20081127

Maybeshewill & Her Name Is Calla - Split EP





















Maybeshewill, 2006 yılında, usulca sokulmuştu hayatımıza. In Another Life When We Were Cats, He Films The Clouds gibi janrın klasik şarkıları aralarına girmeye namzet şarkılarla, Japanese Spy Transcript çok büyük bir ilginin odağı olmuştu. Hatta bu ilgi, şaşırtıcı bir şekilde Türkiye'ye de sıçramıştı; alışılmadık elektronik beat'lerin enstrümantal müzik içine girip bu şekilde yumuşak bir sonuç ortaya çıkarması hepimizi etkilemişti. Efterklang, 65daysofstatic, Lights Out Asia tamam da, Maybeshewill'in farklı bir tınısı, gizli bir melankolisi vardı.

Bu gizli melankolinin kaynağına, elektronik beat'ler arkasındaki isme daha önce de değinmiştim. Tanya'nın gruptan ayrılışının ardından, Maybeshewill farklı bir kimliğe bürünmüştü. 2008 baharında çıkardıkları Not For Want Of Trying'de bu farklılık fazlasıyla belirgindi; elektronik ağırlıklı bir post-rock grubundan, elektronik ögeler de bulunduran bir post-metal/drone grubuna evrimleşmiş idi Maybeshewill. Şahsen bu tip değişimleri, tutmuş ve bu yüzden de tekrarlanan, satışı garantileyen bir anlayışa yeğlerim. Yani bu bakımdan, Maybeshewill'in evrimleşmesini cesurca ve özgün bir davranış olarak algılıyorum; Japanese Spy Transcript'teki gibi nevi şahsına münhasır ve iyi kotarılmış olmayan elektronik beat'lerin arkasına sığınabilir, çok beğenilmiş ilk albümlerinin kopyalarını yaparak piyasada tutunabilirlerdi. Bunun yerine kendi istedikleri yolu seçtiler, geçmişe özlem duyanlara da He Films The Clouds Pt.2 hediye ettiler Not For Want Of Trying'de.

Grup, 2008 içindeki ikinci kaydını yayınladı. Bu sefer Her Name Is Calla ile birlikte yapılan bir split ep bu. Maybeshewill'den iki, Her Name Is Calla'dan da bir şarkı bulunuyor ep'nin içinde. Maybeshewill, Not For Want Of Trying'deki gibi, -bu sefer drone değil- düpedüz metal etkileşimlere sahip iki şarkı sunuyor bize. Hamuru heavy metal ile yoğrulmuş ben ve benim gibiler bu durumu çok garipsemeyeceklerdir sanırım, en nihayetinde grup elektronik ögeler kullanmaktan kaçınmadığı gibi, oldukça melankolik iki şarkı sunuyor aslında bize. Bir de tabii ki, grubun alamet-i farikası, her albümde kendine yer edinmiş film sample'ları bu ep'de de mevcut. This Time Last Yeardaki sample, I Heart Huckabees'den alınmış.

Her Name Is Calla ise, yine Leedsli bir grup. Leicester-Leeds-Sheffield üçgenindeki grupların birbiriyle bu denli içiçe olması aslında çok öykündüğüm bir şey. iLiKETRAiNS, Glissando, Maybeshewill, Redjetson, Worriedaboutsatan gibi grupların sürekli birbirlerinin albümünde yer almaları, zaten uzun süredir devam etmekte olan bir durumdu. Bu sefer Maybeshewill, Her Name Is Calla'nın elinden tutuyor diyebiliriz.

Her Name Is Calla'nın, benim için çok da büyük anlam ifade eden bir grup olduğunu söyleyemem. Daha önceden çıkardıkları The Heritage albümünde, kayda değer tek şarkı "Motherfucker! It's Alive And It's Bleeding!"'di. Bunun yanı sıra, bu ep'de bulunan Condor And River da, daha önce yayınlanmış bir single'da bulunuyordu. Sanki Maybeshewill "Hadi biz ep çıkarıyoruz, sizin de eski şarkılardan birini koyalım." demiş gibi. Yine de Condor And River, bu sefer daha kaliteli bir kayda sahip, hatta eski şarkıdaki cevheri ortaya çıkaracak kadar iyi bir kayıt bu. Sanırım bu ep'nin en büyük getirisi, Her Name Is Calla hakkındaki yargımı yıkması oldu, Condor And River'ın yeni ve temiz kaydıyla.

Yazı biraz objektif dergi yazısına döndü ama söz konusu Maybeshewill olunca beklentiler ve tepkiler farklı şekilde tezahür edebiliyor. Velhasıl, grubu salt In Another Life When We Were Cats ekseninde değerlendirenler bu ep'deki Maybeshewill şarkılarını beğenmeyeceklerdir. Kendilerine önerim 3 gün boyunca loop'ta o şarkıyı dinlemeleri. Müzik topluluklarına farklı perspektiflerden bakmayı sevenler için ise Maybeshewill bulunmaz bir hazine sunuyor bu ep'de. Üstelik Her Name Is Calla da rüşdünü ispat ediyor en sonunda. Şu an için, yılın en iyi split'i diyebilirim.


Sanatçı: Maybeshewill / Her Name Is Calla
Albüm: Split EP

Şarkı listesi:
1- Maybeshewill - This Time Last Year
2- Maybeshewill - Last Time This Year
3- Her Name Is Calla - Condor And River

DOWNLOAD.

20081126

This Is Your Captain Speaking - Eternal Return






















Şubat ayında yapılan bir yorum karşısında, This Is Your Captain Speaking hakkında bir iki kelam edeceğimi söylemişim. Kasım bitmek üzere ve ben yeni yazıyorum. Şubattan bu yana kaç uçak kalkmış, kaç defa "kaptan pilotunuz konuşuyor" denmiş, kaç uçak inmiş. Kaç minibüs duraktan ayrılmış, kaç otobüs perondan, kaç denizotobüsü iskeleden. O günden bu güne, tek bir canlı hücremiz bile kalmamış, kanımız farklı bir kan, belki içinden galonlarca kan geçen yüreğimiz farklı, biz farklıyız.

This Is Your Captain speaking, Eternal Return albümünü işte bu farklılıklar üzerine inşa etmiş. Gidilen yollar, dönülen yollar ve döndüğünde değişmiş bir dünya. Her gidiş aynı zaman da dönüştür, diyerek alevli gif'leri hatırlatan ucuz aşk sitelerini ya da dimağı sığ feylesofları aklınıza getirecek değilim kesinlikle. Ama bu gidiş-dönüş ekseninde yaşanan bitevi değişimin tınısı saklı Eternal Return albümünde.

Avustralyalı grup This Is Your Captain Speaking, ilk albümleri Storyboard'u çıkardıklarında beklemedikleri bir ilgi görmüşlerdi. Artık klasikleşmiş post-rock tınılarının dışına çıkma arzusundaki dinleyici dört elle sarılmıştı Storyboard albümüne. Albüm aslında janra yenilik veya tazelik getirmiş olsa da, kullanılan kalıplar açısından bakıldığında pek farksızdı ortaya çıkan sonuç; largo/larghetto giriş, iyi kotarılmış catchy bir kreşendo, sonra da kısa bir son. İşte, Eternal Return, gidiş-dönüş ekseninde yaşanan bitevi değişimin etkisinden mi, yoksa salt grubun kimliğine ve müziğine daha yatkın bir hale gelmesinden mi bilinmez, kalıpları daha farklı bir şekilde sunan bir albüm. Daha ağır, daha sakin ama daha doyurucu şarkılar var Eternal Return'de, sadeliğin önemi daha net kavranmış gibi sanki.

Velhasıl, gidilen yahut dönülen yerde ya da bizzat gidiş yahut dönüş esnasında dinlenmesi halinde, sanki yaşanan o kaçınılmaz değişimin müzikal suretiyle karşı karşıyaymışız gibi hissetmemiz kuvvetle muhtemel Eternal Return dinlerken. Bakalım kaç uçak, kaç otobüs ve kaç vapur sonra yeni bir This Is Your Captain Speaking yazısı düşecek zihnimize, onu da zaman gösterecek.


Sanatçı: This Is Your Captain Speaking
Albüm: Eternal Return

Şarkı listesi:

1- Part 1
2- Incirculation
3- Part 3
4- Lullaby
5- Part 2

DOWNLOAD.

20081123

Gravenhurst - The Western Lands






















Bir öz-eleştiri yapalım; korkunç bir hızda tüketiyoruz. Şimdi, her zaman dem vurduğum konuları bir kez daha su yüzüne çıkarmak ve bu konular üzerinden ötekilerini suçlamak kolay bir yol, en başta da öz-eleştiriden kaçmak için geçerliliği kanıtlanmış bir bahane. Ama her ne kadar "dinleyicilik" konusuna bir "farkındalık" alt-başlığı atsak da, müzik modasının rahatsız ediciliğinin farkında olsak da, tüketim hızında bir değişiklik olmuyor. Gelin itiraf edelim; dinlerken aklımıza fosfor yeşili dağları, karıncaların dünyayı ele geçirme planlarını, Tanrı'nın yüzüncü ismini, buzdolabı üzerine oturmuş bizi seyreden bir sevgiliyi getiren grupları başkasının dinlediğini görünce biraz da olsun kıskanmıyor muyuz, rahatsız olmuyor muyuz? Hani bu, "sen benim düşündüğümü düşünemezsin, hissettiğimi hissedemezsin" ukalalığı olmuyor mu biraz? Sadece sen bilmeliymişsin ve en özel sen olmalıymışsın gibi bir tutku, akıp giden o koca dalga içinde en parlak su tanesi olduğunu düşünme ihtiyacı. Tüm bunların altını doldurmak için anlamsız, içi boş, deli saçması bir ton kelime uydurup hepsini peş peşe sıralamak. Var mı daha büyük bir ikiyüzlülük, daha korkunç bir dehayla inşa edilmiş bahane silsilesi?

O zaman bu blog'da yazılanlar da, müziğe içsel dinamik katma iddiasıyla ortaya çıkmış düşünce akışları da, en temel eksende benzer bir dilemmayı barındırmıyor mu içinde: "Ben içini dolduruyorum, sen dinle. Çünkü belki bunu akıp giden bir dalga olarak görüyorsun.". Bu da bir ikiyüzlülük, bir tekele alma durumu değil mi? Benim ikiyüzlülüğüm. Benim bahanelerim. Hepimizin içinde bulunan dahice örülmüş savunma mekanizmaları, o savunmanın altında gizlenmiş, biteviye inkar ettiğimiz kusurlarımız, başkalarına yansıttığımız hatalarımız; tüm bunların bendeki sureti. Ve Gravenhurst, tüm bunları yüzüme vuran Gravenhurst.

İşte bir zaman dinleyip önemsemediğin, sonra uzunca bir süre yüzüne bakmadığın; bir zaman sonra da rastgele ortaya çıktığında da damarlarında civa akıyormuş gibi ağırlaşmana sebep olan ve önemsememişliğinin acısını sorgulamana yol açan o gruplardan biri Gravenhurst. Tamamen kişisel bir çıkarım bu, ama bir noktada bugün ruhuma huzur üfleyen bir müziği, başka zaman neden hiç ama hiç önemsemediğimi sorgulamışlığım, evrensel ve istisna kabul etmeyen bir hatayı ortaya çıkarıyor sadece. Hele ki o müzik, artık geride kalmış ve esamesi pek de okunmayan 90'lara ait tınıları barındırıyorsa gövdesinde, durum daha da farklı bir hal alıyor.

Shoegaze kronolojisi yapmaya lüzum yok; önce Seattle sonra Manchester canına okumuştu shoegaze'in, grunge ve brit-pop dönemleri. Kazaklardan dört düğmeli ceketlere geçiş, hala eskimeyen o Noel Gallagher saç/gözlük kombinasyonu. Unutulan bir shoegaze, üzerine toprak bile atılmadan, ortada kalan güzeller güzeli bir kadın cesedi. Üzerinde beyaz bir t-shirt, altında siyah dar bir kot ve konşssuz siyah Chuck Taylor'lar vardı. İşte o kadını, olduğu haliyle, belki de çürümüşlüğüyle seven bir Gravenhurst. Duru, naif, katillerinden nefret eden, yer yer kendinden öncekine de bakabilen ve bize de geçmişi hatırlatabilen bir müzik, Nick Talbot ve arkadaşlarının icra ettiği. Slowdive, My Bloody Valentine ve hatta Joy Division gizli nota aralıklarında The Western Lands'in.

Bu seferlik kişisel bir yorumla bitirmeyeyim yazıyı. Ya da bitik bir analoji, bayat bir mesaj. Bu sefer sadece, bitsin yazı. Bitsin, Gravenhurst başlasın. Bugün pek yüzüm yok yazmaya, müzik hakkında konuşmaya. Anlatılacak ne varsa, bu seferlik sadece müziğin kendisi anlatsın.


Sanatçı: Gravenhurst
Albüm: The Western Lands

Şarkı listesi:
1- Saints
2- She Dances
3- Hollow Men
4- Song Among The Pine
5- Turst
6- The Western Lands
7- Farewell Farewell
8- Hourglass
9- Grand Union Canal
10- The Collector

DOWNLOAD.

20081119

iLiKETRAiNS - The Christmas Tree Ship























Toplu taşıma araçlarındaki zoraki yakınlıktan hiç hazzetmedim, kimse de meraklısı değildir sanıyorum. Tanımadığın adamın ter kokusu, ten kokusu, sesi, parmakları, kıyafetleri; her şeyi ayrı bir yabancı ve öylesine itiyor o yabancılık bizi. Eskiden bu yabancılığa karşı tepki koyardım, rahatlamak için yayılarak, hazzetmediğime uzun uzun bakarak. Öyle bir hal almıştı ki bu uzun uzun bakma hali, birini bakışlarımla rahatsız etmeyi bir meziyet gibi görmeye başlamıştım. Zamanla, insanların gözüne gözüne bakmaktan vazgeçtim, sadece muhataplarımın gözünün içine bakar oldum. Ne var ki, Bursa metrosu öylesine bir yakınlık sunuyor ki insana, hemen karşında oturan kişinin gözlerine bakmaman imkansız oluyor. Bu durum öyle rahatsız edici ki, bakmamaya çalıştıkça daha da geriliyor, daha da bakmaya zorluyorsun kendini. İşte böyle durumlardan birinde, bugün, yaşlı bir adam ile gözgöze geldik. Yalnız ilk defa, böyle bir durumda, sadece gözlerine değil, göz bebeklerine baktım karşımdakinin. Ve çok garip bir şey oldu; adamın tüm acılarını, tüm yaşlılığını, tüm yorgunluğunu, tüm çaresizliğini, tüm fakirliğini, tüm bıkkınlığını, tüm korkularını okudum gözlerinde. Etrafıma baktım, diğer köşede oturan, yüzüne tam yarım saat boyunca makyaj yapmış şu kız, nasıl bir hissiyat taşıyordu, derdi neydi, arzuları ne olabilirdi, hepsini gördüm. Elinde poşetle ayakta bekleyen yaşlı kadının öfkesi, okuldan çıktığı gibi gömleğinin düğmelerini açan ter kokan çocuğun düşünceleri, üç sıra ilerde olmasına rağmen soğan kokusu açıkça duyulan adamın utancı, her biri o kadar net, o kadar okunabilir bir hale geldi. Bir anda insanlar şeffaflaştılar gözümde, bir anda sanki hepsinin acılarına ortakmışım ve bu insanlar yabancı değiller de, akrabalarımmış gibi, öylesine acıdım, öylesine üzüldüm ki hepsine, ağlayasım geldi, titredim, dudaklarımı ısırdım.

Bir vahiy gibi indi üzerime insanların mutsuzluğu, gözleri sanki zindanlarının kapısındaki bir delikti, çıkmak için can atıyor gibiydiler. Bir tanesinde, tek bir tanesinde bile renk, ışık, umut yoktu, o kadar mutsuzdular. Öte yandan daha 45 gün olmasına rağmen, etrafta renkli, pırıltılı, kocaman yılbaşı süsleri gözükmeye başlamıştı bile. Alışveriş merkezlerinde oradan oraya sarkan metalik renkli kar tanesi modelleri, market girişlerinde çam ağacı sembolleri ya da çam ağaçları, salak bir düzenle yanıp sönen renkli ışıklar, bütçesi daha kısıtlı işletmeler için berbat bir şekilde yazılmış "Hoşgeldin 2009" yazıları. Her şey hazırdı. Sanki bu mutsuzluğu, bu çaresizliği, bu tutsaklığı yaşayanlar biz değildik, sanki dünya parıltılı süslerden, mutlu hoşgeldinlerden, ışıl ışıl renklerden ibaretti. Hayır, hayır, "yaşlanıyoruz ve siz bunu kutluyor musunuz" temelli o bayat şeyi anlatmıyorum. Hepimiz bu kadar mutsuzken, mutlu olma bahanesini 45 gün önceden nasıl hazırlayabiliyoruz, buna şaşırıyorum sadece.

Benzer bir bahaneyi çok önceden hazırlamış birileri daha var. iLiKETRAiNS, 2 hafta önce, Noel için, Christmass Tree Ship isimli bir ep yayınladı. Ne var ki, Noel ya da yılbaşı için yapılmış şeyler arasında, belki de en karanlık, en gerçek hislerimizi yansıtan şey olma özelliğini taşıyor bu ep.

iLiKETRAiNS'in alamet-i mümeyyizesi olan vokaller bu kayıtta yok. Dave Martin bu sefer o depresif, zifiri karanlık sesini değil, gitarı kullanmış. Tüm albüm de bir kerede kaydedilmiş, şarkılar arasında hiç bekleme yapılmamış zaten albüm de tek bir şarkıdan oluşmuş gibi bir izlenim bırakıyor, diyebiliriz.

Bir grubun, müzikal anlamda en fazla göze batan özelliğini çıkarıp yeni bir surette bir şey üretmesi önemli, ama herkese mutluluğu, parlak ışıkları ve metalik renkli kar tanesi modellerini modellerini anımsatan bir olayı böylesine koyu bir renge boyamak çok daha önemli ve deneyimlenmesi gereken bir vaka. Belki böyle daha şeffaf, belki böyle daha mutsuz ama böyle daha gerçeğiz.


Sanatçı: iLiKETRAiNS
Albüm: The Christmas Tree Ship

Şarkı listesi:
1- The Christmas Tree Ship
2- South Shore
3- Two Brothers
4- Three Sisters
5- Friday-Everybody Goodbye

DOWNLOAD.

20081103

The Organ - Thieves























Konu başlığı fark etmez, pek sık rastlarım bu soruya: Neden güzel şeyler hep kısa sürer? Aslında bu soruda ciddi bir mantık hatası bulunur, post hoc ergo propter hoc. Bu açıdan baktığımızda da, biteviye devam eden bir trajedi döngüsü içinde bulunduğumuz söylenebilir. Olsa neden ve sonuça daha farklı baktığımız vakit, sorunun cevabı çok daha belirgenleşiyor; Kısa süren şeyler, zaten kısa sürdükleri için güzeldirler. Kısacık bir rüyanın tüm günümüze hükmetmesi, saniyelerle ölçülebilecek bir öpücüğün vücut kimyamızı alt üst etmesinin nedeni de bu cevapta saklıdır işte. Aynı şey müzikte de kendini gösterir, en parlak yıldız, kaymakta olan yıldızdır ve ardından bıraktığı yıldız tozlarıyla bizi bambaşka insanlar haline getirir o yıldızlar.

The Organ, bir yıldız gibi yanmış, bir yıldız gibi kaymış, bir yıldız gibi sönmüştü. Dağılmış olmaları elbette kötüydü ama geride Grab That Gun gibi bir albüm bırakmışlardı ki, bir daha o albümün üstüne çıkmaları pek de mümkün değildi. Aradan geçen onca seneye rağmen, ne tip bir ruh halinde olursam olayım, Grab That Gun'ın notaları kulağıma çalındığı zaman, sıcak gibi gözüken ama aslında buz gibi olan bir İstanbul ilkbaharında, soğuktan tir tir titrerken The Organ'ı ilk dinleyişim gelir aklıma. Pek az albüm bu şekilde saklayabilmiştir hissiyatını dinleyicisi için. O yüzden The Organ'ın ardından yas tutmak yerine, hayatımıza girmiş ve sihirli dokunuşlarını bıraktıktan sonra çekip gitmiş bir kadınmışçasına sanki, büyük bir özlem, büyük bir saygı ve büyük bir tebessümle hatırlamak daha yerinde olacaktır.

The Organ'in alamet-i farikası, sesi -hiç sevmediğim bir tanım olsa da o tanımın içini tamamen dolduran- frontwoman'i Katie Sketch, geçen sene bu zamanlar, Mermaids adı altında yeni bir proje içinde olduğunu duyurduğunda ziyadesiyle heyecanlanmıştık, itiraf etmek gerek. Katie Sketch'e duyduğumuz sevgi ve özlemin yanında, Mermaids'in göze çarpan bir özelliği vardı ki, durumu daha ilgi çekici kılıyordu. Katie'nin erkeksi, hüzün dolu sesi, Grab That Gun dahilindeki parçalarda harcanıyor gibiydi, böylesine yoğun, böylesine vurgun yaşatacak cinsten bir sese daha melankolik bir müziğin eşlik edecek olması, şüphesiz ki çok önemli bir özelliği olacaktı Mermaids'in.

Maatteessüf, uzunca bir süredir Mermaids'den haber alamadık, tam unutuldu diyorduk ki, The Organ'ın yeni bir EP yayınlayacağı bilgisi orada burada dolanmaya başladı. Bir çok kişi The Organ'ın yeniden bir araya geldiğini düşünse de, aslında sadece eski şarkıların tekrar düzenlenmesiyle oluşturulan bir kayıttı aslında söz konusu olan. Fakat işin güzel yanı, bu EP, daha melankolik bir müziğin Katie Sketch vokaline nasıl eşlik eder'in cevabını layıkıyla veriyor. Grab That Gun'ın ihtiva ettiği o canlı müziğe Thieves'de rastlamak mümkün değil. Her ne kadar albümün geneline yine indie-pop tınıları hakim olsa da, Even In The Night ve Don't Be Angry gibi iki parça, yapıları itibariyle göze çarpıyorlar ve ses dalgalarının kalp aritmisine sebep olmasının çok da imkansız bir şey olmadığını gösteriyorlar.

Son tahlilde, her daim büyük bir özlemle anımsayacağımız The Organ'ın, ardında bıraktığı yıldız tozlarının toplanmış olduğu bu albüm, özlemimizi pekiştireceği gibi, The Organ'a duyduğumuz saygıyı da arttıracak ve Mermaids konusundaki sabırsızlığımızı körükleyecek gibi duruyor.


Sanatçı: The Organ
Albüm: Thieves

Şarkı listesi
1- Even In The Night
2- Oh What A Feeling
3- Let The Bells Ring
4- Fire In The Ocean
5- Can You Tell Me One Thing
6- Don't Be Angry

DOWNLOAD.

20081030

Klever - In The Name Of Peace And Progress






















Yaşananlar malum; blogger'ın kapatılması, 70 yaşındaki bir adamın 14 yaşındaki bir kızı taciz etmesine rağmen salıverilmesi, öte yandan parkta öpüşen çiftlerden rahatsız olan mütedeyyinlerin ahlak ve edep için protesto yürüyüşü yapması. Yazılacak çok şey var, yazdım da. Ama galiba yazmayı bu denli önemseyen insanlar için, yaşanabilecek en kötü his, kendisinin boşa ve boşuna yazdığının farkına varmasıdır. Ne kadar yazarsan yaz, değişen bir şey yok, değiştirebildiğin bir şey yok, etkilediğin bir dimağ yok, titrettiğin bir gönül teli yok; kendi nefesini, kendi kanını boşa tüketiyorsun. Bundan daha vahim bir durum olamaz. O yüzden evvela yazmaya çekinirsin, sonra da lanet edersin, ne hali varsa görsün diye. Galiba o noktadayım, o noktadayız, o sebeple bu konulara değinmeyi kesinlikle istemiyorum artık. En azından bir süre için.

Gelelim Klever'a. Çok ama çok uzun bir süredir yazmak için istiflediğim gruplardan biriydi Klever. Kimliğiyle örtüşen bir vesile, bir kaç taşı yerinden oynattı da, Klever hususunda boğazıma düğümlenen cümleler sıvı faza geçebildi. Hali hazırda, Klever'la tanış olduğum iki seneden bu yana, ne zaman bir trip# dinlesem, hayt-ı hayatım kopuveriyor. Kulaklarımda bir uğultu hasıl oluyor, ruhum titriyor, cümleler birbirine karışıp boğazımda düğüm oluyor, Adem'den miras kalan o lanetli çıkıntı canımı yakıyor.

Ancak nasıl ki, Klever'ın Karadeniz'in diğer kıyısında yaptığı müzik, bu kıyıdaki bizleri can evimizden vurabiliyor, aşina olduğumuz bir tını ihtiva ediyorsa, denizlerin ve dahi okyanusların farklı kıyılarındaki ruhlar da, aşina olabiliyorlar birbirlerine; sanki birlikte tulû etmişler, birlikte müteneffis olmuşlar ve birlikte hitam bulmuşlar gibi.

Nefes, bir yekdem nefes; Klever'ın müziğinde işte o nefes saklı. Bir neyden üflenen nefes gibi mahfi değil belki ve tasavvufi bir anlam yok belki o nefeste, ama buz gibi bir his var. Folklorik çalgıları ön plana çıkaran Klever'ın müziğinde göze ve kulağa en fazla batan bu nefesliler, bize Karadeniz'in buz gibi sularını, yemyeşil dağlarını, semayı görünmez kılan yağmur tanelerini anımsatıyor. Klarinet, trompet, flüt ve en fazla da o acı dolu sesi çıkaran, aşinalığımızın imzasını taşıyan çalgı. İşte o çalgıyı, uzun bir süre boyunca, tulum sanmıştım; Karadenizlilerin de ruhlarını üfledikleri, o ruhu bir süre sığasında ihtiva eden ve içinde gizli tuttuğu o ruhu yavaş yavaş çıkaran çalgı. Sonradan öğrendim ki, bu çalgının adı zhalejka imiş. Meğerse bu zhalejka'nın tulumu bu kadar anımsatmasının sebebi, aslında tulumdan çıkan nefese anlam veren dilin ta kendisi olmasıymış. Yani zhalejka çalan birinin tek tulumu, kendi ciğerleri imiş, yani hayatın alınıp verildiği yere konuk oluyormuşuz biz, bu şarkılarla.

Eflâtun açık bırakılmış bir kapıdan giren seslere kulak kesildi. İçeriden, bir nağmeyi âdeta muhâtap alıp ona tâ -be- sabah tıpıtıpına ve tab’an hitap etmeye azimli bir kudümün gönültâb taptapaları işitiliyordu. Eflâtun kudümün ne olduğunu biliyordu. Ama diğer sazın sesi onu hayrete düşürmüştü. Bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufûlevî vüsafâsı olan ehl-i vukuf füsûnkârların bezediği o vâsî füseyfisâda raks ve vüsûb eden vüsemâ gibi birer üfkûhe idiler. Ama füsûs ki, üflendikçe gönüllerdeki menhûs ufûnetin üfûl olduğu, bu füyûz dolu, tabiî bir vüs ve vüs’at taşıyan nefesler, hangi yusuf-ı kalbîden nasıl hâsıl olur diye sanki, fusûl-ı erbaa teessüf ediyordu. Üflenenler âdeta, Şems’in üfûl ettiği ufka gönderilen canlardan ibâret bir demet vüfûd ettiler.


Sanatçı: Klever
Albüm: In The Name Of Peace And Progress

Şarkı listesi:
1- trip#1
2- trip#2
3- trip#3
4- trip#4
5- trip#5

DOWNLOAD.

20081020

The Wind-Up Bird - Whips






















Çok uzunca bir süredir buralarda bir şey göremediniz. Bu durumun müsebbibi, hemen aşağıdaki Subheim yazısıdır. Yağmur, karıncalar, saatler süren ıslaklığa dayanamayan bir yağmurluk, bronşlar, sinüsler, virüsler derken, tam bir ay boyunca, bırak kalem kıpırdatmayı, konuşacak bir halde dahi değildim. Bir de üstüne sigarayı bırakma kararı eklenince, güneşi solmuş bir gezegen gibi oldum. Güneş soldu solmasına ya, gezegenin dönüşü duracak değil elbet. Madem öyle, devr-i daimde karanlığın sırasının gelmesine şaşmamak lazım. Ve de en karanlığından başlamalı, uzun zamandır gizlediğim bir başka albüm, Pandora'nın Kutusu gibi tıpkı; acil durumlarda aç ve âkibetine hazırlıklı ve daha da önemlisi, razı ol.

Albüm dedim aslında ama, size bir albüm yazısı yazmayacağım. Hayır, Whips bir "albüm" değil, bir müzikal toplamanın sıkıştırıldığı yuvarlak ve parlak bir şey değil Whips. Whips bir hikaye, bir aşk hikayesi. Ve her hikaye gibi, her aşk hikayesi gibi, bağlayıcı, vurucu, yıkıcı, yok edici ve yeni bir umut doğurucu. Zira aslında müzikal açıdan da baktığımızda, bu hikayenin şekillendiği notaların da tek bir şarkıyı oluşturduğunu görüyoruz. İşte bu şarkının -ya da albümün- tam ortasında yatıyor hikaye. Size anlatayım:

--
Konuşmadan biter ya. Biter işte. Bitişin sesi, kokusu, tadı olmaz. Bitiklik böyle bir şeydir, kürekle atılan toprağın tatsızlığı gibidir. İşte böyle bitmişti. Zaten var bile değildik; Evren'de varlığımıza ait tek somut öge, telefon hatları üzerinde bir oraya bir buraya giden elektrik dalgalarıydı.

O hat da kesilmiş, varlığa dair hiç bir şey kalmamıştı elimizde. Bilinen tek şey, o telefon kablolarının sadece telefonları değil, organları da birbirine bağladığıydı ve o elektrik yükü sinir uçlarımıza kadar uzanırdı, eskiden. Artık yüksüzdü içimiz, bomboştu, yoklukla doluydu yahut.

Yoklukla dolu günler hep aynı geçer. Okula gidebilirsin, bir kaç kuruş para uğruna saatlerce bardak yıkayabilirsin, arkadaşlarınla sulu bira içip kötü müzikler dinleyebilirsin, içindeki boşluğu yüzüne yansıtarak poker oynamayı seçebilirsin. Yataktan çıkmayabilirsin. Bir şey fark etmeyecektir, çünkü o günler hep aynıdır. Çünkü Dünya'yla birlikte, Evren'le birlikte dönecek bir yerin dahi yoktur o günlerde, kendi içine doğru bükülen bir kara delikten başka bir şey değilsindir.

İşte o günlerden biriydi. Hangisi hatırlamıyorum, saymayalı uzun zaman olmuştu, zaten önemsiyor da değildim. Dün gece kaçta yattığımı hatırlamıyorum. Sabah da olabilirdi. Üstelik şimdi düşündüğümde, kaçta uyandığımı da hatırlamıyorum, zaten pek uyudum sayılmazdı. Yataktan kalkıyor olmak resmi bir uyanıştı, kâbus ve gerçeklik arasındaki oyunun bittiğine işaretti. Tuvalete yollandım, oturup işerken kendime acıdım, sonra aynada kendimle bir an göz göze geldim. Saçlarımı düzeltmeye çalıştım, elime bir avuç saç teli yapıştı, kendime daha da acıdım. Boşluğumu biraz nefretle doldurdum.

Bir sigara yaktım. O da genzimi yaktı. Ama sanki kendimi etkilemek istercesine, kendimi kendime kanıtlamak istercesine, istemeye istemeye içtim sigarayı. Küllerin yere döküldüğünü fark ettiysem de önemsemedim, şu kadar dağınıklık arasında bir parça külün esamesi dahi okunmazdı. Ama bu dağınıklıktan hoşnut olduğum da söylenebilirdi. Bu gizli hoşnutlukla odaya göz gezdirirken, telesekreterin üzerinde yanıp sönen 5 rakamını gördüm. Önemsemedim, kimseyle konuşmak istemiyordum.

Biraz televizyon izledim. İnsanların fakir ve acı hayatları. İnsanların zengin ve acı hayatları. İnsanların mutlu ve acı hayatları. İnsanların yalnız ve acı hayatları. İnsanların ünlü ve acı hayatları. İnsanların yok olmuş ve acı hayatları. İnsanların hayatları. Sıkıldım. İstediğimden değil, sanki yapmaya programlanmışım gibi gidip üzerime -bir haftadır giymediğim- bir kaç şey geçirdim. Çantamı şunla bunla doldurdum. Dışarı çıktım.

Metro beklerken rayları izledim. Bir de metro istasyonunun o yoğun karbondioksit kokusunu çektim içime, bol bol. Bir kaç metro camında kendi yansımamı yakalamaya çalıştım. Başarılı olamadım. Sonra bindim, indim. İnip daha önce yolda yürürken rastladığım barlardan birine girdim. Sulu bir bira içtim. Sonra bir martini. Sonra bir sulu bira daha. Sonra bir sulu bira daha. Sonra bir sulu bira daha. Sonra bir sulu bira daha. Sonra içimden onu aramak geldi. Ara ve Arama seçenekleri üzerinde dolaşan kalem, seçeneği işaretlemiş, kağıdı masaya bırakmıştı bile.

Çaldı.
Çaldı.
Çaldı.
Çaldı.
Çaldı.
Sonra telesekreter çıktı.
Telesekreter mesajlarını çok salakça bulurum, kendiminkini kaydederken de çok gerilmiştim. O yüzden dinlemedim. Sesini duymak istemedim belki de. Zaten sesini duymak için aramamıştım. Sadece söyleyeceklerim vardı.
Bip sesi geldi.
Duraksadım, ne diyeceğimi bilmiyordum. Ama sanki son sözleri bekleyen ve acele etmezsem kellemi uçuracak bir cellatla konuşurmuş gibi, düşünmeden konuşmaya başladım:

"Seni kötü hissettirdiğim için gerçekten çok üzgünüm. Umarım şu an mutlu uyuyorsundur. Ben.. ben birlikte yaşadığımız her şeyi düşünüyordum. Neyse. Sadece şey diyecektim. Bu canavara dönüştüğüm için üzgünüm. Seni çok seviyorum."

Su ilk önce ağzıma doldu. Sonra nefes boruma. Sonra ciğerlerime. Kendimi bardan dışarı attım. Metro merdivenlerinden inerken kustum. Bir kaç metro camında kendi yansımamı gördüm. Ciğerlerime daha fazla su doldu. Bindim, indim. Sonra eve geldim ama gece kaçta yattığımı hatırlamıyorum. Sabah da olabilirdi. Üstelik şimdi düşündüğümde, kaçta uyandığımı da hatırlamıyorum, zaten pek uyudum sayılmazdı. Yataktan kalkıyor olmak resmi bir uyanıştı, kâbus ve gerçeklik arasındaki oyunun bittiğine işaretti. Tuvalete yollandım, oturup işerken kendime acıdım, sonra aynada kendimle bir an göz göze geldim. Saçlarımı düzeltmeye çalıştım, elime bir avuç saç teli yapıştı, kendime daha da acıdım. Boşluğumu biraz nefretle doldurdum.

Bir sigara yaktım. O da genzimi yaktı. Ama sanki kendimi etkilemek istercesine, kendimi kendime kanıtlamak istercesine, istemeye istemeye içtim sigarayı. Küllerin yere döküldüğünü fark ettiysem de önemsemedim, şu kadar dağınıklık arasında bir parça külün esamesi dahi okunmazdı. Ama bu dağınıklıktan hoşnut olduğum da söylenebilirdi. Bu gizli hoşnutlukla odaya göz gezdirirken, telesekreterin üzerinde yanıp sönen 6 rakamını gördüm. Önemsemedim, kimseyle konuşmak istemiyordum.


Sanatçı: The Wind-Up Bird
Albüm: Whips

Şarkı listesi:
1- Sorry
2- That I've
3- Become
4- This
5- Monster
6- I Love
7- You
8- A Lot

DOWNLOAD.

20080923

Subheim - Approach




















Asla güneşi, sıcağı ve bunları ihtiva eden yazı sevemedim; karanlık bir hava, ince yağmur taneleri, içe işleyen bir soğuk hep daha çekici gelmiştir bana. Fıtrat meselesi olsa gerek, hava böyle "ideal" bir konuma vardığında daha fazla ilgili oluyorum her şeye, daha fazla doluyorum, daha fazla topluyorum. Hal böyle olunca, mesele şu ünlü Ağustos Böceği Ve Karınca masalına dönüyor; masaldaki karınca gibi sonbahara özenle hazırlanıyorum, söylenecek sözleri, anlatılacak hikayeleri istifleyip, sabırla sonbaharı bekliyorum.

Subheim da bu anlattığım istifin içinde olan şeylerden biriydi. Bir kaç dinlemeden sonra, "ilk yağmurda buna ihtiyacım olacak" diyerek mp3 çaların içine istiflemiştim Subheim'ı. İdeal şartlar oluşunca da, büyük bir heyecanla yerinden çıkardım, mp3 çaları yağmurluğumun cebine attım, kabloları büyük bir ihtimamla gizledim ve yağmurla kucaklaştığım anda, play tuşunun üzerinde hazır bekleyen başparmağımı oynattım.

Her ne kadar ilk dinleyişim olmasa da, kendimce bir düş düşleyerek, dinlediğimi ilk kez dinlediğime inandırmaya çalıştım kendimi. İlk şarkıda, menzilime yaklaştığım her adımda bu düşe daha da gerçek geldi, Ybe 76 ile de düşle gerçek birbirine girdi. Kimsenin olmadığı ve hatta sokak lambalarının dahi umudunu kesmiş olduğu o parkta, yağmurluk işlevini yerine getirmekte zorlanırken -ve tam da bu yüzden sinüzitim daha çok başağrısıyla daha çok kağıt mendil harcamasına sebep olacakken- göğsümde bir kor hasıl oldu. Tam da bu havada olması gerekeni yapıp, bir şişe kanyağı fondiplemiş gibi, o kor göğsümden bütün içime, içimden de dışıma, bir ah ile, yayıldı. Belki şu apartmanın camındaki perde gölgesini, beni izleyen bir ecinni olarak tahayyül etmemdi sebep, belki Subheim'dı.

Böylesine yoğun bir dünyada, yağmur damlaları, ecinniler ve Subheim notaları arasında sürüklenirken, bir Subheim yazısı yazmaya karar verdim. Kalem kağıt olsaydı yanımda, kalem yazmaz, kağıt da yırtılırdı. Zihnimi kağıt parçası olarak kabul etsem, en az yağmurdaki bir kağıt parçası kadar bulanıktı, ama zaten Subheim hakkında söylenecek çok da fazla bir şey yoktu. Kimi gruplar için, müziğin ritmi, notaların dizilimi ya da tüm bu somut etmenler hiç bir şey ifade etmeyebilirdi zira. Güzellik böyle bir şeydir; tam tarifini yapmak namümkündür; en az bir yağmur tanesi ya da göze çarpan karıncalardan biri eksik olur o tarifte. Subheim için de aynısı geçerliydi, ben ne kadar müzikteki elektronik ögelerin, klasik tatlarla -piyano ve yaylılarla- oluşturduğu muhteşem kompozisyonu anlatmaya çalışsam, ya da Max Richter veya Eluvium örnekleriyle zihninizde bir resim oluşturmaya çabalasam da, hiç bir kelam o içimde vuku bulan mini-volkanik hareketlenmeyi, bu hareketlenmenin bir ah ile patlamasını anlatmaya yetmezdi. Şarkılar öyle, beat'ler böyle, yaylılar ise şöyle demekten vazgeçtim. Kimi bu durumu kolaya kaçmak olarak nitelendirirdi belki ama doğrusu buydu. Zaten bir yazı yazıp, o yazıyı klavyeyle bilgisayara, oradan da telefon hatlarıyla sizin bilgisayarınıza ulaştırmak da pek içimden gelmiyordu. Yüzünü görmediğim, tanımadığım, şekillerini ve şemallerini bilmediğim insanlara, o parkta, ecinniler ve karıncalarla ilgili bir masal anlatmak istiyordum sadece.

Sonra bu masalların, Subheim'ın içine gizlendiklerini fark ettim.


Sanatçı: Subheim
Albüm: Approach

Şarkı listesi:
1- Hush
2- Ybe 76
3- One Step Before The Exit
4- Howl
5- Away
6- Hollow
7- Stranded
8- Intact
9- Voces Perdidas
10- Hollow (Remix by Mobthrow)
11- One Step Before The Exit (Reconstructed By Flaque)

DOWNLOAD.

20080915

Pornopop - And The Slow Songs About The Dead Calm In Your Arms






















En ahlaklımızın porno izlemesi yahut en ahlaksızımızın porno izlediğini reddetmesi, esasen şaşırtıcı bir çelişki değil. Ne hikmetse, neredeyse hepimiz pornografiyle içli dışlı olduğumuz halde, bunu inkar ederek bir ahlak ve kişilik primi kazanmaya çabalarız ki, beyhude bir çaba da değildir bu. Ne var ki, insanın kendi içinde yaşadığı bu çelişki topluma sirayet ettikçe, ortak akıl katı ve evrensel bir sonuç doğurur; sosyo-ekonomik ya da kültürel paradigmalarla açıklanamayacak kadar yaygın bir kanaat oluşur ki, bu kanaat, cinsellikten bahsetmenin ahlaksızlıkla eş değer olduğudur. Bu dogmayı, yazar David Herbert Lawrence -Pornografi ve Müstehcenlik isimli denemesinde-, tek bir cümleyle yerle bir etmeyi başarmıştı: "Birine pornografik görünen, bir başkası için dehânın kahkahasıdır."

Yine de Birleşmiş Milletler, bu mühim meseleyi masaya yatırmıştır. 12 Eylül 1923'te, yani resmi rakamlara göre 10 milyon insanın ölmesine, 8 milyon insanın kayıp olmasına ve 20 milyon insanın hayatına yaralı olarak devam etmesine sebep olan Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sadece 4 yıl sonra, Birleşmiş Milletler, birleşik bir kanaate varmak için, Cenevre'de "Müstehcen Yayınların Dolaşım Ve Ticaretinin Engellenmesi" konulu bir konferans düzenledi. Bu konferansta, maateessüf, "müstehcen" sözcüğünün evrensel tanımı üzerinde bir konsensusa varılamamıştır. Yine de medeniyetin beşiği İngiltere ve özgürlüğün merkezi Amerika Birleşik Devletleri'nde uygulanan çözüm, dikkate değer. Bu iki ülke, mesela herhangi bir kitabın müstehcen olup olmadığını tahlil ederlerken dahice bir yönteme başvurmuşlar ve "müstehcen olduğu ileri sürülen eserin, ortalama bir okullu kızı baştan çıkarıp çıkaramayacağını" etüd etmek adına, rastgele 10 denek okul kızı seçip, eserin şehvet uyandırıp uyandırmadığı yönündeki ampirik verileri de hesaba katarak kararlarını vermişlerdir.

Grubun isminin sadece bir bölümünden nereye geldiğimiz düşünüldüğünde, ortada şaşırtıcı bir ilerleme olduğu iddia edilebilir, lakin aynı isimde kullanılan iki farklı kavramın paylaştığı benzerlik sebebiyle, kavramların üzerinde biraz daha durmamız gerekebilir. Evvela pornografinin de, popülerlik istencinin de, animus/anima'yla direkt ilgili olmasını not edebiliriz, ama esas nokta hem pornografinin hem de popülerliğin inkar edilmesine rağmen yoğun bir şekilde arzulanmasıdır. İşte ben de Pornopop'un, tam da bu yüzden, duyduğum en iyi grup isimlerinden birine sahip olduğunu düşünüyorum.

Popülerlik odağını biraz daraltıp pop müziğe odaklanırsak, pop müziğin altın çağını 80 ortalarında yaşadığını görebiliriz. Pornopop, bu muazzam 80'ler popuna büyük bir ilgiyle yaklaşan ve bu ilgiyi şarkılarına da yansıtan bir grup. Arkasını böyle sağlam bir yere dayayan grubun, bir de indie müziğin temellerinin atıldığı yıllarda filizlendiği de düşünüldüğünde, önümüzdeki tablo somutlaşıyor. Low, Slowdive gibi grupların, notalarıyla dünyayı daha karanlık bir hale getirmeye başladığı 1997 yılında kurulan Pornopop, İzlanda'da ikamet eden iki kardeşin projesi aslında. Artık İzlanda'ya özgü bir durum olduğunu düşünmeye başladığım, Sigur Rós vari, high-pitch vokalleri, biraz önce bahsini etmiş bulunduğum 80'ler popu ve çiğ indie çerçevesinde değerlendirdiğimiz vakit, ortaya Pornopop çıkmış oluyor.

Pornopop'un 1997 yılında kurulmasına rağmen, ilk albümleri Ant The Slow Songs About The Dead Calm In Your Arms'ı çıkarmak için 10 yıl kadar beklemesi oldukça şaşırtıcı. En nihayetinde, grubu sadece albüm performansıyla değerlendirdiğimizde, icra ettikleri müziğin nevi-i şahsına münhasır ve en azından standartların üzerinde diyebileceğimiz bir özellik taşıdığını söylemek mümkün. İzlanda'nın yıllardır yiye yiye bitiremediği Sigur Rós mirasından, Reykjavik'teki 14 yaşındaki veletlerin kurduğu bol şablonlu "post-rock grubu"larından, Björk'ün yarım ağız mersi'lerinden sıkılanlar için, Pornopop biçilmiş kaftan rolü üstleniyor.


Sanatçı: Pornopop
Albüm: And The Slow Songs About The Dead Calm In Your Arms

Şarkı listesi:
1- Nicotine And The Backward Lounge
2- Centre
3- Death Tape
4- Stop
5- Sleep
6- It Doesn't Mean A Thing
7- Little Kafka
8- Yfirtonar
9- Wired To The Cold Metallic Scene

DOWNLOAD.