
Hazır beklediğimiz albümler hala bekleme aşamasında ve hazır bir kaç yazıdır Türk müziğine dair bir kaç noktaya değinmişliğimiz var, aklımdaki bir iki yazıyı parmaklarıma bölüştürebilirim.
İmdi, daha önce belli başlı grupların Türk olma kimliği üzerinden övgülenmesini eleştirmiştim, malumunuz. İnsan zihninin köşeli algısına ek olarak milletçe de ekseriyetle siyah ve beyazlar arasında tercih yaptığımızdan, bir de bu durumun aksi var ki o da "bizde böyle müzik yapılmıyor" düşüncesidir; her anlamda aynı oryantalist korkudan, aynı aşağılanma dürtüsünden kaynaklanır bu.
Bizim mûsiki kültürümüz aslında yine siyah ve beyazlar üzerine kuruludur, köşelidir, uçlardadır. Ya kökleri imparatorluk dönemine uzanan Türk Sanat Mûsikisi ve Türk Halk Mûsikisi çınarları vardır ki bunlara kısaca "Türk Mûsikisi" adı verilir, ya da bunların aksi, bunların değili, bunların olmayanı olan "Hafif Batı Müziği" vardır; adı konmamış sulandırılmış komünist rejimin değişime uğrayıp Türkiye'nin görünmez enerji kalkanlarının inmesinin ardından, dışarıdan ithal edilen rock'n roll'u, pop'u, jazz'ı, diskosu, şusu busu tamamen bu ismin altında kümelenmiştirler. Doksanlara kadar göstere göstere yaptığı batı müziği taklitçiliğinden öte adım atmayan, dünya çapında tutmuş şarkıların müziklerini alıp bunlara güfte yazmaktan ibaret Hafif Batı Müziği anlayışı doksanlardan itibaren değişime gidiyor. Bu dönemde gün yüzü görmüş müzisyenleri saymaya gerek yok, neredeyse hepsi hala Türkiye'nin müzik sahnesinin içindeler. Bizim ilgilendiğimiz kısım, meseleyi biraz daha enine boyuna algılayabilen ve ne yaptığının bilinciyle adım atmış olanlar ki Gökhan Kırdar kesinlikle bu konuda bir liste yapsak başı çekebilecek bir isim.
Gökhan Kırdar 1994 yılında karşımıza çıkmış ilk defa, Serseri Mayın albümüyle. 15 sene evvelinden bahsediyorum ki kendisini meşhur eden Yerine Sevemem, ömrüm boyunca duyduğum en içten, en katıksız aşk şarkılarından biridir. 24 yaşında bir adamın böyle bir şarkı yazıp üstelik bir de bu şarkıyı ud ile çalması bir şeydir, ama var olmayan ya da varlığı tek bir çizgide ilerleyen bir ulusal müzik sahnesinde kendi kendini yaratması apayrı bir şeydir. Öte yandan böyle önemli ve nadide bir şarkıdan sonra beklentilerin artmasıyla birlikte, bir sonraki albümü Tutunamadım ile Gökhan Kırdar "tutunamayacaktı" (kaç kişi bu benzetmeyi yapmıştır merak ediyorum); bu albümden akıllarda kalan tek şey Ah Ayartan Yar klibindeki Ordu-yi Hûmayun zabit üniformasıdır sanırım.
Her halükarda, Gökhan Kırdar gözümüzün önünden yok olup gitmiştir, giderken de kulaklarımızdan asla ve kat'a silinmeyecek bir şarkı bırakmıştır ki Yerine Sevemem, her aşk acısının vazgeçilmez şarkısıdır, olmalıdır da. Ve lakin, gözümüzün önünden giderken yenik ayrılmamıştır Gökhan Kırdar. Nev-i şahsına münhasır ve bu sefer dönemin kulaklarının çok daha üstünde bir hale bürünmüştür müziği; gözlerden uzak kalsa da ben bu durumun hayırlara vesile olduğunu düşünüyorum. Kozadan çıkan kelebeğin bu sefer istisnasız herkesin gözlerini kamaştırdığı düşünülürse, sahiden de durumun hayırlı bir nitelik taşıdığı konusunda hemfikir olunabilir.
Öyle ki, Gökhan Kırdar "etnotronik" adını verdiği müziğiyle, vazgeçmemizin mümkün olmadığı diziler üzerinden ulaştı kulaklarımıza. Şimdi burada değinmek istediğim iki konu var. Birincisi; Gökhan Kırdar'ın müziğinin temelindeki etnik ögelerin önemidir. Yaşadığımız toplumdan, topraktan ne kadar soyutlanmış olursak olalım, bize ait müzik bize aittir, genlerimize işlemiştir. Müzikal odağımız nereye yönelmişse yönelsin, görüş açımız ne kadar geniş olursa olsun, hangi janra gönül koymuş olursak olalım, bu toprağa, bizi bu topluma ait bir müzik kadar etkileyecek başka bir müzik türü mevcut değil. Öyle ki minibüste gide gele arabeske alışmışsın, deden bağlama çalmış, dayının bir türkü söylerken gözlerinin kan çanağına döndüğünü görmüşsün, bu ülkede eşcinsellik ne kadar garabet karşılanırsa karşılansın hala Zeki Müren ismi zikredildiğinde akan sular durur, görüş ayrılıklarının en fazla keskinleştiği dönemde dahi savunduğu görüşünü teşhir etmekteyen çekinmeyen Barış Manço'yu sevmeyen adam yaşamadı burada. Kendimden örnek verecek olursam, ki bu başka bir yazının konusudur, ninniyle uyutulduğum zamanlarda Duydum Ki Unutmuşsun dinlerken hüngür hüngür ağlamış, ilkokula dahi başlamamış bir bacaksız olarak Türk Sanat Mûsikisi çalmaya başlamış, o yaşta göğüs kafesimin sol tarafını nihavend makamıyla terbiye etmişim. Bugün dünya üzerindeki en harika besteye sahip, en harika enstrüman tekniğiyle kaydedilmiş bir şarkı bir Veda Bûsesi, bir Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar kadar etkileyemez beni, mümkünatı yok. Gözlerinde ve sakalında yılların ağırlığını taşıyan bir adam sıcacık çayın yanında bir de türkü ikram ettiğinde hissedeceğin şeyi hiç bir konserde, hiç bir janr tanım aralıklarında bulamazsın. Evvela bunda mutabık olalım; bu kadar bize ait müziklerin, bize ait enstrümanlarıyla ilgilenen, kanun ile ud ile dümbelek ile yapılan müziğin tamamen bizolmayan bir elektronik yapıyla sentezlenmesi fazlasıyla cesur bir adım. Ki bugüne endeksle bizi pek de şaşırtmayan bu durumun, dönemin şartları açısından ilkler arasında yer aldığını söyleyebiliriz. Tabii ki bu etnik dokulu elektronik müzikle tanışmamızın Gökhan Kırdar ile olmaması doğal, en nihayetinde yıllar yılı aşağılanan, ve dahi bir küfür haline getirilen "çingene" tarafından icra edilen müziğe burun kıvıran ama elin Amerikalısı yapınca o Balkan müziği festivali senin, bu Balkan müziği vapuru benim koşturan; dinleyenlerinin kıro, jiletçi, cahil diye imgelendiği arabeski Murathan Mungan pazarlayınca dilinden Özcan Deniz'i, Müslüm Gürses'i düşürmeyen karaktersiz bir dinleyici kitlesinden bahsediyoruz.
Aynı dinleyici kitlesinin kendini pazarlama promosyonlarından bir diğeri olan "televizyon izlemiyorum" duyurusu da, Gökhan Kırdar'ın müziğiyle ilgili değinilmesi gereken bir diğer konudur muhakkak. Kim çıkardı bunu bilmiyorum, kim bu duyurudan medet umdu ama sonuç olarak bu fikir kalıplaşmıştır, kabul edilegilen bir gerçek haline gelmiştir. Baktığımız her yerde televizyon izlemediğini bize duyurmak için binbir takla atan, ama bununla yetinmeyip televizyonu ve televizyondakini aşağılamaktan da çekinmeyen birini görüyoruz. İstisnasız her seferinde, Reklamcılığa Giriş-101 dersinden apartılmış terimlerle süslenen tespitlerle şahlanan bu birilerinin, zinhar televizyon izlemedikleri halde nasıl bu berbat, bu toplumun böğrünü hançer gibi yaran programlarla ilgili yorumlar yaptığı her zaman bir muamma olarak kalmışsa da, muammanın çözümü "zap yaparken rastladım", "annem izlerken gözüm kaydı" formülünden bir adım öteye gitmiş değil şu kadar senedir. Ben de biliyorum acıklı programların kendi acılarımızı örtüp daha kötüsü de varmış diye rahatlamamıza yol açtığını, kurgu hayatlar içinde gerçek hayatımızın sıkıntılarından kaçtığımızı, televizyonun günlük yaşantımızı bütünüyle manipüle ettiğini, oturup bu konuda uzun uzun iki tez yazacak kadar ilgili ve tepkili olmama rağmen şu koltuğa yaslandığımda yaptığım şey herhangi bir magazin programını açıp "Teoman yine ne yaptı! Baam! Yine ne yaptı! Baaam! Yy-yin-yin-yine ne yaptı!" spotlarını takip etmek oluyor. Hiç çekinmiyorum bunu yapmaktan da, bugüne bugün tek bir karşı cins de vay efendim magazin programı seyrediyorsun diye benden uzaklaşmadı, oturup sevgililerimle de aynı programları izlemekten çok büyük keyif aldım üstelik, bütün gün yıldızları izleyip Cummings şiirleri okuyacak değiliz. Anlaşılmayan nokta işte burası, ama bu durumun ayırdında olmayan ve kendini bu şekilde tanımlayan, bu şekilde pazarlayan bir kitlenin sayıca üstünlüğü düşünüldüğünde, Gökhan Kırdar'ın televizyon dizileri için yaptığı şaheserlerin görmezden gelinmesi, alelade bir müzisyenmiş gibi değer görmemesi şaşırtıcı olmuyor.
Misalen, Ölümsüz Aşk isimli dizi için yapılan Eylül ve Ölümsüz Aşk gibi şarkılar, bu blog dahilinde yer alan, elektronik bir altyapı üzerine inşa edilmiş şarkıların hiç birinden geri değiller. Benim algım ışığında, içinde barındırdığı benim damak tadıma uygun tatlar ile çok daha evlalar üstelik. Haziran Gecesi ya da Kurtlar Vadisi izleyicisi olmayabilirsiniz ama bu diziler için Dayan Kalbim, Yağmur, Bu Aşk ve daha bir çok şarkı, bugün adını besmeleyle andığımız, dahi kategorisine yükselttiğimiz çoğu elektronik müzik sanatçısının şarkılarına taş çıkartabilecek nitelikteler. Bu noktada şarkının nerede kullanıldığı bir kıstas olmamalı, destek destek diye konuşmaktan başka bir şey yapılabilseydi Gökhan Kırdar da parasını televizyon dizileri için müzik yaparak değil, salt müzik yaparak kazanıyor olurdu.
Öte yandan, bu kadar kayda değer bir müzik yapan, üstelik bunu yaparken kendi keşfettiği formüllerden yararlanan bir müzisyenin bu kadar az ilgi görmesi, eserlerinin bu kadar az dinlenmesi, bir müziksever olarak benim için hazin bir durum. Velhasıl kelam, Gökhan Kırdar'ın yaptığı işlere hakettiği değeri vermenin zamanıdır, Limbo Pillow buna vesile olmak için gönüllü bir zemindir. Vesile niyetine, kendi ellerimle derdiğim bir Gökhan Kırdar derlemesinden faydalanılabilir.
1- Yerine Sevemem
2- Üstüme Basıp Geçme
3- Sürünerek
4- Dayan Kalbim
5- Go On My Heart (Viola Remix)
6- Yağmur
7- Bu Aşk
8- Eylül
9- Ölümsüz Aşk
DOWNLOAD.
20090710
Gökhan Kırdar
söyleyen;
dream endless.
at
02:04
5
mırıltı.
damgalar electronica, folk, gökhan kırdar, third world first class, trip-hop, turkish
20090311
Everybody Loves Irene - The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity
"Hemen bi' soruşturma" burada önemli bir kavramdır. Haluk Bilginer, Masumiyet'te, filmin en güzel ve en korkunç sahnesinde, elinde bir sigarayla, yıllardır peşinden koştuğu, boynunu eğip usul usul takip ettiği kadını anlatır iken, ilk karşılaşmalarından sonra onun hakkında bilgi almak için "hemen bi' soruşturma" yaptığını anlatır.
Ben ise şahsi "hemen bi' soruşturma"mda, araba gibi çarpıp giden, kalbimi tekleten, bir düşten yere düşmüşüm gibi hissettiren bu grubun sadece anlık, bir nefeslik olmadığını keşfettim. Everybody Loves Irene'in Endonezyalı olduğunu öğrenince daha bir farklı hissettim, sanki bana çarpan araba tanıdıkmış, plakası zihnimde kazılıymış gibi.
Arzın gizli köşelerinde kalmış gruplara özel bir alaka duyduğum, takip edenlerin malumudur. Bilhassa Endonezya semaları bu aşamada benim için farklı bir anlam ihtiva ediyor; Marché La Void'in üflediği bu nefes, zamanla ufak çaplı bir fırtınaya dönüştü. Yazılı bir neşriyat için "Türkiye Malezya Olur Mu?" tartışmasına mukabil, bir "Türkiye Endonezya Olur Mu?" araştırması içine girmiş olmam, Endonezya aşinalığımın müsebbidir.
Biliyorsunuz ki, ben şimdi size Everybody Loves Irene'in müzikal parantez açılımını yapacak, cümlenin ögelerini paramparça edecek, altlarına da eliptik çizgiler çekip özne, tümleç, yüklem diye tanımlar ve saptamalar yapmayacağım. Onun yerine, bir çok yazımda yaptığım gibi, "okuyucu, okuduğu şeyin neye benzediğini nereden bilecek?" dilemmasının devamı olan saptayıcı ve tanımlayıcı olmaktan ırak, yarım yamalak cümlelere de meyledecek değilim. Zira grubun Memento Mori klibi, hem gözlerinizi hem kulaklarınızı, ama emin olun ki en fazla da ruhunuzu, yüreğinizi yeterince açıklayıcı bir şekilde etkileyecek:
Müsaade ile, şarkı hakkında bir iki lakırdı etmek isterim.
Kendisiyle ilgili tanımlayıcı bir yazı yazma gereğini hissedenler ve bu yazıyı Latince'nin dehlizlerinden çekenler, Memento Mori cümlesinin, "Ecel'i hatırla" manasında olduğunu bileceklerdir. Burada bir parantez açalım ve diyelim ki; mori bir eylemi anlatmak öte bir süreci temsil eder, cümlenin ögelerindeki bir yüklemden uzak, cümlenin aralıklarında varlığını sürdüren bir gizli öznedir. Dilimizde, aynı farkı ölmek ve Ecel'i gelmek arasında görebiliriz. Ecel, anlık bir ölme -yani yaşamaktan vazgeçme- işleminden çok daha fazlasını temsil eder; belirli bir zamanın kendisidir aslında, yaşanan her anın, her nefesin içindedir. İşte "Memento Mori", bunu hatırlamamızı ister, her nefeste soluduğun oksijenin, azotun, karbonun yanında, Ecel'i de solumamızı salık verir.
Azrail'in, çok değil 5-10 santim ile, elinden kaçırdığı insanlar, Ecel'le yaşamayı bilirler. O insanlar, tabiîdir ki onunla yaşarken, ona göre de yaşayacaklardır aynı zamanda. O yüzden büyük düşler diye görülebilen düşünceler, aslında yapılan bir mutabakattan, bir plandan başka bir şey ifade etmezler. Bu mutabakatın şartları değişkenlik gösterse de, temel şartı hep aynıdır; olabilecek en yakın zamanda, arzın ve arşın birbirine en yakın olduğu noktaya çıkabilmek, oraya varabilmek. Zira Ecel hep tetiktedir, cümlenin arasında gizlenmekten bıkıp, cümleyi ögelerine, insanı da atomlarına ayırmak için beklemektedir ve bunun için ne zaman ortaya çıkacağını sahiden de kimse bilemez. En beklenmedik anda bir anda olup bitecek bu süreç sonunda tek önemli şey, kişinin arşa ne kadar yakın olduğundan başka bir şey değildir. Devamı malumunuz, arzın dibidir çünkü. Ecel'i hatırlayanlar, arşa varmak için gözlerini karartırlar, onlar lakırdılarımı anlayacaklardır. Diğerleri, gözlerinde kapkara bir boşluk olarak gördükleri şeyin aslında hangi amaç için karardığını bilselerdi, olduğundan çok daha güzel bir yer olurdu Dünya.
Ah, işte tüm bunlar, tüm bunlar Irene Yohanna'nın iki dudağı arasından sızan, bir nefeslik bir melodiyle, tüm Evren'in yüküymüş gibi, üzerimden bir gezegen geçmiş gibi, bir epifaniymişçesine iniyor üzerime. Sesim işte böyle kırılıyor benim, böyle nemleniyor gözlerim.
Sanatçı: Everybody Loves Irene
Albüm: The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity
Şarkı listesi:
1- The Lullaby Show
2- Crop Circle Me
3- Memento Mori
4- Gravity Always Wins
5- You're My Tragedy
6- Try Try Try
7- Hybrid Moments
8- Uncertainty Anxiety
9- re-EVOlution
10- Hate Sunday
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
17:02
2
mırıltı.
damgalar everybody loves irene, indonesian, shoegaze, third world first class, trip-hop
20080923
Subheim - Approach

Asla güneşi, sıcağı ve bunları ihtiva eden yazı sevemedim; karanlık bir hava, ince yağmur taneleri, içe işleyen bir soğuk hep daha çekici gelmiştir bana. Fıtrat meselesi olsa gerek, hava böyle "ideal" bir konuma vardığında daha fazla ilgili oluyorum her şeye, daha fazla doluyorum, daha fazla topluyorum. Hal böyle olunca, mesele şu ünlü Ağustos Böceği Ve Karınca masalına dönüyor; masaldaki karınca gibi sonbahara özenle hazırlanıyorum, söylenecek sözleri, anlatılacak hikayeleri istifleyip, sabırla sonbaharı bekliyorum.
Subheim da bu anlattığım istifin içinde olan şeylerden biriydi. Bir kaç dinlemeden sonra, "ilk yağmurda buna ihtiyacım olacak" diyerek mp3 çaların içine istiflemiştim Subheim'ı. İdeal şartlar oluşunca da, büyük bir heyecanla yerinden çıkardım, mp3 çaları yağmurluğumun cebine attım, kabloları büyük bir ihtimamla gizledim ve yağmurla kucaklaştığım anda, play tuşunun üzerinde hazır bekleyen başparmağımı oynattım.
Her ne kadar ilk dinleyişim olmasa da, kendimce bir düş düşleyerek, dinlediğimi ilk kez dinlediğime inandırmaya çalıştım kendimi. İlk şarkıda, menzilime yaklaştığım her adımda bu düşe daha da gerçek geldi, Ybe 76 ile de düşle gerçek birbirine girdi. Kimsenin olmadığı ve hatta sokak lambalarının dahi umudunu kesmiş olduğu o parkta, yağmurluk işlevini yerine getirmekte zorlanırken -ve tam da bu yüzden sinüzitim daha çok başağrısıyla daha çok kağıt mendil harcamasına sebep olacakken- göğsümde bir kor hasıl oldu. Tam da bu havada olması gerekeni yapıp, bir şişe kanyağı fondiplemiş gibi, o kor göğsümden bütün içime, içimden de dışıma, bir ah ile, yayıldı. Belki şu apartmanın camındaki perde gölgesini, beni izleyen bir ecinni olarak tahayyül etmemdi sebep, belki Subheim'dı.
Böylesine yoğun bir dünyada, yağmur damlaları, ecinniler ve Subheim notaları arasında sürüklenirken, bir Subheim yazısı yazmaya karar verdim. Kalem kağıt olsaydı yanımda, kalem yazmaz, kağıt da yırtılırdı. Zihnimi kağıt parçası olarak kabul etsem, en az yağmurdaki bir kağıt parçası kadar bulanıktı, ama zaten Subheim hakkında söylenecek çok da fazla bir şey yoktu. Kimi gruplar için, müziğin ritmi, notaların dizilimi ya da tüm bu somut etmenler hiç bir şey ifade etmeyebilirdi zira. Güzellik böyle bir şeydir; tam tarifini yapmak namümkündür; en az bir yağmur tanesi ya da göze çarpan karıncalardan biri eksik olur o tarifte. Subheim için de aynısı geçerliydi, ben ne kadar müzikteki elektronik ögelerin, klasik tatlarla -piyano ve yaylılarla- oluşturduğu muhteşem kompozisyonu anlatmaya çalışsam, ya da Max Richter veya Eluvium örnekleriyle zihninizde bir resim oluşturmaya çabalasam da, hiç bir kelam o içimde vuku bulan mini-volkanik hareketlenmeyi, bu hareketlenmenin bir ah ile patlamasını anlatmaya yetmezdi. Şarkılar öyle, beat'ler böyle, yaylılar ise şöyle demekten vazgeçtim. Kimi bu durumu kolaya kaçmak olarak nitelendirirdi belki ama doğrusu buydu. Zaten bir yazı yazıp, o yazıyı klavyeyle bilgisayara, oradan da telefon hatlarıyla sizin bilgisayarınıza ulaştırmak da pek içimden gelmiyordu. Yüzünü görmediğim, tanımadığım, şekillerini ve şemallerini bilmediğim insanlara, o parkta, ecinniler ve karıncalarla ilgili bir masal anlatmak istiyordum sadece.
Sonra bu masalların, Subheim'ın içine gizlendiklerini fark ettim.
Sanatçı: Subheim
Albüm: Approach
Şarkı listesi:
1- Hush
2- Ybe 76
3- One Step Before The Exit
4- Howl
5- Away
6- Hollow
7- Stranded
8- Intact
9- Voces Perdidas
10- Hollow (Remix by Mobthrow)
11- One Step Before The Exit (Reconstructed By Flaque)
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
17:10
7
mırıltı.
damgalar ambient, electronica, greek, subheim, trip-hop
