
Ortalama 80 kilogramlık et yiyen bakteriler olarak yaşadığımız bu dünyada, en hızlı ve en çabuk tüketilen sanat dalı olan müziğe dair kavramların etlerini kemirdiğimiz, ortada bir kaç parça kemik, tırnak, diş ve saç teli bırakıp daha da şişkin bir vaziyette yolumuza devam ettiğimiz malum. Her bir organından tutup çekiştirmeden, dişlerimizi derisine geçirmeden önce "indie" kavramı da bir janrdan fazlasıydı. Bugünlerde düşük tempolu, yumuşak geçişli, basit akorlu ve düşük oktavlı bir müzik janrı olarak tanımlayageldiğimiz indie, kıpkırmızı yanaklara sahip olduğu vakitte plak şirketlerinden bağımsız müzik yapan idealist bir müzik akımını temsil etmekteydi. Punk'ın o meşhur "do it your self" öğretisinden geldiğimi defaatle dile getirmiştim, dumanı üzerinde tüten bir yazıyla müzik endüstrisine yaklaşımımı da çok net bir biçimde dile getirdim; hal böyleyken bağımsız -indie- sanatçılara özel bir alaka besliyor olmam da normal.
Álfheimr, Özgürlükler Ülkesi'nin en batısında yaşayan Madison'ın projesi. These Songs We Sing Will Fade to Silence albümünü kendi başına çıkarmış Madison, albümün her aşamasıyla bizzat kendi ilgilenmiş. Bu yüzden öznellik kokuyor bu albüm bir hayli ve ben bu yüzden seviyorum böyle albümleri. Evet duyduğumuzda aklımızın yerinden oynamasına sebep olacak denli karmaşık bir müzik vaad etmiyor bu albüm, bir müzikal dehayı işaret eden besteler içermiyor ya da plak şirketlerini peşinden koşturacak bir yenilik de taşımıyor ama fena halde insan kokuyor işte. Öte yandan elektronik bazlı müziğin artık çocuk oyuncağı olduğu ve hominidae familyasına dahil olan her canlının rahatlıkla elektronik müzik yapıp Urban Outfitters yahut American Apparel'dan da alış veriş yapmayı ihimal etmeyerek kendine sanatkar dediği şu zamanlarda Álfheimr'in müziği itinayı sonuna kadar hak ediyor.
Lakin Álfheimr'i mütena bulduğum esas husus müziğinden ziyade söylemleri. Albümünü bedava paylaşan Madison, dijitalize edip .rar dosyalarına sıkıştırdığı ilhamının yanına bir metin dosyası ekleyerek dinleyicisiyle tek taraflı bir iletişime geçmiş. En mühimi, müzik için para verilmesi gerekliliğini reddettiğini fakat dijital gitarlar kullandığı bu şarkılar yerine gerçek gitarları kullanarak müzik yapma arzusuna ulaşmak için bir gitar almak istediğini, bu yüzden de yardımların müziğine ne kadar katkıda bulunacağını vurgulamış. Nazar-ı dikkatimi celbeden bu metni okuduktan sonra Madison'ın MySpace'ine girerek fikr-i takipte bulunmak istedim; bir dinleyicinin sahiden de Madison'ın ihtiyacı olan gitarı alması için ona yardımda bulunduğunu görmek bir hayli hoşuma gitti. Bu samimiyet, yakınlık, açık sözlülük o kadar arzuladığım bir şey ki, hiç de adetim olmadığı şekilde Madison'a mesaj atarak konuşmak istediğimi söyledim. En nihayetinde Limbo Pillow için de bir ilk olacak biçimde ufak çaplı bir röportaj yapmaya karar verdik. Dünyanın diğer ucundaki bir adamın yaptığı müzik bu noktadan sonra annesinin kek sevgisi yüzünden dişil bir isme sahip olan sınıf arkadaşımın, iş arkadaşımın müziği oluverdi.
d.e.: Melodiler kafamızın içinde dönüp duruyor, bazen parkta oturup insanları izlerken bazen işte ya da dersteyken sonra da bir şarkı haline geliyor. Bu albümdeki şarkılar nasıl oluştu, işte ya da okuldayken mi?
Madison: Albümü kaydederken çalışıyordum, açıkçası okula gidecek param da pek yoktu. Ama şarkıların çoğu uyumadan hemen önce ortaya çıktı diyebilirim. Albümün neredeyse yarısı, uyumadan hemen önce not defterime karaladığım fikirlerden ya da melodi parçacıklarından müteşekkil.
d.e.: Tüm bu finansal problemlerle boğuşurken ve iş rutinine hapsolmuşken böyle dolu bir albüme imza atmak zor olmadı mı?
Madison: Albümdeki tüm kayıtları ben gerçekleştirdim, mixing ve mastering'ini ben yaptım; albüm için gerçekten çok düşük bir bütçeyle çalışmak zorundaydım. Şarkılarla ilgili bazı fikirlerim vardı daha evvel ama bir anda gelen bir ilhamla her şeyi tek bir fikir çerçevesine oturtmaya karar verdim. Gelişigüzel bir şekilde oldu her şey ama ortaya çıkan sonuç da beni memnun etti, ben de üzerine gittim.
d.e.: O halde bir amacın, bir sebebin vardı. Neydi bu?
Madison: Evet, tuhaftır ki bir amacım varmış gibi hissediyordum, sanki yapmam gereken bir şeyi yapıyormuşum gibi. Hiç bir zaman kelimelerle aram iyi değildi, galiba albümün duygusal çıkış noktası tamamen buydu.
d.e.: Peki esas amaç ne, varmak istediğin nokta? Dünya turuna çıkmak mı, rock-star olup milyonlar kazanmak mı?
Madison: Müziğimin şimdiki halinden daha popüler olabileceğini sanmıyorum, olsa bile bu çok büyük bir sürpriz olurdu. Ama internet üzerinde oluşan bir dinleyici kitlesi var; Japonyadaki, Macaristandaki, Türkiyedeki insanların müziğini dinleyip bundan etkilenmesi bile başlı başına büyük bir olay.
d.e.:Son olarak; insanlar genelde bahanelerin arkasına saklanmayı tercih ediyor. Bir şeyi yapmak için zamanın yeterli olmadığını, imkanların kısıtlı olduğunu söyleyip hayalet gibi yaşıyorlar. Sen tam zıddını yapıyorsun, nedir bunun sırrı?
Madison: Kısıtlamaları bir özgürlük olarak görmek lazım. Tüm bu gündelik zorunlulukların yaratıcı bir yanı var. Kişisel meselelere gelince, bu da zaten kullanman gereken bir şey.
Sanatçı: Álfheimr
Albüm: These Songs We Sing Will Fade To Silence
Şarkı listesi:
1- Wasted Time, Part One: The Moon Says "I Love You"
2- Each Day We Pass is Borrowed Time
3- It Shouldn't Have Mattered
4- The Remnants of Our Shattered Lives Collide Like Glass on Glass
5- Hypnos & Thanatos (Breathing In, Breathing Out)
6- The Slow Approach to Midnight
7- Asleep and Falling There; Dead and Dying
DOWNLOAD.
20100119
Álfheimr - These Songs We Sing Will Fade To Silence
söyleyen;
dream endless.
at
23:48
5
mırıltı.
damgalar álfheimr, ambient, american, electronica, indie
20100116
Important Notice: Fuck You.

It's been two years since I started to write about music, or hide what I have to say while I seem to write about music. This is not me blowing off candles, I'm past that. This is the moment I speak my mind, loud as hell and clear as crystal, after all the shit I've taken from record label spokesmen, angry pimps who define themselves as "artists", little people against so-called piratism, Blogspot and Rapidshare policies. So here's the naked, brutal truth with a 15 inch dong dangling between its legs:
The current market value of music industry is above 14 billion dollars. Less than eight companies have the lion's share, the same companies reigning over storage media, broadcasting, publishing, digital music. Compact discs were developed by one of those companies, Sony, more than 30 years ago. Since then, we've been using compact discs for data storage instead of cassette tapes. Compact discs are made of plastic and aluminium dust, the production costs are cheaper, recording is much easier and faster yet a compact disc was/is/will be more expensive than a cassette tape in the market. According to the simple economics, if a substitute commodity has cheaper production and storage costs, the market price is always cheaper. So why do we pay an approximate of $15 for an album published in compact disc format? It's simple: no matter the production cost or recording process, the corporate record label and compact disc manufacturer (meaning the same damn company) have their own fat share. Here's the cake graph printed on a $15 compact disc:
$6 - Record label's share
$4 - Retailer's share
$2 - Transportation and storage costs
$1 - Advertising and other expenses
$1 - Manager's share
$1- Artist's well earned money.
Let's make things a bit more fun. iTunes' yearly revenue is approximately 2 billion dollars with an estimated profit margin of 15 to 20 percent. Now why do we pay Apple? Apple doesn't publish music, it certainly doesn't act as an agent, advertising and broadcasting are minimal at best, storage and operating costs are estimated to be $0.05 for a $0.99 song which equals to 5%. Give me one simple explanation why I should give 10% of my money to a company I have NO real business with. The hype slaves are attached to the overpriced iPods because they are paying for the brand, the identity they are willing to show off. The same people talking about the unnecessity of material things, the same people watching fast-food anarchy documentaries, the same people who think they are so different than the others, the same people listening to the mp3 of a band singing about the anti-capitalist movement while being signed to the biggest record label in the world. Just because the hype slave douchebags could find their identities at last by owning an overpriced inferior mp3 player with an oh so fucking minimalistic design, Apple earns 15% of a song. Who exactly is the fucking pirate now?
On the other hand, the tip-top of the food chain gets all the money while the others are chewing on bread crumbs. Bruce Springsfield can sing all day about white butt freedom and Bono can go to every black corner of the Earth but in the end of the day they are the ones riding their Jaguars, throwing parties and sniffing coke in their mansions with helipads and tenis courts. The other artists are left alone with their ten-percenter agents, genius producers, concert promoters and organizers.
Agents, music award broadcasters, big shot magazine editors, concert organizers, sponsors, record labels, merchandisers, digital music percenters; they're the fox waiting for the crow to sing. Music is not an industry, it's not a piece of cheese in the crow's beaks. This can very well change by doing what they call piratism. Don't give your money to people who have taken absolutely no part in the music you listen to. Instead, I urge you to donate money to artists, just throw in a one dollar bill and you're pretty much giving the same percentage of a $15 cd. Give your money to people who deserve it; the ones who feel, the ones who compose and perform.
Find Dulcinea, trick Sancho Panza, grab a stick and sharpen it. Rest will definitely follow.
söyleyen;
dream endless.
at
01:29
11
mırıltı.
damgalar readme
20100108
2009; En İyi 20 Albüm.
Geride bırakılan senenin en iyi albümlerinden ya da filmlerinden ya da konserlerinden bahsetmek ilk kimin fikriydi, bilmiyorum. Fikrin özünde ne gibi bir amaç mevcuttu, bilmiyorum. Tek bildiğim şey bunun artık ritüelleşmiş bir eski yıl geleneği haline gelmiş olması. Bu açıdan bakınca da ortaya fazlasıyla eğlenceli bir şey çıkıyor. Yılın bir döneminde karşılaştığım herhangi bir albümü dinlerken örneğin, o albümün yıl sonunda kendimce karalayacağım bir en iyiler albümünde aşağı yukarı hangi sıraya düşeceğini tahmin etmeye çalışmak bile başlı başına bir haz kaynağı. Eh, bir de bu listeyi kişisel beğenilerin törpülenmesiyle ortaya çıkmış ve ilgilisinin de ilgisini bu şekilde çekmiş bir mecrada yayınlamak söz konusuysa eğer, ilgilinin -ekseriyetle namevcut- en iyiler listesiyle bir mukayese işine girmesinin de eğlenceli olacağını düşünmekteyim. Öte yandan, tembellikten ya da kimbilir hangi nedenden ötürü bu blog'da yer almayan albümler hakkında iki kelam etme, bir de download için link sıkıştırma fırsatının da dahliyle, işte benim sandalyemden 2009'un en iyi 20 albümü:
20) Russian Circles - Geneva
Russian Circles hayatımıza Enter gibi karavana şarkı bulmanın pek zor olacağı bir albümle girdi. Genelde bu tip kusursuz albümlerle sahneye çıkan grupların önündeki en büyük engel, attıkları ilk adım olur. Ne yazık ki Station bu korkunun çalılıkta kırmızı ışıklar saçan gözleriydi;Geneva'da sivri kulakların da belirginleşmeye başladığını görüyoruz. Russian Circles dinleyicisinin yüksek beklentilerini tam anlamıyla karşılayamamşı; Enter'la mukayese edilmesi güç bir albüm olsa da, muadilleri arasından sıyrılmış, listede yer almayı hak etmiş bir albüm olduğunu düşünüyorum Geneva'nın.
19) Maybeshewill - Sing The Word Hope In Four-Part Harmony
Maybeshewill Japanese Spy Transcript gibi herkesi büyüleyen bir albüme imza attıktan sonra kendi formüllerini tekrar edip 65daysofstatic gibi fabrikasyon işler yapmak yerine müziklerini bir deneme-yanılma işlemine tabi tuttular. Elektronik ögelerin yerini çınlayan drone'lara ve metal riff'lerine bırakmasının son halkası olarak görebiliriz Sing The Word Hope In Four-Part Harmony'yi. Öte yandan deneyselliğin, her yemekten bir kaşık koyulan tabldot öğününden farklı bir noktaya değerlendirilmesi gerektiğini de unutmamak gerekir ki bu albümün daha üst sıralara uzanamamasının yegane açıklamasıdır.
18) Mono - Hymn To The Immortal World
İnsanlar sebepsiz yere -ya da çok salakça sebeplerle- salt müziğe değil, janrlara tanrı muamelesi yapıyorlar. Eğer adı post-rock olagelmiş janrı tanrı olarak ele alsaydık, peygamberlerinden biri olarak muhakkak Mono'yu gösterirdik. Belirli kurallar tebliğ etmiş ve bir "cemaat-i kâmil" haline gelmiş Mono Hymn To The Immortal World ile sinematografik bir müzik kavramı yaratmıştı. Şarkıların kendi içlerindeki hikayesi, teneffüsleri, süregelen hayatları Mono'nun neden "seçilmiş" payesine layık olduğunu açıklamaya yetiyor.
17) The Black Heart Procession - Six
Plak şirketi bulma sorunlarının sona ermesiyle birlikte açıklanan yeni The Black Heart Procession albümü şüphesiz senenin en heyecan verici havadislerinden biriydi. Ne var ki albümün kendisi, yarattığı heyecanın gerisinde kalarak şüphesiz senenin en büyük hayal kırıklığını yaşattı. Beklentileri denklemden attığımızda ise bir şekilde ruhumuza ulaşmayı başarmış bir albüm olduğunu söyleyebiliriz Six için. Çuval giyse yakışır kabilinden değerlendirebileceğimiz kişiler gibi gibi The Black Heart Procession'ı Gökhan Tepe coverlasa dinlenir kategorisinde değerlendirdiğim için, yarattığı tüm hayal kırıklığına karşılık Six'i mühim buluyorum.
16) Hildur Gudnadóttir - Without Sinking
Ayinesi iştir kişinin derler; son zamanlarda İzlanda'nın ayinesi işi değil, ismi olmuştu. Kavramları kurcalamaya pek meraklı yaramaz ve şımarık çocuklar kendini ya da başkalarını taklit ve tekerrür ededursun, şımarık çocukların oyuncağı olmayan Hildur Ingveldardóttir Gudnadóttir atmosferi kasavet yüklü bir ada ülkesinin müzikal dökümünü yapıyordu. Gudnadóttir'in çellosundan terk olan notalar keder verici, sert, kaldırılması güç gerçekler gibi ruhu örseliyor.
15) Katatonia - Night Is The New Day
Katatonia gibi geniş bir hayran (müşteri olarak okuyunuz) kitlesine sahip bir grubun üç sene gibi uzunca bir süredir herhangi bir satılabilir materyal üretmemiş olması işin finans yönüyle ilgilenenler açısından büyük bir gelir kaybı olarak nitelendirebilir. Öte yandan The Great Cold Distance gibi en hafif tabirle "boş" olarak nitelendirilebilecek bir albümden sonra grubun kozasını örüp üzerinde Night Is The New Day yazan parlak kanatlarla çıktığına şahip olanlarımız için üç sene gibi bir süre olsa olsa optimum koza istirahati olabilir.
14) Piano Magic - Ovations
Bir grup düşünün, 15 yıla yakın zamandır müzik yapsın ve tüm bu süre içerisinde hiç bir aşırılığa, saçmalığa adı karışmamış olsun, imza attığı 10 tane albümün içinde bir tane bile gereksiz nota, ilgi çekmek için uydurulmuş bir prodüktör süsü, yer doldurmak için gökten zembille inmiş bir fazlalık olmasın. Piano Magic hep aynı; aynı sadelikte, aynı samimiyette, aynı doygunlukta sakin sakin müziğini yapmaya, dinleyicisini memnun etmeye devam ediyor. Ovations çığır açma potansiyeli taşıyan akıl almaz bir albüm değil ama her Piano Magic işi gibi, olması gerektiği gibi bir albüm ve bu yetiyor.
13) Arms And Sleepers - Matador
Arms And Sleepers bundan 3 sene önce bir araya gelmiş bir grup ve bu grubun sadece 2009 yılında neşredilen bir ep, bir split, bir de stüdyo albümü olmak üzere üç adet neşriyatı var. Bir formül belirleyip o formül üzerindeki yol hatlarını takip ederek bir şeyler üretmek kolaydır ama ortaya çıkan şey bir süre sonra plastik kokar; Arms And Sleepers'ın hiç bir işinde etiket yok, zanaat ile ortaya çıkmış bir sanat var. Matador bu yönden güçlü bir albüm ama en güzel yanı, Arms And Sleepers'ın geleceğine dair ipuçları barındırıyor olması.
12) The American Dollar - Ambient One
Müzisyenlerin kendi eserlerini yeniden yorumlama ya da akustikleştirme girişimleri genelde kızartma tavasında kullanılan pis yağla yapılmış öğrenci yemeğinin tadını anımsatıyor. The American Dollar'ın kendi naçizane klasiklerini yeniden yorumladığı albüm Ambient One ise farklı tariflerin denendiği, farklı baharatların öne çıktığı, farklı tat dengelerinin hüküm sürdüğü yepyeni bir ziyafet.
11) Callisto - Providence
Sludge ve post-rock birbirleriyle dirsek teması içinde bulunan, zaman zaman birbirlerine tatsız el şakaları yapan janrlar. Callisto bu iki janrı harmanlarken yırtık brutal vokaller yerine duygusal temiz vokaller, çınlayan drone'lar yerine melodik riff'ler ve yer yer fusion tonları taşıyan bass'lar ya da üflemeliler gibi janr kırmızı çizgileri içinde yer almayan enstrümanlardan istifade ediyor. Providence bu üslubun kendini bulduğu ve olgunlaştığı bir albüm; gerek enstrüman hakimiyeti, gerek beste becerisi gerekse sözlerin hedefi çerçevesinde değerlendirilince Callisto'nun şimdiye kadar tartışmasız en iyi albümü olma niteliğinin yanı sıra senenin de en iyileri arasında.
10) Jeniferever - Spring Tides
Başka başka gruplarla mukayese edilerek ya da onlar üzerinden tanımlanarak geçen bir süreden sonra Jeniferever'ın kendi yörüngesine oturduğu albüm Spring Tides'ta grup adına müzikal bir devrimin yaşanmış olduğunu söylemek hata olur ama isteneni, bekleneni, hedefleneni vermiş olduğunu söyleyebiliriz. Gözümüzün önünde "çok iyi grup"lardan biri büyüyor beyler bayanlar, gözünüzü kırpmamaya, kulaklarınızı tıkamamaya çalışın.
9) Pelican - What We All Come To Need
Pelican'ın sene içinde çıkardığı Ephemeral, gereksiz olarak tanımlanabilecek bir ep idi. Peşi sıra gelen albüm, What We All Come To Need'ten sonra ise ep'nin iştah açıcı bir meze olarak masaya konmuş olduğunu anlamış olduk. Zira tadımlık bir şarkıyla kursağımıza oturmuş yumru, albümün ilk şarkısıyla beraber şeker gibi erimiş, açlığımız tavan yapmıştı. Pelican'ın enerjisinin farklı bir faza büründüğü albümün en fazla göze çarpan yanı kuşkusuz ki albüm kartonetinde adı geçen konuk sanatçılardı ki müzikal çeşnilerin geniş yelpazesini açıklamak için Aaron Turner, Greg Anderson gibi isimleri telaffuz etmek yeterli olacaktır.
8) Whitetree - Cloudland
İçinde yaşadığımız zamanın ve üstünde yer aldığımız zeminin en önemli bestekarlarından olarak gördüğüm İtalyan piyanist Ludovico Einaudi'nin Almanyalı electronica grubu To Rococo Rot elemanlarıyla birlikte oluşturduğu Whiteland, ilk albümü Cloudland ile sessiz sedasız bir şekilde filizlendi. Yan projeler genelde yapay gölet gibidir ama bu örnekte o göletin okyanus büyüklüğünde olduğunu söylersek abartmış olmayız; Cloudland alışıldığı üzere fevkalade notalardan müteşekkil besteler ve eşlik eden sade ama etkili elektronik aksamlar ile yılın en büyük sürprizi oluyor.
7) Nadja - Under The Jaguar Sun
Üretkenliğin tecessüm olduğundan ve Nadja isimli bir gruba büründüğünden neredeyse eminiz. Nadja bu yıl içinde tamı tamına 7 (yazıyla, yedi) işe imza atmış olsa da kanımca aralarında en fazla ön plana çıkan, Under The Jaguar Sun albümüydü. Biri drone'lardan ibaret soundscape'ler, diğeri de yine drone'ların ağırlıkta olduğu şarkılardan oluşan iki albümün birlikte dinlenmesi prensibi üzerine yapılmış Under The Jaguar Sun ile Nadja, Neurosis ve Rosetta'dan sonra benzer deneyi muvaffakiyetle gerçekleştiren gruplardan biri oluyor.
6) Balmorhea - All Is Wild, All Is Silent
Senenin henüz başında çıkmış yeni Balmorhea albümü All Is Wild, All Is Silent The Pit and The Pendulum'daki o gıcırdayan, ürkütücü sarkaç gibi koca bir sene boyunca üzerimizde sallanmaya, tam dik açıda vücudumuzun bir noktasını teğet geçmeye devam etti. Yıllardır beraber olduğun birinin gözlerinin içine bakıp aşık olduğun o ilk güne dönmek, aynı hissi taşımak gibi Balmorhea dinlemek; tüm o tanıdıklık hissine eşlik eden bir tazelik hali söz konusu. Albümün Machinefabriek, Eluvium, Helios gibi isimlerce remixlendiğini de hatırlatmak gerek.
5) Jesu - Infinity
Justin Broadrick kendini sınamak için yeni engeller icad ediyor; herhalde ben de Justin Broadrick olsaydım sadece "şarkı yapmak" ile tatmin olmazdım. Fakat bu açıdan bakıldığında bile 50 dakikalık tek bir şarkı yapıp bunun içinde bütünselliği yakalama gayreti fazlasıyla zalimce bir engel. Ne var ki Infinity başındaki bir iki dakikayı saymazsak, Jesu adı altında sıralayabileceğimiz en dolu işlerden biri olmayı başarıyor. Zorluğun güzelliği koşulladığını düşündüğüm açıklamasıyla beraber, güzellik skalasında bir numarada olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebilir, Heart Ache ve Silver tutkunlarını kızdırabilirim.
4) Long Distance Calling - Avoid The Light
Almanyalı grup Long Distance Calling, bundan önceki kayıtlarında karmaşanın içinde kaybolmuşken Avoid The Light ile hiç de sakinleşmeden kaosu intizam ederek karşımıza çıkıyor. Albüm her ne kadar Katatonia özlemi çeken bazı dinleyiciler için tek bir şarkıdan ibaret olsa da, Katatonia ekseninden bağımsız düşünüldüğünde eksiksiz ve boşu olmayan bir albüm olarak duyu organlarımıza kazınmayı bildi.
3) Blueneck - The Fallen Host
Üç yıl öncesinin en büyük sürprizlerinden ve keşiflerinden biriydi Blueneck pek çok kişi için. İngiltere'nin dünya müzik atmosferine eksiltmeden her yıl hediye ettiği diğer fevkalade underground gruplar gibi "one-hit wonder" olduğu düşünülmüş, üzerlerine koca bir bardak soğuk su içilmişti ki Blueneck The Fallen Host ile teşrif etti. Üç yıl önceki "wonder"larını tarumar edip yerine daha görkemli bir yaratabilmiş bir grup Blueneck, The Fallen Host ile kirli, paslı, kasavetli bir sükunet sunuyor.
2) Exxasens - Beyond The Universe
Tek kişilik İspanyol ordusu Exxasens, uzayın katı, yapışkan esîrinde seyir etmeye, karşılaştıklarını seyir defterine yazıp bize aktarmaya devam ediyor. Seyir defteri, sayfa 2: Uzayda örümcekler var, ses telleriyle ördükleri kat kat ağlar insanları hapsetmeye görsün, örümceğin midesine inene dek ateşli kabuslarda ecinniler görüyor, gaipten sesler duyuyor, bir yandan bitap düşerken bir yandan da daha fazlası için umut besliyorsunuz. Uzak olmayan bir galaksinin bir köşesinde karşılaştığımız uzay örümceklerinin bu kadar çekici olacağını bilseydik Lagari Hasan Çelebi gibi havalanırdık gökyüzüne zaman kaybetmeden ve doğru zamanı beklemeden.
1) Isis - Wavering Radiant
Bir grup daha ne kadar iyi olabilir, bir albüm daha ne kadar yukarıya çıkabilir? Tanrı'nın yüzünü görmeyi bırak, ona dokunup hissedebilmek söz konusuysa ondan sonraki adım vahdet-i vücud olup, evrenin tahtına çıkmak mı olacak? Wavering Radiant iyinin ne kadar daha iyi olabileceğini, yukarının yukarısını, Tanrı'nın kanının damarlarımızda dolaşmasının ne menem bir şey olduğunu gösteriyor. Barındırdığı yegane çizik, bozuk, kusur olsa olsa albüm kapağı olabilir kanımca, ki o da zerreden hallicedir.
1- Isis - Threshold Of Transformation
2- Exxasens - Stars In The Desert
3- Blueneck - Waving Spiders Come Not Here
4- Long Distance Calling - The Nearing Grave
5-
6- Balmorhea - Remembrance
7- Nadja - Sun1Jaguar
8- Whitetree - Other Nature
9- Pelican - The Creeper
10- Jeniferever - Ox-Eye
11- Callisto - Rule The Blood
12- The American Dollar - Anything You Synthesize
13- Arms & Sleepers - Matador
14- Piano Magic - March Of The Atheists
15- Katatonia - Idle Blood
16- Hildur Gudnadóttir - Opaque
17- The Black Heart Procession - Liar's Ink
18- Mono - Silent Fight Sleeping Dawn
19- Maybeshewill - Our History Will Be What We Make Of It
20- Russian Circles - Fathom
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
15:42
12
mırıltı.
damgalar arms and sleepers, balmorhea, blueneck, callisto, exxasens, isis, jeniferever, jesu, long distance calling, maybeshewill, mono, nadja, pelican, piano magic, the american dollar, whitetree
20100103
2009; En Kötü 5 Albüm.
Sevmemeyi seviyorum. Hiddetlenmeyi, o hiddeti yoğurup ukde haline getirmeyi, ardından da pimi çekip o ukdenin gümbürtüyle infilak etmesini seviyorum. Bu sevmeme vaziyeti böyle bir temaşayı, sevme masumluğunu beraberinde getirdiği için bir süre sonra cümbüşe dönüyor. Sevdiğin insanlarla birlikte sevmemek çok daha debdebeli hatta, sevmeme halinden damıtılan o mutluluğu ritüele dönüştürüyorsun; kişi sayısı arttıkça zevk de artıyor, bir nevi sevmeme-orjisi yaşanıyor, huysuzluğun kıraathanelerde gördüğümüz o basık sigara dumanı gibi ortamı çepeçevre sardığı ama bir yandan da hayat kaynağı işlevi gördüğü bir sevmeme hali, uyuz olma, gıcık olma ritüeli.
Bu hissiyat az ya da çok, hepimizde mevcut aslında. Televizyonlar sevilmeyen insanlarla dolu; yarışma programlarının jürileri kendini sevdirmemek için yapmadıkları şahbazlık kalmayan belli başlı kişilerden müteşekkil, tahrik ve tahkir tartışma programlarından eksik olmuyor, Yemekteyiz'de insanların bir şeyi sevmemesini seviyoruz mesela ki o adam o çorbayı adabıyla içip teşekkür etse bu program izlenmeyecek. İşte en sevmediğimiz adamlar, sadece sevilmedikleri için gazeteci, şarkıcı, internet şöhreti, zengin. Demek ki genlerimizde, beyin kıvrımlarımızda, ruhumuzun kuytularında saklı olan bir sevmeme duygusu var; sevmemeden kaynaklanan aşağılamayı, hor görmeyi seviyoruz. Çünkü bu şekilde kendimizi yüceltme, daha akil gösterme, kötüyle kıyaslayıp parlatma şansı yakalayabiliyoruz, tıpkı en yakın arkadaşlarını acuzelerden seçip onlara kıyasla daha fazla göze batmayı büyük bir çaresizlikle umut eden kafayı kavramlarla ve mukayeselerle bozmuş eblehler gibi. Bu sadece güzellik, zeka gibi konularda da ortaya çıkan bir durum değil; az da olsa malumata sahip birinin eçhelle kedinin fareyle oynaması gibi oynayıp sonra bunu afişe etmesi ardından da Roma'ya dönmüş Sezar gibi şişinmesi özellikle son zamanlarda, önemli sosyal ve politik meselelerde de çok sık rastladığım bir örnek.
Sevmemeyi, huysuzluk yapmayı, dalga geçmeyi hatta aşağılamayı pek seviyorum amma ve lakin cehaleti veya aptallığı -neredeyse- tescilli birinin linç edilmesini, sevmeme temaşasında kahkaha tekmeleri yemesini kişiliğime yediremiyorum, bu duruma sessiz kalınmasını da 10 kişi arasına alınmış güçsüz birinin yediği dayağı çekirdek çitleyerek izleyen adam bağlamında ele alıyorum. Bu çirkin, bu çok aşağılıkça, insanlığa, onura mugayir bir durum. Ben artık politik malumatı Turancı tarih hocasının endoktrinasyonundan ibaret lise öğrencisine verdiğiniz kıçıkırık cevaplardan nemalanmanızı okumak istemiyorum, ruh hastası şarkıcı-heveslileriyle dalga geçmenize şahit olmak istemiyorum, bu barbarca ve sizin nereden güç almaya çalıştığınızı gören birinin gözlerinden zavallıca.
Benim derdim suyun beriki yanındakilerle; sevmeme halim cüheladan, aptal taifesinden çok cühelayla, aptalla mukayese ederek kendini yüceltenden doğuyor. O Romalı komutan duruşunuzun altındaki cahilden daha cahil, aptaldan daha aptal olan küçücük egoyu görebiliyorum, kendinizi pazarlamak için yırtınan ruh hastası şarkıcı-heveslilerinden daha zavallı bir pazarlama işleminin gizeminizi algılayabiliyorum, o havadaki burnuzunn estetik ameliyatından evvel halini kafamda canlandırabiliyorum. Tüm bunlar neticesinde dalga geçmek için çok daha nitelikli, kakara etmek için çok daha bol malzemeye sahip oluyorum.
Vaziyet bundan ibaret özetle ama bu tanımdan yola çıkarsak eğer Monty Python külliyatından daha geniş bir kakara malzemesine sahip oluruz. O yüzden sevmeyip, kakarasını yapmak için biraz da gelenekleştirme yolunda ikinci adımı atmak için 2009'un en kötü beş albümünü mihraka alıp ilerleyelim.
Listemizin beşinci sırsında Yeşim Salkım var, Serdar Ortaç gibi bir sevimsizlik fenomeninin ellerinden çıkmış şarkılarla bezenmiş Bambaşka albümüyle. Yeşim Salkım'ın müzik piyasasına girdiğinden beri Deli Mavi harici elle tutulur, kulakla duyulur, notası bilinir başka bir şarkısı olduğunu hiç hatırlamıyorum ben. Yine de yıllardır piyasanın içinde, herkes aptalken bu abla akıl küpü, Hürrem Sultan'la Kleopatra'yla yarışacak bir muhakeme vasfı, bir malumatfuruşluk var kendisinde. Aptal yerine koyduğu sen evinde Pentium IV chipsetli bilgisayarınla Twitter'ı 3 dakikada load ederken o milyon dolarlık evinde uzay hızında twitliyor. Yıllardır Deli Mavi harici elle tutulur tek muvaffakiyeti olan istikrarlı trollüğü internete de bulaştırdı sonunda. Her an Hasan Cihat Örtervari bir hamleyle bu blog'a yorum yazabilir, ortaya çıkmamış kasetlerimden konuşabilir, sabah programlarında dedikodumu yapıp ipliğimi pazara çıkabilir. Yeri geldiğinde de dedikoduya sinesini siper eder, asla kabul etmez, trollüğe geçit vermez. Bu tip durumlar için ehliyet ister, teste tabi tutar, başarısız olunursa dedikodu izni vermez. Çirkefliğin Big Brother'ı, all seeing eye, never closing jaw. Şarkıcılıktan elini eteğini çekse dolar üzerine resmi basılır, Societas Draconistrarum'u canlandırır, Baphomet önünde secdeye varır. Ama o bunun yerine şarkı söylemeyi tercih ediyor. Lanet olsun!
Yeşim Salkım'ın bir üst modeli, büyük üstadı Hülya Avşar da bu sene albüm çıkardı. "Saygı, sevgi hayatımızın gerçeği." gibi deruni sözlerin bulunduğu şarkısının klibini şuradan izleyebilirsiniz. Hülya Avşar'ın albümünü aslında en başta 2009'un en iyi albümleri arasına almayı düşünüyordum. En nihayetinde yıllardır durak tanımayan "Ben en güzelim, çok güzelim." terennümü yerine saygı ve sevginin hayatın gerçeğini oluşturduğu bir aşk şarkısını dinlemeyi tercih ederdim. Ama bunun yerine koli paketine sığacak boyuyla güzellik standartlarını baltalayan bir kadının güzel olduğunu duyurma hezeyanları durmadı, üstelik bu hezeyanların yanına Recep Tayyip Erdoğan methiyeleri, Kürt sorunu analizi gibi Hülya Avşar'dan duymayı en son isteyeceğimiz şeyler de yerleşti. Durum öyle bir noktaya geldi ki, Hülya Avşar'ın Kürtlükle, Kürt sorunuyla, başbakanımızın boyu ve boyutlarıyla ilgili söylediklerini dinlemek yerine ömür boyu ne kadar güzel olduğunu dinlemeyi kabul edecek hale geldik. Hatta istedik ki biz Hülya Avşar'ın doğal klip çektiği evinde hizmetli olarak yaşayalım, bahçıvanlık yapalım, o bize gelsin ara sıra "Güzelim" desin, he abla çok güzelsin diyelim, mutlu olsun gidip dişini fırçalasın ama politikadan bahsetmesin. Ama o ne yaptı? Politikayı yedi bitirdi, entelektüellerin ağda periyodunun da standardını tespit etti, güzelliğini de dile getirdi, tenis de oynadı, bir de üstüne albüm yaptı.
Kürt sorunundan medet uman ve bu haliyle yılın en kötü albümleri listesinde üçüncü sırayı kazanmaya muvaffak olan şarkıya imza atan şarkıcımız Nihat Doğan. Nihat Doğan 1071 adlı bu şarkısında yapılmayanı yapıyor ve ilk defa şarkı içinde duyuru yapan şarkıcı olarak tarihe geçiyor. Janrlar arasındaki ince çizgiyi tarumar eden sound'u ve tarihsel saptamalarla şahlanmış şarkısında bugün Türk ve Kürtlerin kardeşliğini sorgulayanlara duyuruda bulunuyor, adeta belediye hoparlörü gibi, gazete ilanı gibi duyuruyor, arz ediyor.
Biliyorsunuz Nihat Doğan'ın bir duyuruda bulunma, kendi tabiriyle "felsefik söz" söyleme, nutuk atma, gider yapma gibi bir huyu var. Beş dakika rahat durduğuna şahit olmadık, devamlı olarak bir grandiyöz sızıntı içinde. Ordularını savaşa hazırlayan bir komutan edasıyla aşiret çocuğu olduğunu ve kaç akrabası olduğunu söylüyor, Halil İnalcık'a "söyle bakiym Karlofça kaçta imzalandı" havasıyla yaklaşacak bir kararlılıkla tarihsel tespitlerde bulunuyor, Rasputin'e sevişme dersleri verecekmiş gibi aşk ve seks hakkında ahkam kesiyor. Ama kardeşim, bu işin de bir sınırı olması gerekmiyor mu? Biz Ahmet Kaya'yı ülkeden kaçırmadık mı, Şivan Perwerleri kovmadık mı, Kardeş Türküler konserlerini satırla basmadık mı, sarı-kırmızı formanın altındaki yeşil zemin ne ifade ediyor diye makaleler yazılmadı mı amiral gemisi gazetelerde? Şimdi birden ne oldu da sinek zartası elektronikasıyla Kürtçe türkü söylenir hale geliyor, nasıl bir oportunizm bu? Analar ağlamasın da, senin ağlayan analar üzerinden parana para katma hevesini ne yapalım? Böyle bir çiğlik, böyle bir iğrençlik var mı? Binlerce insanın ölümüne, milyonlarcasının yaşamına etki etmiş, iki milleti karşı karşıya getirmiş, o kadar kanın ve gözyaşının müsebbibi olmuş koskoca bir sorun varken Nihat Doğan'ın "ak günlere açılım, ak ak ak ak ak" diye yaranma şımarıklığını kabul edemiyorum ben. Çocukluğumda Türkçe'den fazla Kürtçe duydum ama bu kadar basit bir dilin böyle iğrenç konuşulup söylendiğine de ilk defa şahit oluyorum. Nihat Doğan'ın G-Man gibi gözümüzün içine bakıp "This is where I get off" diyeceği noktayı acaip merak ediyorum, nerede duracak, nasıl bitirecek. Geleceğe sırf bu merak için yolculuk ederdim gençliğimi göz ardı edip.
Şu noktaya kadar yerlilerden şaşmadım ama ilk iki sırada evrensel ağır toplarımız var. Bunlardan ilk önce değineceğimiz: Animal Collective. 2009 yılında çıkardıkları Merriweather Post Pavilion albümü ile 2009'un en kötü ikinci albümü ödülünü almaya hak kazanan Animal Collective'i anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Kabul ediyorum; benim de çok saçma müzikler dinlediğim oldu, Blood Duster'a bile tapındığım bir dönem mevcut hayatımda ama böylesi bir saçmalığın müzikal devrimmiş gibi ele alınıyor olmasına anlam veremiyorum bir türlü. Müzikal değil bu ve artık bu çocukça saçmalıkların bir doyum noktası olsun istiyorum. Lütfen keman yayıyla elektrogitar çalma, meleklerin dilini yaratma, latifbaz takma isim kullanma gibi müzikle alakası bile olmayan konular ilgimizi cezbetmesin, bu ilginin yarattığı hayal ile müzik baş tacı olmasın. Bu noktada 13melek'in tanımının eşsiz olduğunu söylemek lazım: "Grubu sevenler Animal Collective’in çok orijinal işler yaptığını söylüyor, her albümde sanatlarını bir adım öne taşıdıklarını iddia ediyor. Bence de öyle. Animal Collective rastgele, ilkel sesleri bozuk vokallerle sarmalamakta ve can sıkıcı ritim ve melodileri şarkı diye yutturmakta çok orijinal gerçekten de, her albümde de bu kepazeliği bir adım ileri taşıyorlar." Dürüstçe ifade etmem gerekirse, Animal Collective dinleyeceğime Nihat Doğan dinlemeyi tercih ederim, benim için sözün özü budur.
Gelelim 2009'un en kötü albümüne. Bir kaç ay önce bu soruyu kendime sorsaydım sanırım 2009'un en kötü albümü için tartışmasız Lady GaGa'yı aday gösterirdim. Ama biraz kulak kabartınca ne müziğin, ne sözlerin ne de işin temaşa kısmının hiç de fena olmadığını görüyorum. Bunu hayatında bir kez bile dans etmemiş biri olarak söylüyorum; Lady GaGa'nın şarkıları fevkalade bir dans etme, eğlenme isteği doyuruyor insanda. Kendisini yerden yere vururken kullandığımız Madonna mukayesesinin ne kadar boş olduğu aslında biraz düşününce ortaya çıkıyor. Lady GaGa'da olmayan ama Madonna'da olan ne var, ya da biraz daha Ahmet Çakaresk bir üslupla soralım: Madonna kim kardeşim? Ne yapmış Madonna? Akıl almaz bestelere mi imza atmış, mukayese edildiğinde Macbeth'in yanında Ah Şu Gençler gibi kaldığı şeyler mi yazmış, ne yapmış? Cüretkar davranmış, kendine iyi bakmış, iyi dans etmiş ama bunları yapabilmesi mümkün gözüken biri çıkınca Madonna'nın ulaşılabilemezliğinin öne sürülmesi için Madonna'ya has, taklit edilmesi mümkün olmayan şeylerden bahsetmemiz gerekir ki bu da mevcut değil. Röportajlarıyla, açıklamalarıyla da feci samimi buluyorum Lady GaGa'yı ben; en azından sahnedeki kişiliği bir "kostüm" olarak görebiliyor ve bize de bunu gösteriyor, kandırmıyor, göz boyamaya çalışmıyor. Bu yüzden de en azından yılın en kötü albümü olmamayı hak ediyor. Yılın en kötüsü içinse seçimi siz yapabilirsiniz, orasına karışacak değilim fakat ufak bir tüyo verebilirim: silahla başlayıp gülle bitiyor.
Pek yakında Limbo Pillow'da dimağları çalkalayacak, ruhları sarsacak bir başka liste, 2009'un en iyi 20 albümü listesi karşınızda olacak. Sinirimiz o zamana kadar geçer diye tahmin ve umut ediyorum.
söyleyen;
dream endless.
at
23:47
3
mırıltı.
20091208
009

Thrice to thine and thrice to mine; and thrice again, to make up nine.
Saatleri ayarlama enstitülerimiz yok ama zamanı insan eli değmiş bir mefhum olmaktan çıkaran bazı dayanak noktalarımız, zamanın kural kitabı olarak kullandığımız bir takım şeyler var. Mesela hiç şaşmayan intervallerle elektromanyetik enerji yayan gökcisimlerini ya da silisyum atomunun düzenli titreşimlerini zamanı tanımlamak için kullanıyoruz. Pulsar B1937+21'in etrafında altı yüz kırk iki defa dönmesini (yani altı yüz kırk iki gününü) "1 saniye" olarak tanımlamışız örneğin. O 1 saniye üzerinden dakikalara, saatlere, haftalara anlam yüklerken inançlarımızdan, kültürel birikimimizden, korkularımızdan, genetiğimizden faydalanıyoruz. Bu farklılıklar neticesinde ortaya çıkan durum şu: Hicrî takvime göre 1430, Rumî takvime göre 1425, Miladî takvime göre 2009, Çin takvimine göre Öküz yılındayız.
Takvimdeki bu değişikliklere göre çeşitli süsler, ritüeller, kutlamalar ortaya çıkıyor, tatiller oluşuyor. Alışveriş merkezlerinin camlarına beyaz köpükle "Hoşgeldin 2010!" yazılıyor, kırmızı külotlar yok satıyor, alkol almak için bir bahane daha ortaya çıkıyor, Pulsar B1937+21'e göre ayarlanmamış saatler ile geri sayım yapıldıktan sonra insanlar birbirine sarılıyor ve o anda ne yapılıyorsa bütün yılın öyle geçirileceği inancıyla umutlar tazeleniyor, o umutlar yerini artık çok değişik bir insan olma kararına bırakıyor ve ertesi gün soluk tenli, kokusu bile olmayan, boş bir sayfa kadar yorgunluk ve açlık yaratan yeni bir gün oluyor, o gün sonra devlet tarafından tatil ilan ediliyor ve evde yatıp gazete okuyup mükellef kahvaltılar etmemize izin veriliyor, kahvaltı esnasında çoğunlukla bir gece önce ne kadar çok içildiği söyleniyor ve aynı ritüelin bir dahaki yıl tekrarlanması gerekliliği üzerine bir kaç kelam ediliyor.
Benim 009 adını verdiğim yıl ise bir kaç gün sonra bitiyor. Ay'a göre düzenlenmiş ve 9 aya bölünmüş takvimimin son yaprağını kopardığımda çeşitli ritüeller ve süsler eşliğinde bazı kutlamalar yapacak ve ardından esaslı bir tatilin tadını çıkaracağım. Zira son üç dolunaydır pulsar döngülerinin ve silisyum titreşimlerinin büyük bir kısmını ders çalışmakla, french press temizlemekle, sevgilimle birlikte kitap yazmakla, burun silmekle, müzik dinleyememek ve oyun oynayamamakla harcadım. Nihayetinde "No one does more, or gets away with more than Jack"'teki Jack'ten "All work and no play makes Jack a dull boy"daki Jack'e terfi etmiş bulundum. Önümüzdeki günleri C-RPG'lerde çapkınlık yaparak, çok ama çok müzik dinleyerek, bisiklete binmeye çalışarak ve kurabiye yiyerek geçireceğim. Kurabiyeleri siz pişirmeyeceksiniz, müzikleri siz bestelemeyeceksiniz, bisikletin selesinden siz tutmayacaksınız, peki ben bunları niye anlatıyorum?
Bir kaç ay ve hatta neredeyse 2009 yılı boyunca devam etmiş olan tembellik, işgüzarlık sonucu çeşitli meraklı soruları da beraberinde getiren kuraklık, Miladî takvim 2010 yılını gösterdiği zaman giderilmiş olacak. Gelenekselleşmiş en kötüler ve en iyiler listesinin yanı sıra ocak ayında siz okuyucuları neler bekliyor bir göz atalım:
-Pirelli 2010 Takvimi
-Murat Bardakçı ve Pelin Batu'yla Argumentum ad Nauseam Köşesi
-Erotik fotoğraflı röportajlar
-Her yazıdan önce epigraf ve her yazıdan sonra "Ne zaman adam oluruz?" notu
-Sürpriz hediyeler.
Hangi saati ya da hangi takvimi esas alıyorsanız, yılınız ne zaman bitiyorsa, hangi ritüeli ve süsü kullanarak kutlama yapacaksanız, her nerede yaşatılıyor ya da unutuluyorsanız, hepinizin "yıl" tanımı mutluluktan anladığınız neyse onunla geçsin.
söyleyen;
dream endless.
at
04:31
7
mırıltı.
20091105
Blueneck - The Fallen Host
Bu kadar zaman yazmadıktan sonra, ilk yazdığım paragrafın acıya övgü olması birden fazla çağrışım yaratabilir. Bir zindanda işkenceye uğramış ve eninde sonunda kendimi kandırmayı başararak bir acı müptelasısı olmuş olabilirim yahut bol deri kıyafetli, bol çivili bir BDSM seansından yeni çıkmış olabilirim. Onun yerine, huzurun içinde rahatsızlığın gizli olduğunu kavradığımı ve bu şekilde huzurun daha farklı bir anlama kavuştuğunu keşfettiğimi söyleyebilirim.
Blueneck, rahatsızlığın müdahil olduğu huzursuzluğu müzikal düzlemde sergilemeye muvaffak olmuş bir örnek. Bundan üç yıl evvel çıkarmış oldukları Scars Of The Midwest albümünde tamamiyle kendilerine münhasır bir müzikal kubbe inşa etmişlerdi. Bu kubbe son derece yumuşak hatlara sahip olsa da ve müthiş bir huzuru temsil etse de, kaotik bir çok rengi içinde barındırıyordu. Scars Of The Midwest, alternatif metal müziğin kirli dokusunun bulaştığı ve fakat yumuşak ambient tınılar tarafından zemini oluşturulmuş bir albümdü ki bu denli zıtlıklarla inşa edilmiş her şey gibi tercih sebebiydi şahsım açısından. Gel gör ki, zıtlıklara yahut zorluklara herhangi bir önem atfedilmeyen, ilaç dolabından ilaç seçer gibi müziğin seçildiği bir dünyada Blueneck inşa ettiği o görkemli kubbenin altına çok az kişi sığdırabildi.
Yeni albüm, The Fallen Host ile bu kubbe çok daha görkemli, çok daha büyük, çok daha fazla renk barındıran bir şekle bürünüyor. Evvela Blueneck’in bu albümde yaylılara büyük bir rol biçtiğini söylemek gerek. Huzur veren bu zeminin genişlemesine rağmen, grubun rahatsız edici, can yakıcı, kirliği kimliği daha müphem olsa da yerli yerinde duruyor. Öte yandan, bu albümün post-rock diye adlandırdığımız müziğin belli ögeleri ihtiva ettiğini de söyleyebiliriz. Scars Of The Midwest’te baskın müzikal ton ambient iken, The Fallen Host post-rock yol haritalarından faydalanıyor. Her halükarda, Blueneck’in insanı şaşırtacak, tepki kararlarını sınayacak zıtlıklardan vazgeçmediği aşikar. Dingin bir piyanonun ya da adagio bir yaylının yumuşattığı ruha distortion bass riff’leri et döveceğiyle vurarak, insanın içindeki gizli acı noktalarını birleştirerek karanlık bir şekil ortaya çıkarabiliyor ve tam da bu yüzden Blueneck bir tercih sebebi, istenen, beklenen bir müziğin öznesi olabiliyor. Tüm bu acı içinde huzur verebilmek yahut bu huzura eşlik edebilecek sivri bir yaşam sinyalini kulaklar aracılığıyla beyne, ruha göndermek her grubun harcı değil. Nehir kenarında uzanmış gökyüzünü seyrederken kankırmızı bir bulut gördünüz, yavuklunuzun dudaklarını öperken ısırarak kanattınız, aşk şiiri yazarken kaleminizi elinize batırdınız Blueneck dinlerken, yaşadığınızı anladınız
Sanatçı: Blueneck
Albüm: The Fallen Host
Şarkı listesi:
1- Depart From Me, You Who Are Cursed
2- Seven
3- Low
4- The Guest
5- Children Of Amon
6- Weaving Spiders Come Not Here
7- Lilitu
8- Revelations
9- Lilitu (edit)
DOWNLOAD.
20090917
Exxasens - Beyond The Universe

Evvelce de söylemiştim; benim ibadetim hissetmek. Hepimizin zaman zaman yaşadığı o ani ve batın his patlamalarına tepkisiz kalamayışımın nedeni bu. Duştayken, ayakkabılarımı bağlıyorken, henüz uyanmışken, otobüs beklerken bir anda vahiy gibi içime damlayan şeylerin üzerine gidiyor, kurcalıyorum büyük bir zevk ve merakla. Burada okuduğunuz yazıların veya okumadığınız masalların hepsi böyle çıkıyor. Bir karıncanın adımları ya da alt geçitler hakkında ipe sapa gelmez tespitlerde bulunan birinin sözleriyle açılan algı kapılardan kafamı uzattığımda gördüklerimden müteşekkil aslında her şey. Ne var ki, bazen o kapılar açılmıyor yahut açılsa da içerisini zifiri bir karanlık doldurmuş oluyor, bir şey görmek mümkün olmuyor. Bu tip durumlarda da kapının haritadaki yerini işaretliyor, ileriki bir vakitte tekrar ziyaret etmek üzere olduğu gibi bırakıyorum.
Henüz bir kaç gün önce, ayakkabılarımın bağcıklarını hizaya sokmaya çalışırken, gezegenleri ve yıldızları yiyen, karadeliklerde saklanan bir dev düştü aklıma; gezegenlerin milyar yıllık hayatlarının ihtiva ettiği en ufak şeyi -tozu, toprağı, anıyı, sesi, parmak izlerini- her çiğneyişinde tadan, yıldızların alevlerini dilinde gezdiren bu devin kapısından içeri kafamı uzattığımda, sanki inine göz atıyormuş gibi, karadelik karanlığında bir boyutla karşılaşınca, kapının yerini işaretledim ve uzaklaştım.
Exxasens'in uzunca bir zamandır beklediğim ikinci albümünü, Beyond The Universe'ü, tamamen dinlerken yaşadığım o vecd halinin sonunda, algımın ışıkları açıldığında, kendimi o kapının içinde, gezegenleri çiğneyip yıldızları yutan devle karşı karşıya buldum. Bu söylediklerim, yaşadığım hissi tarif etme ya da teşbihte bulunma gibi gerçekle bağlarını koparmış deneyimlerden muaf, daha çok içimdeki med-cezirin sebeplerini tahlil etme niteliği taşıyor. Bu durum herkes için geçerli olmayacaktır elbette, kimisi için çok kötü bir müzik ya da müzik olarak bile adlandırılamayacak bir gürültü silsilesi olabilir Exxasens'in yarattığı. Ama benim sinir uçlarımda mühürlenmiş olan his tam olarak böyle ve artık ne zaman Exxasens dinleyecek olsam, o devin içimdeki kıpırtısını hissediyor olmamın sebebi de tam olarak bu.
Polaris albümüyle esîrin üzerine bina edilmiş bir konsept kurgulayan Exxasens'in yıldızları, gezegenleri, karadelikleri bu albümüyle de çağrıştırması çok doğal. Albümün başlangıç şarkısı Red In Sky'ın sonundaki Sovyetler Birliği milli marşıyla başlayan albümün Copernicus ve Apollo 11'e ithaf edilmiş Spiders On The Moon gibi şarkılarla devam etmesi, benim gözlerimde Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan uzay yarışının, esîrde boğulmuş kahramanlarını canlandırıyor.
Exxasens'in tek kişiden ibaret bir proje olduğuna inanmak daha da zorlaşıyor Beyond The Universe ile. Bu kadar kusursuz bir incelikle düşünülmüş ve inşa edilmiş ayrıntılar, birbirlerinin üzerinde salınan soundscape'ler, boşluk doldurmaktan ziyade bir bütünü tamamlamak için çalındığı aşikar olan riff'ler ve tüm bunların üzerine yazılabilecek tartışmasız en uygun ritmler ile, Beyond The Universe için şunu söyleyebilirim: Hiç bir şekilde tansiyonu düşmeyen, bir an için insanı kulakları sıkmayan, gediği veya boşu olmayan bir albüm.
Bir önceki albüm Polaris'ten anımsayacağımız üç şarkı var Beyond The Universe'te. Bunlardan ilki, Standstill cover'ı olan ¿Por Que Me Llamas A Esta Horas? ki, Polaris'te Mira Mama ismiyle yer almıştı bu şarkı. Mira Mama'nın Polaris için taşıdığı o farklı ama hususi hava, ¿Por Que Me Llamas A Esta Horas?'ta daha ileri bir boyuta taşınıyor, daha hafiflemiş ve fakat daha çok soundscape'i içinde barındıran haliyle. Diğer şarkılar Polaris ve Spiders On The Moon da, daha önceki nüvelerini taşıyor olsalar da neredeyse yeni birer şarkı olarak görülmeyi hak edecek denli yeni bir çok ayrıntıyı ihtiva ediyor.
Uzun sayılacak bir süredir ruhumu doyurmaktan uzak bir çok albümle haşır neşir oldum. Eylül ayıyla birlikte bir patlama olacağını az çok tahmin ediyordum ki The Black Heart Procession, iLiKETRAiNS, Nadja gibi isimlerin yeni albümleriyle teşrif ettiği, gezegenimizi örten atmosferin de bu duruma elinden geldiğince arka çıktığı şu zamanlarda Exxasens'in albümü ruhu doyuran bir albüm olmakla kalmıyor, tahayyül ettiğim o devin içimde yaşadığına inanmama yetecek bir şekilde, sanki bir gezegenmiş de her dinleyişte o gezegenin üzerinde yaşamış sayısız insanın sayısız duygusunu hücrelerime zerk ediyormuş gibi hissetmeme sebep veriyor. Büyük konuşmayı pek sevmem ama bu sefer prensiplerimi biraz zorlamamda sakınca yok; Beyond The Universe arşivimin en kıymetlisi, ufak evrenimin Canis Majoris'i olmaya namzet.
Sanatçı: Exxasens
Albüm: Beyond The Universe
Şarkı listesi:
1- Sky In Red
2- Signals From The Outer Space
3- Lost In Space
4- ¿Por Que Me Llamas A Esta Horas?
5- Polaris
6- Stars In The Desert
7- Gray
8- Absolute Infinite
9- A Singular Deploy
10- Copernicus
11- Spiders On The Moon
12- Boolean
13- Stellar
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
02:23
5
mırıltı.
damgalar drone, exxasens, post-metal, post-rock, spanish
20090915
Batman Yazıtları.

İlk gittiğim film, Michael Keaton'ın başrolde oynadığı Batman'di. Her ne kadar Joker'in tebessümüyle gönül bahçemizin güllerini suladığı sahnelerde babam korkmamam için gözlerimi kapamış olsa da -Teenage Mutant Ninja Turtles'ta Splinter da aynı durumdan mustarip olacaktı- ve bu uzun yıllar süren bir jokerphobia yaratmış olsa da, sinema salonundan çıktıktan sonra hissettiklerimin boyutu gerçek anlamda boyumdan büyüktü. Bu hislerin rehberliğiyle filmin soundtrack albümünü binbir göz yaşı şantajıyla satın aldırmış ve albümdeki Batdance'e de yürekten vurulmuştum. El kadar sabinin "Betmeynn" diye şarkı söylemesi her nedense ev ahalisini yabancı dile ve müziğe yatkınlığımın filizlenen bir çiçeği olarak algılanmış bu yüzden Batman takıntım çeşitli oyuncaklarla beslenerek olur olmadık yerde Batdance'in dilime tek uygun bölümünü söylemeye devam etmem konusunda teşvik edilmiştim. Tabii bu teşvikin sonucu, sadece Batman nam kurgu karakterine değil, şarkıyı söyleyen ve The Prince, The Symbol, The Love Symbol #2, Christopher, Gemini, The Artist Formerly Known As Prince gibi namlarla anılan kurgusallığa çok yakın olsa da ne yazık ki gerçek olan karaktere de yakınlaştırmıştı beni. Kişinin ilk müzik idolünün The Prince olması vahim sonuçlara gebe bir tecrübe ama bu tecrübeye bilahare değiniriz.
Bu şekilde doğmuş, bu şekilde teşvik edilmiş Batman sevgim, ilkgençliğimde daha da büyüdü. Çizgiromanları her daim sevdim ama ne Superman ve Spider Man, ne de Zagor, Mister No gibi kahramanlardı ilgimi çeken; kahramanlık eksenli çizgiromanlar arasında favorilerim Spawn ve Batman'di ki, diğer telaffuz ettiğim isimlere nazaran bu neşriyatın bulunması çok daha güçtü. Zira Türkiye'de, çok eskilerden beri oturmuş bir çizgiroman kültürü var olmasına rağmen bu kültürün temelini Zagor, Mister No, Dylan Dog, Tommiks gibi fumetti'ler oluşturmuştu. Şahsi kanaatim, fumetti'lerin süpergüç paradigmasına kıyasla daha gerçekçi ögeler ihtiva etmelerinin bu seçimin esasında büyük rol oynadığı yönünde. Hal böyle olunca her yerde bulunabilecek fumetti'lere kıyasla Spawn ya da Batman gibi çizgiromanların piyasada dört yapraklı yonca yaygınlığında olması normaldi. Aslında bu şekilde geçmiş zaman mastarıyla konuşmamak gerekiyor çünkü durum günümüzde de farklı değil; Türkiye sathında çizgiromana ulaşabileceğimiz yer sayısı bir elin parmaklarını geçmediği gibi bu mekanlardaki neşriyatın da yabancı dilde olması okul dönemindeki okurları olumsuz etkiliyor. Yine de NTV Yayınları'nın son zamanlardaki çizgiroman atağıyla bu çemberi kırabilecek güçte olduğuna inanıyorum, inanmak istiyorum. Zira o binbir güçlükle ve yüksek maliyetle ulaştığım Batman'lerin, Spawn'ların, The Sandman'lerin sadece edebi değil hayati anlamda da kattıklarını ölçmeye kalksam yeterli büyüklükte kefe bulamam.
Baktığım zaman -nasıl ki Türk milletinin DC Comics ya da Marvel yerine fumetti'yi tercih etmesinin nedenleri varsa- benim de Superman'i, Spider Man'i görmezden gelip Spawn'u ve Batman'i tercih etmemin nedenleri olduğunu daha net görüyorum. Ayrımın en esas noktası, Clark Kent ve Superman arasındaki yahut Peter Parker ve Spider Man arasındaki o süperego/alter-ego çatışmasının Batman ve Bruce Wayne özelinde hiç bir şekilde geçerli olmaması. Bruce Wayne ne ise, Batman de o. Ne Clark'ın Lois Lane gibi güç manyağı ikiyüzlü bir kadının peşinden koşmasını görürsünüz ne de Peter gibi Jonah Jameson kalantoru karşısında süklüm püklüm olmasını. Bruce Wayne olsaydı Lois Lane'i "Gözlüğümüz var diye bana köpek çekerken elin süperine neden iş oluyorsun" diye bir güzel kovalar, Jonah "Bu fotoğraf olmamış Bruce" dese objektifi ağzına monte ederdi; Lois'in, Jonah'ın, May Parker'ın yarattığı günlük sıkıntıları elin kötü adamı üzerinden çıkarayım bir güzel rahatlayayım mantığı değil, salt adalet ve salt iyilik ışığında ilerleyegelmiştir Batman. Bunu yaparken de gözümden lazer çıkartayım ama çakıl taşı karşısında dut yemiş bülbüle döneyim gibi bir yolu yordamı da yoktur. Dayağını da yer, kurşunu da yer ama "Yemek buldun koş, Kriptonit gördün kaç" gibi korkulardan ziyade, dayağın da kurşunun da üzerine gitmekten imtina etmez Batman.
Batman'i sevmemin bir nedeni daha var ki, o da Batman'in hiç bir zaman stabil bir karakter olmaması. Devamlı değişen, farklı farklı şekillerde karşımıza çıkan bir kahraman Batman. Neşriyattaki farklı eraların yanı sıra, sinema perdesinde ya da animasyonlarda da farklı farklı bir çok şekilde Batman çıktı karşımıza. Örneğin ben en çok James Robinson Batman'lerini okumayı severim, perde karşısındaki favori Batman filmim Batman Begins olsa da favori Batman'im Michael Keaton. George Clooney'nin Batman'i canlandırdığı Batman & Robin'den ikrah etmem ya da Nolan'ın yönettiği Batman serisindeki futuristik Batman kostümlerine bir türlü alışamamış olmam da, karakterin kendi içindeki fraksiyonlarını benim nezdimde geçerli kılıyor. Dolayısıyla ben tek bir karakter olarak değil, daha çok algıya açık ve bu yüzden daha zor bir karakter olarak görüyorum Batman'i. Tornadan çıkma stereotipik süperkahraman mantığından ayrı bir kahraman olması, Batman'i benim gözümde ayrı bir noktaya taşıyor.
Tüm bunların hele müzik konseptli bir blog'da yer almasının nedenini sorabilirsiniz, bayram değil seyran değil Dark Knight seni neden öptü sorusunun cevabı da merak edilecektir tabii ki. Batman aşkımın aniden alevlenmesinin sebebi, yeni çıkan Batman oyunu, Batman: Arkham Asylum.
Biliyorsunuz, daha evvel de söylemiştim, en az müzik kadar zevk aldığım bir şey oyun oynamak. Eh, bu oyun Batman gibi ruhumun en dip noktasına yerleşmiş bir karakter üzerine bina ediliyorsa bu şekilde açılıp saçılmam da doğal. Bundan hareketle daha da ileri gidip bir Batman: Arkham Asylum yazısı yazmam da kaçınılmaz. Nihayetinde, yaşamının büyük bir kısmını oyun dergisi okuyarak geçirmiş biriyim. Bu zamanlarda en büyük hayalimdi oyun dergisinde yazar olmak, en güzel oyunları ilk defa oynayan, akla hayale gelmeyecek güçlü bilgisayarlara sahip insanlar olarak görürdüm oyun dergisi yazarlarını. Eğlenerek para kazanıyorlardı ve bunu yapan azınlık arasında olmaları da onları dünyanın en mutlu insanı yapıyor olmalıydı. Tabii ki bayraktarımız GameShow'du ve GameShow'un kapatılmış olmasıyla rüyadan uyanma hali baskın geldi. Yine de içimde bir uktedir oyun yazısı yazmak, o yüzden ucundan da olsa Batman: Arkham Asylum ile ilgili ufak bir bölüm de sıkıştırabilirim bu yazının içine.
Evvela şunu söyleyeyim, ben oyunların ekseriyetine sanat eseri inceliğiyle yaklaşıyorum. Bu bir çokları için anlaması zor bir tanım farkındayım ama nasıl ki Ayasofya'nın kubbesine bakınca, Wagner dinleyince ya da edası kusursuz bir şiir okuyunca içimizde bir yangın kopuyorsa, ben de Sanitarium oynadığımda, Planescape: Torment oynadığımda, Bioshock oynadığımda aynı yangını hissediyorum. Batman: Arkham Asylum da bu oyunlardan biri, bir sanat eseri. Tüm Batman sevgimden bağımsız söylüyorum bunu.
Eidos'un Tomb Raider ile yarattığı oyun türüne geri dönüyoruz Arkham Asylum ile. Zifiri karanlık bir atmosfer taşıyan Arkham'da geçiyor oyunun tamamı; Joker'in Arkham'ı fetih planı ve kendi ordusunu yaratma hayali üzerine sıralanan bir hikaye örgüsü var oyunda. Elbette oyunun Arkham'da geçiyor olmasının en önemli artısı, Batman hikayesinde yer alan neredeyse tüm karakterlerin, özellikle de kötü adamların, oyuna bir şekilde dahil olması. Elbette Joker'in orkestra şefliğini üstlendiği bu kakofonik koroda Harley Quinn'den Scarecrow'a, hatta Clayman'e uzanan bir çok kötü adam var.
Joker'in üzerinde bilahare durmak gerekiyor. Zira Batman The Dark Knight ile Heath Ledger olağanüstü bir Joker çıkarmıştı karşımıza. Evet, Batman serisine dahil olmuş hiç bir kötü adam sırf kötülük olsun diye kötülük yapan, bir Lex Luthor ya da Dr. Octopus yüzeyselliğinde kaostan haz alan karakterler değil, trajik bir hayat hikayesinin arka planını oluşturduğu intikam ya da rahatlama tercihleriyle ön plana çıkan karakterlerdi. Fakat Ledger'ın Joker'i, bu derinliği deri altından damarlara ilerleterek bir fenomen ortaya çıkardı; kötülük yapmaya çalışan ve kötülükten, kaostan zevk alan bir karakter değildi o. Aksine, insanların içindeki kötülüğü onlara kanıtlamaya ve insanların o kötülüklerini kucaklamaları gerektiğine inanan bir anti-kahramandı. Yaptıklarının manevi birer dayanağı vardı ve bir dava güdüyordu.
Maalesef Arkham Asylum'daki Joker, Ledger'ın yarattığı Joker'e gerek maddi gerek manevi anlamda uzak bir Joker. Yine de Joker'in ortalama halinin bile olağanüstü bir derinlik barındırdığını düşünürsek, oyunu fazlasıyla eğlenceli kıldığını söyleyebiliriz yarattığı kaosun. Bunun yanı sıra, Harley Quinn'e duyduğum deruni aşkın bu oyunla daha da ileriye gittiğini söyleyebilirim. Hali hazırda bayıldığım bir karakter olan Harley'nin bu sefer sadece soytarı kıyafetiyle değil, hemşire etekli soytarı kıyafetiyle ortaya çıkmasının bu ilerlemeyle alakasını söylemek istemiyorum. Fakat ben, oyunun en iyisinin Scarecrow olduğunu ve Scarecrow'un dahil olduğu bölümlerin oyunun şahikası olduğunu düşünüyorum. Ben hayatımda hiç bir oyunda bu kadar yüksek bir gerilimin, bu kadar yoğun bir duygusallığın bu denli iyi bir şekilde yansıtıldığına şahit olmadım. Eğer Arkham Asylum bir Mona Lisa ise, Scarecrow'un dahil olduğu bölümler Mona Lisa'nın gözleri. En az Undying kadar baş döndürücü, Mc Gee's Alice kadar psikosomatik bir hal alıyor Scarecrow'un baş rol oynadığı kısımlar.
Ne yazık ki oyunun kötü yanları da var. Evvela Batman'in korkunç kaslı görünümü bence oyunun en büyük falsosu. Zira Bruce Wayne kaslı olsa da hiç bir zaman günde 15 yumurta içip hayatının yarısını fitness salonlarında geçiren adamlar kadar kaslı olmayan, bu açığını da batsuit ile kapatan bir karakterken, büklüm büklüm katlı omuzları ve Roberto Carlos'tan kalın bacak kasları fazlasıyla karikatürize, itici. Bir zamanlar Show Tv'de de yayınlanmış Adam West'in başrolde oynadığı Batman dizisindeki yengeç koşuşunu bu oyunda da görmek animasyondan iki puan kırmamıza sebep oluyor. Fakat her haliyle, muhakkak oynanması, keşfedilmesi gereken bir oyun Batman: Arkham Asylum.
İşbu yazıyla Batman hakkındaki tüm içsel dinamiğimi bir şekilde dışarıya taşırırken, blog'un şahsi yapısına uygun olması hasebiyle, Batman'in anatemasını oluşturduğu bir müzikal ürüne de yer vermek isterim yazıya nihai noktayı koymazdan evvel: Onca Batman müziği arasında, Batman'e en uygun müzik olduğunu düşündüğüm, Danny Elfman'ın Batman Returns için bestelediği Batman Returns Suite.
söyleyen;
dream endless.
at
08:02
4
mırıltı.
damgalar classic, danny elfman, strings
20090906
RamaZam Muadili İstihzalardan Muaf Haberler.

Eylül ayı nihayet teşrif ettiler, beklenen bir çok albüm ise kapıyı tıklatmadan önce son bir kez üstlerini başlarını düzeltiyor. Bu demektir ki, bu sayfalarda bir kabarıklık gözlemlenecek kısa bir zaman içerisinde. Med-cezirin bu med halinden evvel kısa bir bülten yapayım isterim, geleneğin devamı niyetine.
- Exxasens'in yeni albümü Beyond The Universe tamamlanmış. Albüm şu an için ön-alım faslında, dağıtımların bir kaç hafta içinde gerçekleşmesi bekleniyormuş. Beyond The Universe dahilindeki dört şarkıyı buradan etüd edebiliyoruz. Polaris'ten Mira Mama'ya vurulmuş olanları hoş bir sürpriz bekliyor. Bunun yanında, Stars In The Desert'ın son bir kaç aydır dinlemeye vakıf olduğum en güzel şarkı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
- Pelican'ın yeni albümü What We All Come To Need, ekim ayı sonlarına doğru yayınlanmış olacak. Albümde Sunn O)))'dan Greg Anderson ve Isis'den Aaron Turner gibi konuk müzisyenler yer alacak. En son Pelican kaydına da ismini veren Ephemeral'ın yanı sıra grubun MySpace'inde yayınladığı son şarkı da albümle ilgili beklentileri yükseltiyor. Aaron'ın bu işteki payı nedir bilemem ama Strung Up From The Sky'daki Isis havası oldukça yoğun. Şarkıyı buradan çekebilirsiniz.
- Russian Circles da yeni albümü Geneva'yı ekim sonuna yetiştirmeye çalışıyor. Albümden sızan ilk parça Malko, grubun Enter'dan bari arttırdığı math-rock dozunun altın vuruşu. Bu kaosun albüm içinde bir bütünselliğe kavuşup kavuşamayacağı yönündeki merakımızı gidermek için albümün tamamını dinlemek gerekiyor.
- Yndi Halda'nın yeni albüm kayıtları bir iki hafta içinde bitecek imiş. Yoğurtçu yoğurdum ekşi demez ama Yndi Halda gibi beste konusunda bulutlar üstünde yirmi bin fersah irtifada bulunan bir grubun, yeni albümün şu ana kadar yaptıkları en iyi bestelerden müteşekkil olduğunu söylemesi insanı umutlandırıyor. 2006'dan bu yana sessiz kalan ve sadece dört şarkıyla kendine münhasır bir yer kazanan Yndi Halda için bir kaç ay daha sabretmek gerekebilir.
- Immanu El, Moen nam yeni albümünü kasım ayında yayınlayacak. MySpace üzerinden yayınlanan şarkılara bakılırsa, Moen huzura kaçacak.
- Ve şimdi magazin. Kıvanç Tatlıtup laboratuvarda kanser araştırması yaparken yüksek oranda uranyum ışımasına maruz kaldığı için ağzı burnu yanmış, Arap Bacı'ya benzemiş. Bunun üzerine, ilim irfan aşığı genç kızlarımız da kendilerini radyolojiye vermiş. Ülke olarak çağ atlamamıza sebep olan bu ilgiden sonra dünya dışı yaratıkların ülkemizi ziyaret etmesi ve hepimize altın plaket vermesi bekleniyor.
- Süreyya Karabulut delirdi! Şok şok şok! Kafası kesilen kızından sonra ekran karşısında güldürmeçli hareketler yapan Süreyya Karabulut hakkında detaylı haberlerimizi "VayAllah'ın delisi!" haber bantıyla birlikte vereceğiz. Hepsi, el kadar sabileri Türk-Kürt meselesi üzerine birbirine kırdırırken "Hahahah bakın büyümüş de küçülmüş veletler." manalı bıyık-altı tebessümleri atmamızdan sonra.
[Fade in- Sofya'da Dans]
Yeni güldürmeçlerle tekrar birlikte olmak ümidiyle; hisleri paylaşmak için. Mutlu akşamlar.
[Fade out- Sofya'da Dans]
söyleyen;
dream endless.
at
00:53
7
mırıltı.
damgalar exxasens, immanu el, pelican, russian circles, yndi halda
