20131116

Her Kimsem Bana,

Neredeyse üç yıl önce yazdığım bir yazıda, tamamlanamayan bir vedada şöyle demişim:
Artık yine kaset çalarda değişen birbirinden farklı kasetler ve kasetlere sığmayacak sessizlikler var, biliyorum ki bunlar bana yine ninni olup uykuya yatıracak, uykumdan uyandığımda bir başka ben yaratacak. Şunu da biliyorum ki ben yine yazacağım, bir şarkının zihnimde yarattığı kubbelerden, İkarus'un taksi çevirmesinden, kurtların ağır adımlarından bahsedeceğim.
Bunun ne denli büyük bir yalan olduğunu bu kadar zaman içerisinde, her gün gördüm, yaşadım. Yaşamaya devam etmenin en kötü yanı bu, bir yalanla yaşamanın yanında, kendine söylediğin bir yalanla yaşamak. Gerçek şu ki, uykumdan uyandığımda gördüğüm karşımdaki ben, hiç sevmediğim bir ben. Bir şarkının zihnimde yarattığı kubbeden bahsetmek şöyle dursun, kubbede bir yankı bile yaratmadığını, İkarus'un bir otobüs markası haline geldiğini, ağır adımların sadece yatağa giderken atıldığını söyleyebilirim. Hiç bir düşün tavana değecek kadar zıplayamadığını, bırak kafamda beliren kelime kümelerinde kalmayı kağıt üstündeki kelime şehirlerinin bile kilometrelerce uzakta olduğunu da. Her kimsem ben, kendimle konuşamayan bir insanım artık.

20120126

Karganın Kılavuzluğu.

1984 yılında, Metallica Ride The Lightning'in Avrupa baskıları için Fransız bir plak şirketiyle anlaşır. Plak şirketi hızla işe koyulur; ilk önce plaklar basılır, hazırlanır, ardından da sıra plak kapaklarına gelir. Plak kapaklarının basımı esnasında matbaa makinelerinin toner'larında bir sorun yaşanır ve mavi olması gereken kapak, yeşil olur. Bu şekilde basılan 400 kopya, "green cover" olarak adlandırılır ve gıcır kondisyondaki bir tanesi rahatlıkla 500 dolara alıcı bulabilir. Bu şekilde, bu plaklar bir "müzik eseri" olmaktan çıkar ve artık bambaşka bir şey olur. Marilyn Monroe'nun bir kere giydiği donundan, Michael Jackson'ın konser için gittiği bir ülkede, otel odasında kullandığı ve fondötenin izinin olduğu havludan farksız bir hale gelir. O green cover plağı dinlemeyiz, o parayı ona dinlemek için vermeyiz. O, sadece yanlış basıldığı için ve kendisi gibi örnekler epey kısıtlı sayıda olduğu için değer yüklenmiş, bizim de bu değere sahip olmak, o değeri bize ait kılmak, onu sergilemek için harcadığımız 500 doların helal edilebileceği bir obje haline gelmiştir. Bir fetiştir o artık. Polimer bir puttur.

20120124

Bir İlk! Sosyal Medya Açılımı.














Saat ikiyi otuz iki geçiyor.. Güzelçamlı'da sağanak yağmur başlıyor. Salonun dökme demirden panjurlarını döven yağmur taneleri müzik sesini bastıracak hale gelince, babasının işten dönüşünü ve cebindeki gofreti bekleyen çocuğun zil sesine verdiği tepkiye çok yakın bir tepki veriyorum. Merdivenleri ikişer üçer basamak atlayarak çıkıyorum, terasın kapısına yöneliyorum. Kilit dönmüyor, kapı Babil'in sekizinci kapısı kadar ağır. Bir kapının görevi dışarıyı içeridekinden korumak değil, içeriyi dışarıdakinden korumak olmalı diye düşünüyorum sarsakça kapıyı zorlarken. Kapı, varlık nedenini ona hatırlattıktan sonra aklı başına gelmiş gibi koyveriyor, hafifliyor, beni terasa buyur ediyor. Yağmur şimdiden okyanus taşıran kıvamına gelmiş, hafif bir rüzgar ona eşlik ediyor. Kafamı yukarıya kaldırınca yıldızları görüyorum. Tuhaf, böyle bir sağanakta neredeyse tüm yıldızlar bu kadar net gözüküyorlar. Aklıma küçüklüğüm geliyor. O zaman da karanlık gecenin gözlerine baktığımda yukarıdan aşağıya süzülen parlak çizgiler görürdüm. Zamanla daha az gördüğüm, en sonunda da tamamen kaybolan bu ışık çizgileri belki ufak göz yanılmaları, belki benim kendimi gördüğüme inandırdığım sanrılardı. Fakat ben o zaman, o ışık çizgilerinin yıldızlardan yağan ışık yağmurları olduğuna yemin billah ediyordum. Ama işte şimdi, bulutsuz bir gökyüzünde, nereden geldiği belli olmayan su taneleri, daha bir dakika bile geçmeden beni sırılsıklam etmişlerdi bile. Evin önündeki, yol çalışması için kazılan ama kaderine terk edilen, her şeyiyle başı kasketli ihtiyar bir köylünün işaret parmağıyla gösterdiği bir fotoğrafla birlikte yerel gazetenin ana sayfasında genişçe bir yer almayı hak eden çukur, dere yatağı olma hayaline kavuşuyor gibiydi. Paketten bir sigara çıkarıp dudaklarımın arasına yerleştirirken, Zippo'nun çiling'ini duymak bu anı olduğundan daha güzel bir hale getiriyordu. Yağmur bu kadar güzel yağarken, etrafta kimsecikler yokken, müzik sesi terasa yemek kokusu gibi hafif ama lezzet açıcı bir biçimde süzülürken, sanki o sigara bir ritüeli tamamlamak için ihtiyaç duyulan abrakadabra gibi saçma sapan, ama elzem bir detaydı.

20120121

Bad Religion - Tested













Grup t-shirt'ü giyme olgusuyla ilgili fikrimi sorarsanız, iki farklı kavramdan faydalanarak size iki farklı cevap verebilirim: Moda kavramını esas alırsam, grafik unsuru bol t-shirt'ler yerine tek renkli t-shirt'lerin daha oturaklı olduğunu, eşek kadar insanların üzerinde bol grafikli t-shirt'lerin hoş durmadığını söylerim. Müzik kavramından yola çıkarak da, bir ton para vererek aldığımız bu t-shirt'lerin bizim damak tadımızı yansıtmaktan başka bir işlev taşımadıklarını, bunun için de vücudumuzu bir reklam panosu olarak kullanmamızın ne kadar sakil bir görüntü ortaya çıkardığını savunurum. Mantık üzerine kurulu bu açıklamaları bir yana bırakıp, elimin tersiyle itip, grup t-shirt'ü satın almamın, giymemin ise açıklanabilir tarafı olmayabilir. Çoğu zaman bunu ben de bir zaaf olarak kabul etsem de, bu vazgeçmek istemediğim, düzeltme arzusu taşımadığım, kabullendiğim, benimsediğim bir zaaftır. Bu zaafımı severim. Grup t-shirt'lerini severim.

20120118

Blueneck - Repetitions













Toplumda gözlenen anomaliler, her ne kadar zararlı gözükseler de, son derece sağlıklı bir sonuca hizmet ederler. Dışarıdan baktığımızda çılgınlık ve dahi tahtasızlık olarak nitelendirebileceğimiz, boğalar tarafından kovalanmak, tepeden yuvarlanan bir peynir tekerleğinin peşinden yuvarlana yuvarlana kafa göz yarmak benzeri örneklerini verebileceğim modern dünyaya da yansıyan yahut geçmişte kalmış toplu seks şölenleri, şarapla yıkanma bayramı gibi kitlesel anomaliler, toplumların akıl sağlığını koruması için büyük önem arz ederler. Bu zamanla kanıksanmış çılgınlıklar, toplum kurallarına uymak yükümlülüğünde olan insanların, bu zor görevi ifa ederken harcadıkları eforu egzos borusuyla dışarı atması gibidir. Bu durumun bizim toplumumuzda, diğerlerine kıyasla, epey düşük kalibrede örnekleri mevcut tabii ki. Katharsisini en fazla milli maçlarda ve düğünlerde havaya kurşun atmakla yaşayan, içimizdeki en öfkeli kitlelerin bile bir noktada halayla rahata erdiği düşünülürse ve bunların da anomali, çılgınlık (veya tahtasızlık) olarak nitelendirilmesinin epey zor olduğu göz önüne bulundurulursa, rutindeki başarısızlığımız, öfke kontrolüne yatkın olmayışımız bir ölçüde açıklanabiliyor.

20120114

Kuş Adası.













Bundan bir kaç ay önce; evimdeki eşyaların bir kısmını çöplüklerden topladığım kolilere paylaştırıp, geri kalanlarını da bir çöp konteynerinde ateşe verip küle çevirmeden önce yani, uzun bir zaman boyunca kelimeleri birbirlerinin etlerine çengelleyip zincirleyemeyeceğimi biliyordum bilmesine ama o zamanın bu kadar uzun olacağını tahmin etmiyordum. Bu zaman zarfında çengellerin uçlarının körelmesi, zincirlerin paslanması bir yana, yazmıyor olmamın başlıca sebebi, günlerimi dinlemekle geçirmemdi. Alışılagelmişin aksine, dinlediğim şeyler beş hoparlör veya bir çift kulaklıktan gelen notalar değil, kuşların minik ciğerlerinde şekillenip gagalarından dökülen notalardı.

20110613

A Storm Of Light - As The Valley Of Death Becomes Us, Our Silver Memories Fade


Toplam yaşadığım yıl sayısını, kemiklerimi kaç defa kırdığıma oranlarsam yaklaşık dört yılda bir, bir taraflarımı kırdığım gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Böylesi bir oranın beraberinde bir alışkanlığı getirdiğini düşünüyorum hiç bir zaman kemiklerimin kırılmasıyla ilgili bir korku yaşamadım, hatta zaman zaman hayıflandığım "şu uyluk çok aylak kaldı, bir kırılaydı iyiydi" diye düşündüğüm de vakidir. Esas korkum, kemiklerin kırılması ya da alçıyla dolaşmaktan çok, alçının çıkarılma anıyla ilgili. Hijyenik şarküterilerde pastırmaları şeffaflaşacak kadar ince dilimleyen makinelerin biraz daha insani boyutlarda olanlarıyla yapılan alçı kesme işlemlerinin hepsinde acaba kemiklerim de kesilir mi korkusu bütün vücudumu, beynimi ele geçirir. Bu benliğe hakim olan müthiş korkunun uyuşturucu, uzaklaştırıcı bir etkisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yani bir noktadan sonra o korkuyu, o tahammül edilemez endişeyi yaşamak, tüm hücrelerinle tüm sinir uçlarınla sadece ama sadece "kemiğim kesilecek mi" korksuna yenik düşmek kendimle yüzleşmemin belki en yalın, en direkt haliydi ve bunun gerçekten ulvi bir tecrübe olduğuna inanıyorum.

20110521

Ocoai - The Electric Hand













Bayram. Büyüdüğümüz gün. Anne ve babamızın özenle seçerek aldığı yepyeni kıyafetleri, gıcır gıcır ayakkabıları giymek için öyle bir sabırla bekleriz ve günün doğmasını o kadar çok isteriz ki, Şeytan'ın kendisi bile en temiz insanın ruhunu ele geçirmek için bile bu kadar sabretmemiş, içindeki yanan arzu ateşi bu kadar harlanmamıştır. Çok zordur o geceler, çok karanlıktır, ama o karanlıkta gardrobun iki kapısının aralığından çalılarda saklanan bir ecinnin kıpkırmızı gözleri gibi parlar o yeni kıyafetlerin ışığı. Nefsimiz ile ilk kez tanıştığımız bu gecelerde, irademize yenilip defalarca açtığımız gardrobun kapaklarının gıcırtıları kimseyi uyandırmasın diye gösterdiğimiz katil inceliği ertesi gün yerini boşvermişliğe bırakırken annemiz "bu leke nasıl çıkacak" diye kara kara düşünür. Oysa bayram sabahı taç giyme merasimine çıkacak kralın etrafında dönen saray eşrafı gibidir bizi giydirir, saçlarımızı tarar, ayakkabılarımızın bağcıklarını bağlarlarken.

20110406

Limbo Pillow Mixtape #05.















Kandırıldım; uzunca bir süre boyunca gökyüzünü kuzenlerimin boyadığını zannettim. Herkes uyurken bir merdiven yordamıyla uzanıp sabahı getirdiklerine, akşam da herkes uyusun diye yine merdivene çıkıp bir kova zifti gökyüzüne boca ettiklerine öyle bir iman etmiştim ki aksi yöndeki iddiaları kesin bir dille reddediyor, beni aksi yönde endoktrine etmeye çalışan anaokulundaki arkadaşlarıma "benim inancım bana senin inancın sanadır" diyordum. Gel gör ki bu kadar yürekten inandığım bir durum karşısında açıklayamadığım bazı vakalarla da karşılaşmıyor değildim. Mesela gün içinde hava açıkken nasıl bir anda kapanıyordu yahut iki dakika önce kapkara bir gün nasıl bir anda aydınlanıyordu? Yaptığım uzun ve kararlı araştırmalardan sonra kuzenlerimin beni kandırdığını geç de olsa anladım, zira evde ne boya kovası ne boya fırçası ne de merdiven bulamamıştım. Hal böyleyken ben istemeyerek de olsa hava olaylarının astronomiyle direkt alakalı olduğunu kabul ederken, arkadaşlarımın çoğu da aynı hava olaylarını teolojiyle ilintileyerek Mikhail'e inanmayı tercih ettiler.

Gel gör ki, hava olaylarının astronomiyle olan alakasına olan inancım uzun yıllar boyunca mart aylarında zayıfladı. Mart neden kapıdan baktırıyor, kazma kürek yaktırıyordu? Öğretmenler neden bu konuda kompozisyon yazmamızı istiyordu, bu kompozisyonlarla ne tip bulgulara ulaşmaya çalışıyorlardı, bu bulgularla hangi güç odaklarına hizmet edeceklerdi? Haber bültenlerinde neden spikerler ve muhabirler "mart kapıdan baktırır..." dedikten sonra cümlenin devamını sokaktan birine getirtiyorlar, bu esnada da müstehzi bir biçimde gülümsüyorlardı, bu neyin propagandası, bu neyin dümeniydi? Ülke üzerinde oynanan bu oyunlarla neye uğradığını şaşıran, aptala dönen insanlar mart bittiği gibi neden her yerde gevşeyen gönül yaylarından bahsedecekti? İktidarın kazma kürek yaktırma söylemine karşın oluşan bir kontra mıydı gönül yaylarının gevşemesi, bir şifre miydi, bir direniş miydi? Neden her sene yaşanan bu salak, saçmasapan döneme bir kişi de dur deme cesaretini göstermez, kitlelere önderlik etmezdi? Yoksa ederdi de susturulur muydu? Tüm bunların bir tesadüf olabilir miydi, hiç sanmıyorum!

Tüm bu manasız olaylar silsilesi bir yana, benim her sene mart aylarında içine girdiğim bir ruh hali var. Zira her sene bu zamanlar, geçmişimdeki yeni yetme punk evimin kapısını çalar, insan gibi zile basmayı bile bilmez, bütün evi sigara kokusuyla batırır, bağıra çağıra konuşur, devamlı küfreder. Ama hakkını vereyim, çok güzel müzik dinler. Zavallının mp3 playerı yoktur, hala discman kullanır ve yanında o kocaman discman'in yanı sıra cd'lerini sakladığı kocaman bir cd-case'i de taşımak zorundadır ki, bu cd-case'i markerlarla stickerlarla saçma sapan bir şekilde dekore etmeyi de unutmamıştır. İşte bu grotesk cd-case'in içindeki albümlerle ilgili uzun zamandır bir kaç kelam etmeye niyetliyim, önümüzdeki zamanlarda bazı albümlerle ilgili kalem oynatmam olası. Ama ondan evvel ufak bir mixtape yapmayı arzuladım, zira mixtape hazırlamayı ve dinlemeyi epey özlemişim, siz de bir aperatif olarak kabul edebilirsiniz.

İşbu mixtape'te yer alan tüm gruplar Amerikan menşeili. Hatta bir kaçı hariç neredeyse hepsi aynı plak şirketinin, Victory Records'un, rahle-i tedrisinden geçmişler. Bir ekolün etkisinin genişliği, basit doğan bir müziğin nasıl ilerlediğini, komplikeleştiğini, dallanıp budaklandığını da vurgulamak istediğimi itiraf edebilirim. Adet yerini bulsun diye ufak ufak üstünden geçeyim grupların istiyorum: Sick Of It All, punk-rock olarak isimlendirilen janrı hardcore'a evrimleyen grupların başında, alfa. Stretch Arm Strong hardcore denen janra gömülmüş "attitude" olgusunu en düzgün şekilde vurgulayan gruplardan biriydi, şarkısı da bu durumun bayrağı denebilir. Strike Anywhere politik söylemin yanında müziğin melodi oranını da arttırdı müziğin. Ignite bu melodik hardcore kavramını biraz daha ileri götürdü, Slowdown şahsım nezdinde tüm zamanların en güzel melodilerinden birini ihtiva etmekte olan bir şarkı. Snapcase şarkısı Zombie Prescription ise tam anlamıyla "sakat" bir şarkı, şizofrenik bir vaka. Boysetsfire mevcut politik söylemin yanına eser miktarda kişisel duygu yükleyerek emotional hardcore'a öncülük etti. Rise Against bu mixtape içinde belki en yaygın olarak tanınan grup, günümüzde hala aynı çizgisini koruyarak devam etmekteler ki son albümleri Endgame'in dumanı tütüyor. Shai Hulud ve Poison The Well janrın kalıplarını epey zorlayarak daha yırtık ve punk'tan ziyade metal'e daha yakın olan bir müzik yaptılar. Atreyu yine Victory Records bünyesinden çıkıp metale doğru koşan grupların başında geliyordu, elektropop kokan bazı ögelerin yanında saf heavy metal riff'lerine de yer verdiler. Strife şarkısı Will To Die'da kulağınıza tanıdık gelen vokal Deftones vokalisti Chino Moreno'ya ait. Misery Signals "metal etkileşimli hardcore" kavramını metalcore'a evrimleyen grupların başında geliyor, ki şarkıları Failsafe iniş ve çıkışlarıyla gerçek bir şaheser. Earth Crisis müziklerinden çok veganizm konusundaki militan tavrıyla tanınan bir grup oldu hep ne yazık ki, ama End Begins gerek müziği gerek vokal kullanımı ve tabii ki düzenlemesiyle dinlenmesi elzem bir şarkı.

Yukarıdaki tüm grupların şarkılarını seçerken, yüklerken, bu yazıyı yazarken kendimi mutlu hissediyor olmam, beni ziyaret eden o yeni yetme punk'a gülümseyerek ve minnetle bakmak benim için çok önemli bir şey. Çünkü o yeni yetme punk, dinledikleriyle birlikte, şu an müzik sahnesindeki çok az grubun öğretebileceği şeyler öğretti. İzninizle bu blog'da bir ilke imza atarak For The Record'dan alıntılayacağım ki bu mixtape'in ana duygusu bu şarkının bu satırlarında huzur içinde yatmaktadır:

..the magic of those songs sustain me through the years
I heard the word sincerity and I know now what that means
I learned it first with Black Flag, mohawks, combat boots and torn-up jeans.




1- Sick Of It All - America
2- Stretch Arm Strong - For The Record
3- Strike Anywhere - Infrared
4- Ignite - Slowdown
5- Snapcase - Zombie Prescription
6- Boysetsfire - Rookie
7- Rise Against - Prayer Of The Refugee
8- Shai Hulud - This Wake I Myself Have Stirred
9- Atreyu - Lip Gloss And Black
10- Poison The Well - Artists Rendering Of Me
11- Strife - Will To Die
12- Misery Signals - Failsafe
13- Earth Crisis - End Begins

DOWNLOAD.