Kişisel beğeniler, "müzik piyasası" diye adlandırdığımız evrenin yapı taşlarını oluşturuyor. Şu an dimağımıza Ian Curtis ismi yerleşmişse, bunun tek nedeni Tony Wilson'ın Joy Division'ı dinleyip, dinlediğinden memnun kalmış olması. Ha keza yine bugün Atilla Taş kabuslarıyla cebelleşiyorsak bunun altında da Erol Köse'nin beğenisi yatıyor. Denklemden Erol Köse'nin ya da Tony Wilson'ın müzikal damak tadlarını çektiğimiz zaman elimizde hiç bir şey kalmıyor, ben de bu hayati faktöre "Atilla Taş çarpanı" diyorum.
Ben de kendi beğenilerim doğrultusunda hareket ediyorum. Bir şeyi seviyorsam bu tamamen benimle ilgili bir mesele, hayatımın şu saniyesine kadar yaşadığım önemli önemsiz, ufak tefek yüz milyonlarca olay kişisel kimliğimi oluşturuyorsa, mesela 3 yaşında bir kediyi kuyruğundan sallayıp denize atmış olmamın travması bugün hayvanlara karşı fazladan bir hassasiyet yaratmışsa zihnimde, beğenilerim de tamamen yaşadığım olaylarla ilgili ve tamamen öznel.
Fakat, beğenilerimizi yazıya döktüğümüzde, yani içimizdeki tamamen bize ait olan bir şeyi dışarı çıkarıp kamulaştırdığımızda, durum karmaşık bir hale bürünüyor. İnsanlar bir şeyi seviyor/sevmiyor olmanı umursamıyorlar, ama bu durumu dile getirdiğin zaman sorun ortaya çıkıyor; kendi beğenilerin başkalarının beğenisiyle çatışır hale geliyor zira kamulaştığında.
Bu blog'un kuruluş amacında da salt benim beğenilerim yatıyor. Ben buraya ilk harfi koyduğumda, aklımdan geçen şey günde tanımadığım etmediğim bilmem kaç kişinin beğenilerime göz atması değildi; nasıl ki yakın bir arkadaşınla, sevgilinle bir film üzerine, bir albüm üzerine, bir kitap üzerine, bir olay üzerine fikirlerini paylaşırsın ben de "bu albümü çek" diye aynı mesajı üç kişiye yazacağıma bir kere yazayım, o üç kişi de girsin buradan okusun diye bu işe başladım. Bu demek değil ki üç kişinin haricindeki üç milyar kişinin yorumlarını önemsemiyorum, filhakika olumlu ya da olumsuz bir yorum alınca bu blog'a mest oluyorum, zira düşünmem ve yazmam için bir katalizör devreye girmiş oluyor. Ama işte benim beğenilerim bunlar, sen yaza bayılıyorsundur ben kışa, sen dans etmeden duramazsın ben asla dans etmem, sen turşu suyunu limonlu seversin ben sirkeli. Hal böyle olunca bir şeyi neden sevdin, neden sevmedin diye yargılanmak doğru bir tavır olmuyor.
Belirli hususlardaki tavırlarımı burada belli ediyorum. Evet, Türkiye'nin alternatif müzik sahnesi beni tatmin etmiyor, hoşnut bırakmıyor. Bu aslında karamsar bir tefsir değil, bilakis arzulu, umutlu bir duruş. Ben, bununla yetinmiyorum, daha fazlasını arıyorum, daha fazlasının yapılmış olduğuna şahidim, daha fazlasının yapılacağına da inanıyorum ve tam da bu yüzden eleştirimi yoğunlaştırıyorum; kendimizi bu kadar kısıtladığımız için, yıllarca hep aynı özürün arkasına sığındığımız için, tüm bunlar ışığında vasatı kabullenmemiz istendiği için. Benim beklentim, benim doğrum bu değil, o yüzden dile getirmekte beis görmüyorum.
Bir önceki yazımda, daha özel örnekler üzerinden gideceğim demiştim. Örnek bir: Change Of Plans.
İmdi, evvela şunu söyleyeyim; Limbo-Pillow bazılarının sandığının aksine bir "post-rock blog'u" değil. Bir "indie blog'u" da değil. Bir janrı mihraka alıp onun üzerinden, onun hareketine göre yazmıyorum ben, bir janr dinleyicisi değilim, bir müzik dinleyicisiyim. En başından beri yazılarımı takip edenler varsa -siz üç kişinin haricinde- janrlar konusundaki tutumumu biliyordur. Janr dediğimiz zaman ortaya bir şablon çıkarıyoruz, başı ve kıçı belli, tanım aralıkları belli, beklentine göre şekillenmiş bir olgu söz konusu. Bu noktada "bağımsız" tanımına sahip indie janrının bile bağımsızlık bağları var, kendine "deneysel" diye geniş bir sınır çizen bir janrın sınırları konvansiyonellikte bitiyor, "post-rock" diyip rock müzikle ilişkili ama rock'ın ardılı olan bir müziği işaret ediyoruz ama onun da bir yapısı, bir düzeni var.
Change Of Plans bir "post-rock grubu". Kusursuz bir "post-rock grubu" üstelik. Estet bir gözlükle baktığımızda yaptıkları müziğe, iyi'ye dair, güzel'e dair her şeyi barındırıyorlar. Grubun müzisyenleri, kesinlikle ne yaptıklarını biliyorlar, ne çaldıklarının ve ne istediklerinin farkındalar. Estet gözlüğümüzle gördüklerimiz sonucu, Change Of Plans'i harikulade bir grup olarak tanımlayabiliriyiz.
Ama beğeniler ışığında, benim Change Of Plans tanımım hiç de iyi değil. Ve tüm bunların sebebi, yukarıda saydığım nedenler. Müzisyenler ne yaptıklarının o kadar bilincindeler ki, hedefledikleri "post-rock grubu" tanımı için ne yapılması gerekiyorsa yapıyorlar. Benim beğenilerimin "kötü" tanımını haiz olan Change Of Plans'in tek sorunu da bu; Change Of Plans bir "post-rock grubu" ve sadece bir "post-rock grubu". Tırnak işaretlerinin içindeler, boyama kitabındaki Las Meninas'ı boyuyorlar. Haklarını yememek lazım, boyayı kenarlardan kati suretle taşırmıyorlar ve aslına uygun renkler kullanıyorlar ama ben sayısız Las Meninas görmek istemiyorum. En nihayetinde değerli olan da bu değil, bugün kusursuz tablolar yapan Bob Ross'u değil, "abuk subuk" şeyler çizen Dali'yi dahi olarak kabul eden bir dünya dolusu insan var.
Yine de görüyoruz ki biz Bedri Baykam'a bile dahi diyen bir ülkeyiz. Bedri Baykam'ı dahi olarak toplumca kabul etmişiz, ne halt yediği hakkında en ufak bir fikrimiz yok. En fazla bildiğimiz, sen ben gibi peçeteye halvet olmuş olduğu ki dahi sıfatını haiz olmasını gerektirecek bir durum olmadığını dünyadaki bütün erkekler kabul edecektir. Bizim için Bedri Baykam'ın -ki sahiden çok ama çok kötü bir ressam olduğunu görmek için ufak bir google images araması kafi- dahi olması için geçerli tek kriter Türk olmasıdır.
Aynı durumu Change Of Plans ile ilintili olarak yaşadım geçenlerde, eski dergileri karıştırır, o ne yazmışçılık oynarken. Explosions In The Sky'ın All Of A Sudden I Miss Everyone albümüyle ilgili bir kritikte, müzik profesörümüz EITS'ın iyi bir grup olmadığını çünkü tüm şarkılarının birbirine benzediğini söylerken, yazısına "EITS dinleyeceğinize Türkiye'den Change Of Plans dinleyin; aynı müziği yapıyorlar ama onlar Türk ve desteğinize ihtiyaçları var" diye bir ekleme yapmayı da ihmal etmemişti. Yani kısaca, kendini tekrar eden bir grubu dinleyeceğinize, kendini tekrar eden bir grubu tekrar eden bir başka grubu dinlemenin daha akıllıca olduğunu savunuyordu ki savunmasının ana hatlarını oluşturan "onlar Türk", "destek vermeli" söylemleri yaklaşık yirmi yıldır defaatle gördüğümüz zihniyetin devamını işaret ediyordu.
Baktığımız zaman bu zihniyetin köklerini toplum genlerinde, tarihsel devinimlerde bulunuyoruz. Von Hammer'in başımıza musallat ettiği oryantalizm virüsü yüzlerce yıl sonra hala içimizde, kendimizi diğerlerine göre tanımlıyoruz ve "bon pour L'Orient" olmak yeterli bir tatmin edicilik barındırıyor bizim için. Zaten biz bilimsel gelişmelerde geride kaldık ama yine biz İstanbul'u feth ettiğimiz için Avrupa'ya kaçışan ve ekseriyetle İsviçre, Avusturya, İtalya gibi bölgeleri "Mama mia, il Turchi!" dememek için tercih eden bilim insanları, kendilerini yerinden yurdundan eden Türklere kıl olduğundan ve Türklerin eşi benzeri görülmemiş savaşçılıklarıyla baş edemeyecek olduklarından çeşitli Ali Cengiz oyunlarıyla, ulaştıkları ilim seviyesini Türklere düşman devletlere peşkeş çekmişler ve işte bu sayede Türkler "hasta adam" olmuşlardır. Bütün Avrupa birleşmiş, hasta adama eziyet çektirmiştir zira birleşmeselerdi kesinlikle sağlam bir dayak yiyor olurlardı. Yine de bizim paramız yoktu, silahımız yoktu, topları sırtımızda taşıdıydık, biz kağnılarla silah sevkiyatı yaparken küffar "no ammo" hilesi yaptıydı. Hakem golümüzü vermemişti, federasyon düşmanımızdı, Kutsal İttifak vardı, herkes bize karşıydı, Anadolu'dan şampiyon çıkmazdı ama şerefli mağlubiyet almıştır, gönüllerin şampiyonuyduk. Bunlar resmi tarih bakış açısıdır, endoktrinasyon şırıngasının üzerinde yukarıdaki paragrafın geniş hikayesi yazıyor. Çok ilginç ve komik bir standartı vardır bu toplumsal bilinçaltının. Mesela fes ile ya da Mehterane-i Hûmayun ile kendimizi tanıtmaktan büyük bir haz alırken, develere ya da bıyığa karşı anlaşılmaz bir hassasiyet barındırırız; hepimiz bıyıklı mıyız canım, hala develere bindiğimizi nereden çıkardın cahil Amerikalı!
Bir yavrucağı işte bu ruh haliyle büyütüp eğitirsen o da yarın bir gün "EITS dinleyeceğine Change Of Plans dinle nasıl olsa aynı şey" diyecektir, Bershka yerine Bücürüks Giyim'den alışveriş yap diye öğütte bulunacaktır. Ama sorduğumuzda, bu "destek verin" söyleminin işaret ettiği destek nasıl bir destek, bu imkansızlık nasıl bir engel bunu açıklayamayacaktır. Vasatın, parlak olmayanın, tekerrür edenin arkasına sığınmak için yeni bir şey lazım; binlerce dolarlık gitarı kullanırken, "plak basmamız elzem!" dürtüsüyle afilli plaklar bastırırken, Milano moda haftasından fırlamış gibi sahneye çıkıp fotoğraf çektirirken imkanlar kısıtlı değil, ama parlak bir şey yaratmadığında Türkiye'de imkanlar öyle kısıtlı ki kayıt yaparken eski teypleri ekmek arasına koyup yiyorduk.
Bu haliyle Change Of Plans'in çağrıştırdığı şey tam olarak şu; "post-rock grubu kuralım" diye yola çıkmış bir kaç kişi, buna uygun müzikler icra ediyorlar, internet sitelerinden tut plak kapaklarına kadar her şey post-rock kokuyor, çok fazla kokuyor. Ben parfüm sevmiyorum, bana ten kokusuyla gelin, Sibel Can gibi bir şişe L'Eau d'Issey boca etmiş bir kadın yok arzularımda benim, ensesi misk-i amber gibi nem kokan bir kadın var. Duyguları harekete geçiren budur, diğerine her parfümeride denk gelebiliriz. Change Of Plans'in müziğini de her müzik markette kırmızıyla "post-rock" yazan reyonda bulabiliriz, her "post-rock blog'u"nda rastlayabiliriz. Ve nasıl bir müzik olacağını, nasıl kokacağını biliriz.
Tüm bu düşüncelerimi kabartan şey, yazının başındaki klip oldu. Sing, Change Of Plans'in Best Mountain ep'sinden. Klip, Adalar'daki bir pansiyonda çekilmiş; bir kız var, eski perdeler, eski eşyalar, o eşyalardan alevlenen Kayıkta Konuşan Adam'ın anıları. Teşekkür ederim, Adalar pansiyonlarında yapılmış hiç beklemediğim vuruculukta bir kliple karşılaştım. Teşekkür ederim, hiç bir anlam ihtiva etmeyen vokallerin eşlik ettiği kusursuz bir "post-rock" şarkısı dinledim. Janra da, Adalar'a da, Adalardaki pansiyonlara da tutkuyla bağlı olan bendenizde uyanan duygunun yekünü sıfır, işte bu kadar sevdiğim şeyin birleşmesine bile kayıtsız kalabiliyorsam eğer, yıllardır kafamı bir şekilde kurcalamış olan Change Of Plans ile ilgili hükümlerimi kendimce doğrulayabiliyorum rahatça.
Başlıbaşına vokalin kendisi bile şarkının nev-i şahsına münhasır bir kimlik taşımadığını gösteren bir unsur benim açımdan. Sigur Rós'un başımıza musallat ettiği bu anlam taşımayan vokaller belası bir türlü yakamı bırakmıyor. Bildiğimiz şey, Sigur Rós'un vay anasını dedirtmek için atmadığı takla olmadığı, bu duruma vakıfız. Ama Sigur Rós'a ait bir şeyi orada tutmak, bulaştırmamak gerekiyor. Efendim sesin enstrüman şeklinde kullanımı savunmasını kabul etmiyorum, senin içinden çıkan duyguların dışa vurumu "eeuuvv" değil, mağara adamları arasındaki iletişim de değil konumuz, müzik. Sese enstrüman değerini vermeye sebep tek kriter ses tellerinden müzikal bir tını ortaya çıkarmak ise, yarın bir gün eloğlu mikrofona karşı zarıl zarıl bir zarta salarsa ve zartası eskaza melodik olursa, kabaetimize de enstrüman payesi biçmemiz lazım gelir. İşte bu durumun benim lûgatımdaki karşılığı "ben de yapmalıyım"cılık ve "ben yaptım oldu"culuktur.
Onun haricinde Change Of Plans üyeleri harikulade insanlardır, sineğe zararları yoktur, yağmur altında erirler; bilemem, ilgilenmem de. Bildiğim şey, "post-rock grubu" kuralım diye hareket ettikleri, "post-rock" yaptıkları, bir türlü de o tırnak işaretlerinin içinden çıkıp "post-rock" değil de müzik yapmaya başlamamış olduklarıdır.
Tırnak işaretlerinin dışındakilere gelince; o da bir başka yazının konusudur.
Showing posts with label change of plans. Show all posts
Showing posts with label change of plans. Show all posts
20090629
Change Of Plans; Eksik Nerede?
söyleyen;
dream endless.
at
04:16
12
mırıltı.
damgalar change of plans, post-rock, turkish
Subscribe to:
Posts (Atom)