20101007
Korhan Futacı ve Kara Orkestra - Korhan Futacı ve Kara Orkestra
Geçmişte yazdıklarımı okuduğum zaman, geçmişte yaptıklarımı veyahut söylediklerimi hatırladığım zaman kendimi bir hıyar gibi hissediyorum. Normal bir durumda bu hissin utanç ya da hüzün yaratması beklenebilir, oysa benim hissettiğim tadın içinde zafer var. Kendimi eleştirebilmem, kendimi bir hıyar olarak tanımlayabilmem bana Geçmişteki Ben'i yendiğimi gösteriyor, daha iyi olduğumu, daha fazla olduğumu. Bunun adı pişmanlık ve ben pişman olmaya bayılıyorum. Ama genel bakışta, biz insanlar, her nedense, kendi ürettiğimiz duygular ve kendi tanımladığımız kelimeler olmalarına rağmen, pişmanlık ile suçluluğu karıştırıyor ve pişman olmaktan kaçınıyoruz. Filmlerin, kitapların özenle yaratılan rol modeli karakterleri hayatlarında asla pişman olmadıklarını söylerken onlara öykünüyor ve onların repliklerini tekrarlıyoruz, üstelik bu tekrarı yaparken bir buzdolabının son teknolojiyle geliştirilen özelliğini müşteriye anlatmaya çalışan satış temsilcisine benzeyen bir böbürlenme ifadesi oluyor yüzümüzde: "Biliyor musun, ben hiç pişman olmadım!"
Eğer bir insan hayatında hiç pişmanlık duygusu yaşamadığını söylüyorsa, iki seçenekten bahsedebiliriz.
a- Bu insan yalan söylüyordur.
b- Bu insan hayatı boyunca hep aynı insan olarak kalmış, yerinde saymıştır.
Cevap kağıdında ne yazarsa yazsın, pişman olmama halinin ne kadar hazin olduğu ortada. Bu yüzden pişmanlığı kucaklamak ve pişman olmaktan bıkmamak gerekiyor. Örneğin ben, bu yazının henüz ilk paragrafında bu kadar fazla aynı kelimeyi tekrar ettiğim için bir kaç ay sonra büyük bir pişmanlık hissedeceğim ve kendi kendime hıyar diyeceğim.
Bunu sık sık yapıyorum. Rastgele yazdığım bir hikayeyi açıp daha ne kadar zayıf olabilirdi diye düşünüyorum, yahut bu blogdaki herhangi bir yazıyı tekrar okuyup vay hıyar diye mırıldanıyorum. Bundan evvel yazdığım DANdadaDAN yazısı örneğin, bana bu hissi en kuvvetli şekilde yaşatan yazı olabilir. Konserden çıkıp eve geldiğim gibi kaleme almaya çalışıp, sonunda elle tutulur en ufak bir şey anlatmamış olmam şu an bana son derece itici geliyor mesela. Halbuki bir çok kere dinlediğim, dinlerken bir çok şey hissettiğim, bazı anlarla mühürlediğim bir grup hakkında söyleyeceklerim olmalıydı, yok ise yazmamalıydım. "Hiç bir şey söylenemez, öyle acayip ki anlatılamaz" diye geçiştirmek, kendisini sosyo-dijital platformlarda AnLaTıLmAZ, YaŞŞaNıRR şeklinde ifade etmeye çalışan adamın beyhûde çabasıyla benzerlik gösteriyor. O yüzden bu yazıda hem evvelce yaptığım hatayı biraz olsun telafi etmek için DANdadaDAN'dan bahsetmeye çalışacağım, hem de Korhan Futacı ve Kara Orkestra'dan.
DANdadaDAN, bu ülke tarihinin gördüğü belki de en garip alternatif rock grubuydu. Bunu buraya koyduktan sonra şimdi burada şunu sorgulamak gerekiyor; yirmi yılda zor benimsenen rock örneği ortada dururken, alternatif rock olarak adlandırageldiğimiz janrın bu kadar kolay özümsenmesinin sebebi ne ola? Naçizane fikrim çoğu alternatif rock şarkısının, dinleyicinin evvelce aşina olduğu ecnebi grupların müzikleriyle benzerlik göstermesi. Ama bundan daha da önemlisi şu ki, klasik rock kalıplarının dışında yer alan bu janrın, genetik hafızamıza ya da kültürel kodlarımıza işlemiş tınılara ve enstrümanlara yer vermeye açık olması ve Türkiyedeki çoğu alternatif rock grubunun bu yol haritasından faydalanmış olması. Biraz irdelediğimiz zaman, yeraltı ve ana-akım parantezlerinin arasında yer alan çoğu grubun bu formatta değerlendirilebileceğini görebiliriz. DANdadaDAN bu konuda büyük bir istisnaydı. Ne daha önce formülü tutmuş tarifleri tekrar eden, ne de Türk'ün aşinalığına oynayan bir müziği vardı. Filhakika, saksafon gibi bize çok 'batılı' gelen hatta biraz züppe bulduğumuz bir enstrümanı müziklerinin odağına yerleştirdiler. Bu haliyle müzik camiasında kendilerine münhasır bir yer edinmiş olmaları bile başlı başına mühim bir hadise olarak görülebilir. Ancak DANdadaDAN'ın, bu algıya göre alıcılarını ayarlamış dinleyiciler için ihtiva ettiği çok daha önemli bir özellik vardı ki, bu da müziklerinin yakınlığı, sıcaklığıydı. Bu anlatılması, tarif edilmesi, uygulayabilmek için yol haritalarının çıkarılması imkansız bir durum. Ama dinlediğin bir müziğin mesafesi ve ısısı kulaklar tarafından algılanabiliyor. Her iki sebeple de, benim nezdimde gelmiş geçmiş en iyi yerli gruplardan biri olduklarını söyleyebiliyorum.
Ne yazık ki bu güzide grup da her güzel şey gibi sona erdi ve fakat her çok güzel şey gibi haddinden erken bir sondu bu. Neler yaşandı, bu ayrılığa ne sebep oldu bilmiyoruz. Dahası ilgilenmiyoruz. Amacımız magazin değil müzik olduğu için sebepleri irdelemektense sonuçlara yoğunlaşmak daha verimli olabilir. Zira uslu çocukların eninde sonunda Şirinler'i görmesi gibi, biz de en sonunda Korhan Futacı ve Kara Orkestra'yı dinleyebiliyoruz.
Korhan Futacı hem Tamburada'nın hem DANdadaDAN'ın dinamosuydu, orta sahanın belkemiğiydi, vokalleri ve saksafonuydu. O ve kara orkestrası öyle sanıyorum ki yaklaşık bir buçuk yıldır birlikteler ve en nihayetinde albümlerini geçen aylarda yayınlayabilme şerefine nail oldular. Söylemek gerekir ki, kendi adlarını taşıyan bu albümleriyle sahiden de DANdadaDAN'ı hatırlatıyorlar. Bunun olması son derece doğal ve anlaşılabilir bir durum. Eninde sonunda bir şeyin özünün farklı bir isim altında sunulması, olsa olsa bir form değişikliği yaratıyor ama o esas vurgu baki kalıyor. Bu albüm de her ne kadar -doğal olarak- DANdadaDAN benzerliği taşısa da aradaki farklar muhtelif. Saksafonların daha geri planda kalması ve dört başı mamur bir rock halesinin daha çok hissedilmesi bir yana, sanıyorum ki en önemli detay, albümdeki neredeyse tüm şarkıların çok müphem de olsa Türk işi tınılar ihtiva etmesi. Ancak bunlar, daha evvelden belirttiğim o genetik kodlara işlemiş, aşinalık uyandıran baskın melodiden ziyade, en çok bir kaç notayla üzerinden geçilen gizli, bulanık ipuçları gibi. Bu yerellik hissedilebilirken, saksafon gibi 'batılı' bir enstrümana artık ksilofon, e-bow gibi daha uzak mesafeli çalgılar eşlik ediyor. Bu bir arada kalmışlık ya da nereye yüzünü dönememişlik hissinden, her şeyi karıştırıp ortaya çıkan saçmalığa da füzyon diyelim uyanıklığından çok, kararında ve yerinde yapılmış bir hoşluk. Ve yine son tahlilde, Korhan Futacı'nın ciğeri -hem sesi, hem nefesi-, şarkıların o boşvermişliği ve özellikle o son şarkıdak başıbozukluk yine yakın mesafeden, yüksek dereceden bir müzik ortaya çıkarıyor.
Tüm bunların yanında albümün fevkalade bir ustalıkla kaydedilmiş olduğunu da eklemem şart. Hücum kayıt gibi amatör, hataya çok yatkın bir biçimde kaydedilmiş olsa da çok güzel bir biçimde elden geçmiş. Öyle ki, iyi bir kulaklıkla dinlendiğinde gerçekten fark ettiren albümlerin bu ülke sınırlarında bir elin parmağını geçmediği düşünülürse bu albümün hanesine bir yıldız daha ekleyebiliriz.
Son olarak, daha önce DANdadaDAN'da yaptığım hatayı bu kez yapmayacağımı belirtmek istiyorum. Biliyorsunuz böyle durumlarda bir albümün tamamını sunmaya gönlüm el vermiyor, özellikle çok cüzi bir miktara her yerden alınabilecekken. Bunun için zaten internette bir çok link mevcut, bir kaç google aramasına bakıyor. Ben kendimi bu şekilde konumlandırmayı istemediğimden hem de bu kadar da kolaycı olunmasını doğru bulmadığımdan sadece bir kaç parçayı sunuyorum. Ki onu bile yaparken çekince hissetsem de, en azından bir kaçınızın albümü almak için şevkleneceğinizi ve cd'lerinizin arka yüzünü de otomobilinizin dikiz aynasına asmaktan başka işlevler için kullanacağınıza inanıyorum.
Sanatçı: Korhan Futacı ve Kara Orkestra
Albüm: s/t
Şarkı listesi:
1- Zor İşler
2- Ağlayamam Ben
3- Sarma
4- Unutulmasın Bu Yaz
5- Geleneksel Mahşer Günü
6- Abra Kadabra
7- Sien
8- Episode 1
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
03:30
0
mırıltı.
damgalar dandadadan, korhan futacı ve kara orkestra, post-rock, rock, saxophone, third world first class, turkish
20090710
Gökhan Kırdar

Hazır beklediğimiz albümler hala bekleme aşamasında ve hazır bir kaç yazıdır Türk müziğine dair bir kaç noktaya değinmişliğimiz var, aklımdaki bir iki yazıyı parmaklarıma bölüştürebilirim.
İmdi, daha önce belli başlı grupların Türk olma kimliği üzerinden övgülenmesini eleştirmiştim, malumunuz. İnsan zihninin köşeli algısına ek olarak milletçe de ekseriyetle siyah ve beyazlar arasında tercih yaptığımızdan, bir de bu durumun aksi var ki o da "bizde böyle müzik yapılmıyor" düşüncesidir; her anlamda aynı oryantalist korkudan, aynı aşağılanma dürtüsünden kaynaklanır bu.
Bizim mûsiki kültürümüz aslında yine siyah ve beyazlar üzerine kuruludur, köşelidir, uçlardadır. Ya kökleri imparatorluk dönemine uzanan Türk Sanat Mûsikisi ve Türk Halk Mûsikisi çınarları vardır ki bunlara kısaca "Türk Mûsikisi" adı verilir, ya da bunların aksi, bunların değili, bunların olmayanı olan "Hafif Batı Müziği" vardır; adı konmamış sulandırılmış komünist rejimin değişime uğrayıp Türkiye'nin görünmez enerji kalkanlarının inmesinin ardından, dışarıdan ithal edilen rock'n roll'u, pop'u, jazz'ı, diskosu, şusu busu tamamen bu ismin altında kümelenmiştirler. Doksanlara kadar göstere göstere yaptığı batı müziği taklitçiliğinden öte adım atmayan, dünya çapında tutmuş şarkıların müziklerini alıp bunlara güfte yazmaktan ibaret Hafif Batı Müziği anlayışı doksanlardan itibaren değişime gidiyor. Bu dönemde gün yüzü görmüş müzisyenleri saymaya gerek yok, neredeyse hepsi hala Türkiye'nin müzik sahnesinin içindeler. Bizim ilgilendiğimiz kısım, meseleyi biraz daha enine boyuna algılayabilen ve ne yaptığının bilinciyle adım atmış olanlar ki Gökhan Kırdar kesinlikle bu konuda bir liste yapsak başı çekebilecek bir isim.
Gökhan Kırdar 1994 yılında karşımıza çıkmış ilk defa, Serseri Mayın albümüyle. 15 sene evvelinden bahsediyorum ki kendisini meşhur eden Yerine Sevemem, ömrüm boyunca duyduğum en içten, en katıksız aşk şarkılarından biridir. 24 yaşında bir adamın böyle bir şarkı yazıp üstelik bir de bu şarkıyı ud ile çalması bir şeydir, ama var olmayan ya da varlığı tek bir çizgide ilerleyen bir ulusal müzik sahnesinde kendi kendini yaratması apayrı bir şeydir. Öte yandan böyle önemli ve nadide bir şarkıdan sonra beklentilerin artmasıyla birlikte, bir sonraki albümü Tutunamadım ile Gökhan Kırdar "tutunamayacaktı" (kaç kişi bu benzetmeyi yapmıştır merak ediyorum); bu albümden akıllarda kalan tek şey Ah Ayartan Yar klibindeki Ordu-yi Hûmayun zabit üniformasıdır sanırım.
Her halükarda, Gökhan Kırdar gözümüzün önünden yok olup gitmiştir, giderken de kulaklarımızdan asla ve kat'a silinmeyecek bir şarkı bırakmıştır ki Yerine Sevemem, her aşk acısının vazgeçilmez şarkısıdır, olmalıdır da. Ve lakin, gözümüzün önünden giderken yenik ayrılmamıştır Gökhan Kırdar. Nev-i şahsına münhasır ve bu sefer dönemin kulaklarının çok daha üstünde bir hale bürünmüştür müziği; gözlerden uzak kalsa da ben bu durumun hayırlara vesile olduğunu düşünüyorum. Kozadan çıkan kelebeğin bu sefer istisnasız herkesin gözlerini kamaştırdığı düşünülürse, sahiden de durumun hayırlı bir nitelik taşıdığı konusunda hemfikir olunabilir.
Öyle ki, Gökhan Kırdar "etnotronik" adını verdiği müziğiyle, vazgeçmemizin mümkün olmadığı diziler üzerinden ulaştı kulaklarımıza. Şimdi burada değinmek istediğim iki konu var. Birincisi; Gökhan Kırdar'ın müziğinin temelindeki etnik ögelerin önemidir. Yaşadığımız toplumdan, topraktan ne kadar soyutlanmış olursak olalım, bize ait müzik bize aittir, genlerimize işlemiştir. Müzikal odağımız nereye yönelmişse yönelsin, görüş açımız ne kadar geniş olursa olsun, hangi janra gönül koymuş olursak olalım, bu toprağa, bizi bu topluma ait bir müzik kadar etkileyecek başka bir müzik türü mevcut değil. Öyle ki minibüste gide gele arabeske alışmışsın, deden bağlama çalmış, dayının bir türkü söylerken gözlerinin kan çanağına döndüğünü görmüşsün, bu ülkede eşcinsellik ne kadar garabet karşılanırsa karşılansın hala Zeki Müren ismi zikredildiğinde akan sular durur, görüş ayrılıklarının en fazla keskinleştiği dönemde dahi savunduğu görüşünü teşhir etmekteyen çekinmeyen Barış Manço'yu sevmeyen adam yaşamadı burada. Kendimden örnek verecek olursam, ki bu başka bir yazının konusudur, ninniyle uyutulduğum zamanlarda Duydum Ki Unutmuşsun dinlerken hüngür hüngür ağlamış, ilkokula dahi başlamamış bir bacaksız olarak Türk Sanat Mûsikisi çalmaya başlamış, o yaşta göğüs kafesimin sol tarafını nihavend makamıyla terbiye etmişim. Bugün dünya üzerindeki en harika besteye sahip, en harika enstrüman tekniğiyle kaydedilmiş bir şarkı bir Veda Bûsesi, bir Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar kadar etkileyemez beni, mümkünatı yok. Gözlerinde ve sakalında yılların ağırlığını taşıyan bir adam sıcacık çayın yanında bir de türkü ikram ettiğinde hissedeceğin şeyi hiç bir konserde, hiç bir janr tanım aralıklarında bulamazsın. Evvela bunda mutabık olalım; bu kadar bize ait müziklerin, bize ait enstrümanlarıyla ilgilenen, kanun ile ud ile dümbelek ile yapılan müziğin tamamen bizolmayan bir elektronik yapıyla sentezlenmesi fazlasıyla cesur bir adım. Ki bugüne endeksle bizi pek de şaşırtmayan bu durumun, dönemin şartları açısından ilkler arasında yer aldığını söyleyebiliriz. Tabii ki bu etnik dokulu elektronik müzikle tanışmamızın Gökhan Kırdar ile olmaması doğal, en nihayetinde yıllar yılı aşağılanan, ve dahi bir küfür haline getirilen "çingene" tarafından icra edilen müziğe burun kıvıran ama elin Amerikalısı yapınca o Balkan müziği festivali senin, bu Balkan müziği vapuru benim koşturan; dinleyenlerinin kıro, jiletçi, cahil diye imgelendiği arabeski Murathan Mungan pazarlayınca dilinden Özcan Deniz'i, Müslüm Gürses'i düşürmeyen karaktersiz bir dinleyici kitlesinden bahsediyoruz.
Aynı dinleyici kitlesinin kendini pazarlama promosyonlarından bir diğeri olan "televizyon izlemiyorum" duyurusu da, Gökhan Kırdar'ın müziğiyle ilgili değinilmesi gereken bir diğer konudur muhakkak. Kim çıkardı bunu bilmiyorum, kim bu duyurudan medet umdu ama sonuç olarak bu fikir kalıplaşmıştır, kabul edilegilen bir gerçek haline gelmiştir. Baktığımız her yerde televizyon izlemediğini bize duyurmak için binbir takla atan, ama bununla yetinmeyip televizyonu ve televizyondakini aşağılamaktan da çekinmeyen birini görüyoruz. İstisnasız her seferinde, Reklamcılığa Giriş-101 dersinden apartılmış terimlerle süslenen tespitlerle şahlanan bu birilerinin, zinhar televizyon izlemedikleri halde nasıl bu berbat, bu toplumun böğrünü hançer gibi yaran programlarla ilgili yorumlar yaptığı her zaman bir muamma olarak kalmışsa da, muammanın çözümü "zap yaparken rastladım", "annem izlerken gözüm kaydı" formülünden bir adım öteye gitmiş değil şu kadar senedir. Ben de biliyorum acıklı programların kendi acılarımızı örtüp daha kötüsü de varmış diye rahatlamamıza yol açtığını, kurgu hayatlar içinde gerçek hayatımızın sıkıntılarından kaçtığımızı, televizyonun günlük yaşantımızı bütünüyle manipüle ettiğini, oturup bu konuda uzun uzun iki tez yazacak kadar ilgili ve tepkili olmama rağmen şu koltuğa yaslandığımda yaptığım şey herhangi bir magazin programını açıp "Teoman yine ne yaptı! Baam! Yine ne yaptı! Baaam! Yy-yin-yin-yine ne yaptı!" spotlarını takip etmek oluyor. Hiç çekinmiyorum bunu yapmaktan da, bugüne bugün tek bir karşı cins de vay efendim magazin programı seyrediyorsun diye benden uzaklaşmadı, oturup sevgililerimle de aynı programları izlemekten çok büyük keyif aldım üstelik, bütün gün yıldızları izleyip Cummings şiirleri okuyacak değiliz. Anlaşılmayan nokta işte burası, ama bu durumun ayırdında olmayan ve kendini bu şekilde tanımlayan, bu şekilde pazarlayan bir kitlenin sayıca üstünlüğü düşünüldüğünde, Gökhan Kırdar'ın televizyon dizileri için yaptığı şaheserlerin görmezden gelinmesi, alelade bir müzisyenmiş gibi değer görmemesi şaşırtıcı olmuyor.
Misalen, Ölümsüz Aşk isimli dizi için yapılan Eylül ve Ölümsüz Aşk gibi şarkılar, bu blog dahilinde yer alan, elektronik bir altyapı üzerine inşa edilmiş şarkıların hiç birinden geri değiller. Benim algım ışığında, içinde barındırdığı benim damak tadıma uygun tatlar ile çok daha evlalar üstelik. Haziran Gecesi ya da Kurtlar Vadisi izleyicisi olmayabilirsiniz ama bu diziler için Dayan Kalbim, Yağmur, Bu Aşk ve daha bir çok şarkı, bugün adını besmeleyle andığımız, dahi kategorisine yükselttiğimiz çoğu elektronik müzik sanatçısının şarkılarına taş çıkartabilecek nitelikteler. Bu noktada şarkının nerede kullanıldığı bir kıstas olmamalı, destek destek diye konuşmaktan başka bir şey yapılabilseydi Gökhan Kırdar da parasını televizyon dizileri için müzik yaparak değil, salt müzik yaparak kazanıyor olurdu.
Öte yandan, bu kadar kayda değer bir müzik yapan, üstelik bunu yaparken kendi keşfettiği formüllerden yararlanan bir müzisyenin bu kadar az ilgi görmesi, eserlerinin bu kadar az dinlenmesi, bir müziksever olarak benim için hazin bir durum. Velhasıl kelam, Gökhan Kırdar'ın yaptığı işlere hakettiği değeri vermenin zamanıdır, Limbo Pillow buna vesile olmak için gönüllü bir zemindir. Vesile niyetine, kendi ellerimle derdiğim bir Gökhan Kırdar derlemesinden faydalanılabilir.
1- Yerine Sevemem
2- Üstüme Basıp Geçme
3- Sürünerek
4- Dayan Kalbim
5- Go On My Heart (Viola Remix)
6- Yağmur
7- Bu Aşk
8- Eylül
9- Ölümsüz Aşk
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
02:04
5
mırıltı.
damgalar electronica, folk, gökhan kırdar, third world first class, trip-hop, turkish
20090630
The Climb ve Tırnak İçlerinin Dışındakiler.

Ben her ne kadar Türkiyedeki gruplara karşı herhangi bir garezim olmadığını, bu kadar yoğun eleştiriler yöneltmemin tek nedeninin yüksek beklentilerim ve klişeleşmiş özürler olduğunu defaatle vurgulasam dahi, eleştirinin varlığından mütevellit vatan haini sıfatına yaklaşan bir algı çerçevesinde değerlendiriliyorum. Küçükleri sevmeli, büyükleri saymalı, Türk grupları beğenmeliyiz gibi bir bilinç yerleşmiş zihnimize. Hollandalı olsa yüzüne bakmayacağın, varlığından bihaber olacağın bir grubu sırf Türk diye arşa çıkarmak bana doğru gelmiyor ve dahi çirkin buluyorum bu tutumu. Nasıl ki yine Hollandalı bir grubu değerlendirirken adamların yaşadığı maddi sıkıntıları bir özür olarak kabul etmiyorsam, Rory Van Der Zaar kirasını zor ödüyor tabii ki vasat bir müzik yapacaktır diye ver vasatı, ver tekerrürü gibilerinden bir kabullenme içine girmiyorsam ya da grubun yıllardır müzik icra etmiş olmasına rağmen yerinde saymasını ve yahut başka ayak izlerini takip etmesini ilkokul muallimi yaklaşımıyla zamanla gelişirler diye görmezden gelmiyorsam, aynı şeyi herhangi bir Türkiye çıkışlı grup için de yapmamın geçerli hiç bir sebebi yok. Bu anayasaya mugayır bir durum değil, Staatgeist'ı zedelemiyor, atalarımız soy soylayıp boy boylar iken "Ahir vakidde mûsiki camialarına muzahare edinüz, fıkdan-ı imkânlarından mütevellit onlara müsamaha gösderinüz" gibi bir söylemde de bulunmamışlar.
Yaptıklarım çerçevesinde aldığım eleştirilerin yoğunlaştığı sinir uçları ekseriyetle ukalalık yahut küffarın grubunu överken müminin grubunu yermem ile açığa vurduğum iddia edilen aşağılık kompleksi oluyor. Ben bilakis, Türk gruplara müsamaha göstermenin aşağılık kompleksi ile ilintili olduğunu düşünüyorum. Bunun altında bir yetinmecilik yatıyor, biz bu kadar yapabiliyoruz sense bunu takdir edeceğine eleştiriyorsun gibi bir algı sezinliyorum ben.
Efendim hayır, biz bu kadar yapmıyoruz. Az sonra sözünü edeceğim grup ve gruplar bizim neyi ne kadar yapabildiğimizin, imkanlarımızın aslında pek kısıtlı olmadığının, binlerce dolarlık ekipman kullanıp vasat bir iş ortaya koyduktan sonra bahaneler üretmek yerine mütevazi imkanlarla janr değil müzik yapmanın ve tüm bunları yaparken de destek, imkan, vatan, millet gibi kavramları lûgattan çıkarmanın ziyadesiyle mümkün olduğunu gösterdiler. Hem de bundan on yıl evvel, hem de polisler muhabirler anchorman'ler onları dinsiz, imansız, Şeytan hizmetkarı ilan edip peşlerine takılırken, hem de dükkanları kapanır, ceplerindeki paralarla bastırdıkları albümleri toplanıp yakılırken, hem de internetten bir albüm çekmenin ortalama süresi üç-dört saati bulurken, hem de her müzik markete dağıtım yapan şirketler kendilerinden bihaberken. Hal böyleyken bugün odasında gitar çalıp yaptığı işin adını "post-rock" koyan, bu vesileyle de deliler gibi merak ettiğimiz suratını kah MySpace kah last.fm her yerde burnumuza sokan çocuğun imkanlardan destekten şundan bundan bahsetmesi, bilgisayar programıyla 5 dakikada oluşturduğu gürültüyü müzik diye yutturmaya çalışması benim sinirlerimi hoplatıyor.
Sevgili 13melek, son bir haftadır yazdığım yazılara yönelik yorumunu kendi blog'unda paylaşmış. "Yapılabilecek en kötü şey, bir şeyi kötü yapmaktır, hiç yapmamak daha iyi bir tercihtir." görüşüme şöyle bir yorumda bulunmuş: "Ne kadar kötü olursa olsun, eğer yapılan müzik yaratıcısı için bir değer taşıyorsa yapılmaya değerdir." Ben de aynı şekilde düşünmeme rağmen, "kötü müzik" tanımımı aktarmakta yeterince başarılı olamadığımı zannediyorum. Konuyu biraz daha derinleştirmek icab ederse, müziğin sadece enstrüman çalmakla alakalı olmadığını anlamak gerekiyor. Biz bugün tüm detone sesine, kirli sound'una rağmen Joy Division'ı tanrısallaştırıyorsak bunun sebebi yaptığı müziğin ne kadar "iyi" olduğu değil, bu bağlamda bir karşılaştırma yapacaksak Atilla Taş'ın, Ziynet Sali'nin aranjörlerinin çok daha fazla uğraştığının, müzikal anlamda çok daha "kusursuz" işler yaptığının altını çizebiliriz. Bizim aradığımız şey, müziğin ne hissettirdiği, ne yansıttığı; gitarın akoruna ne kadar temiz basıldığı, davulcunun tuşesinin ne kadar sert olduğunun hiç bir önemi yok, yaşadığı ruh halini ve kimliğini gitarından bize yansıtabiliyor mu, önemli olan bu. İyi'nin ya da kötü'nün skaler değeri olmadığı için, benim algımdaki "iyi müzik", "kötü müzik" standartları bu faktörlere göre şekilleniyor.
İşte tam da konunun bu damarında, devamlı olarak kullandığım argümanın değişmez bir öznesi var;
Dr. Hüso: Almanya'da yabancı, vatanında Alamancı olan ve Ege Üniversitesi'nde öğretim görevliliği yapmakta olan Dr. Hüso'nun müziği tam anlamıyla berbat. Türkçesi komik, şivesi bozuk, kırtasiye orgu çıkışlı sound kulak tırmalıyor. Ortaya çıkan şey kakofonik bir ürün. Aynı zamanda Dr. Hüso'nun şiirleri karman çorman, anaokul öğrencisinden hallice pastel resimleri de sitesinde mevcut. Ama adamın bir derdi olduğu açık, bu derdini bir şekilde anlatmak için çırpınıyor. Ve yaptığı müzik teknik anlamda ne kadar berbat olursa olsun, harikulade bir müzik yapıyor.
Bahsetmiş olduğum gerçek zorlukların yaşandığı dönemde de teknik anlamda kötü müzik yapan bir çok grup olmuştur ama hem müziğin matematiğini hem de felsefesini kusursuzca yerine getiren grupların fazlalığına müstenid, dönem için naçizane tanımım her daim "Türk alternatif müziğinin altın çağı" olageldi. Asafated, Cenotaph, Comma gibi grupların yanı sıra daha popüler olan Kurban, yurtdışı menşeili Cemali ve Ünlü, hala bir şekilde nabzı atan Zen tayfası, Nekropsi gibi gruplar bugün aradığımız pek çok sorunun yanıtını yıllar evvelinden veriyorlar. Bu dönemde benim için hayati önem taşıyan iki grup var ki birincisi Radical Noise, ikincisi The Climb'dır. İki grubun da en ufak bir çıkıntısına denk gelmedim yıllar yılı, iki grubun da tüm albümleri "boş yok" dediğimiz albümlerdendir ve her şarkısı, her notası sadece müziğin teknik yönünden estetik barındırmakla kalmayıp ciddi bir duygu yükünü de taşımaktadır. Şahsen ben, Radical Noise ile The Climb ile büyümüş olmaktan, müziklerini dinlemekten, konserde birlikte şarkı söylemekten, konserden sonra gidip sarılabilmiş olmaktan ötürü kendimi çok ama çok şanslı sayıyorum.

Yukarıdaki resme iyi bakın. Kendinize şu soruyu sorun: hiç böyle bir manzarada konser izlediniz mi? Bir şehir düşünün, iki üç yıl evvel onbinlerce kişiyi doğaya kurban vermiş, hala enkaz ve enkazın içine sinmiş ölüm kokusu havada asılı duruyor, kim bilir kimin bir zamanlar dayandığı bir duvarın, birinin çöküp oturduğu bir zeminin, hayatının artıkları denize atılmış. Yanınızda en yakın arkadaşınız var, etrafınızda yirmi bilemedin otuz kişi, denizin tam önünde, Güneş'in spot ışığı gibi vurduğu bir sahnede bir konser izliyorsunuz. The Climb, tam da Güneş'in ısrarla batmadığı, direndiği, direnirken de kubbede turuncu bir iz bıraktığı saatlerde çıkıyor sahneye, sahne dediğim de 3 metre ilerisi sadece, herhangi bir yükselti, yok. Ses sistemi dediğimiz şey bir kaç gitar amfisinden ve iki kolondan ibaret, ne gam! Gökay bir santim kıpırdamadan, mikrofona aylardır görmediği yavuklusuymuş gibi sarılarak, yavuklusuna ısrarla kendini anlatmaya çalışırmış gibi akıl almaz bir heyecanla söylüyor şarkıları. Aynı, Gökay aradan beş yıl geçtikten sonra yavuklusuna ne anlatıyordu bilinmez, bu sefer mikrofonu alnına patlatıyor, kaşı açılıyor, etraf kan içinde kalırken o derdini anlatmaya devam ediyordu, istisnasız herkes tek bir ağızdan şarkı söylerken. Ama bu konser, Değirmendere konseri, benim hayatımda hiç bir konserde yaşamadığım samimiyeti, aşkı yaşatmıştır bana. Bir grubun, arkasına denizi ve Güneş'i alıp, enstrümanlarına sarılıp şarkı söylemesinin yerini hiç bir lazer şovu, hiç bir alev makinesi, hiç bir senfoni orkestrası tutmadı benim için. Hani yazılarımıza fotoğraf koyuyoruz, video koyuyoruz, müzik koyuyoruz, velev ki bir tuş olsaydı, o tuşa bastığınızda sözünü ettiğim ana geri dönebilecek olsaydınız, ne demek istediğimi anlardınız. Bir vahiy inmiş gibi, tanrının suretini görmüş gibi her şey ve hiç bir şey olurdunuz, kanınız alev alırdı. Öyle bir konserdi bu, kelimelerle o konseri anlatmak kimsenin harcı değildir, olmamalıdır da.
Ben müzik wikipedialığı yapmayı sevmem biliyorsunuz. O yüzden The Climb nerede kurulmuş ne yapmış kimle kayda girmiş, yazmamı beklemeyin. Ama şunu söylemeliyim; bu grup ilk albümünü 1998'de, ikinci albümünü de 2002'de yayınladı. Ben yıllar içinde dolgun bir arşiv yapıp binlerce albüm dinledim ama bu iki albümün özelliğini, değerini paylaşanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu kadar özel albümleri, sandığınızdan çok ama çok daha fazla değer taşıyan albümleri buraya koyarken ne yalan söyleyeyim zaman zaman tereddüt ediyorum. Ama genellikle şu kanaate varıyorum; benim bu albümü paylaşmam, bu albümü dinlerken ya da düşünürken bile yaşadığım hissi devinimin temizliğini, özelliğini, aidiyetini bozmuyor. Aksine, ben bunları dile getirirken, bir şeyin benim için ne kadar özel olduğunu, ne kadar bana ait olduğunu söylerken, bir savaş yarası gibi ya da bir madalya gibi gururla meşrulaştırıyorum. Tüm bunların yanında, The Climb albümlerini buraya koyarken bu sefer çok daha farklı bir düşünce var içimde ki, neyin nasıl yapılmış olduğunu, hiç bir bahanenin ya da özrün arkasına sığınmadan, ortaya çıkan şeyi tırnaklar içine, janr isimleri altına, müzik marketlerdeki rafların tanım aralıklarına hapsetmeden nasıl müzik yapıldığını The Climb'ın anlatmasını istiyorum.
Zira benim ilk The Climb albümümü alıp kaset çalara koymamın üzerinden tam on yıl geçmiş. Ve bu on yıl bir nefeste geçerken, milyonlarca nefes alıp götürmüş. Ben on yıl önce apayrı biriydim, bambaşka bir hayat yaşıyordum, bambaşka bir yerdeydim, bambaşka birileri vardı hayatımda, bir çok yere gidip geldim, bir çok insanla yakınlaşıp uzaklaştım, bir çok duygu yaşadım, sayısız şey öğrenip sayısız şey unuttum ve tüm bunları yaparken The Climb dinledim. Mavi Soluk Nokta'da, bugüne kadar yaşamış sayısız canlının sayısız hissi, sayısız hareketi, sayısız anısı saklıyken ve biz onu sadece bir nokta olarak görebiliyorsak, içinde koca bir on yılım saklı olan bir müziği de sadece notalardan ibaret görüyoruz. Tek bir notanın, tek bir nefesin işte bu kadar şey gizleyebilmesidir müziği ulvi kılan. İşte bunu becerebilen bir müzik, müzik kavramının da, janr kavramının da, enstrüman kullanımının da tırnak içlerindeki şey olmaktan çıkmış, tırnağın dışındaki her şey olmuştur. Mesele budur.

Sanatçı: The Climb
Albüm: The Climb
Şarkı listesi:
1- Perfectly Nothing
2- Turning Black
3- When You Call My Name
4- Clayboy
5- Fine Romance
6- Days On Ways
7- Lacuna
8- Somebody's Toy
9- Spineleess
DOWNLOAD.

Sanatçı: The Climb
Albüm: Principia
Şarkı listesi:
1- Everybody Knows
2- Candy
3- Loneliness
4- All Kinds Of Love
5- Lost
6- Gone
7- Empty
8- Everybody Knows
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
22:32
8
mırıltı.
damgalar metal, radical noise, the climb, third world first class, turkish
20090311
Everybody Loves Irene - The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity
"Hemen bi' soruşturma" burada önemli bir kavramdır. Haluk Bilginer, Masumiyet'te, filmin en güzel ve en korkunç sahnesinde, elinde bir sigarayla, yıllardır peşinden koştuğu, boynunu eğip usul usul takip ettiği kadını anlatır iken, ilk karşılaşmalarından sonra onun hakkında bilgi almak için "hemen bi' soruşturma" yaptığını anlatır.
Ben ise şahsi "hemen bi' soruşturma"mda, araba gibi çarpıp giden, kalbimi tekleten, bir düşten yere düşmüşüm gibi hissettiren bu grubun sadece anlık, bir nefeslik olmadığını keşfettim. Everybody Loves Irene'in Endonezyalı olduğunu öğrenince daha bir farklı hissettim, sanki bana çarpan araba tanıdıkmış, plakası zihnimde kazılıymış gibi.
Arzın gizli köşelerinde kalmış gruplara özel bir alaka duyduğum, takip edenlerin malumudur. Bilhassa Endonezya semaları bu aşamada benim için farklı bir anlam ihtiva ediyor; Marché La Void'in üflediği bu nefes, zamanla ufak çaplı bir fırtınaya dönüştü. Yazılı bir neşriyat için "Türkiye Malezya Olur Mu?" tartışmasına mukabil, bir "Türkiye Endonezya Olur Mu?" araştırması içine girmiş olmam, Endonezya aşinalığımın müsebbidir.
Biliyorsunuz ki, ben şimdi size Everybody Loves Irene'in müzikal parantez açılımını yapacak, cümlenin ögelerini paramparça edecek, altlarına da eliptik çizgiler çekip özne, tümleç, yüklem diye tanımlar ve saptamalar yapmayacağım. Onun yerine, bir çok yazımda yaptığım gibi, "okuyucu, okuduğu şeyin neye benzediğini nereden bilecek?" dilemmasının devamı olan saptayıcı ve tanımlayıcı olmaktan ırak, yarım yamalak cümlelere de meyledecek değilim. Zira grubun Memento Mori klibi, hem gözlerinizi hem kulaklarınızı, ama emin olun ki en fazla da ruhunuzu, yüreğinizi yeterince açıklayıcı bir şekilde etkileyecek:
Müsaade ile, şarkı hakkında bir iki lakırdı etmek isterim.
Kendisiyle ilgili tanımlayıcı bir yazı yazma gereğini hissedenler ve bu yazıyı Latince'nin dehlizlerinden çekenler, Memento Mori cümlesinin, "Ecel'i hatırla" manasında olduğunu bileceklerdir. Burada bir parantez açalım ve diyelim ki; mori bir eylemi anlatmak öte bir süreci temsil eder, cümlenin ögelerindeki bir yüklemden uzak, cümlenin aralıklarında varlığını sürdüren bir gizli öznedir. Dilimizde, aynı farkı ölmek ve Ecel'i gelmek arasında görebiliriz. Ecel, anlık bir ölme -yani yaşamaktan vazgeçme- işleminden çok daha fazlasını temsil eder; belirli bir zamanın kendisidir aslında, yaşanan her anın, her nefesin içindedir. İşte "Memento Mori", bunu hatırlamamızı ister, her nefeste soluduğun oksijenin, azotun, karbonun yanında, Ecel'i de solumamızı salık verir.
Azrail'in, çok değil 5-10 santim ile, elinden kaçırdığı insanlar, Ecel'le yaşamayı bilirler. O insanlar, tabiîdir ki onunla yaşarken, ona göre de yaşayacaklardır aynı zamanda. O yüzden büyük düşler diye görülebilen düşünceler, aslında yapılan bir mutabakattan, bir plandan başka bir şey ifade etmezler. Bu mutabakatın şartları değişkenlik gösterse de, temel şartı hep aynıdır; olabilecek en yakın zamanda, arzın ve arşın birbirine en yakın olduğu noktaya çıkabilmek, oraya varabilmek. Zira Ecel hep tetiktedir, cümlenin arasında gizlenmekten bıkıp, cümleyi ögelerine, insanı da atomlarına ayırmak için beklemektedir ve bunun için ne zaman ortaya çıkacağını sahiden de kimse bilemez. En beklenmedik anda bir anda olup bitecek bu süreç sonunda tek önemli şey, kişinin arşa ne kadar yakın olduğundan başka bir şey değildir. Devamı malumunuz, arzın dibidir çünkü. Ecel'i hatırlayanlar, arşa varmak için gözlerini karartırlar, onlar lakırdılarımı anlayacaklardır. Diğerleri, gözlerinde kapkara bir boşluk olarak gördükleri şeyin aslında hangi amaç için karardığını bilselerdi, olduğundan çok daha güzel bir yer olurdu Dünya.
Ah, işte tüm bunlar, tüm bunlar Irene Yohanna'nın iki dudağı arasından sızan, bir nefeslik bir melodiyle, tüm Evren'in yüküymüş gibi, üzerimden bir gezegen geçmiş gibi, bir epifaniymişçesine iniyor üzerime. Sesim işte böyle kırılıyor benim, böyle nemleniyor gözlerim.
Sanatçı: Everybody Loves Irene
Albüm: The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity
Şarkı listesi:
1- The Lullaby Show
2- Crop Circle Me
3- Memento Mori
4- Gravity Always Wins
5- You're My Tragedy
6- Try Try Try
7- Hybrid Moments
8- Uncertainty Anxiety
9- re-EVOlution
10- Hate Sunday
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
17:02
2
mırıltı.
damgalar everybody loves irene, indonesian, shoegaze, third world first class, trip-hop
20080711
Fossil - Insônia {La Movimentacion Musicale Intermezzo Minimal}

İspanya'dan Uzay'a açılan bir boyut kapısı, Endonezya dağlarındaki dört yapraklı bir yonca, Çin'in daracık evleri derken, Güney Amerika kıyılarına, Brezilya'ya uzanalım. Bilinmeyenleri anahtar kelimelerle tanımlayan modern insanın sıkça başvurduğu yöntemle; futbol, samba ve Rio Karnavalı anahtar kelimelerinin yanına Fossil'i de ekleyelim. Mübalağa etmiş gibi olmayayım ya da kendi kişisel beğenim üzerinden tümevarımcılık etmeyeyim ama, nasıl Sigur Rós ve Björk bugün İzlanda ismini telaffuz etmemizin en büyük sebepleriyse, Brezilya'nın da pek yakın zamanda Fossil ile anılması beni şaşırtmaz.
Fossil hakkında bilgi bulmak gerçekten çok zor, ama edinilen bilgiler çerçevesinde ortaya çıkan tablo, grubun sadece müzikal açıdan değil, düşünsel açıdan da ileri seviyede olduğu. Keza grup kendisini tanımlarken, öylesine güzel ve yerinde tespitlerde bulunmuş ki, hayran olmamak elde değil. Müzikal endüstri diktatörlüğünün zorladığı radyo formatına ters gelmesine rağmen müzikal kimliğinde ısrarcı olan Fossil'in belki de biraz önce dile getirdiğim Sigur Rós-İzlanda benzeri bir durum yaşaması ihtimali, ölü doğmuş da olabilir. Öyle ya, radyolarda last.fm'lerde çalınacak sulandırılmış bir müzik yapma yerine, kendi bildiklerini okuyan ve bundan gururla bahseden bir grup var karşımızda.
Fossil, müziklerinde "doku" kullanan bir grup. Bu "doku" ne ola, diye soracak olursanız, şöyle açıklayabilirim; birden çok müzikal katmanın üst üste bindirilmesi sonucu ortaya çıkan kollektif tınıya doku diyebiliriz. Örneğin gitarın feedback'ine efekt ekler ve bunu da belli intervallerle tekrarlarsanız, sonra da ortaya çıkan bu yeni "doku"nun üzerine ayrıyeten davul, gitar, bas yazarsanız, Eclipse gibi magnum opus bir şarkıya sahip olursunuz. İşte tam da bu yönüyle Neurosis'e benzeyen bir yapısı var Fossil'in. Neurosis, Times Of Grace gibi gelmiş geçmiş en iyi albümlerden birine imza atarken tam da bu yöntemi kullanmıştı, belki bu kadar teknolojik donanımlarla değil ama amaç yönünden değerlendirirsek ulaşılması, üretilmesi, sindirilmesi çok güç bir müzikal dünya yaratmak; işte bu her grubun, her iyi grubun, ulaşamayacağı bir hedef. Salt müzik değil, bu aynı zamanda bir idealizm harikasıdır.
Bilen biliyor, Limbo Pillow'a koyduğum albümler, 1 kere dinleyip hakkında yazmak için yeterli veriye sahip olduğum eserler değiller. Bu blog sayfalarında bir albüm görüyorsanız, bilin ki özel bulduğum için, daha da önemlisi başkaları tarafından da özel bulunacağını düşündüğüm için buradadır. Ama açık konuşmak lazım ki, Fossil'in yaptığı müziğin herkeste aynı etkiyi yaratacağını zannetmiyorum; ilk defa Limbo Pillow'da bu denli zor bir grup tanıtıyorum, ama bu bir eşik. 1999'da ilk Neurosis cd'mi alıp discman'ime taktığımda 5 dakikadan fazla dayanamamıştım, 2004'te Neurosis-Times Of Grace ve Tribes Of Neurot-Grace albümlerini aynı anda dinlediğim vakit ise (ki bu çok uzun ve çok önemli bir müzikal vakadır, en yakın zamanda değineceğim) müzikal evrimimde çok önemli bir safhaya ulaşmıştım. Fossil'in de çoğu kişi için benzer etkiler yaratabileceğini düşünüyorum.
İşte bu yüzden, Fossil'i dinlerken, alıştığınız grup kavramını, post-rock stereotipini aklınızdan silin. İngiliz soundscape demiş, yani müziğin bilinçte yarattığı manzara; Fossil işte bu manzara resminin boyası ve fırçası. Bu bilince ulaştığınız vakit müziğe karşı olan bakışınız tamamen değişecek, ve hiç şüphesiz ki Fossil size harika görüntüler sunacak; kâh Corcovado'nun tepesinden kollarınızı açarak Rio De Janeiro'ya yukarıdan bakacaksınız, kâh Rio De Janeiro'nun varoşlarından Corcovado'nun tepesine.
Sanatçı: Fossil
Albüm: Insônia {La Movimentacion Musicale Intermezzo Minimal}
Şarkı listesi:
1- Desperto
2- Eclipse
3- Walkmachine
4- Hipotermia
5- Algia
6- Dezpero
7- La Territorie Foncé
8- Labirinto
9- Allein
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
03:34
1 mırıltı.
damgalar ambient, brazilian, drone, fossil, post-rock, third world first class
20080707
Elf Fatima - Kill All W
1997 yılında kurulmuş olan Elf Fatima'nın şu zamana kadar iki albüm kaydı var. 11 senede iki albüm gerçekten düşük bir oranı işaret ediyor, ama en azından yapmış oldukları albümlerin içini doldurdukları söylenebilir. Müzikal yapıya bakacak olursak, post-punk'a meyleden bir slowcore'dan bahsetmek mümkün. Bunun içini, baskın bass'lar, distortion'lı gitarlar ve en çok da vokalist Elf'in sesiyle doldurmak mümkün. Bu noktada ilginç olan bir diğer nokta, Çince'nin vokal/şarkı sözü kavramından, enstrüman kavramına doğru bir boyut kapısı açması. Bilhassa Adam And Eve, Jealous #2 gibi şarkılarda göze çarpan bu özellik, bence Elf Fatima'nın alamet-i farikası.
11 yıldır müzik yapan bir grubun bu kadar az kayıt yapması, bu kadar az konser vermesi, hakkında bu kadar az bilgi bulunması şaşırtıcı bir durum gerçekten de. Fakat Dünya'nın diğer ucunda da olsalar, haklarında neredeyse hiç bir şey bilmesek de, bambaşka bir dünyaya ait Elf Fatima, dinlemeye değer bir durum teşkil ediyor, hiç bir şeyiyle olmasa bile, müzikleri ve anadilleri arasında ördükleri o harika uyumla.
Sanatçı: Elf Fatima
Albüm: Kill All W
Şarkı listesi:
1- Blind Cinema
2- Lost
3- Spiritual Suicide
4- Adam Killed Eve
5- Your Mind Has Been Damaged
6- Jealous #2
7- Almost Perfect Day
8- Immerse
9- Spiritual Suicide (Samaritan Mojo Mix By S.J. Mojo)
10- Adam Killed Eve (Eden Mix By Slow Tech Riddim)
11- Adam Killed Eve (Outro Edit)
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
16:51
0
mırıltı.
damgalar chinese, lyrics, post-punk, slowcore, third world first class
20080704
Marché La Void - Cacophonia

Farklı coğrafyalardan bahsederken, uzun zamandır aklımda olan bir fikri uygulamaya geçebileceğimi fark ettim. Önemli gruplara ev sahipliği yapan Avrupa ülkelerinin yanı sıra, bazılarımızın haritada yerlerini bulmakta zorlanacağı üçüncü dünya ülkelerinden çıkan gruplar, kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ patikasında yeşeren ve paha biçilemeyen dört yapraklı yonca gibiler. Bulması uğraş ve ihtimam gerektirse de, asla solmuyor ve masallardaki şifalı bitkilerin varlığına inanmamıza sebep oluyorlar. Marché La Void, kesinlikle bunlardan biri.
Endonezyalı Marché La Void'in ilk kaydı Cacophonia, sadece dört şarkıdan oluşmasıyla uzunluk yönünden bir hayal kırıklığı yaratıyor olsa da, dört yapraklı yonca metaforuna kusursuz bir uyum sağlayacak şekilde, ürkütücü bir yoğunluk ihtiva ediyor şüphesiz. Bu yaprakların klorofillerinde tanıdık kimyasallar var; örneğin vokallerde bir Thom Yorke havası olduğunu iddia etmek çok da yanlış olmaz, saklı bir acı geçiyor ses tellerinde vokalistin. Bunun yanında grubun genel havasında da bir Radiohead havası hakim, ilginç bir şekilde Radiohead'in Low'la evliliğinden doğan bir çocuk izlenimi yaratıyor bende Marché La Void; biraz baygın, melankolik, uzak ve tüm bunların yanında zerafetle dolu bir tad bırakıyor kulaklarımızda. Bilhassa şarkı sözlerinin pek önem arz etmediği post-rock yahut slowcore gruplarının genelinin aksine, anadilleri olmamasına rağmen çok etkileyici şarkı sözleriyle de ön plana çıkıyor grup, tüm bu özellikleriyle müthiş bir denge ve bütünlük barındırıyor.
2008 sonbaharında, tüm çiçeklerin solduğu dönemde yeni bir albüm çıkarma planında olan Marché La Void, uzak diyarlardaki nadide çiçek arayışımızın ilk kazanımını oluşturuyor Cacophonia ep'leri ile, bu yüzden kulaklarımıza kulaklık taktığımızı gibi değil de, yakamıza bir çiçek kondurduğumuzu düşünmeliyiz belki de, Marché La Void dinlerken.
Sanatçı: Marché La Void
Albüm: Cacophonia
Şarkı listesi:
1- Them As Pyros
2- Scientific Despair
3- Fortified Emptiness
4- Depriving The Distant Thought
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
22:20
0
mırıltı.
damgalar indonesian, lyrics, marche la void, post-rock, slowcore, third world first class
20080423
Tesir; Kadıköy'den Daisuke Nağmeleri.

Bu internet sahifesinde, her daim profesyonel müzisyenleri tanıttım; çıkmış albümler, çıkacak albümler, bir şekilde sızmış şarkılar yahut konser kayıtları. Bu yazının öznesi, Tesir, ise bu daimi duruma ters düşecek bir isim; amatör bir müzisyen.
Tesir'in uzun zamandır bilfiil konuştuğum, fikir alışverişinde bulunduğum, müzikal gelişimini gözlemleyebildiğim bir arkadaşım olması muhakkak ki bu istisnai durumda katalizör etkisi görüyordur, ama asıl önemli olan yapmış olduğu müziğin kalitesi.
Tesir, Kadıköylü bir lise öğrencisi; kendisini ilk tanıdığım dönemlerde amatör olarak sample ve beat üretiyor idi. Aradan geçen zamanla birlikte kimlik kazanan müziğinin en büyük müsebbibi olarak Kashiwa Daisuke'yi görüyor. Hakikaten de, yaptığı müzikte Daisuke etkileşimleri gözlemlemek mümkün, ama amatör bir müzisyenin böyle bir esinlenme içine girmesini doğal karşılayabiliriz, bilhassa yaşıtları Tokio Hotel ve türevleri batağındayken böyle bir çaba içine girmiş olması yaptıklarının samimiyetini arttırıyor, diye düşünüyorum.
Ortada bir albüm ya da albümleşme evriminde olan bir parça topluluğu olmadığını söylemiş idim. Her ne kadar bu amaç uğruna yapılan bazı enternasyonel teşrikimesai faaliyetlerinden haberdar olsam da, henüz elimde sadece iki adet şarkı var. Bunlardan birincisi, Elegiac Couplets; sakin bir piyano melodisiyle başlayıp melankolik bir beat'e esir olan şarkı bana yapısal olarak 65daysofstatic'in Radio Protector'ı anımsatıyor. İkinci şarkı, Zarathustra. From A Deep Dream ise nispeten daha saldırgan bir kimlik taşıyor; bu özelliğiyle -Maybeshewill'in eski üyesi- Tanya'nın projesi olan Albatross Conspiracy'ye yakın bir havası var. Şarkıları ŞURADAN indirmek mümkün.
söyleyen;
dream endless.
at
22:22
4
mırıltı.
damgalar 65daysofstatic, electronica, kashiwa daisuke, maybeshewill, tesir, third world first class, turkish
20080409
Radical Noise (veya Eski Aşklar Rüyalarda Yaşar.)

Yıllardan 1998, aylardan kasım. Yaşım 12, yeni yeni İngilizce öğreniyorum. Okulumuz, eski püskü, içi sigara kokan, koltuklarının süngerleri fışkırmış bir otobüsle bizi İstanbul'a götürüyor; İngilizce'mizi test etmemizi sağlayacak bir TOEFL ilk aşama -KET- sınavına. Sınava giden küçük çocuklar olarak yanımıza aldığımız "yumuşak uçlu kurşun kalem", silgi, poğaça ve su gibi olmazsa olmazların yanında, ben de bir discman'e sahibim. O zamanlar ne mp3 player'lar, ne md'ler var; discman ise otobüsün her sallantısında iki saniye duruyor, koca iki kalem pille maksimum 2 saat dinlenebiliyor ve taşımak için bir çantaya ihtiyacımız olduğunu söylememiz de mümkün. Discman'imin içinde bir Rolling Stones Best Of'u var; kuzenler alıştırmış U2'lara, Metallica'lara, Rolling Stones'lara, öylesine dinliyoruz. Herhalde en çok Start Me Up'ı dinlemiştim o gün yolculuk esnasında, sınava gidene kadar da pilim bitmişti zaten.
Neyse uzatmayalım, sınav bitti, öğretmenler bizi "ödül" olsun diye -o zamanlar çok şaşırdığımız- o koca alışveriş merkezlerinin ilki olan Capitol'e götürdü. O zaman Raks'ı Doğan Grubu almamıştı, D&R henüz ortada yok, onun yerine Raks Müzik Market var; o Raks Müzik Market'in içinde de bir cd; Radical Noise'un Make A Wish'i. Bütün harcanacak paramı bu cd'ye verdiğimi, okul arkadaşlarım hamburger yerken aç kaldığımı hatırlıyorum, ama en azından iki çift pil alacak kadar da param kalmıştı. İşte bu cd ve bu iki çift pilin hayatımı değiştireceğini, dönüş yolu esnasında hiç düşünmezdim ama çat pat İngilizcemle okuduğum -yukarıdaki- manifesto ve bu olağanüstü müzikten etkilendiğim kesindi. O gün benim Radical Noise ile tanıştığım gündü ve müzikle ilgili hiç bir hissim, o günden sonra eskisi gibi olamazdı.
Ben daha ilkokul önlüğümü yeni giydiğim zamanlarda kurulmuştu Radical Noise bir punk-rock trio'su olarak. Ardından vokalist Kerem Onan gruba dahil oldu ve 1994 yılında ilk split ep'lerini çıkardılar, ki ben yıllar sonra bu ep'yi gördüğümde bir Stendhall Sendromu'na yakalanacak, uzunca bir süre etkisinden kurtulamayacaktım. "Sevdasız Hayat Ölümdür" gibi olağanüstü bir isimle yayınlanan bu ep'den sonra grubun ilk albümü 14 More Reasons To Burn Us Down yayınlandı.
14 More Reasons To Burn Us Down, grubun ilk dönemlerindeki çiğ sound'un farklı bir mertebeye ulaştığını gösteren bir albümdü, hardcore/crust'a daha yakın bir sound ile ve daha da önemlisi hala dinlendiğinde etkileri gözlemlenebilecek kadar kaliteli şarkılarla bezeli bu albümde iki şarkı -şahsi kanaatimce- diğerlerinden daha ön plana çıkmayı başardı. Bunlardan ilki, Körsün'dür. Grubun sadece müziğiyle değil, söz yazma becerisiyle de ne kadar önemli bir aşamada olduğunu göstermekle kalmaz, yıllardan beri süregelen "Türkçe rock yapılmaz" tartışmalarına da esaslı bir tokat aşkeder. 14 More Reasons To Burn Us Down dahilindeki diğer önemli şarkı; A Morning In Istanbul, öyle güzel bir "İstanbul sabahı" portresi çizer ki, sabahın 0600'sında Taksim Meydanı'nda güvercinleri beslediğimiz bir ileri-zamanın bile fon müziği olarak aklımıza düşebilir bir çiy tanesi gibi.

Sanatçı: Radical Noise
Albüm: 14 More Reasons To Burn Us Down
Şarkı listesi:
1- Mess
2- Opprssed Truth
3- A Morning In Istanbul
4- Rising Values
5- Radical Noise
6- Körsün
7- Choose Your Way
8- Provocated Nation
9- Utopia Eliminated
10- Legal Murder
11- Raped Life
12- Suffer Wastage.
DOWNLOAD.
Ve Make A Wish; Burn A Fire ile başlayan, arşivimdeki en iyi albüm özelliğini 10 yıl geçmesine rağmen koruyabilen o magnum opus. Tek bir şarkı yoktur ki içinde, "yetersiz" diyebilelim, tek bir nota, tek bir söz barındırmaz mükemmeliyetini bozacak. Kapağında şöyle yazar: "The only mask I wear, is the one I was born with" içinde ise "Just From The Heart".
İşte bu sadece kalpten gelen albümün içinde, işbu yazının en yukarısındaki manifesto bulunur. Tansu Çiller hükümeti, örtülü ödenek tartışmaları, 90'ların ilk ekonomik krizi, her gün ayyuka çıkan şehit haberleri ile gerim gerim gerilmiş Türkiye iç-siyasetinin yanında, Dünya siyasal konjonktürün en kanlı yıllarından birinde yapılan bu manifestoyu şimdiki statüko ile karşılaştırdığımıza neredeyse HİÇ BİR ŞEYİN değişmediğini görmek oldukça ilgi çekici bir durum oluşmasına sebebiyet veriyor.
Bu anlatageldiğim siyasal durumun albümün sadece kitapçığına sirayet ettiğini söyleyemeyiz. Her şarkıda, öldürücü bir dozla yüzümüze vurulan bu gerçeklerle yanında kişisel krizlerin, yine Radical Noise şairaneliğiyle, harmanlandığı bu albümü, işte o 10 yıllık cd'den aktararak sunuyor olmak bana inanılmaz bir duygu veriyor; 12 yaşında bir müzik marketten aldığım cd'yi, aradan 10 yıl geçtikten sonra bir internet sitesi aracılığıyla başkalarıyla paylaşıyor olma fikri benim için tanımlanması imkansız bir durum.

Albüm: Make A Wish
Şarkı listesi:
1- Burn A Fire
2- Chaos Flows
3- Just A Little Bit More To Survive
4- Actor Acts Well
5- Make A Wish
6- Only Silence Remains
7- Hear My Heartbeat
8- Governmentality
9- Joy
10- Revolt
11- Heaven Somewhere Else
12- September Notes
13- Back Out
DOWNLOAD.
Aradan yıllar geçti; Türkiye'de çok şey değişmiş gibi gözükse de hiç bir şey değişmedi. Siyah t-shirt'ler giyenler, şimdinin "demokrasi" sözünü ağzından düşürmeyenlerin baskısı sağolsun, birer birer toplandı, dövüldü; "rapçi"ler "metalciler"le kavga etti, kutuplaşmalarda yeni bir parantez açıldı. Bu dönemde Radical Noise, Plan-B'yi çıkardı; Angry Son ile "benden nefret et, beni kendinden nefret ettir; böylece birbirimizden nefret ederiz" dedi; kutuplaşmalar arasındaki parantezi kırdı, "farklılıklarımız, kalplerimizi taşlaştırdı" diye ekledi. Uyan ile müzikal janrlar arasındaki farklılıkların kalıplarını rap vokal ile kırdı; Çığlık ile Sivas Katliamı'nı yüzümüze bir kere daha vurdu, Bazen ile yüreklerimizi dağladı. Sonra eleman değişikliklerine, uzaklıklara, ayrılıklara dayanamayarak tarihin sayfalarındaki yerini aldı. Gönlümüzdeki yeri ise, her ani konser haberiyle perçinlenecekti.

Sanatçı: Radical Noise
Albüm: Plan-B
Şarkı listesi:
1- Angry Son
2- Offline Detector
3- Sweet Revenge
4- Uyan
5- Color Of Hate
6- Gone
7- Çığlık
8- Nothing Personal
9- Fade Away
10- Bazen
11- Kids Don't Care
DOWNLOAD.
Radical Noise; bence Türkiye semalarından çıkmış en kaliteli grup; sadece müzikal gelişimimi sağlamakla kalmadı, müziğin içindeki hissin önemini bana öğreten isim oldu. Limbo Pillow'da daha önce hiç yer vermediğim bir müzik türünü, hardcore'u icra etmelerine rağmen, söz konusu muhteviyatla ve saymış olduğum kişisel sebeplerden de ötürü, belki de bu yazılardaki düşüncelerin en çok uyuştuğu grup olmasından mütevellit, uzunca bir yazı yazmam önlenemezdi. Radical Noise dağıldı, hardcore'un modası geçti ama ne gam; yaptıklarını moda ile değerlendirecek değiliz a, şimdi dinlediklerimizin yanında çok farklı bir müzikal içeriğe sahip olmalarının ne önemi var söyledikleri bu kadar kalpten, bu kadar samimi ve bu kadar gerçek iken? "Just from the heart" söylemiyle girdikleri kalbimden onlara borcum bu yazı ve tüm bu albümler. Belki eskilerde saklı bir ses, belki de hiç beğenmediğiniz bir müzik türünü icra ediyorlar; gitarlar biraz sertleşse, vokaller -sizin için- kulak tırmalasa ne olur ki, müzik janrı dediğimiz şey, tıpkı süpermarket raflarında yazılı olan tanzim şeklinin müzik kapitalizmine uyarlaması olduğu şu endüstride bunların hiç bir önemi yok. İşte tüm bunlar ışığında, aylardır paylaştığım albümlerin hepsinden daha önemli bu üç albüm; en büyük hediyem.
söyleyen;
dream endless.
at
20:14
5
mırıltı.
damgalar hardcore, radical noise, third world first class, turkish
20080224
DANdadaDAN - Sen Bana Birini Android

DANdadaDAN konserinden yeni geliyorum, konserin yarattığı stimülasyonun üstüne yeni şarkıları duymak beni büyük bir yanlıştan döndürüyor; kendi halimizde bir blog hazırladık, bir çok grup koyuyoruz ama hiç bir Türk grubuna yer vermemişiz. Gerçi, uyguladığım filtreleme sistemiyle, kaliteli bir müziğin yanında kaliteli bir tavır içindeki grupları diğerlerinden ayırdığımız vakit, elimizde neredeyse hiç bir şey kalmıyor yerli "piyasa"da. Amma ve lakin, DANdadaDAN tam da bu tanıma uyacak bir grup, Türkiye sınırları dahilinde son yıllarda çıkan en iyi albüme imza attıkları yetmezmiş gibi, alabildiğine doğal ve samimiler, bu yüzden de saygıyı ziyadesiyle hak ediyorlar.
Oturup müzikal açılımı analiz etmeye lüzum yok, fakat bir çok janrın bu kadar uyumlu bir şekilde karıştırılmış olmasını da es geçmemeli. Fusion jazz'dan post-rock'a, saf noise'dan 8bit tınılarına kadar uzanan bir janr skalasına yayılıyor DANdadaDAN'ın musikisi.
Bir synthesizer, beş telli bir bass, bir saksafon ve bir davul ile, buz gibi bir havada terleten, bedenler üstünde parmaklarımızla tempo tutmamıza sebep veren bir grup DANdadaDAN, pek yakında da çıkıyormuş yeni albümleri. İlk izlenimler, enstrümantal şarkıların daha ağırlıkta olacağı bir albümü işaret etmekte. 2008 güzel bir yıl olacağa benziyor.
Sanatçı: DANdadaDAN
Albüm: Sen Bana Birini Android
Şarkı Listesi:
1- Kuru Kuru
2- Zın Zın
3- Hayaletler
4- Tezkere
5- Kutbu Kuzey
6- Kız
7- Aydınlıklar
8- Kara Araba
9- Maskara
10- Cenaze
11- Kaltaklar
12- Yoğurtçubaşı Çıkmazı
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
02:26
9
mırıltı.
damgalar dandadadan, jazz, noise, post-rock, saxophone, synthesizer, third world first class, turkish


