20100312

Müziği Yazmak.















"Yazmak" kavramıyla, daha doğrusu bu kavramı algılayışımızla ilgili bir problemim var. Bunun bir meziyet, olumlu anlamda bir kopukluk olarak idrak edilmesini doğru bulmadığımı anlatmaya çalıştım bir önceki yazımda. Elbette burada "yazarlık" kavramına yönelik bir eleştirim yok, daha çok meseleyi sadece tuşa basma ya da kağıt üzerinde kalem oynatmaya şartlayan algıyla çatışıyorum. Mesele aslında daha efsunlu ve ulvi bir vetire. Meziyet olarak görülmesi gerekenin, düşünce yapısı olduğu kanaatindeyim. Yani herhangi bir konu üzerine dişe dokunur bir fikir yaratabilme yahut yoktan bir konu yaratıp onunla ruha temas edebilme yetisi esas olan. Ne yazık ki artık şeyleri "olduğu hali" ile değil, "göründüğü hali" ile değerlendiğimiz için, yazının görünüşü yani yazının varlığı, düşünce yapısından bağımsız bir meziyet haline bürünüyor. Bu sebeple de yazma halini, düşünme halinden daha çok ciddiye alıyoruz; yazı oranı yükselirken düşünce seviyesi azalıyor.

Bu genel kavramdan daha dar kapsamlı ve ilgimi daha fazla çeken bir başka hususa, "müzik üzerine yazma" meselesine geçebilirim. İlk önce net bir biçimde şunu söylemek istiyorum ki eleştirmenlikten ikrah ediyorum. Kullandığımız anlamıyla, eleştirmenlik şu tip bir tanım aralığı içine giriyor: Başkasının o ya da bu şekilde ürettiği ve sonucu iyi ya da kötü olan bir şeyi, kendi beğeni normlarına göre değerlendiren, sonuç olarak da kendi filtresinden geçirdiği bu üretimi diğer herkesin normlarına etki edecek bir şekilde anlatan kişi. Burada sizce de bir problem yok mu? Yani herkesin farklı beğeni ve algısına göre bir değerlendirmeye gidip ardından da salt kendisine ait olan kriterlere uyuyor ya da uymuyor diye, tüm insanlara yönelik bir önerme ya da önermeme işi sorunlu değil mi?

Hayatını bu şekilde kazanan binlerce insan var. Bu adam müziği şu şekilde seviyor, kitabın böyle yazılmışından hoşlanıyor diye, müziğin ya da kitabın o kriterlere uyup uymamasına göre bir değerlendirmede bulunuyor ve tüm insanlar bu adamın beğenilerini esas alarak kendi seçimlerini yapıyor. Bu işin skor belirleme gibi artık iyice çığrından çıkmış boyutları dahi var ve kişinin beğenisini nominal bir değere dökmesiyle oluşan bu skor, insanlar için satın almak ve almamak arasındaki o kafa karışıklığını giderme işlevi görüyor. Bugün insanlar Metacritic puanlarını, Mtv chartlarını, Pitchfork derecelerini bir standart olarak kullanıyorlar. Beğeniyi rakamsal bir değere dökmenin anlamsızlığı bir tarafa, sanat endüstrisi tamamen bu beğeniler ekseninde şekilleniyor.

Henüz bir kaç gün evvel, altı bin insanın verdiği oylar ile 2010'un en iyi filmi, en iyi yönetmeni, en iyi kostümü, en iyi karpuzu "resmen" seçildi. Önemli dergilerin, gazetelerin eleştirmenleri edebiyat yahut müzik dünyasında peygamber muamelesi görüyor ve beğenilerini manipüle etmek için onlarca yöntem kullanılıyor. Patlamak ya da sönmek, tamamen bu insanların beğenilerine göre şekilleniyor. Bu insanları sokaktaki adamdan farklı kılan hiç bir şey yok. Yani o kitabı okuyan, o albümü dinleyen, o filmi izleyen yanisinin yanisi cebinden parası çıkan adamla, bir gazetede yazı yazan adamın beğenisi arasında bir uçurum yok. Eğer bir farktan bahsetmek gerekirse, bir tanesi tad alma organını daha keskin bir biçimde kullanmaya şartlandırıyor kendini; yemeği çiğnemekten çok tad almaya odaklanıyor ve bunun neticesinde tadı anlatmak istiyor. Ama bu tamamen bir seçim meselesi, insani bir meziyetten ziyade. Son kertede, sokaktaki Simitçi Kasım ile Metacritic skoru veren Jeffrey'nin arasındaki tek fark, Jeffrey'nin kendini beğeni standardı belirlemeye şartlandırması.

Bilhassa müzik endüstrisinin bu beğenileri istismar ettiğini düşünüyorum. Müzik dünyasının devamlı değişen trendlerinin arkasında da tamamen bu yatıyor. Bir sene boyunca tüm dünyanın nu-metal'le yatıp kalkmasının ardından ertesi sene tüm beğeniler indie çerçevesine ulaşıyorsa örneğin, bunun tek sebebi şu televizyon kanalında ya da bu radyo istasyonunda çalışan üç beş kişinin "Bu sene ağırlıklı olarak şunu izletelim/dinletelim" demesinden kaynaklanıyor. Bu adamların beğenilerinin neticesinde de insanlar kararlaştırılmış müzik türlerine yöneliyor. Daha önce de belirttiğim gibi, bu adamların beğeni standartlarının tanrı vergisi bir yönü yok. Buna rağmen karar makamı işlevi görmeleri son derece saçma ve rahatsız edici. En fazla da işin saflığına zarar veren bir durum bu. Ben buna kendimce "beğeni faşizmi" diyorum.

Benzer bir durumu blog'larda da yaşıyoruz. Bir kaç hafta evvel, Kuanta'nın SirensSound isimli -eminim hepinizin varlığından haberdar olduğu- blog'da yer almasının ardından, FriendFeed'de bu beğeni faşizmi üzerine dönen bir tartışma hasıl oldu. SirensSound, çokça kişi tarafından takip edilegelen bir blog ve takip edildiğin güçlü olduğunun bir göstergesiyse eğer, bu yönüyle güçlü olduğunu da söyleyebiliriz. En nihayetinde, kendi halinde müzik yapan ve kendi ülke sınırlarında bile kısıtlı bir dinleyiciyle buluşmuş bir grubun kaderi, SirensSound'da yer aldıktan sonra değişebiliyor. İnsanlar genellikle "bu beğenilmiş ve burada yer almışsa benim de dinlemem için bir nedenim var" diye düşünerek gruba kulak kabartmaya başlıyorlar. Temel paydada, bunun radyo istasyonunda ya da televizyonda yılın müzikal trendlerini seçen, top 100 hazırlayan yahut skor veren adamın yaptığından bir farkı yok.

Bir kaç defa daha söylemiş olduğum gibi, düşünce yapısına yönelik hiç bir şey barındırmayan fakat buna rağmen beğeni makamı haline gelen, link'lediğine itibar edilen bu müzik blog'larını ciddiye almıyor ve saygı beslemiyorum. Herhangi bir albümü, bir hosting servisine upload edip ardından link dağıtmak bana fazlasıyla anlamsız geliyor. Burada hiç kimseyi aşağılama ya da eleştirme niyeti taşımıyorum kesinlikle, yalnız bu link yapıştırmaktan ibaret müzikal beğeni gösterisine hiç bir şekilde anlam veremedim, geçen onca zamana rağmen.

Gel gör ki, işin farklı bir boyutu var. Yazabilmek veya yazamamak üzerine kaleme aldığım bir önceki metine, 13melek kendi sitesinde şöyle bir yanıt vermiş:

"Bu yazıyı fırsat bilip bir müzik post’u içerisinde kendi açımdan birtakım şeyleri açık etmek isterim. The Tingling Dongs’un yeni albümünün müzikalitesi benim derdim, hem de fazlasıyla derdim. Daha doğrusu müzikalitesi değil de The Tingling Dongs’un albümünü dinlerken düşündüklerim, anımsadıklarım, hissettiklerim, bir The Tingling Dongs şarkısı üzerinden anlamlandırdıklarım fazlasıyla derdim. Bu albüm olmasaydı, şu albüm kaydedilmeseydi savrulur giderdim, o albümler var diye hayatımı düzene benzer bir şeye oturtabiliyor, kafamın içinde uçuşanları bir dizgeye sokabiliyorum."

Aslında kendisi, müziğin esasını değerlendirmediğimiz fikrime muhalefet ederken beni doğruluyor. Çünkü bir grubun gitar tonundan, davul tuşesinden ya da vokalistin entonasyonundan değil, o müzikle kurduğu kişisel bağdan bahsediyor. Yani, gün içinde yaşadığı can sıkıcı bir olayın, kız arkadaşının öpücüğünün, kaybettiği en sevdiği kalemin özleminin yarattığı o kümülatif ruh halini anlatmak için bir albümü kullanıyor, içindeki o ruha bir kılıf bularak kelimeleştiriyor, şekil kazandırıyor kimliğine.

Belki sizler bunun farkında değilsiniz, belki ben bile değilim ama burada Isis'ten, The Black Heart Procession'dan, Subheim'dan, Exxasens'ten bahsetmiyorum ben de. Çok güzel bir aşktan, çok kuytu bir korkudan, çok hazin bir özlemden, tırmalayan bir kıskançlıktan, hayvani bir şehvetten, sinir bozucu bir havadan bahsetmek aslında yaptığım tek şey. Bu haliyle kendi adıma eleştiri yaptığımı ve beğenilerimi ortaya koyduğumu söyleyemem, daha ziyade o müzikle en yalın halimle kendimi bağdaştırıyor ve kendimi o müzik üzerinden anlatıyorum. 13melek, Deuss Ex Machina, Marxist Clubber, rahmetli Proodos gibi blog'larda da müzikten çok kişiyi okuyoruz aslında. Ortada bir melodi tantanasından çok kişisel bir durum var. Yanisi, filtreden geçen şeye değil filtreye odaklanmak daha cazip bir hal alıyor, olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda mixtape yapan ve bunu paylaşan blog yazarları da (Sel gibi, Ychorus gibi, Amme-Hizmeti gibi) tamamen kendilerine münhasır bir şey yapıyorlar. Daha da önemlisi, o linklerin arkasında 0 ve 1'lerin değil bir düşüncenin, bir emeğin yatıyor olması.

Sözün özü; bir televizyon kanalındaki, bir radyo istasyonundaki, bir blog'daki üç beş kişinin beğenilerini deniz feneri olarak nitelendirerek, müziğin saflığına ve kişiselliğine zeval getirdiğimizi düşünüyorum. Bir kaç kişinin beğenisinin, genel geçer kanun haline gelmesini engelleyebilecek tek şey de kendi beğenilerimizi idrak etmeye çalışmak. Tabaktaki, bize önerilen yemeği bir an önce bitirmekten çok, yediğimizin tadını çıkarmaya çalışmamız halinde tad alma duyumuz daha da genişleyecek ve karakteristik bir hal kazanacaktır. Öyle ki, en sonunda ne istediğimizi ve ne tercih edeceğimizi biliyor ve bu tercihi sadece kendimiz yapıyor olacağız. Bu haliyle, sanatı endüstrileştiren "eleştirmen" kavramını tekrar tarihe gömmemiz ve sanatı olduğu gibi değerlendirmemiz mümkün.

Biliyorum ki bir çoğunuz da bu blog'u benim beğenilerim ile kendi beğenileriniz arasında kurduğunuz bağ sebebiyle takip ediyorsunuz. Bunu yapmanıza gerek yok, last.fm sizin için daha büyük bir kolaylık sunuyor. Beğenilerinizi rafine eden, benzer beğeni profilleri sunan ve bu şekilde size yeni önerilerde bulunan çok geniş bir sistem varken blog takip etme ya da forum kurcalama gibi nispeten daha meşaketli işlerle kendinizi meşgul etmeniz lüzumsuz. Şahsen ben müzikal içeriğe sahip blog'ları ihtiva ettiği müzikler için değil, yazarının müzik ile kurduğu kişisel bağların eşsizliği sebebiyle takip ediyorum ve bu şekilde dinlediğim müziğe çok daha farklı bir anlam yükleyebilmeye muvaffak oluyorum. Hepinize de bu gözlükleri tavsiye ederim, Avatar'dan daha eğlenceli ve daha göz kamaştırıcı olduğunun garantisini verebilirim.

20100311

Yazabilmek veya Yazamamak.











Blog camiasına üye olan, kendi aralarında bir çeşit iletişim köprüsü kurmuş insanlar var. Kurdukları bu köprülerle, siberboşlukta salınan adaları birbirine bağlıyor ve oluşan bu -artık tekil- sisteme "blogosfer" diyorlar. İşte bu blogosferin nevi şahsına münhasır kuralları, oyunları, paranoyaları, güç savaşları, ihtirasları var. Ben bu farklı farklı ayrımdan, neler dönmüş neler fasiküllerinden, iletişim köprüleri arasında son sürat ilerleyen göz alıcı arabalardan bihaberim genelde. Bırak siberboşlukta iletişim köprüleri kurmayı, otobüs yolculuklarında iletişim kündesine gelmeyeyim diye en sapa saatleri seçmeye çalışan biriyim nihayetinde. Yine de gözlemlediğim, takip ettiğim şeyler yok değil. Mesela bu blogosferin, birbirini mimleme üzerine kurulu bir oyunu mevcut ki, bunu da Fenasi sayesinde öğrendim. Sağolsun, kendi yazısında Limbo Pillow'u takibe şayan bulduğunu yazmış -oyunun tabiriyle mimlemiş- ve şimdi de benim takip ettiğim blog'ları sayarak, yani mimleyerek, bir yazı yazmam için topu bana atmış. Yani beni ebe yapmış.

Ben uzun bir süredir tatildeydim, dolayısıyla oyunu devam ettirecek bir yazı karalayamadım. Lakin gözün gözü görmediği kadar karanlık mağara girişlerinde oturup kurbağa konçertosu dinlemekten arda kalan vaktimde blog'lar üzerine, daha da genel bir bakışla yazma üzerine düşünme fırsatım oldu.

Fenasi'ye verdiğim cevap bu bağlamda belirleyici bir temel hazırlıyor düşünceme. Yani biz, aslında müzik yazarken, futbol yazarken, erotizm yazarken sadece kelamımıza bir kılıf uyduruyoruz. Aslında hiç birimizin derdi The Tingling Dongs'un yeni albümünün müzikalitesi değil yahut upuzun bacakları bileklerinden kavrayıp hırlayarak sevişmenin menkıbesini yazma gibi bir misyon yüklemiyoruz kendimize, Galatasaray da bu maçta niye yenildi diye analiz yaparken aslında Sabri Sarıoğlu'nun basiretsizliğinden bahsetme zorunluluğu hissetmiyoruz. Tek derdimiz, içimizde kıvranıp duran o şekilsiz sözleri karıştırıp bulamaç haline getirdikten sonra bir kek kalıbına dökmek ve ortaya afiyetle yenebilecek bir şey çıkarmak. Kekin şekli ya da ağırlıklı tadı ne olursa olsun umrumuzda değil pek, esas olan kendi elimizle, kendi enerjimizle yaptığımız bir şeyi yenebilecek bir kıvama sokabilmek. The Tingling Dongs'un davulcusu, ayak parmağındaki siyah ojeler ya da Frank Rijkaard'ın oyunu okuyamayışı sadece önemsiz birer detay bu yüzden.

Gel gör ki hepimiz yaptığımız şeyi fazlasıyla ciddiye alıyoruz. Örneğin, blogosferin reklamcılar tarafından da keşfiyle birlikte, reklamcılar artık klasik iletişim araçlarının yanı sıra bloglara da meyletmeye başladılar. Bu sebeple yaptıkları promosyonlar ile insanların kendilerine ne kadar fazla değer yüklediğini görebiliyoruz. Mesela bu promosyonlardan yararlanamayan blog yazarlarının "yazarlık yeteneği / blog kalitesi / promosyondan yararlanma meyli" gibi 3 boyutlu diyagramlara girmesi bana fazlasıyla acıklı geliyor. Ya da yaptığı tek şey klavyenin tuşlarına basmak olan ve bunu da oldukça zayıf bir şekilde yapan, fakat kılıfını renkli bir şekilde seçtiği için bir çok kişi tarafından takip edilen, bu yüzden de kendisine ulaşılamaz bir kıymet yükleyen birinin söylemlerinden bahsedebiliriz. Bunlar bilhassa son zamanlarda sıkça karşılaştığımız ve kanıksamaya başladığımız olaylar haline gelmeye başladı.

Ben bu durumu olabildiğince basit görmeye çalışıyorum. En nihayetinde her insan gibi düşünüyor, düşündüğümüzü ama doğru ama yanlış, ama edebi ama karmaşık bir şekilde yansıtıyoruz. Bu yansımanın blog vasıtasıyla olması ya da bir şehirler arası otobüs yolculuğunda vuku bulması arasında da hiç bir fark yok. Ama zihnimizdeki yazar imgesi, bizi bu basitliği sorgulamaya itiyor. Yani delice yazan bir Hemingway, yazdıklarını yakması için arkadaşına teslim eden -ama arkadaşının bu isteğe uymayacağını da köpek gibi bilen- bir Kafka, ölülerle konuştuğu öne sürülen Stephen King; hepsinin o tanrısal meziyetleri, toplumdan soyutlanmalarına yol açmış altın ruhları, hayatlarını kalem ve kağıttan ibaret görmeleri bizim kafamızı karıştırıyor. Kendimizi bu mertebeye uygun görüyor olmalıyız istemeden de olsa, bir kaç paragraf boyunca klavye tuşlarına bastığımız için "diğerleri ve ben" gibi bir ayrıma gidiyoruz. Üst perdeden konuşabilmek için herhangi bir sitede herhangi bir şeyler yazabilmek yeterli gibi gözüküyor. Üstelik bu sadece blog'lar ile alakalı bir durum da değil. Yani oturup bir kitap yazabilmek ve bu kitabı bir şekilde bastırabiliyor olabilmek de gerçekten büyük bir meziyet değil. Çok kısa sayılabilecek bir sürede çok saçma bir kitabın yazımını gerçekleştirdikten sonra hala soğan kestiğimi düşündüğümde, kitap yazmanın bohemleşme ve toplumdan soyutlanma için yeter bir kıstas olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Ama bu yine de blog yazarlarının kıymetsiz olduğu anlamına gelmiyor. Meseleyi daha geniş bir çerçevede değerlendirebilen ve bu şekilde okuyucuya artı değer kazandıran bir çok blog var. Yazının başında bahis konusu ettiğim mimleme oyununu devam ettirmek istesem de, başka blogları açık bir şekilde değerlendirmeye tabi tutmaktan çekinmeye çalışıyorum. Yani en başından beri burada başka blogların linkini vermeme gibi bir prensip belirledim, her ne kadar severek takip ettiğim onlarca kişi olsa da. Şimdi burada eğer sınırlı bir sayıda övgüye mazhar bulduğum bloglardan bahsedersem, bahsetmediğim fakat saygı beslediğim diğerlerine büyük bir haksızlık yapacağımı düşünüyorum. Bunu yapmayacağım.

Bloglar üzerine edeceğim bir kaç kelam daha var. Ama müzik-blog ilişkisi gibi daha dar bir çerçevede yer alacak bu bir kaç kelimeyi daha farklı bir yazıya saklamak istiyorum.

20100303

Emancipator - Safe In The Steep Cliffs






















İnsan hiç bir zaman "oldum" dememeli, diyememeli de. Ne olduğumuzun, ne aşamaya geldiğimizin kendi içinde bir değerlendirmesini yapmak bütünüyle imkansız çünkü, saçma da aynı zamanda. Ama şu an ne olduğumuzu, geçmişte ne olduğumuza göre değerlendirdiğimizde değişkenliğin damarına girebiliyor, bunu hissedebiliyoruz. Belki de bu yüzden, geçmişteki halinden utanç duyma dürtüsü, nasıl yapabildim sorgusu değişimin sureti haline geliyor. Rölativizmin hüküm sürdüğü bir Einstein evreninde salınıyoruz zira, değişim dediğimiz şey de bir hologram gibi; resmin kendisi değil değişen, senin nereden baktığın.

Emancipator'a olduğu haliyle, dümdüz karşıdan baktığım zaman bir hayli etkilenmiştim. İlk albümü Soon It Will Be Cold Enough için yazdığım yazıda Efterklang'in bile adını alacak kadar hem de. Oysa Emancipator resmini farklı bir aşamadan, farklı bir yönden, yeni bir albümle değerlendirdiğimde geçmişte ne kadar yanıldığımı anlıyorum. "Olmuş" dediğim Emancipator'ın olacak ne kadar çok şeyi varmış, bizzat şahit oluyorum.

Ancak bu değişimin muhasebesini yaparken çok da katı olmamak gerekiyor. Nihayetinde Emancipator, yani Doug Appling, ilk albümünü çıkardığında sadece 19 yaşındaydı. Bu tamamen altyapıda yetişmekte olan bir oyuncunun zamanla üst ligin tozunu attırmasına şahit olmak gibi bir şey, değişime tanık olmanın belki de en güzel tarafı bu. Öte yandan, kendisiyle ilgili özel malumatım olduğu için, ne gibi sıkıntılarla ne gibi finansal zorluklarla karşılaştığını bildiğim için, Emancipator'a duyduğum saygı katmerleniyor.

Nihayetinde Safe In The Steep Cliffs için geçmişe kıyasla bir hayli yol kat etmiş, olmasa da büyük ölçüde pişmiş bir müzisyenin elinden çıktığını söylemem lazım. Yaklaşık 3 sene içerisinde Emancipator kendisini felaket derecede geliştirmiş, artık sadece elektronik müzik icracısı olarak anılacak noktayı aşmış. Bilhassa şarkılarda önemli bir yer alan yaylı kompozisyonları gerçekten takdire şayan. Bir önceki albümde yer alan Anthem'in yaylı partisyonunu TRT-2 jeneriklerinde duyduğum zaman yaşadığım o tuhaf heyecanı şimdi neredeyse her şarkıda yaşayabiliyorum bu albümde. Çok da sık ortaya çıkmayan ve boşu olmayan albümler vardır; Safe In The Steep Cliffs kesinlikle bu tanıma uyuyor.

Evvelce Emancipator için "ismini daha sık duyacağız" demişim, şimdi bu savımı daha da güçlü bir şekilde yeniden dillendiriyorum. Gerek başka sanatçıların albümlerindeki prodüksiyonları, gerek kendi ismi altında biteviye ilerlettiği müziğiyle Emancipator'ın sadece önemli değil, çok önemli bir figür olacağına yönelik inancım arttı diyebilirim.


Sanatçı: Emancipator
Albüm: Safe In The Steep Cliffs

Şarkı listesi:
1- Greenland
2- Black Lake
3- Jet Stream
4- Kamakura
5- All Through The Night
6- Old Devil
7- Nevergreen
8- Ares
9- Rattlesnakes
10- Bury Them Bones
11- Vines
12- Hill Sighed
13- Siren
14- Safe In The Steep Cliffs

DOWNLOAD.

20100201

Shrinebuilder - Shrinebuilder






















İman ettiğiniz tüm değerlere bir bakın; imanın el değmeden hazırlanmış, gelip bizi bulmuş yahut içimize doğmuş, ezelî ve ebedî mutlak gerçeklerin bir sonucu olduğunu düşünürüz. Halbuki iman etmek bir tercihtir, bir seçimdir, farkında olmasak bile bilerek iman etmeyi seçeriz. Çünkü emin olmak, güvende hissetmek imana bağlıdır, bir inanç hususudur; "emniyet" ve "iman" kelimeleri bile aynı göbek bağını paylaşırlar.

Varıp varabileceğimiz nihai menzilin rüzgarın ritmiyle dans eden bir selvi ağacının gölgesindeki toprağın iki metre altı olduğuna inanma fikri güven vermediği için Tanrı'ya inanmayı tercih ederiz, yaptığımız tüm bu utanç verici hareketlerin bir kimyasal reaksiyona ya da salt şehvete dayanma fikri güven vermediği için aşka inanmayı seçeriz, bu sonsuz büyüklüğün içinde nefes alıp düşünebilen ve karar verebilen yegane canlılar olma fikri fevkalade endişe verici bir yalnızlığı da beraberinde getireceği için uzaylılara inanmayı tercih ederiz, deli divane gibi sevdiğimiz insanların gün gelip de toprağın altında çürüyüp bir hiç olması fikrinden ölesiye korktuğumuz için hayaletlere inanmak işimize gelir, asla değiştiremeyeceğimiz gerçeklere müdahale edebileceğimizi zannederek büyülere inanmak isteriz. Ama tüm bunlar olmasaydı, imanı ruhumuzdan silip salt katı gerçeklerle başbaşa kalsaydık? Ne anlamı kalırdı ki o zaman umut etmenin, hayal kurmanın, gördüğümüz rüyanın iyi bir şeylere vesile olacağını düşünerek günü mutlu geçirmenin. O yüzden hepimiz az da olsa bir şeylere iman ediyoruz, fuzuli bulsak da, gerçekle bağdaşmadığını düşünsek de.

Ben de gerçek olmadığını bildiğim pek çok şeye iman ediyorum, böylesi işime geliyor, oynayacak geniş bir alan sunuyor belki. Tüm bunlar arasında en fazla büyülerin gerçekliğine inanmayı, sahiden de sarsılmaz bir bilinçle iman etmeyi istemişimdir, eğer bunu başarabilseydim çok daha geniş bir tahayyül zeminine sahip olur, kendimi çok daha fazla emniyette hissederdim. İmanımın büyüler konusunda hiç de kuvvetli olmamasına rağmen neredeyse en ufak olayları bir belirti olarak algılamaya çalışmam da bu yüzden anlaşılabilir bir durum.

Shrinebuilder'ı dinlerken bu belirtilerin hiç olmadığı kadar kuvvetli, kararlı olduğunu hissettim: Büyülere inanmaya bir arpa boyu uzaklıktaydım. Bir avuç adamotu, bir saç teli, bir kağıt parçası ve zikrin aklın almayacağı sonuçlar doğurması ne kadar uzak ihtimalse çelikten yapılmış tellerden ve hayvan derisinden yapılmış davullardan çıkan müziğin aklın almayacağı sonuçlar doğurması o kadar yakın bir ihtimaldi. Büyülenmek dediğimiz durum tam da bu işte, inanmasan da büyünün gerçek olduğuna ihtimal verdiğin ve hatta o büyünün etkisinde olduğunu hissettiğin o ufacık an. Sonradan tekrar ve tekrar yaşamak isteyeceğin bir an.

Bu hissi bir müzik vasıtasıyla hissetmem çok yaygın bir durum değil. Evet çokça etkilenir, karnıma çok sert bir yumruk yemiş kadar yoğun bir şekilde hissedebilirim ama metabolizmamın döngüsüne bu kadar uyan bir müzikle karşılaşıp o müziğin vücut mekaniklerimi manipüle ettiğine iman etmem pek az vuku bulan bir olaydır. Galiba bu durumu bir tek Tool'un başyapıtı Lateralus'ta bu kadar yoğun bir şekilde yaşamıştım. Shrinebuilder'ın yaptığı müzik her ne kadar çok farklı bir kategoride değerlendirilecek olsa da, Tool'un müziğinin içindeki o sallanan sarkaçlar, içiçe giren boyutlar mebzul miktarda mevcut.

En başta söylenecek seyi en sonda söylemek tuhaf ama Shrinebuilder şu "all-star" gruplardan biri. Yani başka başka gruplarla rüşdünü ispatlamış, takip edilir olmuş müzisyenlerden müteşekkil bir grup. Sludge mesihi, Neurosis'in aortu Scott Kelly'ye OM, The Obsessed, Melvins gibi stoner havarisi grupların üyeleri eşlik ediyor. İşte böyle bir denklemin sağ tarafına düşen grubun stüdyoya girdiğinde hiç bir çarpana, kalıba, soru işaretine bağlı kalmadığı o kadar açık ki. Şarkıların janr tanım aralıklarına düşen hiç bir bütünlüğü yok ve bu tabii olarak muazzam bir kaos ortaya çıkarıyor. Gel gör ki bu ortaya çıkan kaos bile kendi içinde bir bütünselliğe, bir nizama sahip ve tam da bu yüzden evrenin sırrını ihtiva ediyormuş gibi geliyor dinleyiciye.

Yan projelere, "all-star" gruplara, hadi girelim kafamıza göre çalalım dürtüsünden doğmuş müziklere mesafeliyimdir. Lakin Shrinebuilder bir çok yönüyle olduğu gibi bu yönüyle de müstesna olmuş bir grup diyebilirim. Tüm bu büyünün sadece üç günde gerçekleşen bir ritüelin sonucu olması da grup elemanlarının ruhlarındaki efsundan kaynaklanıyor olmalı. Herkes bu büyüden etkilenir mi, ruhları sönmüş mumun dumanı gibi çalkalanır mı bilmiyorum. Fakat ben ilk defa bu kadar iman ediyor, emniyette hissediyorum.


Sanatçı: Shrinebuilder
Albüm: Shrinebuilder

Şarkı listesi:
1- Solar Benediction
2- Pyramid Of The Moon
3- Blind For All To See
4- The Architect
5- Science Of Anger

DOWNLOAD.

20100127

Senin Hikayen.
























Sen hatırlamıyorsun ama reklam filmi müziği eşliğinde dans ederken 18 aylıktın; annen ve babanın reklam kuşağını sevmesine neden olmuştu bu dans, eve gelen herkese muhakkak gösterilirdi, "müziğe yatkın olacak bu" imasıyla elbette. Eve gelen misafirlerden sonra annen ve baban da sıkıldı, sen de daha eğlenceli şeyler keşfettin, tüm oyuncaklarını ağzına sokmak gibi. O dansından ilkokul yıllarına kadar bir daha müzikle hiç bir alakan olmayacaktı, ilkokulda ise sana öğretilen marşları, izci şarkılarını ve en çok da melodileri çok çabuk algılanabilen hafif müzikeri dinleyecektin. İlk idolün Michael Jackson'dı ama daha o zamandan gelen bir alışkanlıkla popüler olandan soğuyacaktın, işin komiği bunu yapan tek kişi olduğuna inanmandı, bu şekilde kendine bir özellik payesi biçmiştin. Herkesin aynı yola başvurduğundan haberin yoktu.

O zamandan edindiğin ve hayat boyu kurtulamayacağın bir alışkanlık da Türkçe sözlü müziğe veba muamelesi yapmandı. Ev temizlerken bir türkü mırıldanan anneni diğerleri gibi görecektin, zorla götürüldüğün düğünlerde baban yarı sarhoş halay çekerken ondan utanacaktın. Senin amacın öğretmenin çocuğu gibi olmaktı, ortaokula geçince sen de onun gibi olacak bütün ilkokul öğrencilerini kendine hayran bırakacaktın, onun dinlediği müzikleri dinleyecek, saçlarını onun gibi yapacak, onun gibi giyinecektin.

Sahiden de ortaokula başlayıp o çirkin üniformayı giydiğinde bütün ilkokul öğrencileri sana hayrandı ama senin amacın onları değil, karşı cinsi etkilemek olmuştu. Metallica ve Slayer dinliyordun, Megadeth'in ismini Megadeath olarak yazmıştın yeşil asker çantasının üzerine tükenmez kalemle ama olsun, nasıl olsa kimse anlamıyordu. En ufağı üzerine bir beden büyük gelen t-shirt'leri almak için babanla kavga etmiştin, en sonunda bir şekilde kabul ettirdin ama baban seni o halde görünce "Ne bu hal" diye bağırmış, sen yatağında cinselliğinin abecesini öğrenirken annenle uzun uzun konuşmuştu, endişeliydi. Oysa sen dinlediğinin ne olduğunu herkes bilsin istiyordun, herkes diğerlerinden ne kadar farklı ve özel olduğunu anlamalıydı. T-shirt'ler bir başlangıçtı ama bir süre sonra zaten herkesin Metallica dinliyor olduğunu fark etmeye başladın, sana kalırsa hepsi senden özenmişti. İlk başta hoşuna gitmişti, doğru yolu gösterdiğini düşünmüştün ama sonra özelliğini kaybedeceğini düşünerek "Metallica bozdu" demeye, dinleyicilerinin bunun farkında olmadığını söylemeye başladın. Onlardan farklı olduğunu kanıtlamak için dinlemesi daha zor müzikleri tercih etmeye başladın. Ah, ilk brutal ve scream vokali duyduğunda tahammül edememiştin duyduğun şeye ama olsun, değerdi.

Liseyi black metal ve death metalle geçirdin, dinlediğin müzikler sertleştikçe tavırların da sertleşiyor, giydiklerin ve saçların diğerleri tarafından daha katlanılamaz bir hal alıyordu. O lanet saçların ve serseri kıyafetlerin yüzünden babanla kaç defa kavga ettin, annen kaç defa araya girdi, sen onlardan her seferinde daha çok nefret ettin, 20 sene sonra gırtlak kanseri olacak Danimarkalı bir adamı daha çok severken. Ama hayatın boyunca peşini bırakmayacak o lanetle bir kez daha karşılaştın: tek değildin. O yüzden saçlarından da, kıyafetlerinden de vazgeçtin, Satanizm'e inanmayı aptalca bulmaya başladın çünkü bir Tanrı yoktu. Bu yüzden din bilgisi öğretmeniyle kavga eder, onu alt ederek dinin kalbine çelik bir bıçak saplayacağına inanırdın. "Ben bütün kitapları okudum da söylüyorum!" en sık başvurduğun yalandı, Küçük İskender'den ve Penguen'den başka hiç bir şey okumuyordun. Hayatın ne kadar renksizse, kıyafetlerin bir o kadar renkli olmaya başlamıştı. Pantolonların bollaşmış, çizmeler yerini adidas'a bırakmıştı, yeni kimliğin alternatif metaldi. Karşı cinsle olan tüm iletişimin bocaladığı, asla yeterince sevilmediğin ve içindeki o doymak bilmeyen beğenilme arzusunu bir türlü doyuramadığın için arada mebzul miktarda Anathema ve Tiamat dinlemekten de geri kalmıyordun. Zamanla bu hüzün ihtiyacını emo'dan gidermeye başladın; t-shirt'lerini değiştirmesen de pantolonun daralmış, saçın düzleşmiş, adidas'ların Vans olmuştu.

Üniversiteye başlayınca internette daha çok zaman geçirebilir olmuştun, her ne kadar diğer ev arkadaşların son derece gereksiz aktivitelerle internet hızını düşürseler ve bu çoğu zaman büyük kavgalara yol açsa da yat artık diyen bir baba ve müziğin sesinden rahatsız olan bir anne yoktu. Ekşi Sözlük'ü ve mp3'ü keşfettin, ardından da arkadaşlık sitelerini, sosyal network'leri. Artık üniversitede okuduğun için büyüdüğünü düşünmeye başladın, alternatif metal çocukların dinlediği bir müzikti, herkes zaten emo dinliyordu ve emo'yla dalga geçmeye başlamıştın bile, bol ve renkli kıyafetlerle komik gözüktüğünü nihayet idrak edebildin. The Smiths, The Cure, Leonard Cohen, Tom Waits dinlemeye başladın, hiç birini asla sevmedin, sevemedin ama bunu kimseye itiraf edemedin. Kötü müziğe tahammül etme sınırların genişlediğinde CocoRosie, Xiu Xiu gibi gruplarla tanıştın; ikrah ettiğini yine kimseye itiraf edemesen de evde olmadığın zamanlarda açtığın müzikle Last.FM'de büyük bir Xiu Xiu hayranı portresi çizebilmiştin.

İnternetin en güzel yanı buydu, olmak zorunda değil, görünmek zorundaydın. Müziği dinler görünmek için dinlemene bile gerek yoktu, bir şeyi bilir görünmek için bilmene de. Yine babanla ettiğin kavgalardan sonra onu bir dijital fotoğraf makinası almaya ikna ettin, görünme çabalarına görüyü de soktun. Deviantart'ta sergilediğin fotoğraflar bir süre sonra Facebook'a yüklenecekti. Güzel gözükmediğini düşündüğün binlerce fotoğrafı 0 ve 1'lere ayırırken nadir bir kaç tanesini herkesle paylaştın, paylaştıklarınla flört ettin ama daha fazla ileri gidemediniz. Zaten sen de internetten sıkılmaya başlamış, Facebook hesabını dondurmuş -kıro kaynıyordu ve herkes oradaydı- hayatın dışarıda olduğunu keşfetmiştin bile.

Daha fazla dışarı çıktığın ve artık müziğini internette dinleyemeyeceğin için yeni bir çözüme muhtaçtın. Babanla yine günlerce kavga edip teknoloji ve müzik aşkı gibi argümanlar kullandıktan sonra bir iPod'a kavuştun. İki gün sonra bir şekilde çizecek ve 5 ay sonra yenisini almak için "eskidi, daha iyi modeli çıktı" gibi argümanlar hazırlamaya başlayacaktın. Öte yandan harcamaların ayyuka çıkmıştı, daha fazla dışarı çıkmak demek daha fazla pantolon, daha fazla t-shirt, daha fazla ayakkabı demekti. Aynı renk ve aynı model olan 3 tane ayakkabın varken yenisini aldığın için baban kredi kartını iptal etmeseydi daha mutlu olabilirdin. Zaten bir süre sonra pahalı markaların modası geçmişti; tahammül edemeyeceğin müzikler dinlemek yerine geçmişin o kadim ve kadife müziğini dinlediğin barlarda ve konser salonlarında ikinci el kıyafetlerle ya da ebeveynlerinin eskileriyle salınıyordun.

Geçmişten geleceğe yaptığın geniş adımlı sıçrayışla elektronik müzik dinlemeye başlaman da uzun sürmedi. Her zamanki gibi iPod'unun içindeki "genre" kısmının yoğunluğuna uygun olarak kıyafetlerin de değişti. Neden bilinmez, Bizimkiler'deki Kapıcı Cafer'in masa örtüsü niyetine kullandığı siyah kırmızı kareli kumaşı gömleğinde, eteğinde, montunda kullanmaya başladın. Vücudundaki tüy oranı gözle görülebilir bir şekilde artarken sen daha güzel olduğuna inanıyordun. Anlamsız bir biçimde analogu över, iPod'a bu kadar bağlıyken kasetleri ve plakları fanatikçe savunurken dijital fotoğraf makinesinin yerini de önce Canon A1, sonra Holga alıyordu. Geçmişe ait duyduğun bu tanımlanamaz obje fetişiyle, ilkokulda hesap makinesi ve entegre infraredi yok diye burun kıvırdığın Casio saatini de şimdi haftalığının yarı fiyatına alıyordun.

Bir süre sonra modayla ilgili bir blog açtın ama twitter'ın daha az emek istediğini anladıktan sonra blog'dan sıkıldın. Facebook hesabını tekrar aktif hale getirdin, Farmville oynarken artık neo-classic dinliyordun; dışarı çıkmaktan da vazgeçtin, hepsi çocuk gibi davranan aptallardı, senin kadar bilgin ve olgun değillerdi. Dışarı çıktığın nadir zamanlarda giydiğin kıyafetler de klasikleşmeye başladı, elbiseler ya da süveterler, en sonunda büyüdüğünden tamamen emindin. Eski filmleri seyrettiğini söylemek için o katlanılmaz Casablanca'ya bile katlandın, Gone With The Wind'i dilinden düşürmedin, Chelovek S Kino-apparatom'u bulmak için harcadığın zamanı Felsefe Taşı'nı bulmak için harcasaydın eminim ki şimdi evinde altın üretiyor olurdun. Bir kaç dergiye sinemayla ilgili yazı gönderdiysen de geri dönmediler, yine de sen film festivallerini hiç kaçırmadın. Konserlere gittiğin gibi film festivallerine gitmeden önce de saatlerini ayna karşısında geçirir, göze batmak için elinden gelen her şeyi yapardın. Çoğu kişi sana bakıp gülerdi, kıskançlıktan olduğunu düşünürdün. Kimse senin gibi değildi, olamazdı da, hakkında ne söylüyorlarsa hepsi sana duydukları haset yüzündendi.

Günün birinde bir yerlerde hikayene rastladın, başkasınınkiyle karıştırdın.

20100123

Ólafur Arnalds - Dyad 1909






















Bundan tam 2 yıl önce, yılbaşını nasıl geçireceğimizi planlıyor, yeni yılla ilgili hatırlamayacağımız değişiklikler planlıyor, tutmayacağımız sözler veriyorduk; hiç bir şey farklı değildi. Bundan tam 2 yıl önce Ólafur Arnalds'ın ilk albümü Eulogy For Evolution menşeili ses dalgaları kulağımızdan içeri giriyor, üç ufak kemikciği titreştiriyor, oradan beynimize ulaşıp ruhumuzu koyu kırmızı bir renge boyuyordu.

Hiç bir şey yine farklı değil 2 yıl önceden; Arnalds’ın ilk albümünün çıkışından tam 2 yıl sonra bu sefer yeni bir kaydın ses dalgaları var kulağımızda ve ruhumuz sulu boya yaparken fırçayı temizlediğimiz o bardaktaki su gibi rengarenk. İlk albümüyle ne olacağını usulca fısıldamış olan Ólafur Arnalds, en sonunda ne olduğunu gümbür gümbür haykırıyor Dyad 1909 ile; kendi halinde beste yapan ve bu besteleri kısıtlı bir kitleyle paylaşabilen bir müzisyenin Wayne Mc Gregor gibi ünlü ve mühim bir koreografın yeni oyunu için besteler yapan bir müzisyene dönüşmesini keyifle ve biraz da gururla izliyoruz.

Dyad 1909, bir sahne performansına eşlik edecek müziklerin toplandığı bir albüm. Viğ Vorum Sma..., Lokaou Augunum,3326 gibi aşina olduğumuz eski Ólafur Arnalds eserlerinde hem Arnalds’ın var olanı değiştirmekteki başarısına hem de çalıştığı prodüktörün ona kattıklarını görmek umut verici. Albümle ilgili bir diğer cezbedici nokta ise, albümün yapım aşamasının çeşitli sosyal platformlarda neredeyse adım adım irdelenmiş, sıfırdan varoluşuna kadar geçen zamanın sergilenmiş olması.

("Dergi yazısı" formatına göz kırpan yazılarımı buraya taşımamaya çalışsam da bu seferlik bir istisna yapabileceğimizi düşünüyorum. Yazı bant'ın Ocak-Şubat 2010 sayısında yer aldı.)


Sanatçı: Ólafur Arnalds
Albüm: Dyad 1909

Şarkı listesi:
1- ...og lengra
2- 3326
3- Brotsjor
4- Fra upphafi
5- Lokaou Augunum (Dyad 1909 Version)
6- Til Enda
7- Viğ Vorum Sma... (Dyad 1909 Version)


DOWNLOAD.

20100119

Álfheimr - These Songs We Sing Will Fade To Silence
























Ortalama 80 kilogramlık et yiyen bakteriler olarak yaşadığımız bu dünyada, en hızlı ve en çabuk tüketilen sanat dalı olan müziğe dair kavramların etlerini kemirdiğimiz, ortada bir kaç parça kemik, tırnak, diş ve saç teli bırakıp daha da şişkin bir vaziyette yolumuza devam ettiğimiz malum. Her bir organından tutup çekiştirmeden, dişlerimizi derisine geçirmeden önce "indie" kavramı da bir janrdan fazlasıydı. Bugünlerde düşük tempolu, yumuşak geçişli, basit akorlu ve düşük oktavlı bir müzik janrı olarak tanımlayageldiğimiz indie, kıpkırmızı yanaklara sahip olduğu vakitte plak şirketlerinden bağımsız müzik yapan idealist bir müzik akımını temsil etmekteydi. Punk'ın o meşhur "do it your self" öğretisinden geldiğimi defaatle dile getirmiştim, dumanı üzerinde tüten bir yazıyla müzik endüstrisine yaklaşımımı da çok net bir biçimde dile getirdim; hal böyleyken bağımsız -indie- sanatçılara özel bir alaka besliyor olmam da normal.

Álfheimr, Özgürlükler Ülkesi'nin en batısında yaşayan Madison'ın projesi. These Songs We Sing Will Fade to Silence albümünü kendi başına çıkarmış Madison, albümün her aşamasıyla bizzat kendi ilgilenmiş. Bu yüzden öznellik kokuyor bu albüm bir hayli ve ben bu yüzden seviyorum böyle albümleri. Evet duyduğumuzda aklımızın yerinden oynamasına sebep olacak denli karmaşık bir müzik vaad etmiyor bu albüm, bir müzikal dehayı işaret eden besteler içermiyor ya da plak şirketlerini peşinden koşturacak bir yenilik de taşımıyor ama fena halde insan kokuyor işte. Öte yandan elektronik bazlı müziğin artık çocuk oyuncağı olduğu ve hominidae familyasına dahil olan her canlının rahatlıkla elektronik müzik yapıp Urban Outfitters yahut American Apparel'dan da alış veriş yapmayı ihimal etmeyerek kendine sanatkar dediği şu zamanlarda Álfheimr'in müziği itinayı sonuna kadar hak ediyor.

Lakin Álfheimr'i mütena bulduğum esas husus müziğinden ziyade söylemleri. Albümünü bedava paylaşan Madison, dijitalize edip .rar dosyalarına sıkıştırdığı ilhamının yanına bir metin dosyası ekleyerek dinleyicisiyle tek taraflı bir iletişime geçmiş. En mühimi, müzik için para verilmesi gerekliliğini reddettiğini fakat dijital gitarlar kullandığı bu şarkılar yerine gerçek gitarları kullanarak müzik yapma arzusuna ulaşmak için bir gitar almak istediğini, bu yüzden de yardımların müziğine ne kadar katkıda bulunacağını vurgulamış. Nazar-ı dikkatimi celbeden bu metni okuduktan sonra Madison'ın MySpace'ine girerek fikr-i takipte bulunmak istedim; bir dinleyicinin sahiden de Madison'ın ihtiyacı olan gitarı alması için ona yardımda bulunduğunu görmek bir hayli hoşuma gitti. Bu samimiyet, yakınlık, açık sözlülük o kadar arzuladığım bir şey ki, hiç de adetim olmadığı şekilde Madison'a mesaj atarak konuşmak istediğimi söyledim. En nihayetinde Limbo Pillow için de bir ilk olacak biçimde ufak çaplı bir röportaj yapmaya karar verdik. Dünyanın diğer ucundaki bir adamın yaptığı müzik bu noktadan sonra annesinin kek sevgisi yüzünden dişil bir isme sahip olan sınıf arkadaşımın, iş arkadaşımın müziği oluverdi.


d.e.: Melodiler kafamızın içinde dönüp duruyor, bazen parkta oturup insanları izlerken bazen işte ya da dersteyken sonra da bir şarkı haline geliyor. Bu albümdeki şarkılar nasıl oluştu, işte ya da okuldayken mi?
Madison: Albümü kaydederken çalışıyordum, açıkçası okula gidecek param da pek yoktu. Ama şarkıların çoğu uyumadan hemen önce ortaya çıktı diyebilirim. Albümün neredeyse yarısı, uyumadan hemen önce not defterime karaladığım fikirlerden ya da melodi parçacıklarından müteşekkil.

d.e.: Tüm bu finansal problemlerle boğuşurken ve iş rutinine hapsolmuşken böyle dolu bir albüme imza atmak zor olmadı mı?
Madison: Albümdeki tüm kayıtları ben gerçekleştirdim, mixing ve mastering'ini ben yaptım; albüm için gerçekten çok düşük bir bütçeyle çalışmak zorundaydım. Şarkılarla ilgili bazı fikirlerim vardı daha evvel ama bir anda gelen bir ilhamla her şeyi tek bir fikir çerçevesine oturtmaya karar verdim. Gelişigüzel bir şekilde oldu her şey ama ortaya çıkan sonuç da beni memnun etti, ben de üzerine gittim.

d.e.: O halde bir amacın, bir sebebin vardı. Neydi bu?
Madison: Evet, tuhaftır ki bir amacım varmış gibi hissediyordum, sanki yapmam gereken bir şeyi yapıyormuşum gibi. Hiç bir zaman kelimelerle aram iyi değildi, galiba albümün duygusal çıkış noktası tamamen buydu.

d.e.: Peki esas amaç ne, varmak istediğin nokta? Dünya turuna çıkmak mı, rock-star olup milyonlar kazanmak mı?
Madison: Müziğimin şimdiki halinden daha popüler olabileceğini sanmıyorum, olsa bile bu çok büyük bir sürpriz olurdu. Ama internet üzerinde oluşan bir dinleyici kitlesi var; Japonyadaki, Macaristandaki, Türkiyedeki insanların müziğini dinleyip bundan etkilenmesi bile başlı başına büyük bir olay.

d.e.:Son olarak; insanlar genelde bahanelerin arkasına saklanmayı tercih ediyor. Bir şeyi yapmak için zamanın yeterli olmadığını, imkanların kısıtlı olduğunu söyleyip hayalet gibi yaşıyorlar. Sen tam zıddını yapıyorsun, nedir bunun sırrı?
Madison: Kısıtlamaları bir özgürlük olarak görmek lazım. Tüm bu gündelik zorunlulukların yaratıcı bir yanı var. Kişisel meselelere gelince, bu da zaten kullanman gereken bir şey.


Sanatçı: Álfheimr
Albüm: These Songs We Sing Will Fade To Silence

Şarkı listesi:
1- Wasted Time, Part One: The Moon Says "I Love You"
2- Each Day We Pass is Borrowed Time
3- It Shouldn't Have Mattered
4- The Remnants of Our Shattered Lives Collide Like Glass on Glass
5- Hypnos & Thanatos (Breathing In, Breathing Out)
6- The Slow Approach to Midnight
7- Asleep and Falling There; Dead and Dying

DOWNLOAD.

20100116

Important Notice: Fuck You.
























It's been two years since I started to write about music, or hide what I have to say while I seem to write about music. This is not me blowing off candles, I'm past that. This is the moment I speak my mind, loud as hell and clear as crystal, after all the shit I've taken from record label spokesmen, angry pimps who define themselves as "artists", little people against so-called piratism, Blogspot and Rapidshare policies. So here's the naked, brutal truth with a 15 inch dong dangling between its legs:

The current market value of music industry is above 14 billion dollars. Less than eight companies have the lion's share, the same companies reigning over storage media, broadcasting, publishing, digital music. Compact discs were developed by one of those companies, Sony, more than 30 years ago. Since then, we've been using compact discs for data storage instead of cassette tapes. Compact discs are made of plastic and aluminium dust, the production costs are cheaper, recording is much easier and faster yet a compact disc was/is/will be more expensive than a cassette tape in the market. According to the simple economics, if a substitute commodity has cheaper production and storage costs, the market price is always cheaper. So why do we pay an approximate of $15 for an album published in compact disc format? It's simple: no matter the production cost or recording process, the corporate record label and compact disc manufacturer (meaning the same damn company) have their own fat share. Here's the cake graph printed on a $15 compact disc:

$6 - Record label's share
$4 - Retailer's share
$2 - Transportation and storage costs
$1 - Advertising and other expenses
$1 - Manager's share
$1- Artist's well earned money.

Let's make things a bit more fun. iTunes' yearly revenue is approximately 2 billion dollars with an estimated profit margin of 15 to 20 percent. Now why do we pay Apple? Apple doesn't publish music, it certainly doesn't act as an agent, advertising and broadcasting are minimal at best, storage and operating costs are estimated to be $0.05 for a $0.99 song which equals to 5%. Give me one simple explanation why I should give 10% of my money to a company I have NO real business with. The hype slaves are attached to the overpriced iPods because they are paying for the brand, the identity they are willing to show off. The same people talking about the unnecessity of material things, the same people watching fast-food anarchy documentaries, the same people who think they are so different than the others, the same people listening to the mp3 of a band singing about the anti-capitalist movement while being signed to the biggest record label in the world. Just because the hype slave douchebags could find their identities at last by owning an overpriced inferior mp3 player with an oh so fucking minimalistic design, Apple earns 15% of a song. Who exactly is the fucking pirate now?

On the other hand, the tip-top of the food chain gets all the money while the others are chewing on bread crumbs. Bruce Springsfield can sing all day about white butt freedom and Bono can go to every black corner of the Earth but in the end of the day they are the ones riding their Jaguars, throwing parties and sniffing coke in their mansions with helipads and tenis courts. The other artists are left alone with their ten-percenter agents, genius producers, concert promoters and organizers.

Agents, music award broadcasters, big shot magazine editors, concert organizers, sponsors, record labels, merchandisers, digital music percenters; they're the fox waiting for the crow to sing. Music is not an industry, it's not a piece of cheese in the crow's beaks. This can very well change by doing what they call piratism. Don't give your money to people who have taken absolutely no part in the music you listen to. Instead, I urge you to donate money to artists, just throw in a one dollar bill and you're pretty much giving the same percentage of a $15 cd. Give your money to people who deserve it; the ones who feel, the ones who compose and perform.

Find Dulcinea, trick Sancho Panza, grab a stick and sharpen it. Rest will definitely follow.

20100108

2009; En İyi 20 Albüm.

Geride bırakılan senenin en iyi albümlerinden ya da filmlerinden ya da konserlerinden bahsetmek ilk kimin fikriydi, bilmiyorum. Fikrin özünde ne gibi bir amaç mevcuttu, bilmiyorum. Tek bildiğim şey bunun artık ritüelleşmiş bir eski yıl geleneği haline gelmiş olması. Bu açıdan bakınca da ortaya fazlasıyla eğlenceli bir şey çıkıyor. Yılın bir döneminde karşılaştığım herhangi bir albümü dinlerken örneğin, o albümün yıl sonunda kendimce karalayacağım bir en iyiler albümünde aşağı yukarı hangi sıraya düşeceğini tahmin etmeye çalışmak bile başlı başına bir haz kaynağı. Eh, bir de bu listeyi kişisel beğenilerin törpülenmesiyle ortaya çıkmış ve ilgilisinin de ilgisini bu şekilde çekmiş bir mecrada yayınlamak söz konusuysa eğer, ilgilinin -ekseriyetle namevcut- en iyiler listesiyle bir mukayese işine girmesinin de eğlenceli olacağını düşünmekteyim. Öte yandan, tembellikten ya da kimbilir hangi nedenden ötürü bu blog'da yer almayan albümler hakkında iki kelam etme, bir de download için link sıkıştırma fırsatının da dahliyle, işte benim sandalyemden 2009'un en iyi 20 albümü:


20) Russian Circles - Geneva
Russian Circles hayatımıza Enter gibi karavana şarkı bulmanın pek zor olacağı bir albümle girdi. Genelde bu tip kusursuz albümlerle sahneye çıkan grupların önündeki en büyük engel, attıkları ilk adım olur. Ne yazık ki Station bu korkunun çalılıkta kırmızı ışıklar saçan gözleriydi;Geneva'da sivri kulakların da belirginleşmeye başladığını görüyoruz. Russian Circles dinleyicisinin yüksek beklentilerini tam anlamıyla karşılayamamşı; Enter'la mukayese edilmesi güç bir albüm olsa da, muadilleri arasından sıyrılmış, listede yer almayı hak etmiş bir albüm olduğunu düşünüyorum Geneva'nın.



19) Maybeshewill - Sing The Word Hope In Four-Part Harmony
Maybeshewill Japanese Spy Transcript gibi herkesi büyüleyen bir albüme imza attıktan sonra kendi formüllerini tekrar edip 65daysofstatic gibi fabrikasyon işler yapmak yerine müziklerini bir deneme-yanılma işlemine tabi tuttular. Elektronik ögelerin yerini çınlayan drone'lara ve metal riff'lerine bırakmasının son halkası olarak görebiliriz Sing The Word Hope In Four-Part Harmony'yi. Öte yandan deneyselliğin, her yemekten bir kaşık koyulan tabldot öğününden farklı bir noktaya değerlendirilmesi gerektiğini de unutmamak gerekir ki bu albümün daha üst sıralara uzanamamasının yegane açıklamasıdır.


18) Mono - Hymn To The Immortal World
İnsanlar sebepsiz yere -ya da çok salakça sebeplerle- salt müziğe değil, janrlara tanrı muamelesi yapıyorlar. Eğer adı post-rock olagelmiş janrı tanrı olarak ele alsaydık, peygamberlerinden biri olarak muhakkak Mono'yu gösterirdik. Belirli kurallar tebliğ etmiş ve bir "cemaat-i kâmil" haline gelmiş Mono Hymn To The Immortal World ile sinematografik bir müzik kavramı yaratmıştı. Şarkıların kendi içlerindeki hikayesi, teneffüsleri, süregelen hayatları Mono'nun neden "seçilmiş" payesine layık olduğunu açıklamaya yetiyor.



17) The Black Heart Procession - Six
Plak şirketi bulma sorunlarının sona ermesiyle birlikte açıklanan yeni The Black Heart Procession albümü şüphesiz senenin en heyecan verici havadislerinden biriydi. Ne var ki albümün kendisi, yarattığı heyecanın gerisinde kalarak şüphesiz senenin en büyük hayal kırıklığını yaşattı. Beklentileri denklemden attığımızda ise bir şekilde ruhumuza ulaşmayı başarmış bir albüm olduğunu söyleyebiliriz Six için. Çuval giyse yakışır kabilinden değerlendirebileceğimiz kişiler gibi gibi The Black Heart Procession'ı Gökhan Tepe coverlasa dinlenir kategorisinde değerlendirdiğim için, yarattığı tüm hayal kırıklığına karşılık Six'i mühim buluyorum.

16) Hildur Gudnadóttir - Without Sinking
Ayinesi iştir kişinin derler; son zamanlarda İzlanda'nın ayinesi işi değil, ismi olmuştu. Kavramları kurcalamaya pek meraklı yaramaz ve şımarık çocuklar kendini ya da başkalarını taklit ve tekerrür ededursun, şımarık çocukların oyuncağı olmayan Hildur Ingveldardóttir Gudnadóttir atmosferi kasavet yüklü bir ada ülkesinin müzikal dökümünü yapıyordu. Gudnadóttir'in çellosundan terk olan notalar keder verici, sert, kaldırılması güç gerçekler gibi ruhu örseliyor.




15) Katatonia - Night Is The New Day
Katatonia gibi geniş bir hayran (müşteri olarak okuyunuz) kitlesine sahip bir grubun üç sene gibi uzunca bir süredir herhangi bir satılabilir materyal üretmemiş olması işin finans yönüyle ilgilenenler açısından büyük bir gelir kaybı olarak nitelendirebilir. Öte yandan The Great Cold Distance gibi en hafif tabirle "boş" olarak nitelendirilebilecek bir albümden sonra grubun kozasını örüp üzerinde Night Is The New Day yazan parlak kanatlarla çıktığına şahip olanlarımız için üç sene gibi bir süre olsa olsa optimum koza istirahati olabilir.



14) Piano Magic - Ovations
Bir grup düşünün, 15 yıla yakın zamandır müzik yapsın ve tüm bu süre içerisinde hiç bir aşırılığa, saçmalığa adı karışmamış olsun, imza attığı 10 tane albümün içinde bir tane bile gereksiz nota, ilgi çekmek için uydurulmuş bir prodüktör süsü, yer doldurmak için gökten zembille inmiş bir fazlalık olmasın. Piano Magic hep aynı; aynı sadelikte, aynı samimiyette, aynı doygunlukta sakin sakin müziğini yapmaya, dinleyicisini memnun etmeye devam ediyor. Ovations çığır açma potansiyeli taşıyan akıl almaz bir albüm değil ama her Piano Magic işi gibi, olması gerektiği gibi bir albüm ve bu yetiyor.


13) Arms And Sleepers - Matador
Arms And Sleepers bundan 3 sene önce bir araya gelmiş bir grup ve bu grubun sadece 2009 yılında neşredilen bir ep, bir split, bir de stüdyo albümü olmak üzere üç adet neşriyatı var. Bir formül belirleyip o formül üzerindeki yol hatlarını takip ederek bir şeyler üretmek kolaydır ama ortaya çıkan şey bir süre sonra plastik kokar; Arms And Sleepers'ın hiç bir işinde etiket yok, zanaat ile ortaya çıkmış bir sanat var. Matador bu yönden güçlü bir albüm ama en güzel yanı, Arms And Sleepers'ın geleceğine dair ipuçları barındırıyor olması.



12) The American Dollar - Ambient One
Müzisyenlerin kendi eserlerini yeniden yorumlama ya da akustikleştirme girişimleri genelde kızartma tavasında kullanılan pis yağla yapılmış öğrenci yemeğinin tadını anımsatıyor. The American Dollar'ın kendi naçizane klasiklerini yeniden yorumladığı albüm Ambient One ise farklı tariflerin denendiği, farklı baharatların öne çıktığı, farklı tat dengelerinin hüküm sürdüğü yepyeni bir ziyafet.





11) Callisto - Providence
Sludge ve post-rock birbirleriyle dirsek teması içinde bulunan, zaman zaman birbirlerine tatsız el şakaları yapan janrlar. Callisto bu iki janrı harmanlarken yırtık brutal vokaller yerine duygusal temiz vokaller, çınlayan drone'lar yerine melodik riff'ler ve yer yer fusion tonları taşıyan bass'lar ya da üflemeliler gibi janr kırmızı çizgileri içinde yer almayan enstrümanlardan istifade ediyor. Providence bu üslubun kendini bulduğu ve olgunlaştığı bir albüm; gerek enstrüman hakimiyeti, gerek beste becerisi gerekse sözlerin hedefi çerçevesinde değerlendirilince Callisto'nun şimdiye kadar tartışmasız en iyi albümü olma niteliğinin yanı sıra senenin de en iyileri arasında.

10) Jeniferever - Spring Tides
Başka başka gruplarla mukayese edilerek ya da onlar üzerinden tanımlanarak geçen bir süreden sonra Jeniferever'ın kendi yörüngesine oturduğu albüm Spring Tides'ta grup adına müzikal bir devrimin yaşanmış olduğunu söylemek hata olur ama isteneni, bekleneni, hedefleneni vermiş olduğunu söyleyebiliriz. Gözümüzün önünde "çok iyi grup"lardan biri büyüyor beyler bayanlar, gözünüzü kırpmamaya, kulaklarınızı tıkamamaya çalışın.




9) Pelican - What We All Come To Need
Pelican'ın sene içinde çıkardığı Ephemeral, gereksiz olarak tanımlanabilecek bir ep idi. Peşi sıra gelen albüm, What We All Come To Need'ten sonra ise ep'nin iştah açıcı bir meze olarak masaya konmuş olduğunu anlamış olduk. Zira tadımlık bir şarkıyla kursağımıza oturmuş yumru, albümün ilk şarkısıyla beraber şeker gibi erimiş, açlığımız tavan yapmıştı. Pelican'ın enerjisinin farklı bir faza büründüğü albümün en fazla göze çarpan yanı kuşkusuz ki albüm kartonetinde adı geçen konuk sanatçılardı ki müzikal çeşnilerin geniş yelpazesini açıklamak için Aaron Turner, Greg Anderson gibi isimleri telaffuz etmek yeterli olacaktır.

8) Whitetree - Cloudland
İçinde yaşadığımız zamanın ve üstünde yer aldığımız zeminin en önemli bestekarlarından olarak gördüğüm İtalyan piyanist Ludovico Einaudi'nin Almanyalı electronica grubu To Rococo Rot elemanlarıyla birlikte oluşturduğu Whiteland, ilk albümü Cloudland ile sessiz sedasız bir şekilde filizlendi. Yan projeler genelde yapay gölet gibidir ama bu örnekte o göletin okyanus büyüklüğünde olduğunu söylersek abartmış olmayız; Cloudland alışıldığı üzere fevkalade notalardan müteşekkil besteler ve eşlik eden sade ama etkili elektronik aksamlar ile yılın en büyük sürprizi oluyor.


7) Nadja - Under The Jaguar Sun
Üretkenliğin tecessüm olduğundan ve Nadja isimli bir gruba büründüğünden neredeyse eminiz. Nadja bu yıl içinde tamı tamına 7 (yazıyla, yedi) işe imza atmış olsa da kanımca aralarında en fazla ön plana çıkan, Under The Jaguar Sun albümüydü. Biri drone'lardan ibaret soundscape'ler, diğeri de yine drone'ların ağırlıkta olduğu şarkılardan oluşan iki albümün birlikte dinlenmesi prensibi üzerine yapılmış Under The Jaguar Sun ile Nadja, Neurosis ve Rosetta'dan sonra benzer deneyi muvaffakiyetle gerçekleştiren gruplardan biri oluyor.



6) Balmorhea - All Is Wild, All Is Silent
Senenin henüz başında çıkmış yeni Balmorhea albümü All Is Wild, All Is Silent The Pit and The Pendulum'daki o gıcırdayan, ürkütücü sarkaç gibi koca bir sene boyunca üzerimizde sallanmaya, tam dik açıda vücudumuzun bir noktasını teğet geçmeye devam etti. Yıllardır beraber olduğun birinin gözlerinin içine bakıp aşık olduğun o ilk güne dönmek, aynı hissi taşımak gibi Balmorhea dinlemek; tüm o tanıdıklık hissine eşlik eden bir tazelik hali söz konusu. Albümün Machinefabriek, Eluvium, Helios gibi isimlerce remixlendiğini de hatırlatmak gerek.



5) Jesu - Infinity
Justin Broadrick kendini sınamak için yeni engeller icad ediyor; herhalde ben de Justin Broadrick olsaydım sadece "şarkı yapmak" ile tatmin olmazdım. Fakat bu açıdan bakıldığında bile 50 dakikalık tek bir şarkı yapıp bunun içinde bütünselliği yakalama gayreti fazlasıyla zalimce bir engel. Ne var ki Infinity başındaki bir iki dakikayı saymazsak, Jesu adı altında sıralayabileceğimiz en dolu işlerden biri olmayı başarıyor. Zorluğun güzelliği koşulladığını düşündüğüm açıklamasıyla beraber, güzellik skalasında bir numarada olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebilir, Heart Ache ve Silver tutkunlarını kızdırabilirim.

4) Long Distance Calling - Avoid The Light
Almanyalı grup Long Distance Calling, bundan önceki kayıtlarında karmaşanın içinde kaybolmuşken Avoid The Light ile hiç de sakinleşmeden kaosu intizam ederek karşımıza çıkıyor. Albüm her ne kadar Katatonia özlemi çeken bazı dinleyiciler için tek bir şarkıdan ibaret olsa da, Katatonia ekseninden bağımsız düşünüldüğünde eksiksiz ve boşu olmayan bir albüm olarak duyu organlarımıza kazınmayı bildi.





3) Blueneck - The Fallen Host
Üç yıl öncesinin en büyük sürprizlerinden ve keşiflerinden biriydi Blueneck pek çok kişi için. İngiltere'nin dünya müzik atmosferine eksiltmeden her yıl hediye ettiği diğer fevkalade underground gruplar gibi "one-hit wonder" olduğu düşünülmüş, üzerlerine koca bir bardak soğuk su içilmişti ki Blueneck The Fallen Host ile teşrif etti. Üç yıl önceki "wonder"larını tarumar edip yerine daha görkemli bir yaratabilmiş bir grup Blueneck, The Fallen Host ile kirli, paslı, kasavetli bir sükunet sunuyor.



2) Exxasens - Beyond The Universe
Tek kişilik İspanyol ordusu Exxasens, uzayın katı, yapışkan esîrinde seyir etmeye, karşılaştıklarını seyir defterine yazıp bize aktarmaya devam ediyor. Seyir defteri, sayfa 2: Uzayda örümcekler var, ses telleriyle ördükleri kat kat ağlar insanları hapsetmeye görsün, örümceğin midesine inene dek ateşli kabuslarda ecinniler görüyor, gaipten sesler duyuyor, bir yandan bitap düşerken bir yandan da daha fazlası için umut besliyorsunuz. Uzak olmayan bir galaksinin bir köşesinde karşılaştığımız uzay örümceklerinin bu kadar çekici olacağını bilseydik Lagari Hasan Çelebi gibi havalanırdık gökyüzüne zaman kaybetmeden ve doğru zamanı beklemeden.

1) Isis - Wavering Radiant
Bir grup daha ne kadar iyi olabilir, bir albüm daha ne kadar yukarıya çıkabilir? Tanrı'nın yüzünü görmeyi bırak, ona dokunup hissedebilmek söz konusuysa ondan sonraki adım vahdet-i vücud olup, evrenin tahtına çıkmak mı olacak? Wavering Radiant iyinin ne kadar daha iyi olabileceğini, yukarının yukarısını, Tanrı'nın kanının damarlarımızda dolaşmasının ne menem bir şey olduğunu gösteriyor. Barındırdığı yegane çizik, bozuk, kusur olsa olsa albüm kapağı olabilir kanımca, ki o da zerreden hallicedir.




1- Isis - Threshold Of Transformation
2- Exxasens - Stars In The Desert
3- Blueneck - Waving Spiders Come Not Here
4- Long Distance Calling - The Nearing Grave
5-
6- Balmorhea - Remembrance
7- Nadja - Sun1Jaguar
8- Whitetree - Other Nature
9- Pelican - The Creeper
10- Jeniferever - Ox-Eye
11- Callisto - Rule The Blood
12- The American Dollar - Anything You Synthesize
13- Arms & Sleepers - Matador
14- Piano Magic - March Of The Atheists
15- Katatonia - Idle Blood
16- Hildur Gudnadóttir - Opaque
17- The Black Heart Procession - Liar's Ink
18- Mono - Silent Fight Sleeping Dawn
19- Maybeshewill - Our History Will Be What We Make Of It
20- Russian Circles - Fathom

DOWNLOAD.