saygısızlıktan hala utanırım, 5 dakika dinledikten sonra "bu ne be" diyerek cd yığınımın en alt köşesine atmıştım bu albümü. Öyle ki aklı ermeyen kontenjanından ve fakat çok derin fikirlere haiz olduğunu düşünen arkadaşlar ile, "Neurosis yarasa müziği yapıyor" ya da "Neurosis'in iki akoru arasındaki zaman diliminde yeni çocuklar dünyaya geliyor" gibi, çok komik oldukları sanrısıyla yaptığımız tespitler de olmadı değil.
Neurosis ile ilgili fikirlerim ve Times Of Grace'in rafımdaki yeri uzunca bir süre değişmedi, ta ki 2003 yılında aniden gelen bir vahiy gibi albüme uzanmış olduğum ana kadar. Neden bilmem, o gün, aslında yıllarca dik gördüğüm bir şeyin yatay, renkli gördüğüm bir şeyin şeffaf olduğunun farkına vardığım gündür. Bu farkına varış, bu aydınlanma aslında yarım kalmış bir şeyi temsil ediyordu. Evet, artık nefes alabiliyordum, ama tek ciğerimle. Ve aldığım nefesin vücudumda yarattığı dalgalanma öylesine vurucuydu ki, iki ciğerimi de kullanabileceğimin, bunu yaparsam nasıl bir his yaşayacağımın farkında bile değildim.
Times Of Grace, benim için, müzikte büyük bir adımdı. Zamanında kulaklarıma batan bol efektli yırtıcı vokaller, yine bilmem kaç pedaldan geçmiş vızıldayan gitarlar, artık farklı bir kapıyı açıyordu benim için. Sahiden de bu bir eşikti, ve asla arada kalamayan Neurosis için, tüm tanımlarımı yeniden tanımlamama yol açan bir gelişmeydi. Bu noktada şöyle bir tespitte bulunmamız mümkün; Neurosis ne metal dinleyicisine, ne deneysel müzik arayışındakilere yaranabilmiştir. Bu arada kalmışlık, gruba yönelen hislerde de ortaya çıkar; ya nefret edilir ya da çok sevilir ama asla nötr olunmaz, kayıtsız kalınmaz.
Tüm bunların yanında, Neurosis ile ilgili fikirlerimin şekillenmesinde önemli rol oynayan bir kavram daha var ki, o da Tribes Of Neurot'dur. Neurosis elemanları, "Neurosis'in alter-ego'su" olarak tanımlar Tribes Of Neurot'u. Neurosis'in o sivri, ikonoklastik müziğinin aksine, Tribes Of Neurot sakin, kendi halinde, ambient çerçevesine rahatlıkla koyabileceğimiz, soundscape'ler yaratan bir müzik icra ediyordu. Ama işin en ilginç noktası şu idi; Tribes Of Neurot, Times Of Grace'e eşlik edecek bir albüme imza atmıştı: Grace. Grace, daha önce müzikte hiç denenmemiş bir düşünceyi de barındırıyordu aynı zamanda, iki albümün aynı anda çalınmasıyla oluşturulacak bir "çok boyutlu deneyim" vaadiydi bu.
Müzikteki bu iki uç noktanın bir potada eritilmesi, ying-yang'i kulak ile algılamak gibi bir şeydi. Evet, bir albüme onlarca layer koyabilirsiniz, o layer'lardan bir ya da birden fazlasını çıkarıp, onu farklı bir albüme basıp, sonra da "tamamlayıcı" bir şey yarattığınızı iddia edebilirsiniz; ama bu Grace/Times Of Grace için geçerli olmayan bir durumu işaret eder. Keza kendi özelinde tanımlanabilen iki farklı bir bütünün, toplandığında da bir bütünü oluşturması, yani 1+1'in 1'e çıkması, tüm değer yargılarımızı alt üst eden bir vakaydı. Evet, bu bir vakaydı, salt müzikal değil, sanatsal bir vakaydı üstelik.
Velhasıl, Times Of Grace ve Grace, kendi özellerinde dinlenmeyi ziyadesiyle hak eden albümler ama ikisini bir arada dinlemek, bu vakayı deneyimlemek, müziğe normalden daha fazla ilgi duyan herkes için önemli bir kapı açacaktır. Sert bir sound, çınlayan gitarlar, yırtıcı vokaller yahut tek düze giden "doku"lar, amelodik ve hatta derin bir sükûnet ihtiva eden bir müzik size cazip gelmeyebilir, hiç bir şey ifade etmeyebilir, ama kulağın 2-3 santimetre derini için tasarlanmış bir proje var önümüzde; üç tane kulak kemiği değil, beyin kıvrımları çok daha önemli bir işlev görecektir filtreleme için.

Sanatçı: Neurosis
Albüm: Times Of Grace
Şarkı listesi:
1- Suspended In Light
2- The Doorway
3- Under The Surface
4- The Last You'll Know
5- Belief
6- Exist
7- End Of The Harvest
8- Descent
9- Away
10- Times Of Grace
11- The Road To Sovereignty
DOWNLOAD.

Albüm: Times Of Grace
Şarkı listesi:
1- Suspended In Light
2- The Doorway
3- Under The Surface
4- The Last You'll Know
5- Belief
6- Exist
7- End Of The Harvest
8- Descent
9- Away
10- Times Of Grace
11- The Road To Sovereignty
DOWNLOAD.

Sanatçı: Tribes Of Neurot
Albüm: Grace
Şarkı listesi:
1- Suspended In Light
2- The Doorway
3- Under The Surface
4- The Last You'll Know
5- Belief
6- Exist
7- End Of The Harvest
8- Descent
9- Away
10- Times Of Grace
11- The Road To Sovereignty
DOWNLOAD

Albüm: Grace
Şarkı listesi:
1- Suspended In Light
2- The Doorway
3- Under The Surface
4- The Last You'll Know
5- Belief
6- Exist
7- End Of The Harvest
8- Descent
9- Away
10- Times Of Grace
11- The Road To Sovereignty
DOWNLOAD

Sanatçı: Neurosis & Tribes Of Neurot
Albüm: Times Of Grace & Grace
Şarkı listesi:
1- Suspended In Light
2- The Doorway
3- Under The Surface
4- The Last You'll Know
5- Belief
6- Exist
7- End Of The Harvest
8- Descent
9- Away
10- Times Of Grace
11- The Road To Sovereignty
DOWNLOAD.
Albüm: Times Of Grace & Grace
Şarkı listesi:
1- Suspended In Light
2- The Doorway
3- Under The Surface
4- The Last You'll Know
5- Belief
6- Exist
7- End Of The Harvest
8- Descent
9- Away
10- Times Of Grace
11- The Road To Sovereignty
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
02:59
1 mırıltı.
damgalar ambient, american, neurosis, post-metal, post-rock, tribes of neurot
Subscribe to:
Posts (Atom)


