
"Televizyon izlemiyorum." cümlesini büyük bir gururla dile getirenlerin düşünce mekaniğini anlamakta her daim güçlük çekmişimdir. Nedense, bu cümleyi dile getiren kişiler, aynı zamanda televizyon ve televizyonla ilgili konularda en fazla yorumları yapanlardır; blog yazarlarında, köşe yazarlarında, ekşi sözlük yazarlarında çok sık gözlemleniyor bu durum. Bir tespit yapmalı, o tespit üzerinden fikir pazarlanmalı ama televizyon izlemek çok basit bir davranış olduğundan, yapılan pazarlamada herhangi bir soruna yol açmaması açısından, televizyon izlenmediği, "öylesine zap yaparken denk gelindiği" yahut "televizyon kumandası üzerinde hegamonya kuran babaya, patrimonyal otoriteye boyun eğme efendiliğinden ötürü ses çıkarılmaması" vurgulanır. Biliyorum ki şu açıklamayı yapacak sığlıktaki kişi, gününün yarısını televizyon karşısında geçiriyor, geçirmiyorsa da MSN'de meşgul statüsünde pineklemeyi tercih ediyor.
Bu durumdan bağımsız olarak, yani anlattığım düşüncenin çiğliğini es geçip eylemin kendisine odaklanırsak, itiraf edebilirim ki, iyi bir televizyon izleyicisiyim. Her ne kadar günün 12 saati çalışma masamda geçse ve masada otururken televizyona sırtımı dönmüş vaziyette olsam da, televizyona hakimim; Yemekteyiz'de ne pişirilmiş, Kurtlar Vadisi'nde kimin kafası doğranmış, hangi mankenimiz hangi barda arz-ı endâm etmiş, her birinden haberdarım (meraklısı için; Sinem Kobal Beyazıt Öztürk'le çılgın bir aşk yaşıyormuş, Burhan Çaçan Nişantaşı'nda lüks otel açmış, Four Seasons Hotel'deki Aqua restoranın chordannay'i az asitliymiş) şükürler olsun ki. Evde ses seda yok, Alice 2 ayda bir hormonlarına yenik düşerse ortalığı inletiyor sadece, bir süre sonra müzik de susuyor haliyle, nitekim ses seda çıkarma işi televizyona kalıyor.
Malsınız.'ı yazdıktan sonraki gün de böyle bir görev üstlenmişti televizyon. Yazıda Okan Bayülgen'e dokunmuşum, her zamanki çiğliklerinden birini yapsın da lümpenliğini teşhirimde cephanem artsın diye kulağım dikilmiş, Okan Bayülgen'in programı var arkada. Programa Ceza çıkmış, adamı samimi buluyorum; zıpçıktı olmaması bile bir artı şu ışıkların altında. Ceza bir şarkısını icra etmekte, müzikten kafam şişmiş, kısıyorum televizyonun sesini, tam o arada Ceza şarkının sözlerini "Kahrol İsrail" diye değiştiriyor, Okan'ın üniversiteli seçkin seyircisinden gürültülü bir alkış ve heyecanlı bir "wohoo" -vuhuu değil- yükseliyor. Üsturupsuz bir sinkaf çıkıyor ağzımdan.
Kanalı değiştiriyorum.
15-20 dakika sonra yine Ceza ismi geçiyor televizyonda. Rapstar Akademi adlı bir yarışmadan haberdar oluyorum; bildiğimiz Popstar, Dansözstar, Dansstar, Alaturkastar yarışmalarının rapçi adayı arayışındaki versiyonu. Ceza jüri üyesi, yanında Batı-berlin-aha-yi Fuat Ergin var. Bildiğiniz gibi Fuat daha evvelden Boys Anılar'a "O saz değil bağlamadır ökkeş." gibi didaktik bir üslupla ayar vermiş, Batı Berlin'den geliyorum ama özde halk ozanıyım, altyazısını geçmesine rağmen Boys Anılar tarafından canlı yayında nakavt edilince kendisine "who's the ökkeş now?" denmişti. Rap camiasındaki şu asilik zorunluluğu ayrı bir yazı konusu ama asi çocukların Star TV'de, o çok dalga geçtikleri Popstar mantığına uyması,ulema kesilmesi, reklam kovalaması bambaşka bir çiğlik olsa gerek. Rapstar yarışması diyince Iron Mic, rapstar diyince de Eli Porter'ı -ruhu şâd olsun- bilirim;
Boys Anılar'ı ve Eli Porter'ı yad ettikten sonra, Ceza'nın İsrail'i kahretmesi ve bunun büyük bir mutluluk yaratmasına dönebiliriz. Evvela şu önemli; bir televizyon kanalında, bir ülkeye kahrol demek çok büyük bir suçtur, zira bunun sözlük tanımı faşizm oluyor. Sigara sansürlemek ve Almanya'dan Türkiye'ye Deniz Feneri yardımları taşımaktan -ve tabii ki Petek Dinçöz'e nikah şahitliği yapmaktan- başını kaşıyamayan RTÜK başkanı Zahid Akman'ın, din kardeşlerimizi katleden İsrail'e edilen bu hakaret karşısında ne gibi bir tavır alacağını bilmiyorum, umursamıyorum da. Ceza'nın, kitle bilincinden hareketle İsrail'i kahretmesi de çok şaşırtıcı bir özellik taşımıyor benim için, adamın oturup konjönktürel analiz yapmasını bekliyor da değilim. Benim için şaşırtıcı olan, üniversite okuyan, kendini dolu göstermek için türlü internet sitelerinde türlü yorumlar yapan, mesih olarak da isyankar Frankofon-Jön Türk-gönülçelen Okan Bayülgen'i gören pırıl pırıl cumhuriyet çocuklarının, İsrail'in kahrolmasını büyük bir coşkuyla karşılamasıdır. Dünya standartında bir iş ortaya koyduğunu düşünen ama yerel televizyon kanalı programından hallice şovlara imza atmaktan yorulmayan Okan Bayülgen gibi dış kapının mandalı olma özelliği taşıyan herhangi bir ecnebi program sunucusu, diyelim ki geçen sene bu zamanlar Kuzey Irak'ı bombalayan jetlerimizin yerleşim bölgelerini vurduğu iddiasını ciddiye alıp, televizyon kanalında ülkemizi kahretseydi o alkış tutan wohoo'layan gençlerimizin Facebook'ta kurduğu "sanal ordu", "boykot ediyoruz!!11" gruplarından gelen davetler yüzünden e-mail kutularımızı boşaltmak için haftalar harcayacaktık. Björk, konserde Kürtler'le ilgili iki çift laf eder diye bütün basının, henüz daha 3 ay önce seferber olduğunu, bilmem kaç tane Facebook grubu kurulduğunu hatırlatırım.
Bu duruma tahammül edemez hale geldim. Her gün gazetelerde binlerce içi boş okuyucu yorumlarıyla karşılaşmaya, ekşi sözlük'te çok kötü yazılmış ve çok kötü düşünülmüş çıkarımlarla yüzyüze gelmeye, Facebook gruplarında kurtarılan vatan mastürbasyonuna dayanamıyorum artık. "PKK ile savaşacak sanal ordu"nun dörtyüz seksen bin küsür üyesi olmasını algılayamıyorum, tarih derslerinden geçmek için sınavdan önce ağlayarak kopya dilenen ve tek entelektüel birikimi İpek Ongun kitapları olan lise arkadaşımın gün aşırı yeni vatan kurtarma grupları kurmasının mekaniğini çözemiyorum bir türlü, üniversiteyi sadece ders notuyla okuyan birinin "Ermeni Soykırımı olmuştur/olmamıştır" demesini yediremiyorum. Kimse bu insanların başına silah dayayıp, politik bir düşünce oluşturmalısın, bunu savunmalısın demiyor. Kimse bu insanların başına dayadığı silahı bastırıp, oluşturduğun ya da savunduğun politik düşünceyi yaymaya çalışmalısın da demiyor. O zaman ne oluyor da aptallığın gayya kuyusu gün be gün derinleşiyor?
Birincisi, daha önce de söylediğim mesele; fikrin dahi ürünün bir özelliği olarak görülmesi. Ki Facebook gibi tamamiyle libidinal kaygılarla var oluşunu sürdüren bir yerde, bu pazarlamacılığın artış göstermesi, teorinin sağlamasını yapmış oluyor.
İkincisi ve daha mühimi şu; artık düşüncelerimiz, tepkilerimiz, hassasiyetlerimiz gerçek olmaktan çıktılar. Sevgilimizle ayrıldığımızda artık fotoğraf yakmıyor Facebook'taki fotoğrafları "remove" ediyoruz, sosyal bir olay karşısındaki tepki verme alanımız artık ekşi sözlük sınırlarından çıkmıyor, stada gidip maç izlemek ve tezahürat yapmak yerine taraftar forumlarından sinkaf ediyoruz, köpeği öldüğünde dostunu arayıp dertleşmek yerine Facebook'una msn'ine "köpeği öldü :(((" yazanlar var, en son babasının öldüğünü Facebook status'unden duyuran birini duydum, işin vehametinin gerçekten algının ötesinde olduğuna iman etmiş bulunuyorum. Artık etki-tepki mekanizmasının bir diğer aktörü değiliz, hayattan bize verilenleri geri göndermiyoruz, sessiz bir yığından ibaretiz, durağan ve tepkisiziz. Ne düşündüğümüzü bilmek isteyenler, bizi dinlemek, bizi gözlemlemek, tepkimizin kuvvetini ölçmek yerine anketler yapıyor ya da sadece Facebook demografilerinden yararlanıyor. Bu durumun farkında değiliz, farkında olsak bile gayet memnunuz halimizden. Hayır, Zeitgeistesk bir "sistem bizi kontrol ediyor" durumu değil bu, müesses nizamın her şeyden ve herkesten bağımsız işleyişi sadece. İnsan, insanlığından gelen dürtüleri kullanırsa, müesses nizamın kölesi olmaktan çok onun efendisi olmayı seçerse, herhangi bir insan, tek bir insan buna karşı çıkarsa, bu durumun sistematik bütünlüğü delinmiş demektir. Çünkü biz, 120.000 $ değerinde takım elbise giyen 5 adamın yönettiği bir sistemin boyunduruğu altında değil, kendi kendimizin boyunduruğu altında yaşıyoruz. Durumun özeti budur.
En nihayetinde, bu tamamen bir seçim meselesi. Yani biz, gönüllü ve istekli olarak, bir simülasyonda yaşamayı tercih etmiş durumdayız. Bizzat 3 yıl boyunca Neuromancer'dan fırlamış bir roman karakteri gibi neredeyse elektrotlarla bağlıymışçasına World Of Warcraft oynamış biri olarak söylüyorum bunu, fikirlerimi yine aynı simülasyon üzerinden yayınlayan biri olarak söylüyorum. Böylesine sıkışmış, sınırsız gözüken ama şaşırtıcı derecede sınırlı olan bir mecrada, kitlenin momentumuna ayak uydurmaya çalışıyoruz. Tüm beğenileri, tüm standartları belirlenmiş, biz belirlemişiz, biz yani ait olduğumuz ama önünde duramadığımız o korkunç kalabalık.
Belirlediğimiz standartlar ışığında oluşan genel yargılar, aslında bir çeşit kopya çekme aracı üstleniyor. Didikleyen, hakikati arayan biri farklı düşünceleri eleğinden geçirirken, bunu yapmayan bir başkası, genel yargıya, kitlenin düşüncesine sığınmakta ya da genel yargının tepkisinden faydalanmakta buluyor çözümü. İşte, yazımızın tepesindeki üryan hanımefendi de bu kategoride.
Melek Yargıcı nam, modellik mesleğiyle iştigal eden bu hanımefendi, Filistin için çektirmiş yukarıdaki fotoğrafı. Bir protestoymuş yaptığı, insanlar öldüğü için. Protestonun içeriğinden, Gazze'de yaşananlardan bahsetmek icab etse, ne benim dimağım yeterli olur ne de sayfalar, zaten olsa bu kadar kan akmaz. Lakin, bu kadar derin, İbrahim'e -4000 yıl evveline- dayanan bir sorunu, hızlı şarkı söyleyen Ceza'nın ya da memeleri olan Melek Yargıcı'nın bu kadar rahatça değerlendirmesini de kabul edemiyorum. Protestonun içeriğinden çok niteliğine bakarsak, çok komik bir durum ortaya çıkıyor ki, işin içler acısı boyutu da budur. O ya da bu şekilde, sorunu kaç bin yıla dayanırsa dayansın, binlerce insanın hayatını kaybetmesinden, on binlercesinin evsiz kalmasından, yani bir insanlık dramından bahsediyoruz. Bu insanlık dramının yansıtılma yöntemi, memeler, yani Melek Yargıcı'nın bir mal olarak sahip olduğu özellikler midir? Memesi olan her insan, memesini açmak suretiyle protesto yapabilir mi? Politikadan azıcık anlayan biri olarak söylüyorum ki tepki hepten çarpık, psikolojiden azıcık anlayan biri olarak söylüyorum ki düşünce korkunç bir pazarlama niteliği taşıması sebebiyle mide bulandırıcı, fotoğraftan azıcık anlayan biri olarak söylüyorum ki fotoğrafların sanatsal niteliği sıfır ve kadınlardan azıcık anlayan biri olarak söylüyorum ki memeler çok çirkin. Sonuç; hiç bir nitelik taşımayan, sadece gazetelerin çıplak fotoğraf yayınlamak için bahane aradığı bir dönemde yapılan ve muhtemelen hem mütedeyyin kesimden hem de "meme gösterilmesi medeniyet standartıdır" düşüncesindeki medeni kesimden gelecek iş imkanları neticesinde, amacına ulaşmış bir pazarlama yöntemi.
Benzer bir yöntemi İbrahim Tatlıses de kullanmış, haberlerde ilişti gözüme. Burhan Çaçan'ın Nişantaşı'nda açtığı lüks otelin mutfağında karşılaştığı fusion yemeğinin tadına tam bakacakken, aklına Filistin'in geldiğinden, onlar açken kendisinin yiyemeyeceğinden bahsederek, lanet olsun dedi kameralara Tatlıses. Bir alkış koptu ki, sormayın gitsin. Milyonlarca dolar serveti olduğu halde bırak Filistindeki aç çocuğu, İstanbuldaki garibanın karnını doyurmayan, karın doyurmayı geçtim kendisine bağlı çalışanları köle gibi çalıştıran bir adamın böyle bir pazarlama taktiği uygulaması dahice değil mi?
Çok ceset gördüm; gerçeği, fotoğrafı, insanı, hayvanı, huzur içinde göçüp gitmişi, parçalara ayrılmışı. En kötü şekilde ölmüş olanı bile, kaçınılmaz bir hakikati simgelediğinden belki, hiç etkilemedi beni. Ama cesetler üzerinden bir şeyler elde etmeye çalışanları gördükçe midem bulanıyor.
Yazıyı Melek Yargıcı'nın, protesto amaçlı yapılan fotoğraf çekiminden sonraki açıklamalarıyla ve açıklamaların sonucuyla bitireyim: "Filistin'de olan olaylar hepimizi derinden etkiledi, insanları ve dünyayı daha duyarlı olmaya davet ediyoruz."
Melek Yargıcı'nın bu sözleri üzerine Birleşmiş Milletler ani bir kararla toplanarak soruna çözüm bulmak amacıyla bölgeye bir barış gücü gönderirken, Ehud Olmert ve Mahmud Abbas el sıkıştı. İki lider, yaptıkları açıklamada, Melek Yargıcı'nın pluralis majestatis üslubundaki davetine duyarsız kalmanın mümkün olmadığını belirterek savaşa son vereceklerini söylediler. Olmert, Abbas'ı Facebook'ta poke ettiğini ama Abbas'ın poke back yapmaması yüzünden kırgın olduğunu söyleyerek Abbas'a takılınca, salon kahkahalara boğuldu. İki liderin akşam yemeklerinde lahmacun yiyip chardonnay içtiği, yemek boyunca Galatasaray-Fenerbahçe maçının konuşulduğu, koyu bir Galatasaraylı olan Olmert'in "Koyacağız çocuğu yine bu sene." demesi üzerine Abbas'ın sinirlenerek masayı terkettiği öğrenildi. Bir süre sonra masaya geri dönen Mahmud Abbas, Melek Yargıcı'nın söylediklerinin bir an için aklından çıktığını, bu yüzden fevri davranışının affedilmesini istedi. Olmert, lafı mı olur kanka, diyince ikili samimi görüntüler sergiledi. Liderler geceyi PES 2009 oynayarak kapadı.
20090126
Kahrolsun İsrail, Memelere Özgürlük.
söyleyen;
dream endless.
at
02:02
8
mırıltı.
20090121
Fairuz Derin Bulut - Arabesk
Arabesk, ismiyle müsemma, bir arabesk albümü; klasikleşmiş, ve dahi efsaneleşmiş arabesk şarkılara yapılan cover'lar bulunuyor bu albümde. Şarkıların kesiştiği yerde, Ali Tekintüre var. Albümdeki tüm konsantre acı ihtiva eden şarkıların söz yazarı kendisi. Nedir bu şarkılar? İbrahim Tatlıses'in Acı Gerçekler'inden tut, Bergen'in Sen Affetsen Ben Affetmem'ine, Müslüm Gürses'in Senden Vazgeçmem'ine kadar uzanan bir genişlikten bahsediyoruz, nereden baksan Türk arabesk müziğinin en önemli isimlerinin yorumladığı, en önemli arabesk eserleri. Albümün, içerik açısından müthiş bir doyuruculuk taşıdığı yönünde şahsi kanaatim, ama bunu şimdilik es geçiyorum.
Albüm üzerinden gideceksek, evvela şu eleştiriyi tahlil etmeliyiz; Fairuz Derin Bulut gibi nev-i şahsına münhasır, karakterli bir müzik yapan ve bunu kimlikleştiren bir grubun, böyle bir albümde kendine has özellikleri yansıtamaması nasıl değerlendirilmeli? Şahsi kanaatim, bu eleştirinin biraz fazlalık taşıdığı yönünde; cover albümleri için bu kadar yoğun bir kimlik beklentisi içine girmek yanlış olduğu gibi, Fairuz'un şarkıları mot a mot icra ettiğini söylemek de büyük haksızlık olur. Benim İçin Üzülme, Kalbini Mahşere Götür, Topraktan Bedene gibi şarkıların cover'ları ziyadesiyle ibdai; evet bu şarkıları bu şekilde, Fairuz'dan başkası yorumlayamazdı dedirtiyorlar. Zaten bu konuda çokça kullanılan bir ezber bulunur; "Efendim şarkıyı gerçek yapısıyla görümcem ve eniştem de çalabilir, bu grup bu şarkıya kendinden bir şey katmalı!" Fikrimce, bu abartı bir yorum, zira cover'ların içine katılan farklı özelliklerin şarkıyı mahvetmesi, bir Frankenstein yaratması çokça rastlanan bir durumdur ki ne zaman cover konusu açılsa ve herhangi biri az evvel bahsini ettiğim ezberi kullansa, Korn'un One cover'ı aklıma gelir, çok uzunca bir süre göğüs kafesim ağrır, nefes alamam.
Velhasıl, Fairuz bu albümde, şarkıların özünü bozmadan yeni şeyler katmayı ve ortaya yeni bir şey çıkarmayı başarmış. Yalnız bu noktada, albümün prodüksiyonun gerçekten göz kamaştırıcı olduğunu belirtmek gerek. Müzikten az buçuk anlayan biri olarak şunu söyleyebilirim ki, dahice yapılmış bir prodüksiyona sahip bu albüm; arabeskin değişmeyen o sabit tınısı muhafaza edilmiş, öte yandan Fairuz Derin Bulut'un kattıkları başarıyla o tınıya yedirilmiş. Elektronik ögelerin kullanımı kulak tırmalamazken, yaylılar buram buram 70'ler kokuyor. Sonuçta ortaya, herhangi bir meyhanede yahut herhangi bir barda çalsa kimsenin "ne oluyor" demeyeceği bir albüm çıkmış.
En nihayetinde, ben bu albümü ziyadesiyle beğendiğimi söyleyebilirim. Yalnız bunu söylerken ortaya, benim de çözümüne henüz haiz olamadığım, şöyle bir sorun çıkıyor; şarkıların kendisini mi beğeniyorum yoksa grubun yorumunu mu? Bu soruya yanıt vermek zor olsa da, bir kaç formülden yardım alabiliriz.
Birincisi, arabesk hepimizin çok alışık olduğu bir müzik türü, müzikten ziyade genlerimize işlemiş bir kültür olduğunu da iddia etmek mümkün. Çocukluğumuzun seyyar kaset satıcıları, şehiriçi minibüsler, eski Türk filmleri derken, korkunç bir kulak aşinalığı taşıyoruz arabesk müziğe. Sadece müzik değil, o -neredeyse canlı- sigara dumanı huzmesinin yarenlik ettiği meyhaneler farklı bir his ihtiva ediyor içinde, Çağan Irmak filmlerini değil ama Zeki Demirkubuz filmlerini daha gerçek bulup daha çok sevmemizin nedeni de bu işte; benim genimde aşk acısı çekerken Une Belle Histoire dinlemek yok, Bir Kulunu Çok Sevdim dinlemek var. Kendimi sefil hissettiğimde pinot noir değil, rakı çekiyor canım; hamurum bu, böyle yoğrulmuşum. Dolayısıyla kan çekiyor, bu şarkılara kayıtsız kalamıyorum. Lakin, bu konuda şöyle bir hassas nokta mevcut; arabesk, ruh haliyle ilintili olduğu şekilde, ruh halim uygun olmadığında aramadığım, dinlemek istemediğim, dinlerken tad alamadığım bir müzik. Ancak belirli boşluklar doğduğunda o boşlukları kapatıyor benim için, geri kalan zamanlarda arta kalan bir fazlalık gibi gözüküyor. Ne var ki, Fairuz Derin Bulut'un yorumuyla, her an, her ruh halinde dinleyebilecek bir arabesk müziğin ortaya çıktığı kanaatindeyim. Bu, önemli bir fark.
İkincisi ve daha önemlisi şu; kanımızın arabeski çekiyor olması, arabeskin satması, Fairuz için bir fırsat mıydı? Bunun cevabını bilemeyiz elbette ancak bir kaç tahminde bulunabiliriz. Albümle ilgili yapılan röportajda, grubun "Eskiden entel müzikler yapıyorduk, şimdi halkı kucaklamak için arabesk albümü yaptık." gibi garabet bir şey söylemesi önemli. Entel müzik nedir, nasıl yapılır, neden yapılır gibi çok ehemmiyetli soruları görmezden gelirsek, Fairuz'un bu albümle halkı kucaklayacağını düşünmesi, olsa olsa bir şaka olur diye tahmin ediyorum. Minibüs şöförü Fairuz'dan değil Cengiz Kurtoğlu'ndan dinlemeyi tercih edecektir Canım Dediklerim'i.
Arabesk hususunda değişik bir çaprazlaşma olduğunu düşünüyorum. Önce Murathan Mungan'ın Müslüm Gürses'i "entel"lere tanıtması, şimdi de entellerden Fairuz Derin Bulut'un Ali Tekintüre üzerinden kendini "avam"ın kollarına atması olarak mı tanımlayalım bu durumu? Durumun şekilsizliğini daha yakından araştırırsak, ortaya bir Türkiye komedisi çıkıyor. Murathan Mungan Müslüm Gürses'i Cihangir'e tanıtmasaydı, Cihangir Müslüm'den bihaber mi olacaktı, tabii ki hayır. Durumun özeti şu; Cihangir, Müslüm Gürses'i bayağı ve basit bulurken, sadece ve sadece Murathan Mungan'ın kefaletiyle işin rengi değişti, arabeske kollar açıldı, arabesk dinlemek moda haline geldi. İşte o çokça sözünü ettiğimiz, müzik zevkini dahi promosyonlaştırma fikrinin tezahürüdür bu; ikiyüzlülüğümüzü, makyajımızın altındaki gizli cehaletimizi, yaranma çabamızı çok duru bir şekilde sembolize eder bu Müslüm Gürses vakası.
Şu an incelediğimiz albümün de bu vakayla ilintili olduğunu söyleyebilir miyiz? Evvela Fairuz'un kendini yırtsa "avam" tarafından kabul edilmeyeceğini ve bir tercih unsuru olamayacağını biliyoruz. Satış açısından bakarsak muhakkak ki olumlu bir tablo ortaya çıkacaktır. Ne var ki durumun, Müslüm Gürses vakasında olduğu gibi bir homojenleşmenin öncülü olmaktan uzak yapısını es geçersek, Müslüm Gürses vakasının yarattığı modanın da böyle bir albüm için rahatlık ortamı sağladığını söylemek zor olmaz. Arabeskle ile ilgili böyle bir kabullenme içine girilmeseydi, siz sevgili dinleyiciler İbrahim Tatlıses dinlerken last.fm programını kapatmaya devam edecektiniz, 90'ların bıkkınlık veren "arabesk çok banal, ezilmiş halk, bunlarda acı bitmez mirim" söylemi eksik olmayacak, canı adana dürüm çeken gidip zorla burrito yiyecek, arabesk dinleyen istisnasız herkese kıro denecekti. Ama bugün, İstanbul'un en farklı müzik gruplarından biri rahatça bir arabesk albümü yayınlayabiliyor. Ben hala "eskiden entel takılıyorduk" söyleminin saçmalığından hareketle, üzerinde durmuyor, latife diye geçiştiriyorum.
Son olarak şunu söyleyeyim; bu blog'da albüm linkleri yayınlarken hep şunu düşündüm: Eğer ben bir grubun albümüne ulaşmak için çok uzun bir uğraş ve çok uzun bir bekleme süresini göz önünde almak zorundaysam, benim o albümü bedava dağıtmam çok da anormal değil. En nihayetinde, buradaki grupların neredeyse hiç birinin albümüne ulaşamayacak durumdayız maalesef ve bir sanatçı için, kendinden bihaber olan ve albümünü almayan bir kitleden çok, kendilerinden haberdar olan, kendilerini takdir eden ve albümünü almayan bir kitlenin daha önemli olduğunu düşündüğüm için bu kadar rahatça paylaşıldı burada albümler. Fairuz Derin Bulut'un son albümü Arabesk için bu durum farklı. MySpace'lerinde de yayınladıkları Acı Gerçekler ve Sen Affetsen Ben Affetmem'i dahil ettiğim bir link var aşağıda. Beğenecek olursanız, albümü satın almanızı temenni ve tavsiye ediyorum.
Sanatçı: Fairuz Derin Bulut
Albüm: Arabesk
Şarkı listesi:
1- Acı Gerçekler
2- Kalbini Mahşere Götür
3- Sen Affetsen Ben Affetmem
4- Benim İçin Üzülme
5- Topraktan Bedene
6- Canım Dediklerim
7- Güldür Yüzümü
8- Büyük Aşkımız
9- Seni Yakacaklar
10- Senden Vazgeçmem
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
03:19
5
mırıltı.
damgalar arabesk, fairuz derin bulut, rock, strings, turkish
20090116
Malsınız.
Dört gün sonra, 20 Ocak 2009'da, Barack Obama Amerika Birleşik Devletleri'nin -resmen- yeni başkanı olacak. Spiderman'in son sayısına konuk olup, fiyakanın hasını yapmış Obama'yı, biliyorsunuz tüm dünya büyük bir şevkle desteklemişti. Kurtuluş Umudumuz'un başkanlığa çıkması büyük törenlerle kutlanıyor; yemin töreni için ayrılan bütçe 150 milyon dolar civarında ve artmaya devam ediyor. Bu törenden önce de pazar günü bir kutlama yapılacak; Dünya tarihinin gördüğü en politik ve en güzel sesli salatalık olan Bono'nun başını çektiği bir grup şarkıcı konserler düzenleyerek, gezegenin üzerinin pembe bir örtüyle kaplanmasını kutlayacaklar. Bu kutlamalar, NTV tarafından da canlı yayınlanıyor. Kuvvetle muhtemel, Yekta Kopan beyefendi, canlı yayına yorumlarıyla renk katacak, bundan sonra büyük abdestimizin açık mavi renk olacağını, yellendiğimizde de ortama misk-i amber kokuları yayacağımızı o hayat dolu sesiyle müjdeleyecektir. Tabii hiç bir derdi olmayan, ipimle kuşağım Fransız uşağım motto'suyla hayatına devam etmekte olan biz Gossip Girl izleyicileri için hayat daha güzel bir hale gelirken, Ergenekon Davası aniden sonuçlanacak, genç nüfusun yüzde 21.5'ini oluşturan işsizlere bir anda istihdam sağlanacak, "damak tadıma uygun değil" kelamını edenler Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nde yargılanacak ve Aysun Kayacı susmaya karar verecek. Böylece, lokal ve evrensel anlamda hepimiz o kadar mutlu olacağız ki, evrimleşerek pembe oyuncak ayılara dönüşeceğiz. Bu sebepten ötürü kutlamaları ve bilhassa kutlamaların Türkiye'de yayınlanmasını çok doğru bir adım olarak görüyorum.
Hatırlarsınız, politik konjönktürden bihaber olduğu halde Türkiye'nin en fazla satan gazetelerinde koca sütuna yazı yazıp aylık yüzbinlerce dolar maaş alan, bu maaşıyla yediği haltları da düzenli olarak pazar günleri bizimle paylaşan aydınlarımız da bu Obama'yı çok tutmuşlardı. Sadece aydınlarımız değil, pırıl pırıl Facebook gençliğimiz, ışıl ışıl ekşi sözlük entelijansıyamız da Obama'yı büyük bir şevkle desteklemekten geri kalmamışlardı. Hakkını yememek lazım, Obama'nın medya danışmanları, medya teorisi derslerini a+ ile geçtiklerini kanıtladılar, "medium is the message" olayını çok iyi çözdükleri her adımda belliydi. Zira söylenen değil, nasıl söylendiği önem kazanır hale gelmişti. Şu ünlü HOPE ve CHANGE sloganlarının altında yatan mesajlarda, Obama "Kudüs'ü İsrail'in bölünmemiş başkenti" yapacağını söylüyor, "Afganistandaki durumun acil müdahale gerektirdiğini"n altını çizerken de, "İran İsrail ve bölge için önemli bir tehdittir. Bu tehditi çözeceğiz." diyerek aba altından sopa gösteriyordu. Elbette Rahm Emanuel, IRGUN gibi isimleri duymamış olanlar için Obama bir barış timsaliydi, lakin İsrail'in bir aydır attığı tehlikeli adımlara sessiz kalan bir barış timsalinin olması -şahsen bana göre- hiç de şaşırtıcı değil bu veriler ışığında.
İşte bu, medyanın manipülasyon gücünü net bir biçimde gösteriyor bize. Ne konuşulduğuna dikkat edilmeden, konuşuyor olmanın güç kazandırdığı bir platformda bu durum elbette ki şaşırtıcı değil. Az evvel değinmiş olduğum Bono, müzik dünyası için bu anlattığım platformun kralıdır desek yeri. Konuştuğunu biliyoruz da, ne konuşuyor, ne yapıyor, nedir olayı, en ufak bir bilgimiz yok; konuşuyor olması onu "politik şarkıcı Bono" olarak nitelendirmemize yetiyor, bu şekilde gönlümüzdeki yerine daha fazla yastık koyuyor, daha çok albümünü alıyoruz. Obama da bu yöntemden faydalanmakta hiç de başarısız değil. Dünya tarafından büyük bir nefretle anılan bir ülkenin yeni zenci başkanı, ırkçılığıyla meşhur Almanya'da milyonlar tarafından karşılanıyorsa, harika bir pazarlamadan bahsedebiliriz.
Durum öylesine kontrol altında ki, yıllardır aşırı sağ iktidarın sözcülüğünü yapmakta olan 24 dizisi bile bir anda kabuk değiştirerek hümanist ajanları gözümüze sokmaya başladı. "Terörist ama onun da canı var :(" mesajı artık aklımızdaki yeni slogan, Abu-Ghraib'de görüntüleri hatırlayan olduğunu zannetmiyorum.
24'ten girmişken biraz ilerleyelim. Uzun süredir siyah başkan adayları ile Amerika'ya yeni pazarlama metodunu erkenden tanıtan 24'ün bu sezonki başkanı bir hanımefendi. Hillary Hanım'a, hazır ol, mesajı yollandığını anlıyoruz. Konu kabaca şu: hiç bir teröristin canını hiç yakmak istemeyen çünkü boş zamanlarında Thomas Moore, Immanuel Kant okuyarak etik ve hümanizm düşüncelerini, en az kas güçleri kadar geliştiren ajanlar, Sangala isimli sallamasyon bir ülkede olan katliama karşı koymak isteyen en az kendileri kadar hümanist Madam Prezidan'larına yardımcı olmak isterler. Şu an itibariyle, Amerika'da Sangala ismine aşina insan sayısı, Darfur ve Ruanda ismine aşina insan sayısından kat kat fazladır.
İsrail'i sert bir dille eleştiren ve bunun sonucunda ağlayarak diplomatik tepkinin kralını koyan Tayyip Reis, geçen sene Müslüman olmayan kefere Afrikalıların 300.000 (yazıyla, üçyüz bin) tanesini kıtır kıtır doğrayan Sudan Devlet Başkanı Ömer Hasan El-Beşir'i devlet töreniyle karşılamış, konuşula konuşula da başkan yardımcısı zatın ninja kapşonuyla Anıtkabir Özel Defteri'ni imzalaması gibi çok mühim bir mesele konuşulmuştu. Düzenli olarak her ibadetleri sonrası İsrail'e çemkiren, İsrailli basketbolcuları spor salonlarından kovalayan, bayrak yakıp kırmızıya boyadıkları bebekleri havada sallayan, yürekleri Allah sevgisiyle dolu müminlerimiz de Ömer Hasan El-Beşir'e karşı gık dememişlerdi, hatırlarsanız. Sudan'da üç milyon insanın hayatı değişti. Birleşmiş Milletler seyretti. Obama konseri yayınlayan kanallar en fazla Şahin Sucuk Reklamı süresi kadar yer verdi bu olaylara.
Ruanda olayını hatırlayan? Tutsileri? Yüz günde 1.000.000 (yazıyla, bir milyon) insanın katledilmesi konusunda en ufak söz edildiğine şahit olan var mı? Birleşmiş Milletler bu sefer sessiz kalmamış, elleri palalı çok korkunç insanlar karşısında dehşete düşerek "kendilerini riske atmamayı" tercih ederek, olayları "güvenli bir uzaklıktan" kontrol etmeye çalışmışlardı. Kısıtlı cephane yüzünden kurşun kullanmayan, Fransa'nın kendilerine sattığı palaları tercih eden Hutu kabilesi mensupları, kafa doğramaktan sıkılmış olmalılar ki, önce parmakları sonra elleri en son olarak da kolları keserek deneysel çalışmalara imza atmaktan kaçınmamışlardı. Bizim Frankofonlarımıza göre Fransa çok süper bir ülke olduğu için (çünkü Fransız İhtilali var, Paris bir aşk şehri ve Fransızlar'ın çok eğlenceli şarkıları var) bu olayın sorumluları hakkında ülke genelinde yazılan yazıları toplasan Hürriyet'in pazar ekinden kalın olmaz. Ama sorduğunda, Dünya'nın en liberal, en çağdaş insanları Fransızlar'dır ve onlar da bu Fransız kültürünün bir parçasıdırlar; Fransız mürebbiyelerden öğretim görmüşlerdir zira. Okan Bayülgen gibi Gainsbourg copy-paste'inde ya da kendi köylülüğünü sindiremediğinden biteviye köylülere çemkiren Engin Ardıç hazımsızında da gözlemleyebilirsiniz bu durumu.
Tüm bunların yanında, Filistin olayına karşı pek duyarlıyız. Bütün Filistin halkı toptan ateist olsa, bu duyarlılık kaç saat daha devam eder bilmiyorum ama İsrail içindeki bir çok gönüllü genç bu duruma ses çıkarma cesaretini gösterebiliyor. Araplar'ın evlerine ve çiftliklerine saldıran, bu yaptıkları görüntülendiği zaman da görüntüleyen savaş karşıtı İsrailliler'i Nazi olmakla suçlayan insanlar da mevcut tabii. Film endüstrisini kutluyorum; ruh hastası bir topluluğa sorgulanamayacak bir bahane hediye ettiler, başta Spielberg olmak üzere. Yine bu noktada medyanın gücü ortaya çıkıyor elbette; bir İsrailli herhangi birini Nazi olmakla suçlayınca tartışma bıçak gibi kesiliveriyor zira. Tüm bunlara rağmen, "Hitler çok haklıymış abi, Yahudiler çok kaka abi" gibi söylemleriyle politik cehaletlerini madalya gibi taşıyanlara, Judaizm ve Ziyonizm kavramlarını araştırmaları yönünde ev ödevi veriyorum.
Her halükarda, tüm bunlar karşısında sessiz kalan bir Birleşmiş Milletler'i kabul edemiyorum bir türlü. Yine de olayların henüz başında olduğumuz çok aşikar. Obama'nın gelişiyle birlikte pembe toz zerrelerinin atmosfere salınacağını tahayyül edenler için, Amerika Birleşik Devletleri eski Ortadoğu özel temsilcisi Dennis Ross'un, Statecraft: And How To Restore America's Standing In The World (isterseniz bacımızı da verelim demek istiyorum bu how-to emeli karşısında) isimli kitabından aktarıyorum: "... yeni başkan, İran'ın nükleer bomba üretmesini engellemek için elinden geleni yapmalı. ... Son üç yıldır uygulanan Birleşmiş Milletler yaptırımlarının hedefinde esasen İran'ın ekonomisi değil, nükleer ve füze endüstrileri var. Bu da Tahran'a yaptırımları umursamama lüksü veriyor. Ekonomiyi doğrudan etkileyecek bir yaptırım Tahran'ı tercihte bulunmaya zorlayacaktır.". Yanisi şu; Bosna, Darfur, Ruanda, Filistin olaylarında ya göstermelik tepkiler veren ya da kılını kıpırdatmayan Birleşmiş Milletler, kendini savunma hakkı yüzünden füze üreten İran'ın ümüğünü sıkmalı, milyonlarca insan aç kalmalı, işini kaybetmeli ki biz onları istediğimiz gibi kontrol edip, İran iktidarı üzerinde söz sahibi olabilelim. Birleşmiş Milletler'in işlevinin de ne olduğu bir daha açığa çıkıyor böylece.
Yine de tüm bu gerçekleri görmezden gelen ama onun yerine çok daha faydalı adımlar atan arkadaşlarımız mevcut. Bildiğiniz gibi, Zeitgeist isimli bir belgesel var. Ekonomi, din ve politika üzerine çok acaip fikirler sunan bu belgeseli izlediğiniz zaman aslında hakikatin kendisiyle tanış oluyoruz; okumamıza, öğrenmemize, bahsedilmeyenleri görmeye çalışmamıza lüzum yok, tek ihtiyacımız olan Zeitgeist izlemekmiş, kırmızı hapı yutmak yeterliymiş, bilememişiz. Matrix ve Fight Club sayesinde politik dağarcığı çeşitlenen gençlerimiz, Zeitgeist ile bir adım daha atıyorlar şimdi; Michael Moore da iyiydi ama adam idol olunacak bir tipe sahip olmadığı gibi, çok da ilgi çekici şeylerden söz etmiyordu. Şimdi ise Zeitgeist izlediğimiz vakit ayrı bir noktaya ulaşıyoruz, fast-food muhalefetin karşı çıkılamaz albenisi üzerimize yapışıyor, öyle ki Facebook status'lerinden, MSN personal quote'larından duyurmak için yarışır hale geliyoruz.
Malız çünkü, kendimizi pazarlıyoruz. Bu kadar zaman boyunca, kıyafetle ya da dinlediğimiz müzikle ya da söylediklerimizle kendimizi pazarlamamızdan bahsetmiştim yazılarımda, artık bu pazarlamacılığın fikirsel boyuta taştığını da görüyorum. Jean Baudrillard, artık günümüz savaşlarının pornografik nitelik taşıdığını söylemişti; ben bir adım daha ileri giderek evrensel politik konjönktürün gerçek pornografi olduğunu söylüyorum. Bu minvalde, Zeitgeist bu sektörün La Marionnette'i konumunda, hızlı ve garantili boşalma vaad ediyor.
Temelsiz, bilgiden uzak ama hap formatında muhalefet, bu pazarlamanın ürünü haline gelmiş durumda. Malız, edindiğimiz fikirleri, dinlediğimiz müzikleri, okuduğumuz kitapları, izlediğimiz filmleri bir kazanç olarak görmek yerine, malın özelliği olarak görmeyi ve ambalajına bu özelliği taşımayı tercih ediyoruz. Mallaştığımız yetmediği gibi, mal olmayı seve isteye kabul etmemiz sizce de çok eğlenceli değil mi?

Bu yazıda yerele ve bilhassa Ergenekon mefhumuna değinmek istememiştim ama şu resmi bu yazıya sıkıştırmak için gerçekten büyük çaba sarfettim, olmadı. Bu adamın üzerinde taşıdığı, o belirgin Harun Kolçak enerjisine dikkatinizi çekmek için yanıp tutuşuyorum.
söyleyen;
dream endless.
at
18:17
9
mırıltı.
20090115
Üçyüz Altmışbeş Gün.

Geçen sene bugündü; yine bugün olduğu gibi imtihanlar -nihayet- nihayete ermiş, o müthiş boşluk hissiyatının içinde, süzülmekte olan bir yaprak gibi, yokuş aşağı -hani şu ucuza harika yemek yapan bol kepçecinin yokuşu- yürüyordum ki, bir anda, nereden geldi bilinmez, bu blog fikri ortaya çıktı. Çoğu zaman hasıl olur böyle fikirler zihnimde, bir anda bitiverirler, ya görmezden gelirim, ya başka bir fikre daha fazla ehemmiyet yükler diğerini unuturum, ya ertelerim ya da hemen yapmaya karar verir, yaparım. Blog fikri de böyleydi.
Sabahın kör saatinde uyanmış, yine böyle bir güneşli günün neticesinde parıl parıl parlayan tozları süpürmüş, galiba çok kötü bir imtihan geçirmiştim, fena halde uykum vardı, fena halde kendime kızgındım ama nedeni bilinmeyen bir kararlılıkla yapmaya koyuldum işte blog'u. Photoshop'uydu, rapidshare'iydi, blogspot'u derken vakit su gibi akıp geçmiş, uyku iyiden iyiye ipleri eline alır olmuştu ki, ani bir karar ile bir anda blog'un ismi Limbo Pillow oluverdi. Hayır, bundan önceki ismi söylemeyeceğim ama bu yastık aşkının nedeniyle ilgili bir kaç sır çıtlatabilirim.
Uyku denince aklıma tek bir yastık gelir; üç bin üçyüz altmışbeş günün üç bin günü, aynı yastıkla geçmiştir. Yatakhanede başlamıştı sevda ki, hane olmaklığının içinde yatak bulunan bir yer için yastığın önemi aşikardır. Yatakhaneden o eve, o evden başka eve, başka evden bambaşka bir eve derken, hep aynı yastığı sürükledim durdum peşimde. Söz konusu o yastık olunca, pek de centilmen olmam zaten, paylaşmayı pek sevmem onu. O olmadan da uyuyamam, başka yastıklar ya çok yumuşak ya çok sert gelir, hiç biri ona benzemez. İşte uyku hakimiyet kurmuşken, paylaşmakla ilgili bir kaç şey mevzu bahisken, o yastığın akla düşmesiyle oluşuverdi, Limbo Pillow'un, pillow'u. Limbo'sunu da seneye anlatırım.
Yukarıdaki fotoğrafın isminde, 15012008 geçiyor. Tüm bu düşüncelerden sonra, yaptığım her şeyin yerine bunu yapmışım. Yalova'da, harab olmuş bir evin dışında, harabeyi korurmuşçasına duran bu iki mermer aslanın rüyalarıma sık sık girmesi sonucu, yerleşmişti sayfasının tepesine. İşte bugün, bu fotoğrafı gördüğümde, iyi ki o düşüncenin üzerine gitmişim de bu blog'u yapmışım diyorum.
İmtihanlar, iki haftaya sıkıştırılan bir tez, muhtelif hususi meseleler derken blog'u boşlamış olduk. Geçen yılın aksine, bugün uyuyayım; pek yakın vakitte yazacaklarım mevcut.
söyleyen;
dream endless.
at
14:41
1 mırıltı.
20081222
2008; En İyi 20 Albüm.
2008'in en kötü albümlerinden bahsederken de, girizgâhta belirtmiş olduğum gibi, yılın şu dönemi, müzik ile ilgili kişiler açısından bir en iyiler/en kötüler kıyaslamasını da beraberinde getiren bir özellik taşıyor. Her ne kadar bu tip listelerin şahsa münhasır olması bir tatsızlığı beraberinde getirmiş gibi gözüküyor olsa da, bu tip listelerde gerçekten çok kötü olduğuna inandığımız albümlere yahut isimlere rastlasak da, bence yıl sonunun en eğlenceli telaşı bu listelerde yatıyor.
2008 hakkındaki naçizane listem şöyle, heyecan yaratma niyetine sondan başa;
20) Bohren Und Der Club Of Gore - Dolores
Almanyalı Bohren Und Der Club Of Gore, altıncı albümleri Dolores'i sonbahar ortalarında yayınladı. Gecelerin uzamaya başladığı bir mevsime yakışır şekilde, zifiri karanlık bir jazz melodisiyle inliyordu kulaklarımız Dolores'le. Dürüst olmak gerekirse, bir Black Earth ya da Geisterfaust değil bu albüm; grubun kronolojisi özelinde değerlendirilirse çok parlak bir yere sahip olmayacaktır diğer albümlere kıyasla fikrimce. Amma ve lakin, 2008 özelinde değerlendirdiğimiz vakit, bu listede yer alması elzemdi Dolores'in.
19) iLiKETRAiNS - Elegies To Lessons Learnt
Aslında iLiKETRAiNS'in ilk albümü Elegies To Lessons Learnt, 2007'nin son aylarında piyasaya çıkmıştı; son aylarda piyasaya çıkan her albüm gibi de sıralamalara girememişti. Her ne kadar grup, 2008 sonu için The Christmas Ship adlı ep'yi yayınlasa da, Elegies To Lessons Learnt'ü 2008 listesine sokmak için herhangi bir beis göremiyorum. Zira grup, daha oturaklı bir kimliğe bürünmüş ve daha derin sulara yelken açmıştı bu albüm ile.
18) This Is Your Captain Speaking - Eternal Return
Artık şablonlaşmaya başlayan müzikal yapıdan ne kadar bıktığımı defalarca açıklamışlığım var bu internet sahifesinde, belirli bir formüle ayak uyduran ve bu formül çerçevesinde enine genleşen gruplara bir türlü ısınamayışım da bundan. Benzer bir şekilde formüller üzerinden sonuca giden bir This Is Your Captain Speaking'den söz etmek mümkündü, ilk albümleri Storyboard söz konusu olunca. Lakin yeni albüm, Eternal Return, farklılaşmayı ve gelişmeyi -biraz da gidiş/geliş ekseninde- yansıtmayı becermiş bir albüm olarak hatırlanacak.
17) Maybeshewill - Not For Want Of Trying
Farklılaşan ve hatta apayrılaşan bir başka grup da Maybeshewill. Müziğin elektrik ile ilintili bölümünün domine ettiği ilk albümleri Japanese Spy Transcript öylesine beğenilmişti ki, yeni albümde herkes benzer bir tadı yakalamak için hazır bekliyordu. 65daysofstatic'in düştüğü bu hataya düşmeyip, bayağılaşmaktan kurtulan Maybeshewill, daha ağır ve daha heavy metal kokan bir albümle çıktı dinleyicisinin karşısına, 2008'de. İşin güzel tarafı, değişirken bile özlerini kaybetmeyip, kimlikleriyle bütünleşmiş o film sample'larına yer vermeyi de ihmal etmeyerek geçmiş günleri de yâd ettiler.
16) Exxasens - Polaris
Büyük şirketlerin, başka müzisyenlerin, enstrüman sponsorlarının destek çıktığı kişisel projelerin dışında bulunan, kendi halinde ve kendi başına müzik yaparken albüm çıkarmaya karar verip bunu başaran, bu çıkardığı albümü Dünya'nın bir diğer ucundaki başka insanlara dinletmeyi başaran, dinlediğinden de haz almasını sağlayacak şekilde kaliteli bir iş ortaya çıkaran kişiler, benim gözümde gerçek sihirbazlar. İspanyadaki bir odada çalınan gitarı Türkiye'de duymamız ve duyduğumuzdan zevk almamız kadar sihirli başka hiç bir şey göremiyorum müzik ile ilgili. Exxasens tüm bunlar yüzünden, bu listede.
15) Grails - Take Refuge In Clean Living
Grails'in 2008'de çıkardıkları iki albümden biri Take Refuge In Clean Living. Nisan ayında çıkan bu albümden sonra, Grails ekim başı gibi Doomsdayer's Holiday'ı yayınlamış ama belli ki aceleciliğinin kurbanı olmuştu. Her halükarda sindire sindire yaptıkları ve grubun parlaklığını hakettiği biçimde taşıyan bir albüm sığdırmayı başardılar 2008'e. Yaşar Alptekin'in Grails dinlediği bir Türkiye tahayyül ediyorum.
14) Subheim - Approach
Sonbaharın ilk yağmurunda, bir banka mıhlanıp kalmamın ve 1 ay boyunca binbir virüs ile mücadele etmemin en büyük müsebbibiydi Subheim. Yunanistan'dan, yanıbaşımızdan, çıkan bu tek kişilik proje, 2007'de yaşanan Kashiwa Daisuke çılgınlığını anımsatıyor bana her şeyiyle. Bir bilgisayar insanın yüreğini nasıl ele geçirebilir sorusunun cevabıdır Subheim.
13) Glowworm - The Coachlight Woods
2008'in en büyük sürprizlerinden biri olarak görüyorum Glowworm'ü. Yerel bir grubun pek de iyi olmayan bir kayıtla fezaya süzülüşüdür benim için The Coachlight Woods; bilgisayar tuşları ve keman yayları arasındaki şiir gibi paslaşmalar bile bu albümün mutena bir yeri hakettiğinin kanıtıdır.
12) Max Richter - 24 Postcards In Full Colour
Zaman zaman kendime sorduğum bir soru; Max Richter, dünya tarihinin en parlak yüzyılında, 19. yy'da yaşasaydı, bu besteleri o zaman yazsaydı, acaba ne olurdu? Kanaatimce, en az bir Liszt kadar bilinir, bir Chopin kadar çalınırdı; ismi de sadece Richter olarak anılacak kadar ünlü bir marka haline gelmiş olurdu. Sahiden de o yüzyıllarda yaşayan bir adamın günümüze gönderdiği notalar da olabilir bunlar, konu edilen kartpostallar gibi.
11) The American Dollar - A Memory Stream
Tek albümle rüşdünü ispatlamış bir gruptu The American Dollar. The Technicolour Sleep, ilk albüm olmasına rağmen, grubun tüm potansiyelini gözler önüne seren bir özelliğe sahipti. Hal böyle olunca, beklentiler yüksek tutulmuştu yeni albüm için. A Memory Stream, bu beklentileri kesinlikle boşa çıkarmayan bir albüm olarak kalacak zihinlerde; duru ve zeka dolu bir müziğin The American Dollar ismiyle olan tezahürü.
10) Mogwai - The Hawk Is Howling
Sigur Rós müziğini saçma bir şekle sokarak daha çok satmanın planlarını yapar ve ergenliği henüz üzerinden atamamış gençlerin icra ettiği kopya müzikleri Mogwai ile kıyaslar iken, Mogwai farklılaşmak ile karaktersizleşmek arasındaki fark üzerine ders veriyordu The Hawk Is Howling ile. 2008'in en iyi albümü değil belki ama tartışmasız en doyurucu albümü The Hawk Is Howling; Mogwai'a duyulan saygıyı bir kez daha anlamamıza yardımcı oluyor.
9) Sumner McKane - What A Great Place To Be
Huzurla ilgili boyanan bir tablo ya da çekilen bir fotoğraftı What A Great Place To Be; içinde Ev'e dair kocaman ama gizli bir alan vardı. Sumner McKane'in huzur ve sükûnet doldurduğu notaları taşıyan o albümlerinden bir tanesi değil sadece What A Great Place To Be, duygusal bir bütünün de iletkenliğini taşıyan bir nesne aynı zamanda.
8) Homesick For Space - Please Continue
2003 yılında yayınlanan Unison'dan sonra sır olmuştu Homesick For Space. Aradan 5 yıl gibi uzunca bir süre geçtikten sonra, 2008'de geri döndüler Please Continue ile. Emo-rock'ın henüz saç şekli formatına girmediği ve naifliği ile tanınabilir olduğu yıllardan, 2008'e atlarken, Homesick For Space naifliğini de yanında getirmişti. Unison'daki kadar vurucu ya da yıkıcı değildi belki ama, kendini belli etmeyi başaracak kadar özel bir albümdü Please Continue.
7) Detektivbyrån - Wermland
Detektivbyrån da, 2008 içinde iki albüm çıkaran bir grup. E18 yaza girmeden hemen önce, Wermland ise yaz bittikten hemen sonra piyasaya sürülmüştü. Albümlerdeki şarkıların renkli dondurmaları anımsattığı düşünülürse, yerinde bir uygulama olduğunu söyleyebiliriz bunun. Karnavalın en cafcaflı yerinde çalan müzikleri anımsatıyor Wermland, şu kapkara soğuk günlerde bile.
6) Eksi Ekso - I Am Your Bastard Wings
Yaz aylarından bahsediyorken, aslında 2008'in en fazla konuşulan albümlerinin de bu aylarda çıktığını söylemek gerekli herhalde. Sigur Rós faciasının hemen ardından Eksi Ekso ilaç gibi gelmişti kulaklarımıza; bir çok enstrümanın bir çok müzikal akıma bulaştığı bir albümdü I Am Your Bastard Wings. Bu arada yeri gelmişken söylemekte de fayda var; pek çok sanatçının, sanki biz albümlerini yan sokaktaki bakkaldan alabilecekken download linkleriyle uğraşıyormuşuz gibi takındığı "seni hırsız, sil linkimi" tavrına tezat bir şekilde, Eksi Ekso üyeleri bir kaç kelime Türkçe öğrenme çabasıyla, Türkiyedeki herkese selam yollayan bir mail atmıştı aylar evvel; selamı iletmiş olalım.
5) Anathema - Hindsight
Her birimizin ilk-gençliğini perişan etmişti Anathema. Şimdi büyüdük, ilk-gençliğimizi perişan eden her şey unutuldu, Anathema Türkiye'ye tatil için gelir oldu ama Hindsight ile raison d'être'larının ne olduğunu göstermeyi akıl etmeyi başardılar; her şartta dinleyeni perişan etmek. O eski şarkılara, eski anılara, yeni eklentiler yaptılar Hindsight ile, daha da acımasız oldular, daha da acıttılar ve elbette bu yüzden daha çok haz verdiler.
4) Ólafur Arnalds - Variations Of Static
Pek çok yerde, pek çok ruh haliyle, pek çok defa dinledim bu kaydı. Ve öyle oldu ki, hakkında yazacak hiç bir şey bulamaz hale geldim; yıllardır aşık olduğunun "bana neden aşıksın" demesi karşısında girdiğin sessizlik gibi; aşığım Variations Of Static'e, ama neyine, ama neden, tanımlayamıyorum. Mübalağa yapıyor ya da mecazi anlamda kullanıyor değilim, gerçek anlamda korkunç bir kayıt Variations Of Static, her şeyiyle korkutuyor beni, hala.
3) Balmorhea - Rivers Arms
Rivers Arms'la ilgili ilk yazımda, 2008'in şimdilik en iyi albümü yakıştırmasında bulunmuştum. Aradan geçen zamanda yanılgı payımın düşük olması sevindirici bir durum olabilir ama şaşırtıcı değil. Herkes 2008 için bir liste yapmış olsa muhakkak bir yerlere yazacaktır Rivers Arms'ı; öylesine güzel, öylesine duru ve öylesine samimi bir havaya sahipti. Eski şarkılara yapılan yeni düzenlemeler, yeni şarkıların özündeki o eskilik, Balmorhea'nın yerinde saymadan, emek vererek yaratmaya çalıştığı o şeyin içimizdeki tezahürü; her şeyiyle bir bütün ve her şeyiyle cezbedici Rivers Arms.
2) Glissando - With Our Arms We March Towards The Burning Sea
Leeds biraz İstanbul'a benzer; minik bir İstiklal Caddesi, minik bir Kadıköy meydanı, minik bir Haydarpaşa'sı vardır. Herhalde bu yüzden, ihtiva ettiği duygusallık da İstanbuldakiyle benzerlik taşıyor. Leedsli Glissando'nun duygusallığını bu kadar kolay benimsememizin bunda payı nedir, bilemiyorum. Ama kesin bir şey söylemek gerekirse, With Our Arms We March Towards The Burning Sea, 2008'in en yoğun albümüydü. Grekken'i ilk dinleyişimde ağzımdan çıkıveren o ahı tekrar eder dururum her Glissando dinleyişimde, bir kerameti var olmalı bu yüzden. O kerametten mütevellit, ikinci sırada Glissando.
1) Fjord Rowboat - Saved The Compliments For Morning
Gelelim 2008'in en iyisine.
Fjord Rowboat, reverb tuşunu tekrar sonuna kadar çevirmemizin tek sorumlusu oldu Saved The Compliments For Morning sayesinde. Her biri birbirine benzeyen kalitesiz gürültülü indie-pop grupları, yıllardır aynı müziği icra eden brit-rock'çılar, şablonlarından vazgeçemeyen post-rock fanatikleri; geçmişten gelen shoegaze rüzgarını taşıyan Fjord Rowboat karşısında yerle yeksan oldular. Fjord Rowboat'un samimiyeti, her notada, her sözde hissedilebilir bu albümde; ne tip bir heyecanla yapıldığı, ne tip bir yoğunluk ihtiva ettiği öyle rahat anlaşılıyor. Ayrı ayrı her şarkısıyla ve grup kimliğinin yansımasıyla, birincilik payesini hiç düşünmeden veriyorum Fjord Rowboat'a.
En iyileri sıralamışken, en iyi albümlerin en iyi şarkılarına da değinebiliriz. Her ne kadar bu "en iyi şarkı" tanımlamasından hazzetmesem ve toplama albüm mantığını kasıntı bulsam da, 2008'in müzikal anısı ya da Limbo Pillow'un yıl sonu hediyesi niyetine değerlendirilebilir bu toplama albüm.
1- Fjord Rowboat - Simply Stood
2- Glissando - Grekken
3- Balmorhea - Limmat
4- Ólafur Arnalds - Himininn Er Að Hyrnja, En Stjörnurnar Fara Þér Vel
5- Anathema - Flying
6- Eksi Ekso - The Gallows
7- Detektivbyrån - Generation Celebration
8- Homesick For Space - British
9- Sumner McKane - The 20th Maine
10- Mogwai - I Love You, I'm Going To Blow Up Your School
11- The American Dollar - Anything You Synthesize
12- Max Richter - Cradle Song For A (interstate B3)
13- Glowworm - Lux
14- Subheim - Away
15- Grails - Take Refuge
16- Exxasens - Mira Mama
17- Maybeshewill - He Films The Clouds Pt. 2
18- This Is Your Captain Speaking - Part 3
19- iLiKETRAiNS - The Deception
20- Bohren Und Der Club Of Gore - Still Am Tresen
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
19:26
10
mırıltı.
damgalar bohren und der club of gore, Detektivbyrån, exxasens, glowworm, grails, homesick for space, iliketrains, max richter, maybeshewill, mogwai, subheim, sumner mckane, this is your captain speaking
20081209
2008; En Kötü 5 Albüm.

Birinci sırada tabii ki One Of The Boys albümüyle, Katy Perry var.
Parantez içinde şunu söylemek isterim; 2008'in en kötü albümlerini yazıyorum. Hatta bu yazıya başlamadan evvel de, yazacaklarımı düşünüp düşünüp kıkırdıyor, nüktedan lakırdılar etme planları kuruyordum. Ama düşününce, durumun ne kadar trajik olduğunu fark ediyorum.
Müzik endüstrisi çok garip bir makine, korkunç bir acımasızlıkla ve olağanüstü bir tüketim hızıyla işliyor bu endüstrinin çarkları. Katy Perry bende Britney Spears, Geri Halliwell gibi isimleri çağrıştırıyor. İrin ve pislik dolu bir hayattan parlak yıldızlığa yükseliş, oradan da ruhsal çöküntünün, intihar girişimlerinin, 10 cc. barbiturat dozlu seks kasetlerinin doldurduğu hayata düşüş; Perry'nin geleceğinin bundan farksız olamayacağı o kadar belli ki, eleştirirken bile ona acımadan edemiyorum.
Açık konuşayım; lise kızlarını severim. Sevmeyecek erkek de tanımıyorum; beyaz streç gömlek, kısa ekose etek ve diz altı çorapların, hormonal birer uyarıcı olduğuna eminim. Lise kızlarının bu güzel yanlarının yanında, ekseriyetinde şöyle bir defekt de bulunmaktadır ki, bu güzel kızlar mutlaka paket halinde gelirler. Promosyonlu paketin "bu satmıyor, arada kaynasın, stok erisin" düşüncesinin öznesi olan ve günlük hayatta "en yakın arkadaş" adını alan insanlar, bir erkek için tehlikeli olduğu kadar, lise kızının kendisi için de çok büyük tehlike arz eder aslında. Şimdi olayın daha net bir analizi için, şöyle bir ayrıma gidelim; güzel, akıllı ve ilgimizin odağı olan hanımefendiye X, bu hanımefendinin en yakın arkadaşı olan kişiye de Y diyelim.
Efendim, X ve Y'nin birbirlerinden hiç ayrılmadıklarını, ayrı olduklarında da sürekli birbirlerinden bahsettiklerini biliyoruz. Eğer ki ilgimiz X'e kayar ve aynı şekilde karşılık alır isek, Y devreye girmekte pek gecikmeyecektir. Aşk hayatı çirkin, kaba saba ve yarım-akıllı erkeklerle yaşanmış kısa zaman dilimleriyle dolmuş olan Y, kıskançlıktan X'in hayatını cehenneme çevirmekle kalmayacak, muhtelif ortamlarda "Biz aslında arkadaş değiliz, sevgiliyiz. Çünkü biz biseksüeliz." gibi bir söylemle, pazarlamada çığır açacaktır. Bu maalesef ki, Milli Eğitim Bakanlığı'nın 2008 araştırmasına göre, Türkiyedeki liselerin %78'ine yayılmış bir hastalıktır. Mantık şudur; iki kız arkadaş annelerinin evde olmadığı bir gece birer kutu Efes Pilsen içerek sarhoş olurlar ve birbirinin dudaklarına ufak bir bûse kondururlar. Efes içmenin tek nedeni nasıl ki yarın okulda, bütün gece yatmadık ve içki içtik, deme şansını yakalamaktıysa, bûsenin konuş nedeni de büyük ölçüde aynıdır.
Bu durumun Amerikadaki tezahürü de Katy Perry oluyor. Katy Perry bu bûseyi şarkı yapmakla kalmadı, bunu pazarlayarak da bir başarı hikayesi kahramanı haline geldi. Aynı yarım-akıllılık, aynı gösteriş manyaklığı, ilginin her an üzerinde olması için olur olmadık şeyler yapma dürtüsü, hiç birimizin umrunda olmayan meme/dil/bacak odaklı parti fotoğraflarının muhtelif internet sitelerine yüklenmesi falan filan, hep gördüğümüz, artık alıştığımız şeylerle karşı cins tavlanmadı ya da sadece ilgi paratoneri olmakla kalınmadı, bu sefer. Bu başarı hikayesi, herkese ders olsun. Yalnız, MySpace'i sahiden de müzik için yararlı bir ortam olarak görmeye çalışan ben bile -tüm karşı cins arasındaki iğrenç mesajlara, "thx for add" banner'larına, hangi amaca hizmet ettiğini anlamadığım renkli lazerli profil template'lerine tahammül etmeye gayret gösteren ben bile- Katy Perry faciasından sonra MySpace'in kesinlikle ömür çürüten, müzik ve sanat kavramlarının içine eden bir siteden fazla bir şey olmadığını anlamış bulunmaktayım.
İşin daha vahim tarafı da, bu kadının ciddi ciddi albüm satış rekorları kırması, her konserinin kapalı gişe olması herhalde. Bir insanın kötü müzik yapması anlaşılabilir, çok kötü ve dahi berbat bir müzik yapması anlaşılabilir ama 1 milyon insanın bu müziği dinlek için üstüne para vermesini aklım kesinlikle kabul etmiyor. Katy Perry'e ait alacağım tek cd, barbituratlı porno cd'si olurdu herhalde, ama sanırım o da torrent'e düşer bir iki seneye.

Ah. Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Sigur Rós'un Með Suð í Eyrum Við spilum Endalaust'u 2008 yılının en büyük hayalkırıklığıydı. Kendimi tekrar etmek istemiyorum ama olaya net bir teşhis koyalım.
Kabul etsek de etmesek de, ismi saçma bulsak da, janr kavramlarının oluşumuna doğrudan bir eleştiride bulunsak da, "post-rock" diyegeldiğimiz bir janr mevcut. Son 5-6 aydır daha da popüler bir hale gelen bu janrın, en popüler isimlerinden biri de Sigur Rós. Öyle ki, aslında müzikal olarak hiç benzerlik taşımasa da, sırf aynı janr ismini paylaştığı için bir gruba yöneltilen "Sigur Rós'a benzer bir grup" tanımlarına sık rastlar olduk bu sıralar.
Bu noktada zaten Sigur Rós'a yönelttiğim belirli bir eleştiri her zaman olmuştu; samimiyet kavramını Sanat algımın giriş kapısına koymuş biri olarak, Sigur Rós'u severek dinlediğim zamanlarda dahi, asla samimi bulmamış, bu samimiyetsizlik her daim beni grubun kendisine uzak tutmayı başaran bir engel halinde orada mevcudiyetini korumuştu. Aslında hiç bir mantıklı açıklaması olmayan ve müzikal anlamda da herhangi bir katkısından bahsedemeyeceğimiz Hopelandic adını verdikleri vızıltı vokalleri ya da bunun gibi onlarca "ilginç" detayı bir kenara bırakırsak, Sigur Rós'un Með Suð í Eyrum Við spilum Endalaust albümünü, artık grubun tüy diktiğinin elle tutulur kanıtı olarak algılıyorum.
Müzikal değişime, dinamizme her daim önem vermiş biri olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Sevdiğim bir grubun, sevdiğim müziğini bir albüme aynı şekilde taşımasını asla arzu etmedim, aksine bu durumdan rahatsız olduğum çok olmuştur. Tutan bir şeyi sürekli tekrarlayarak, tavşanın suyunun suyunu çıkarmak ve bundan da para kazanmak, müzik endüstrisinin zaten temelinde yatan bir strateji. Yalnız bir grubun, sahip olduğu, olmaya çalıştığı, "ben buyum" demek üzerinden kendini pazarladığı bir kimliğin artık para etmediğini, yerini başka bir modaya bıraktığını görmek ve bu modaya yönelmek, bir değişim ya da dinamizmden çok, düpedüz "her devrin adamıyım" kabilinden, omurgasızlık ve basitlikle açıklanabilecek bir husus. Sigur Rós, Með Suð í Eyrum Við spilum Endalaust'ta işte tam da bunu yaptı. Albümün yarısını indie-pop kervanı peşinde koşan çocuklara, diğer yarısını vefakâr dinleyicilerine ayırdı; böylece ne şişi ne de kababı yakarak dükkanı açık tutmayı başardı.
Post-rock'la ilgili elle tutulur tespitim şudur; gitar/davul/bass birleşiminden doğmuş tüm müzik dalları içerisinde, ki buna punk da dahil, çalınması en kolay müzik türü post-rock'tır. Gitar çalmayı bilmeyen ama müziğe aşina olan ya da hatrı sayılır bir arşive sahip olan herkes post-rock çalabilir. Birbirine tıpatıp benzeyen, karbon kopya ürünü, basit, alelade post-rock gruplarının tümünün var olma ve kendini duyurmada hiç bir sorun yaşamamasının nedeni de aslında janrın bu komplikelikten uzak yapısı. 15-16 yaşındaki For A Minor Reflection'ın, abileri Sigur Rós'u birebir taklid ederek piyasada tutunuyor olmasının tek açıklaması da bu aslında. Dolayısıyla bu basitlikte farkı yaratan, grup kimliğinin doluluğunda yatıyor. Evet, punk da çok basit bir müzikti, en fazla sözü edilen grup Sex Pistols idi belki ama, Johnny Rotten sayfalardan silinmiş ve Sid Vicious yeni yetmelerin idolü olmaktan öte gidememişken biz hala nasıl Joey Ramone'u, Joe Strummer'ı, Greg Graffin'i yâd ediyor, bu isimlere saygı duyuyorsak, 5-10 yıl sonra Sigur Rós'u Sex Pistols ile aynı kategoride değerlendireceğimizden eminim. Bu süre zarfında Sigur Rós daha da çok saçmalayacak, kendini dev aynasında görmeye devam edecek ve bizleri kah güldürüp kah düşündürürken aklımıza Levent Kırca'yı getirecektir tahminimce.

Peki Serdar Ortaç bize işkence etmeye daha ne kadar devam edecek? Nabza göre şerbet vermede Sigur Rós'tan bile başarılı bir isim Serdar Ortaç; bu seneyi de şeytan şu bu diyerek kotarmayı bild Nefes albümüyle, çekilmez yazı daha da çekilmez hale getiren bir albümdü Nefes. Her yerdeydi, hava gibi, o hava gibi de bunaltıcı, yorucuydu.
Serdar Ortaç ise, hakkında iki satır yazmak istemeyeceğim kadar nefret ettiğim biridir, 1999 yılının şubat ayından bu yana. Ahmet Kaya, fazla bile söylemiştir Serdar için: "Asker kaçağı vatanseverlerin kiralık dillerinden, yalan sıçrıyor mikrofonlara."
2008'in en kötü dördüncü albümü; M83'nin Saturdays=Youth'u. Kılavuzu karga olanın pusulasının nereyi gösterdiği malum; "prodüktör dehası" albümlerden nefret eden biri olarak, Sigur Rós'un prodüksiyonda büyük emek sarf ettiği Saturdays=Youth benim nezdimde anlatılamaz bir basitlik barındırıyor. M83 her daim güzel şarkılar yazabilmeyi, bu şarkıları da ince ince içimize işletmeyi becerebilmiş bir projeydi. Saturdays=Youth albümünde de aslında şarkılarla, bestelerle bir problemim yok. Problemim, "new wave'i shoegaze'in ilk yıllarına bulayalım" diyerek 80'lerin o artık yormaya başlayan havasını albüme taşımaya karar veren dahi prodüktörle. Şunu anlama zamanı gelmiştir; 80'ler her zaman sıkıcıydı, sadece bu sıkıcılıktan bahsetmek biraz eğlendirici gelmiş olabilir, ama sıkıcıydı. 80'leri bu günlere taşımak ise çok daha sıkıcı. Deal with it Sean, it's over. Rock and roll.
En kötü 5. albüm -aslında kendilerini bu listeye almış olmaktan pek mutlu değilim ama- Death Cab For Cutie'nin Narrow Stairs'ı. Death Cab For Cutie'nin, Sigur Rós ya da M83 gibi "stratejik" hamlelerle böyle bir albüm kaydettiği kanısında değilim. Ama yıllardan beri çıkardığı her albümle, çıtayı çok yükseğe taşıyan, kısa zaman evvel Plans gibi muazzam bir albüme imza atan bir grubun, Narrow Stairs ayarında basit bir albümün arkasında olduğuna inanmak da çok güç. Narrow Stairs hakkında, internet ortamına sızdığı ilk gün bir yazı yazmış, albümü bir an önce paylaşma dürtüsünden hareketle, herhangi bir yorum yapmamı engelleyecek kadar az dinlediğimi itiraf etmiştim. Ne yazık ki, yazıyı tamamlama ve albümün tadına bakma girişimlerimin hepsi başarısızlıkla sonuçlandı sonradan. Zira Narrow Stairs plastik meyve gibiydi, hiç bir özelliği, hiç bir tadı, hiç bir canlılığı olmayan bir şeydi. Death Cab For Cutie gibi bir gruptan çıkması da, bu listeye girmesine yetti. Seatle'ın ekmeğini yemek de bir yere kadar.
Son tahlilde; 2008, bitiyor olmasına üzülmediğim kadar kötü bir yıldı. Bahsedilecek onlarca şeyin yanında, müzikal anlamda da bir çok garabete tanık olduk 2008'de. Tüm bu samimiyetsizliklerin, stratejilerin, nabza göre verilen şerbetlerin yanında, çamurun içinde bulunan pırlantalar da vardı elbette. Ben bu pırlantaları vitrine yerleştirir iken, siz de şimdiden Fjord Rowboat dinlemeye başlayın.
söyleyen;
dream endless.
at
17:12
14
mırıltı.
damgalar death cab for cutie, m83, sigur rós
20081127
Maybeshewill & Her Name Is Calla - Split EP

Maybeshewill, 2006 yılında, usulca sokulmuştu hayatımıza. In Another Life When We Were Cats, He Films The Clouds gibi janrın klasik şarkıları aralarına girmeye namzet şarkılarla, Japanese Spy Transcript çok büyük bir ilginin odağı olmuştu. Hatta bu ilgi, şaşırtıcı bir şekilde Türkiye'ye de sıçramıştı; alışılmadık elektronik beat'lerin enstrümantal müzik içine girip bu şekilde yumuşak bir sonuç ortaya çıkarması hepimizi etkilemişti. Efterklang, 65daysofstatic, Lights Out Asia tamam da, Maybeshewill'in farklı bir tınısı, gizli bir melankolisi vardı.
Bu gizli melankolinin kaynağına, elektronik beat'ler arkasındaki isme daha önce de değinmiştim. Tanya'nın gruptan ayrılışının ardından, Maybeshewill farklı bir kimliğe bürünmüştü. 2008 baharında çıkardıkları Not For Want Of Trying'de bu farklılık fazlasıyla belirgindi; elektronik ağırlıklı bir post-rock grubundan, elektronik ögeler de bulunduran bir post-metal/drone grubuna evrimleşmiş idi Maybeshewill. Şahsen bu tip değişimleri, tutmuş ve bu yüzden de tekrarlanan, satışı garantileyen bir anlayışa yeğlerim. Yani bu bakımdan, Maybeshewill'in evrimleşmesini cesurca ve özgün bir davranış olarak algılıyorum; Japanese Spy Transcript'teki gibi nevi şahsına münhasır ve iyi kotarılmış olmayan elektronik beat'lerin arkasına sığınabilir, çok beğenilmiş ilk albümlerinin kopyalarını yaparak piyasada tutunabilirlerdi. Bunun yerine kendi istedikleri yolu seçtiler, geçmişe özlem duyanlara da He Films The Clouds Pt.2 hediye ettiler Not For Want Of Trying'de.
Grup, 2008 içindeki ikinci kaydını yayınladı. Bu sefer Her Name Is Calla ile birlikte yapılan bir split ep bu. Maybeshewill'den iki, Her Name Is Calla'dan da bir şarkı bulunuyor ep'nin içinde. Maybeshewill, Not For Want Of Trying'deki gibi, -bu sefer drone değil- düpedüz metal etkileşimlere sahip iki şarkı sunuyor bize. Hamuru heavy metal ile yoğrulmuş ben ve benim gibiler bu durumu çok garipsemeyeceklerdir sanırım, en nihayetinde grup elektronik ögeler kullanmaktan kaçınmadığı gibi, oldukça melankolik iki şarkı sunuyor aslında bize. Bir de tabii ki, grubun alamet-i farikası, her albümde kendine yer edinmiş film sample'ları bu ep'de de mevcut. This Time Last Yeardaki sample, I Heart Huckabees'den alınmış.
Her Name Is Calla ise, yine Leedsli bir grup. Leicester-Leeds-Sheffield üçgenindeki grupların birbiriyle bu denli içiçe olması aslında çok öykündüğüm bir şey. iLiKETRAiNS, Glissando, Maybeshewill, Redjetson, Worriedaboutsatan gibi grupların sürekli birbirlerinin albümünde yer almaları, zaten uzun süredir devam etmekte olan bir durumdu. Bu sefer Maybeshewill, Her Name Is Calla'nın elinden tutuyor diyebiliriz.
Her Name Is Calla'nın, benim için çok da büyük anlam ifade eden bir grup olduğunu söyleyemem. Daha önceden çıkardıkları The Heritage albümünde, kayda değer tek şarkı "Motherfucker! It's Alive And It's Bleeding!"'di. Bunun yanı sıra, bu ep'de bulunan Condor And River da, daha önce yayınlanmış bir single'da bulunuyordu. Sanki Maybeshewill "Hadi biz ep çıkarıyoruz, sizin de eski şarkılardan birini koyalım." demiş gibi. Yine de Condor And River, bu sefer daha kaliteli bir kayda sahip, hatta eski şarkıdaki cevheri ortaya çıkaracak kadar iyi bir kayıt bu. Sanırım bu ep'nin en büyük getirisi, Her Name Is Calla hakkındaki yargımı yıkması oldu, Condor And River'ın yeni ve temiz kaydıyla.
Yazı biraz objektif dergi yazısına döndü ama söz konusu Maybeshewill olunca beklentiler ve tepkiler farklı şekilde tezahür edebiliyor. Velhasıl, grubu salt In Another Life When We Were Cats ekseninde değerlendirenler bu ep'deki Maybeshewill şarkılarını beğenmeyeceklerdir. Kendilerine önerim 3 gün boyunca loop'ta o şarkıyı dinlemeleri. Müzik topluluklarına farklı perspektiflerden bakmayı sevenler için ise Maybeshewill bulunmaz bir hazine sunuyor bu ep'de. Üstelik Her Name Is Calla da rüşdünü ispat ediyor en sonunda. Şu an için, yılın en iyi split'i diyebilirim.
Sanatçı: Maybeshewill / Her Name Is Calla
Albüm: Split EP
Şarkı listesi:
1- Maybeshewill - This Time Last Year
2- Maybeshewill - Last Time This Year
3- Her Name Is Calla - Condor And River
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
18:05
0
mırıltı.
damgalar english, her name is calla, leeds, maybeshewill, post-metal, post-rock, strings
20081126
This Is Your Captain Speaking - Eternal Return
This Is Your Captain speaking, Eternal Return albümünü işte bu farklılıklar üzerine inşa etmiş. Gidilen yollar, dönülen yollar ve döndüğünde değişmiş bir dünya. Her gidiş aynı zaman da dönüştür, diyerek alevli gif'leri hatırlatan ucuz aşk sitelerini ya da dimağı sığ feylesofları aklınıza getirecek değilim kesinlikle. Ama bu gidiş-dönüş ekseninde yaşanan bitevi değişimin tınısı saklı Eternal Return albümünde.
Avustralyalı grup This Is Your Captain Speaking, ilk albümleri Storyboard'u çıkardıklarında beklemedikleri bir ilgi görmüşlerdi. Artık klasikleşmiş post-rock tınılarının dışına çıkma arzusundaki dinleyici dört elle sarılmıştı Storyboard albümüne. Albüm aslında janra yenilik veya tazelik getirmiş olsa da, kullanılan kalıplar açısından bakıldığında pek farksızdı ortaya çıkan sonuç; largo/larghetto giriş, iyi kotarılmış catchy bir kreşendo, sonra da kısa bir son. İşte, Eternal Return, gidiş-dönüş ekseninde yaşanan bitevi değişimin etkisinden mi, yoksa salt grubun kimliğine ve müziğine daha yatkın bir hale gelmesinden mi bilinmez, kalıpları daha farklı bir şekilde sunan bir albüm. Daha ağır, daha sakin ama daha doyurucu şarkılar var Eternal Return'de, sadeliğin önemi daha net kavranmış gibi sanki.
Velhasıl, gidilen yahut dönülen yerde ya da bizzat gidiş yahut dönüş esnasında dinlenmesi halinde, sanki yaşanan o kaçınılmaz değişimin müzikal suretiyle karşı karşıyaymışız gibi hissetmemiz kuvvetle muhtemel Eternal Return dinlerken. Bakalım kaç uçak, kaç otobüs ve kaç vapur sonra yeni bir This Is Your Captain Speaking yazısı düşecek zihnimize, onu da zaman gösterecek.
Sanatçı: This Is Your Captain Speaking
Albüm: Eternal Return
Şarkı listesi:
1- Part 1
2- Incirculation
3- Part 3
4- Lullaby
5- Part 2
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
15:20
1 mırıltı.
damgalar ambient, australian, post-rock, this is your captain speaking
20081123
Gravenhurst - The Western Lands
O zaman bu blog'da yazılanlar da, müziğe içsel dinamik katma iddiasıyla ortaya çıkmış düşünce akışları da, en temel eksende benzer bir dilemmayı barındırmıyor mu içinde: "Ben içini dolduruyorum, sen dinle. Çünkü belki bunu akıp giden bir dalga olarak görüyorsun.". Bu da bir ikiyüzlülük, bir tekele alma durumu değil mi? Benim ikiyüzlülüğüm. Benim bahanelerim. Hepimizin içinde bulunan dahice örülmüş savunma mekanizmaları, o savunmanın altında gizlenmiş, biteviye inkar ettiğimiz kusurlarımız, başkalarına yansıttığımız hatalarımız; tüm bunların bendeki sureti. Ve Gravenhurst, tüm bunları yüzüme vuran Gravenhurst.
İşte bir zaman dinleyip önemsemediğin, sonra uzunca bir süre yüzüne bakmadığın; bir zaman sonra da rastgele ortaya çıktığında da damarlarında civa akıyormuş gibi ağırlaşmana sebep olan ve önemsememişliğinin acısını sorgulamana yol açan o gruplardan biri Gravenhurst. Tamamen kişisel bir çıkarım bu, ama bir noktada bugün ruhuma huzur üfleyen bir müziği, başka zaman neden hiç ama hiç önemsemediğimi sorgulamışlığım, evrensel ve istisna kabul etmeyen bir hatayı ortaya çıkarıyor sadece. Hele ki o müzik, artık geride kalmış ve esamesi pek de okunmayan 90'lara ait tınıları barındırıyorsa gövdesinde, durum daha da farklı bir hal alıyor.
Shoegaze kronolojisi yapmaya lüzum yok; önce Seattle sonra Manchester canına okumuştu shoegaze'in, grunge ve brit-pop dönemleri. Kazaklardan dört düğmeli ceketlere geçiş, hala eskimeyen o Noel Gallagher saç/gözlük kombinasyonu. Unutulan bir shoegaze, üzerine toprak bile atılmadan, ortada kalan güzeller güzeli bir kadın cesedi. Üzerinde beyaz bir t-shirt, altında siyah dar bir kot ve konşssuz siyah Chuck Taylor'lar vardı. İşte o kadını, olduğu haliyle, belki de çürümüşlüğüyle seven bir Gravenhurst. Duru, naif, katillerinden nefret eden, yer yer kendinden öncekine de bakabilen ve bize de geçmişi hatırlatabilen bir müzik, Nick Talbot ve arkadaşlarının icra ettiği. Slowdive, My Bloody Valentine ve hatta Joy Division gizli nota aralıklarında The Western Lands'in.
Bu seferlik kişisel bir yorumla bitirmeyeyim yazıyı. Ya da bitik bir analoji, bayat bir mesaj. Bu sefer sadece, bitsin yazı. Bitsin, Gravenhurst başlasın. Bugün pek yüzüm yok yazmaya, müzik hakkında konuşmaya. Anlatılacak ne varsa, bu seferlik sadece müziğin kendisi anlatsın.
Sanatçı: Gravenhurst
Albüm: The Western Lands
Şarkı listesi:
1- Saints
2- She Dances
3- Hollow Men
4- Song Among The Pine
5- Turst
6- The Western Lands
7- Farewell Farewell
8- Hourglass
9- Grand Union Canal
10- The Collector
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
19:42
0
mırıltı.
damgalar english, gravenhurst, shoegaze



