
Kandırıldım; uzunca bir süre boyunca gökyüzünü kuzenlerimin boyadığını zannettim. Herkes uyurken bir merdiven yordamıyla uzanıp sabahı getirdiklerine, akşam da herkes uyusun diye yine merdivene çıkıp bir kova zifti gökyüzüne boca ettiklerine öyle bir iman etmiştim ki aksi yöndeki iddiaları kesin bir dille reddediyor, beni aksi yönde endoktrine etmeye çalışan anaokulundaki arkadaşlarıma "benim inancım bana senin inancın sanadır" diyordum. Gel gör ki bu kadar yürekten inandığım bir durum karşısında açıklayamadığım bazı vakalarla da karşılaşmıyor değildim. Mesela gün içinde hava açıkken nasıl bir anda kapanıyordu yahut iki dakika önce kapkara bir gün nasıl bir anda aydınlanıyordu? Yaptığım uzun ve kararlı araştırmalardan sonra kuzenlerimin beni kandırdığını geç de olsa anladım, zira evde ne boya kovası ne boya fırçası ne de merdiven bulamamıştım. Hal böyleyken ben istemeyerek de olsa hava olaylarının astronomiyle direkt alakalı olduğunu kabul ederken, arkadaşlarımın çoğu da aynı hava olaylarını teolojiyle ilintileyerek Mikhail'e inanmayı tercih ettiler.
Gel gör ki, hava olaylarının astronomiyle olan alakasına olan inancım uzun yıllar boyunca mart aylarında zayıfladı. Mart neden kapıdan baktırıyor, kazma kürek yaktırıyordu? Öğretmenler neden bu konuda kompozisyon yazmamızı istiyordu, bu kompozisyonlarla ne tip bulgulara ulaşmaya çalışıyorlardı, bu bulgularla hangi güç odaklarına hizmet edeceklerdi? Haber bültenlerinde neden spikerler ve muhabirler "mart kapıdan baktırır..." dedikten sonra cümlenin devamını sokaktan birine getirtiyorlar, bu esnada da müstehzi bir biçimde gülümsüyorlardı, bu neyin propagandası, bu neyin dümeniydi? Ülke üzerinde oynanan bu oyunlarla neye uğradığını şaşıran, aptala dönen insanlar mart bittiği gibi neden her yerde gevşeyen gönül yaylarından bahsedecekti? İktidarın kazma kürek yaktırma söylemine karşın oluşan bir kontra mıydı gönül yaylarının gevşemesi, bir şifre miydi, bir direniş miydi? Neden her sene yaşanan bu salak, saçmasapan döneme bir kişi de dur deme cesaretini göstermez, kitlelere önderlik etmezdi? Yoksa ederdi de susturulur muydu? Tüm bunların bir tesadüf olabilir miydi, hiç sanmıyorum!
Tüm bu manasız olaylar silsilesi bir yana, benim her sene mart aylarında içine girdiğim bir ruh hali var. Zira her sene bu zamanlar, geçmişimdeki yeni yetme punk evimin kapısını çalar, insan gibi zile basmayı bile bilmez, bütün evi sigara kokusuyla batırır, bağıra çağıra konuşur, devamlı küfreder. Ama hakkını vereyim, çok güzel müzik dinler. Zavallının mp3 playerı yoktur, hala discman kullanır ve yanında o kocaman discman'in yanı sıra cd'lerini sakladığı kocaman bir cd-case'i de taşımak zorundadır ki, bu cd-case'i markerlarla stickerlarla saçma sapan bir şekilde dekore etmeyi de unutmamıştır. İşte bu grotesk cd-case'in içindeki albümlerle ilgili uzun zamandır bir kaç kelam etmeye niyetliyim, önümüzdeki zamanlarda bazı albümlerle ilgili kalem oynatmam olası. Ama ondan evvel ufak bir mixtape yapmayı arzuladım, zira mixtape hazırlamayı ve dinlemeyi epey özlemişim, siz de bir aperatif olarak kabul edebilirsiniz.
İşbu mixtape'te yer alan tüm gruplar Amerikan menşeili. Hatta bir kaçı hariç neredeyse hepsi aynı plak şirketinin, Victory Records'un, rahle-i tedrisinden geçmişler. Bir ekolün etkisinin genişliği, basit doğan bir müziğin nasıl ilerlediğini, komplikeleştiğini, dallanıp budaklandığını da vurgulamak istediğimi itiraf edebilirim. Adet yerini bulsun diye ufak ufak üstünden geçeyim grupların istiyorum: Sick Of It All, punk-rock olarak isimlendirilen janrı hardcore'a evrimleyen grupların başında, alfa. Stretch Arm Strong hardcore denen janra gömülmüş "attitude" olgusunu en düzgün şekilde vurgulayan gruplardan biriydi, şarkısı da bu durumun bayrağı denebilir. Strike Anywhere politik söylemin yanında müziğin melodi oranını da arttırdı müziğin. Ignite bu melodik hardcore kavramını biraz daha ileri götürdü, Slowdown şahsım nezdinde tüm zamanların en güzel melodilerinden birini ihtiva etmekte olan bir şarkı. Snapcase şarkısı Zombie Prescription ise tam anlamıyla "sakat" bir şarkı, şizofrenik bir vaka. Boysetsfire mevcut politik söylemin yanına eser miktarda kişisel duygu yükleyerek emotional hardcore'a öncülük etti. Rise Against bu mixtape içinde belki en yaygın olarak tanınan grup, günümüzde hala aynı çizgisini koruyarak devam etmekteler ki son albümleri Endgame'in dumanı tütüyor. Shai Hulud ve Poison The Well janrın kalıplarını epey zorlayarak daha yırtık ve punk'tan ziyade metal'e daha yakın olan bir müzik yaptılar. Atreyu yine Victory Records bünyesinden çıkıp metale doğru koşan grupların başında geliyordu, elektropop kokan bazı ögelerin yanında saf heavy metal riff'lerine de yer verdiler. Strife şarkısı Will To Die'da kulağınıza tanıdık gelen vokal Deftones vokalisti Chino Moreno'ya ait. Misery Signals "metal etkileşimli hardcore" kavramını metalcore'a evrimleyen grupların başında geliyor, ki şarkıları Failsafe iniş ve çıkışlarıyla gerçek bir şaheser. Earth Crisis müziklerinden çok veganizm konusundaki militan tavrıyla tanınan bir grup oldu hep ne yazık ki, ama End Begins gerek müziği gerek vokal kullanımı ve tabii ki düzenlemesiyle dinlenmesi elzem bir şarkı.
Yukarıdaki tüm grupların şarkılarını seçerken, yüklerken, bu yazıyı yazarken kendimi mutlu hissediyor olmam, beni ziyaret eden o yeni yetme punk'a gülümseyerek ve minnetle bakmak benim için çok önemli bir şey. Çünkü o yeni yetme punk, dinledikleriyle birlikte, şu an müzik sahnesindeki çok az grubun öğretebileceği şeyler öğretti. İzninizle bu blog'da bir ilke imza atarak For The Record'dan alıntılayacağım ki bu mixtape'in ana duygusu bu şarkının bu satırlarında huzur içinde yatmaktadır:
..the magic of those songs sustain me through the years
I heard the word sincerity and I know now what that means
I learned it first with Black Flag, mohawks, combat boots and torn-up jeans.
1- Sick Of It All - America
2- Stretch Arm Strong - For The Record
3- Strike Anywhere - Infrared
4- Ignite - Slowdown
5- Snapcase - Zombie Prescription
6- Boysetsfire - Rookie
7- Rise Against - Prayer Of The Refugee
8- Shai Hulud - This Wake I Myself Have Stirred
9- Atreyu - Lip Gloss And Black
10- Poison The Well - Artists Rendering Of Me
11- Strife - Will To Die
12- Misery Signals - Failsafe
13- Earth Crisis - End Begins
DOWNLOAD.
20110406
Limbo Pillow Mixtape #05.
söyleyen;
dream endless.
at
20:17
3
mırıltı.
damgalar boysetsfire, hardcore, ignite, mahocore, melodic hardcore, metalcore, poison the well, post-hardcore, strife, strike anywhere, victory records
20110404
Explosions In The Sky - Take Care, Take Care, Take Care
İlkokulda "zaman"dan anladığımız şey, arka duvardaki panoya raptiyelenmiş genişçe bir tarih çağları şeridinden ibaretti. Mevsimlerin olabilecek en ekspresyonist şekilde resmedildiği (iki gürbüz çocuğun güneşlenmesi, dökülmüş yaprakları temizlemesi, kar topu oynaması ve çiçek toplaması) mevsimler tablosunun hemen altındaki bu şerit, insanların yazıyı keşfetmesiyle beraber gizli kocaman bir elin kocaman bir kronometreye basarak tarihe start verdiği gibi gigantik delüzyonlara sebep olmakla kalmamış, kavimlerin birbirini ittire ittire göç etmesi ve İstanbul'un fethinin "Haydi aslanlar; şehri fethettik, madem ki fethettik şehre girerken kırmızı bir kurdelayı makas ile keserek ve makas kesmiyor ehiehi diye bahşiş koparmak isteyen fırsatçıyı da zengin ederek Yeniçağ'a da giriverelim." şeklindeki bir mizansenle gerçekleşmesi gibi bir imgeyi de şahsen benim zihnime kazımıştı. Bu imge çok da kalıcı olmamıştı, zira lisedeki tarih bilgimiz daha komplike ve daha evrensel gerçeklere uygundu. Buna göre Yeniçağ adını verdiğimiz dönem, İstanbul'un fethi sebebiyle Roma'ya kaçan alim ve sanatçı tayfasının, "İstanbul'dan kaçtığımıza göre artık bilim ve sanat alanında çalışmalara başlayabiliriz, oysa İstanbul'da hep tembel tembel yatıyorduk, potansiyelimizi kullanmıyorduk, işte şimdi başlıyoruz, derslerimize günü gününe çalışacak ve eve geldiğimizde tekrar yapacağız!" benzeri bir karar almasıyla Rönesans'a ve reformlara imzalarını atmalarıyla başlamıştı. Üniversitede ise hocalar artık ne yapsak da tüm tarihi ecdadımıza mal etsek takıntısından kurtulup, ne yapsak da tüm tarihi yanlışları ecdadımızla ilişkilendirsek takıntısıyla hareket ederek, skolastik düşüncenin rasyonalizm, pozitivizm ve progresivizm karşısında yenildiğini ve böylece karanlığın yırtılarak bir aydınlık doğurduğunu, bizim de bu esnada karanfilli armut tatlısı, keşkül, güllaç yemekten başka bir halt yemediğimizi bize öğretmişlerdir.
Tüm bu hikayeden çıkarılacak sonuç şu olabilir; vakalar sabit olsa da kavramlar değişkendir ve bu kavramları nasıl yorumladığımız, vakaların getirileriyle ilgili çıkarımlarımızı da etkileyecektir. Tam da bu yüzden insanoğlu zamanına uygun kavramları baskın yorumlama teknikleri olarak kabul ederek, olaylara kollektif bir bilinçle bu kavramlar üzerinden yaklaşır ve en sonunda bu kavramların bayatladığını/bozulduğunu fark ederek, yeni bir zaman için yeni bir kavram damıtır. İşin ilginç yanı şu ki, bu yeni kavram sadece öncülüne karşı anti-tez üreterel var olabilir ve bu şekilde de en az öncülü kadar uzunca bir süre varlığını sürdürebilir. Tarihçileri, politikologları, sosyologları bir kenara bırakalım da aklı azıcık çalışan bireyler olarak şunu soralım: dünya toplumunun -insanoğlunun- büyükçe bir çoğunluğu nasıl olur da birbirine bu kadar zıt olan kavramları kabullenebilir, olaylara bu kadar farklı açılardan bakıp hayatlarını, düşünce mekaniklerini, beğenilerini bu zıt kavramlara göre yıkıp baştan inşa edebilir, belirleyebilir? Bulacağımız yanıt kuvvetle muhtemel şu olacaktır: İnsan belirli, köşeleri keskin, başı sonu belirlenmiş, kuralları konmuş, ne olduğu netlikle anlaşılabilecek bir şeyin -herhangi bir şeyin- güvenine sığınır. Çünkü bu şeyin düzeninin, tanımlılığının, belirliliğinin kendi hayatının idamesi için ihtiyaç duyduğu düzene öncüllük edeceği fikrindedir. Bu yüzden kavramların birbirine ne kadar zıt olması değil, sadece tanımlarının net olması, belirli ve düzenli bir şablon oluşturması geniş kitlelerce benimsenmesi için yeterli olmuştur. En nihayetinde kavimler popolarını nazikçe tokuşturarak birbirlerini itmiş ve göç etmiş değillerdir yahut Ulubatlı Hasan göğsüne saplanan sayısız oka rağmen surlara üç hilalli bayrağı dikerken bayrak sopasını bir anda tüm dünyayın düşünce sisteminin değişmesine sebep olacak bir bilgisayarın tuşuna denk getirmiş değildir, insanlar sadece "yeni" ve "ne olduğu belli" bir düşünce sisteminin "daha iyi" olduğu gerekçesiyle kabullenmiş, böylece ilkokul sınıfındaki panoya raptiyelenmiş tarih çağları şeridini basacak matbaacılar ve öğretmenler rahat bir nefes almıştır.
Anlatmış olduğum bu düşünce mekaniği, sanat dediğimiz olgunun tüm dallarında da gözlemlenebilir ki, bu kadar uzun bir açıklama yerine daha basit ve daha üstten bakan bir yaklaşımla bu duruma kısaca "trend" diyoruz. Burası ekseriyetle müzik hakkında yazılan bir mecra olduğu ve bu konu başlığı da iki post-rock grubu olduğu için, bu yazı başından beri anlatageldiğim hakim anlayışın, yani trendin, mecra ve konu bazında yarattığı sonuçla, yani post-rock janrının trend olmasıyla sadede gelelim.
Post-rock kavramı sadece fonetik olarak değil, onomastik olarak da sırtını post-modernizme dayamış bir kavram. Sözünü ettiğim hakim görüşlerin birbirinden damıtılması ve düzenli bir bütün oluşturması sürekliliğine son veren bir olguydu post-modernizm; zira post-modernizm sadece öncülü modernizmin değil, modernizme kadar biriken tüm hakim anlayışların anti-tezi olma fikriyle ortaya çıkmıştı. Belirli bir düzen olmadan, moral değerleri umursamamaya gayret ederek daha özgür, daha doğru ve en önemlisi devamlı değiştirek kendimizle çelişme kısır-döngüsünü kırma iddiasıyla savunulan bir anlayıştı bu. Bu anlayışa atıfta bulunarak kullanılan post-rock janrı da son trend olan rockın (ve öncülerinin) dikte ettiği düzeni, tanımlarını reddederek, suyun içine konduğu kabın şeklini almasını değil akıp gitmesini ve kendi şekline ulaşması imgesiyle varoldu.
Bu bağlamda daha önce defaatle dile getirdiğim bir rahatsızlık, bir huzursuzluk taşıyorum. Tafsilatıyla uzun uzun bir kez daha anlatma niyetinde değilim, çoğunuzun bu husustaki fikirlerime aşina olduğunuz inancındayım, değilseniz ve merak içindeyseniz araştırma özgürlüğünüzü hatırlatmak isterim ki Change Of Plans yazısı ve yorumları harika bir başlangıç noktası olabilir. Ancak kısacık da olsa değinmek isterim ki yazının temelini şekillendirecek bir husus mevcut: Post-rock diye tanımladığımız janrın, kendisini tanımlayan belki de en önemli elementin -tanımsızlığın- kaybıyla bayatlaması mevzu bahis. Yanisi şu; artık bir çok grup, "post-rock yapma" gibi salakça bir saikle yola çıkarak, tanım gereği tanımsız olması icab eden bu janrı tanımlandırmaya, kalıplamaya zorluyorlar. Heyecanlı yeni yetmelerden ziyade janrın öncüleri kabul edilebilecek grupların bu zorlamalarında ısrarcı olmaları beni öfkelendiriyor.
Explosions In The Sky son albümüyle janrın öncüsü kabul edilen bu gruplar arasındaki "janrı kendi üzerinden tanımlama" rolünü sağlamlaştırıyor. Take Care, Take Care, Take Care Explosions In The Sky'ın altıncı (Arap rakamıyla 6, Roma rakamıyla VI) stüdyo albümü, bu arada yapılmış kısa çalarları, üstlenilmiş bir soundtrack albümünü saymıyorum. Tekrar ederek yazarsak belki ilginç bir albüm ismi olur mantığını ve çirkinler çirkini albüm kapağını bir kenara koyuyorum, ancak 11 senedir yaptığımız şeyi tekrar edersek belki yaptığımız şey ilginç olur anlayışını kabullenmem pek mümkün değil. Bir grubun bir janrı bu kadar etkilemesi, bu kadar albüm yapması, müzik evreninde gerçekten de uzun sayılabilecek bir süredir tavaf etmekte olması nasıl oluyor da böyle bir sonuç veriyor, böyle bir cürete geçit veriyor çok şaşırıyorum. Daha da şaşırdığım nokta insanların tekrar ettikçe tekdüzeleşen, bayatlayan bu müziği nasıl dinleyebildikleri. The Earth Is Not A Dead Place gibi gerçekten harikulade bir albüme imza atan bir grubun sekiz yıl boyunca hala aynı sularda gezinmesi, daha da kötüsü bu sekiz yıl boyunca üstüne neredeyse hiç bir şey koyamamış olması gerçekten çok trajik bir tablo ortaya çıkarıyor.
Olayın vehametini açıklayacak en net anektod şu olabilir: Take Care, Take Care, Take Care nam albümün çıktığından bihaber olsam, herhangi bir yerde bu albümün şarkılarından herhangi birini dinlesem, dinlediğim şeyin Explosions In The Sky'ın çıktığından bihaber olduğum albümüne ait bir şarkı olduğunu anlayabilirim. Grupların kendilerine özgü müzikal anlayışları olmasını, tıpkı bir yazarın nev-i şahsına münhasır bir üslubu olması gibi, kabul edebiliyorum. Ama nasıl devamlı aynı üslupta, aynı settingde, aynı konuda birbirinin neredeyse aynı kitapları yazan ve çok da satan Dan Brown'u değil de, yine aynı settingi ve aynı üslubu elden bırakmadan müzik/gemicilik/mekanik gibi konuları ele alabilmeyi başaran İhsan Oktay Anar'ı "daha yazar" kabul ediyorsam, yılda iki üç farklı kayıt çıkarıp her birinde farklı bir tadı yakalayabilen Arms And Sleepers'ı örneğin, ya da her albümünde farklı bir alana elini atan This Will Destroy You'u hemşehrileri Explosions In The Sky'dan "daha müzik" olarak algılıyorum. Onlar da olmasa diyebilirdim ki, Explosions In The Sky bir zamanlar içinde önemli bir malzeme olarak yer aldığı post-rock janrını kalıplara sokuyor, belirliyor, tırnak içlerine hapsediyor. Zira bir çok dinleyicinin söz konusu janrdan anladığı bu ve bunun gibi kendini tekerrür eden gruplardan ibaret oluyor. Gel gör ki az önce göz kırptığım Arms And Sleepers, This Will Destroy You ve daha niceleri buna engel oluyorlar, zincirleri kırıyorlar, tırnak içlerini başının iki yanında parmaklarını iki kere kırmak suretiyle göstermeye çalışan itici dangalak adamın parmaklarını büküyorlar.
O sebepten ricam şudur ki, bu albümden sonra Explosions In The Sky ve post-rock kavramlarını yanyana kullanmayalım, keza bu grup sadece kendi müziğini yapıyor, daha fazlasını değil. Beş yıl sonra çıkartacakları yeni albümde aşağı yukarı aynı şeyleri dinlemek istiyorsanız sabırla bekleyebilirsiniz ancak o süre içinde boynuz kulağı geçmiş, ilkokuldaki minikler mezun olup hocalık yapmaya başlamış olacak, bu da aşikar.
Sanatçı: Explosions In The Sky
Albüm: Take Care, Take Care, Take Care
Şarkı listesi:
1- Last Known Surroundings
2- Human Qualities
3- Trembling Hands
4- Be Comfortable, Creature
5- Postcard From 1952
6- Let Me Back In
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
08:10
3
mırıltı.
damgalar american, explosions in the sky, mc klima ustası serkan
20110327
Long Distance Calling - Long Distance Calling
söyleyen;
dream endless.
at
06:53
1 mırıltı.
damgalar german, heavy metal, long distance calling, lyrics, post-metal
20110325
Yeni Sayfa.

Bundan bir kaç ay evvel, uzunca bir süre yazmayacağımı -en azından bu blog'da yazmayacağımı- söylemiştim; ufak bir veda yazısı ve geç kalmış bir teşekkür idi. Bu kararı almamdaki temel neden şuydu; 2010 yılı gerçekten de benim kulaklarım için kötü bir yıldı ve yazmamı tetikleyecek albümlerin azlığı çoğu zaman Limbo Pillow'un üstünün tozla kaplanmasına sebep oluyordu. Bu düzensizlik, bu yarım kalmışlık hali çok sevdiğim bir durum değil, biriktikçe de içten içe dert yaratan, baskı kuran bir olgu. Müziğin tetiği düşmeyince, namluda sıkışmış bir kurşun haline geliyor söylenecekler.
Galiba benim bu şekilde ses kartıma, hoparlörlerime, klavyeme, monitörüme küsmemi bekliyormuş her şey; bir kaç ay içinde ardı ardına çıkan fevkalade albümler geri adım attırıyor şimdi bana. Eninde sonunda bir gün tekrar yazacağımı, buradan vazgeçemeyeceğimi biliyordum ama bu kadar erken olması hem şaşkınlık hem de tuhaf bir neşe yaratıyor içimde.
Son bir kaç saatimi sözünü ettiğim bu yeni albümlerle ilgili ufak paragraflar yazarak geçirdim, bu sefer ister istemez boşlamak durumunda kaldığım bir "geçen yılın en iyileri" formatına da atıfta bulunarak. Sonradan bu albümlerinin hepsinin hususi birer yazıyı hak ettiklerini, üstlerinde durulması zaruretini ama en çok da bu kadar kolayca harcanmamaları gerektiğini düşünerek yazıyı parçaladım, yuttum.
Yine de böyle bir ara verdikten sonra, bilhassa neden ara verdiğimi net bir şekilde dile getirmemişken evvelce ve özellikle çoğunuz çok daha uzun süre ya da bir daha hiç yazmayacağım yönünde yorumlar yapmışken, kısa bir biçimde de olsa haberdar etmeyi borç bildim; yeni bir defterin yeni bir sayfasını boş bırakmak olmuyor zira.
söyleyen;
dream endless.
at
00:02
4
mırıltı.
20110112
Her kimsen sana,
Birazdan nereden, ne zaman aldığımı hatırlayamayacağım kadar eski ayakkabılarımı giyip, asansörün yine hangi katta olduğunu umursamadan dört kat aşağı inip apartmanın kapısını sadece kendim için açıp dışarı çıkacağım. Dışarıda, kabanımın fermuarını boğazıma kadar çekecek, ellerimi göğsümdeki ceplerine yerleştirdikten sonra apartmanın sınırlarını terk ettiğim o son basamakta bir saniye duraklayıp kim bilir bu sefer ne düşünüp o yola çıkacağım. Avına yaklaşmakta olan bir kurtun kalçasından çıkardığı vakur adımlarla, tüm ordusunu kaybetmiş bir kumandanın attığı utanç dolu adımlarla, idam yolundaki mahkumun sayısız parçaya böldüğü ufak adımlarla, yürürken bile ayağını incitmeyi becerebilen bir sakar tayın attığı topal adımlarla bu saatte o saman renkli sigara pakedini alabileceğim yegane açık yere yürüyeceğim. İşte tam bu yolda, sana neler anlatacağım koşarak gelecek, ben sayabildiğim ayak seslerini ezberlemeye çalışacağım. Cebimdeki son parayı bir paket sigaraya ve yine yalnız kaldığımdan beri kullanmadığım çakmağımın benzini bittiği için bir kutu kibrite verdikten sonra eve doğru yollanacağım. Ellerim üşüyecek, soğukla birlikte parmaklarımdaki yaralar daha belirgin olduğu için galiba bir on beş yıldır kapanmayan o yaraları biraz daha dişleyeceğim. Sonra soğuktan sinüslerim ağrıyacak, burnum akacak, kim bilir kaç gün ya da kaç hafta ya da kaç ay önce, hangi restorandan ya da hangi paketten aldığımı bir filin bile hatırlayamayacağı bir peçeteyi kabanımın cebimden çıkarıp burnumu sileceğim. Eve yaklaştığımda bir yerlerden gelen şu saçma sapan ürkütücü mekanik sesin aslında canlı bir mahluktan geldiğini düşünecek, o mahlukun şeklini şemalini tahayyül etmeye çalışıp daha da ürkecek, sonra o soğuk metal kapıyı açmakla debelendikten sonra bu sefer merdivenlerle uğraşmayıp asansöre binip dört kat yukarı çıkacağım. Kan bağıyla birbirine bağlı canlıların cinsi münasebette bulunmalarının ne denli tehlikeli ve yanlış olduğundan bihaber iki kedi fırsattan istifade edip kilimi kaydırmış olacaklar, anahtar sesiyle kapıdan dışarı kendilerini atmaya çalışıp belki bir kaç saniyeliğine özgürlüklerini yaşayacaklar. Sonra hep birlikte eve gireceğiz, buzdolabını açıp üç karton Ice Tea kutusundan en dolu olanını alıp, içindekileri bir bardağa boşaltacağım. Ardından gidip derisi parçalanmış sandalyeme oturacağım, büyüsüne inanamadığım ama inanmayı çok istediğim o yüzüğü serçe parmağıma takıp, yıllardır tuşlarına belki dna kodlarımın tümünü yazabilecek kadar çok bastığım klavyeme dokunmaya başlayacağım. Tam o anda, yarın uyandığımda keşke yazmasaydım diye hayıflanacağımı düşünerek bir an tereddüt edeceğim, ama büyük ihtimal devam edeceğim. Her kimsen sana, bu gece bir hikaye anlatacağım:
Annem çok düzenli bir kadındı. Her gün bir ritüeli yerine getirir gibi evi toparlar, temizler, sonra da kendisini kurban ettiği o Hijyen Tanrısı'ndan mükafatını almış gibi o tertemiz evden çıkıp, deniz kenarında çay içmeye giderdi. Öyle düzenliydi ki, evde düzensizlik yaratan ıvır zıvır ne varsa her şeyi tıktığı, mimarların ikinci bir tuvalet olarak tasarladığı ama onun teklemeden çalışan bir arabanın egzosuymuş gibi kullandığı o ufacık oda bile kendi içinde kusursuz bir düzen taşıyordu. Onun Hijyen Tanrısı'ndan aldığı akşamüstü mükafat, kedi tanrıça Bastet'in bana yüklediği merak lanetinin başlangıcıydı. Milimetrik ahenklerini ezberlemeye çalışarak kurcaladığım kitaplıklar, gazetelikler, çekmecelerden sonra o ufak odaya girer, o bir yığın eşyayı teker teker kurcalayarak en alttaki alaturka tuvaletin deliğine ulaşıp Harikalar Diyarı'na düşmeye çalışırdım. İşte o odada, bitmiş Johnny Walker şişelerini, çamaşır makinesi kolisine sığdırılmış eski ama yepyeni gibi gözüken ve kokan kıyafetleri, içi kahverengi fotoğraflar ve mürekkepleri silinmiş mektuplarla dolu albümleri katman katman soyup aradığım o şeye ulaşır, cilası gitmiş, süsleri kırılmış, iki teli kopmuş ve ihtimal ki en son Orpheus tarafından akord edilmiş bir mandolin bulurdum. O mandolin, koca torbalara sığmayan GI-Joe'larımdan, birbirine karışmış metreküplerce LEGO parçalarımdan çok daha eğlenceli bir oyuncaktı benim için. Her ne kadar o ince hesaplanmış düzeni ezberlemek için o odadan dışarı çıkmasam da oyuncağımla oynarken, annem her seferinde ne yaptığımı anlar, bir dahaki gün o odaya girdiğimde o koca yığını kendi bıraktığım şekilde değil, annemin kusursuz düzeniyle bulurdum tekrar. Bir süre sonra o mandolin o yığının içinden çıkacak, telleri değiştirilecek, Orpheus'a değil de meyhanelerde içki içip meşk etmeye bayılan, kelini başının bir tarafından diğer tarafına attığı bir kaç ince telle kapatmaya çalışan, tıknaz, göbekli, çabuk terleyen ve terlediği zaman da kıpkırmızı kesilen, üzerinden de kat'i suretle yeleğini çıkarmayan bir adama akord ettirilecek, ben de o adamın bana gösterdiği eciş bücüş notalarla en sevdiğim oyuncağımdan çok da sevimli olmayan sesler çıkarmayı öğrenecektim.
Kel olduğunu kabullenmek istemeyen bu göbekli tıknaz adam, günün birinde bana daha güzel sesler çıkarabileceğim koyu kahverengi bir enstrümanla birlikte, uzun ince bir yay getirecek, o mandolin yerine bununla oynamamı isteyecek, nasıl oynanacağını öğretirken de daha heyecanlı, daha şevkli olacaktı. Adına keman derler bu oyuncakla oynamayı öğrendikçe hem kel hem fodul üstadımın şevki bana geçmekle kalmayacak, benden de babama tesir edecekti. Babam ne zaman sıkılsa kemanımı kutusundan çıkartacak, ben reçineyle yayın tellerini okşarken o da bir tomar nota kağıdının içinden keyfine göre olanları seçecek sonra önüme koyacaktı. Es kaza bir iki yanlış nota basar, elim titreyip yayı kaydırır olursam da bozuntuya vermemeye çalışarak "Yeter bu kadar" diyecek, sonra eski müzik setine bir kaset koyup Veda Busesi oradan dinleyecekti.
O eski müzik setinin bir tarafında babamın Zeki Müren'i biterken, annem gelip Sabahat Akkiraz kasedinin play tuşuna basacak Ne Ağlarsın'ı dinlemeye başlayacaktı. İşte o kaset yuvaları, evin sadece bana ait olduğu akşamüstlerinde değişmeye başlayacak, içlerine Black Sabbath'lar Metallica'lar sokulur olacaktı. Rolleri değiştiğimiz, annemin mükafatını alamayıp evde kaldığı benimse kim bilir hangi sebepten dışarı çıkmak üzere olduğum bir günde, o kasetlerden biri annemin nazar-ı dikkatini çekecekti. Şarkıları repeat'e almanın tek yolunun, aynı şarkıyı bir başka kasede üst üste çekmek olduğu o günlerde, diğer kaset yuvasına 90'lık boş bir kaset koyacak, anneme Nothing Else Matters'ı sevdirmenin getirdiği ufakça bir gururla evden çıkacak, yol boyu bu tadı dilimde damağımda döndürüp eskitmemeye, tadını daimi kılmaya çalışacaktım. Çok keskin bir kesinlikle hatırlıyorum, o güne kadar çaldığım hiç bir şarkı, bastığım hiç bir nota, birine böyle tesadüfi, ani bir şekilde başka bir şarkıyı sevdirmenin tadını vermemişti. O günden çok değil, kısa bir süre sonra, annemin ince ince hesaplayarak yarattığı o düzen tek bir işlem hatasıyla birbirine girecek, çekmeceler, kitaplıklar, torbalardaki oyuncaklar asla toparlanamayacak sonsuz bilinmeyenli bir denklemin dağınık rakamları gibi etrafa saçılacaktı. Mandolinin telleri kopmuş, keman kutusundaki notalar paramparça olmuşken, ses çıkarabilen tek şey Walkman'in içinde, kendime hazırladığım karışık bir kaset olacaktı. Varsa eğer, o gün Araf'ı görmüş, koklamış, dokunmuştum. O düzensizlikten, değişmeden çıkan tek şey müzikti.
Müzik herkes için önemli, ama neredeyse kimsenin önemini keşfedemediği bir şeydir. Nasıl oldu bilmem ama, bir sınav sonrasında, sayısız adım attığım o yolda yürürken müzikten bahsetmeye karar verdim. Kasetleri ayrı bölmelere koyup karıştırmanın üzerinden discman'ler, mini-disc çalarlar, mp3 player'lar, okunup anlatılmayan bir çok sayfa, yazılıp gösterilmeyen çokça kelime, bir ömür izolasyon, bir de 90'lık kasetlere sığmayacak uzunluktaki sessizlik geçmişti ki, müzikten bahsederken aslında uzun zamandır yapmadıklarımı yaptığımı fark ettim. Her defasında anneme çektiğim o kasedin masumiyeti, heyecanı ve gururunu yaşadığımı hissettim. Bunun ne denli özlem duyduğum, ne çok aradığım bir his olduğunu her defasında yeniden keşfettim. Bu hissi mühürlemek ancak kalıcılaştırmakla mümkündü, her yazıdan sonra kendi çekincelerime ruhumu satıp o anın içine hapsolma ödülünü alan Faust gibiydim.
Artık tüm sınavlarımın bittiği, yolların değiştiği bu zamanda, o yollarda attığım adımlardan tam üç yıl sonra, bu yazılarıma belki kısa bir son, belki uzun bir ara veriyorum. İnce ince hesapladığım, ölçüp biçtiğim hayatımda bu sefer hiç bir sonuca ulaşamazken, aniden, önceden gözden kaçırdığım tek bir işlemle sonuca çok yaklaşmış olduğumu görüyorum, hissediyorum. Artık yine kaset çalarda değişen birbirinden farklı kasetler ve kasetlere sığmayacak sessizlikler var, biliyorum ki bunlar bana yine ninni olup uykuya yatıracak, uykumdan uyandığımda bir başka ben yaratacak. Şunu da biliyorum ki ben yine yazacağım, bir şarkının zihnimde yarattığı kubbelerden, İkarus'un taksi çevirmesinden, kurtların ağır adımlarından bahsedeceğim. Burada mı, burada değilse nerede, ne zaman, bilmiyorum. Gerçek şu ki bunu çok da düşünmek istemiyorum. O yüzden bu yazının bir veda hüviyeti taşıdığını düşünebiliriz.
Ben birazdan saman renkli paketten son bir sigara çekip yakacağım, o sigara kül olurken önce Veda Busesi'ni, sonra Ne Ağlarsın'ı, en son da Nothing Else Matters'ı dinleyecek ve son bir kaç saatte hissettiklerimi mühürleyip saklamış olmanın getirdiği ferahlıkla uykuya dalacağım. Ama ondan önce, her kimsen sana teşekkür etmek isterim.
Hoşçakal.
söyleyen;
dream endless.
at
08:13
9
mırıltı.
20101121
Subheim - No Land Called Home
Bu yazıyı dün yazacakken dolunay hasebiyle bugüne erteledim, anneannemin ördüğü hırkayı giydim, sevgilimin avcumun içine tıkıştırdığı yüzüğü taktım, yazı yazıyorum. Yaptığım önemli bir şey değil ya, olduğundan daha anlamlıymış gibi hissetmek işime geldiğinden tüm bu ufak parçalarla anlam kırıntıları yaratıyorum. Hepimiz yapıyoruz bunu, yaptığımız her şeyde işte; yazılarını sadece daktiloda yazan yazardan, tekmeliklerine uğurlu numarasını kazıyan futbolcuya, gitarına sticker yapıştıran müzisyene, sınavda uğurlu kalemini kullanan öğrenciye kadar. Şimdi düşünün; o tekmelikler olmasaydı, o sticker'lar yapıştırılmasaydı, uğurlu kalemler yerine kırtasiyeden aldığımız alelade kalemleri kullansaydık, daktiloların ağırbaşlı müziği sadece baş ağrısı yaratsaydı şu dünyada yaşamanın ne zevki olurdu? Tüm bu kişiselleştirdiğimiz ufak tefek şeylerle, yaptığımız her işe anlam katmakla kalmıyoruz, o eylemi de kişiselleştiriyoruz, bizselleştiriyoruz.
İnsanoğlu mânaya ihtiyaç duyuyor; çevresini, yaptıklarını kişiselleştirmek istiyor, olduğundan daha büyük olarak algılamak istiyor. Hayatlarımızın amacını sorgulamaya vakıf olduğumuz için lanetliyiz bununla. Bu yüzden en başından beri, ilk günden beri ateşe, toprağa, semaya, denize olduğundan daha farklı yaklaşmaya çalışıyoruz. Ritüeller, ibadetler hep bu yüzden var; hep bu yüzden omuzlarımıza dokunmak bizi rahatlatıyor, günün belli saatlerinde aç kalmak, haftanın belli bir günü çalışmamak, ellerimizi kavuşturup dilek tutmak, dizlerimizi kırıp yere alnımızı yapıştırmak.
Bunu bu şekilde düşündüğüm, yani mâna arayışı içinde öznel bir ritüel oluşturan kişiyi yahut topluluğu tahlil ettiğim zaman, çok ama çok ufak bir an için o kişilerin ruhlarını hissetmeye vakıf olabiliyorum. Kendim olma tecrübesinin yanı sıra, kendini bir haça çivileten adam ya da bir yıl boyunca ağaç kovuğundan çıkmayan adam olma tecrübesini de yaşayabiliyorum ki bu teferruatlı hissiyatın içinde de ben mâna buluyorum.
Mânaya yönelik tüm bu lakırtıdan sonra, maddeye yönelik etmem gereken bir kaç kelam var. Bu albümle ilgili yapılan eleştirilerin ekseriyeti, Subheim'dan böyle bir müzik beklenmediği yönündeydi. Nihayetinde albümden bir kaç ay önce sızıveren Streets'in de beklentileri şekillendirmede payı olduğunu söyleyebilirim. Bir çok kişinin hayal kırıklığı yaşadığını hatta albümü zorlama, bayağı bulduklarını okudum. Bu yönde yorum yapan herkesin ortak derdi vokaller ve Subheim'daki bu değişimin sevilmediği fikrindeler.
Benim bu konudaki tavrım belli: Sevdiğini düşündüğün bir şeyi, değişiminden sonra sevmekten vaz geçiyorsan eğer, hissettiğinin adının sevgi değil alışkanlık olduğunu anlaman gerekiyor. Bu alışkanlıkların boyunduruğundan kurtulup değişimi takdir etmek gerekiyor. Eğer ki bu değişimler şu ya da bu gerekçe için alınan zorlama kararlar ile girişilen zorlama değişimler değilse, yani içsel devinimlerin ürünüyse burada bir tırtılın bir kelebeğe dönüşmesi kadar büyülü bir durumdan söz edebiliriz.
Subheim'ın yeni albümü No Land Called Home'da bulduğum mânanın çok katmanlı olmasının en büyük sebebi de yukarıda anlattığım husus aslında. Zira albümü ilk dinlediğim andan itibaren, dünya üzerindeki çoğu topluluğa ait kültürel ritüellerin konu alındığı fikrine saplanmış vaziyetteyim. Her şarkının kendine münhasır bir ruh halinin, diğerlerinden ayrılan çok sivri köşelerinin olması bunda en büyük etken tabii ki. Bir şarkıda voodoo kabilelerinin tamtamları, bir şarkıda arabesk ud tınıları, bir başkasında keltik ilahiler derken devr-i alem yapmış bir arının balı gibi yumuşak ve gökkuşağı kadar renkli bir tad çıkıyor ortaya, hem de bu renklerin altı mat bir karalıkla çizilmiş oluyor. Bu çıkarımda yalnız olmadığımı düşününce daha da tuhaf hissediyorum kendimi.
No Land Called Home'daki tüm bu müzikal çeşitlilik, farklı kültürlerin, farklı ritüellerin özünü çalmasıyla birlikte ortaya konunca ve tüm de bunun üstüne kendi özünü de değiştirmek isteyen bir müzisyenin gayreti de söz konusu olunca, Subheim hem müzik çalarımızdaki hem de ruhumuzdaki yerini pekiştirmiş oluyor. Subheim için konuşmak gerekirse, Approach gibi bir albüme benzer bir albüm çıkartıp, yaptığı şeyi devam ettirip kuyuya daldırdığı kovadan daha fazla su çekmek yerine yeni bir kuyu açıp oranın suyunun tadına bakma cesareti beni heyecanlandırıyor. Şu haliyle "bundan sonra nasıl güzel şarkılar yapar"dan, "bundan sonra nasıl bir tad yaratır" merakı içindeyim Subheim özelinde.
Sanatçı: Subheim
Albüm: No Land Called Home
Şarkı listesi:
1- Dusk
2- Streets
3- When Time Relieves
4- December
5- Between Fear And Love
6- The Veil
7- Conspiracies
8- The Cold Hearted Sea
9- Dunes
10- The Ravage Below
11- At The Edge Of The World
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
04:59
1 mırıltı.
damgalar ambient, electronica, greek, lyrics, subheim
20101022
Alamet-i Kıyamet.
söyleyen;
dream endless.
at
23:06
15
mırıltı.
20101013
The Black Heart Procession - Blood Bunny/Black Rabbit
Şu dünyadaki istisnasız herkesin, diğer şeylerden üstün tuttuğu, kalabalıktan ayrı bir noktaya koyduğu değerler var; en sevdiğimiz pantolon, en sevdiğimiz kalem, en sevdiğimiz bardak, en sevdiğimiz yazar, en sevdiğimiz film, en sevdiğimiz grup diye adlandırıyoruz, sevgiyle ilgili bir paranteze alıyoruz. Nedenini niçinini sorgulamıyorum -sorgulayamıyorum aslında- ama her halükarda bu en sevilen şeyler, var oluş amacından çok daha fazlasını sunuyorlar insana. En sevdiğin kupadan çay içerken, o kupayı çay içmek için kullanmış olmuyorsun, filhakika çayı o kupaya koyabilmek için içiyorsun. En sevdiğin filmi izlerken ya da en sevdiğin yazarı okurken, işin kurgusunu ya da edebi değerini değil, sadece sana verilen hazzını değerlendiriyorsun. Film izlemiyorsun ama "o film"i izliyorsun, kitap okumuyorsun ama "o yazar"ı okuyorsun; çikolatayı dilin üstünde döndüre döndüre eritmek gibi. Dört dörtlük bir ritüel haline geliyor her şey ve kendini olabileceğin en huzurlu, en güvenli yerdeymiş gibi, evindeymiş gibi hissediyorsun. Bir insanın değer dünyasının genişlemesiyle huzur sığasının genişlemesi arasındaki doğrudan ilişki de buna bağlı aslında.
Şahsen, konu sanat olunca "en sevdiğim" parantezini kullanmakta zorlanıyorum ben. Burada bir sevgi skalası belirleyebilmek, bunu bareme vurmak mantıksız geldiğinden belki. Ama elbette herkes gibi, benim de ayrı noktaya koyduğum, müstesnai bir şekilde değerlendirdiğim yönetmenler, yazarlar, müzisyenler var. Şüphesiz ki The Black Heart Procession en büyük istisna olma özelliğini taşıyor benim nezdimde. 27 mayıs günü İstanbul'da, Ghetto'nun freskli, yüksek tavanlarının altında arz-ı endam ettiklerinde, bir tahta testeresi ve bir keman yayının işkence iniltisiyle başlayan müzik içime süzülmeye başladığında bu gerçeği çok daha iyi anladım. O konserden sonra bir şeyler söylemeye, bir şeyler yazmaya çalıştıysam da tek kelime edemedim hissimin tarifini mümkün kılmak için.
Ancak şu var ki, bu tarifi zor durumdan, o ritüel haline gelen deneyimden bahsetmek bir gereklilik haline gelebiliyor. Bunun bir benzeri durumu, insanların devamlı sevgililerinden ve yatak odası hikayelerinden bahsetmesinde görebiliriz. Anlattıkça kendine hatırlattığın ve tekrar yaşadığın bir noktada değerlendiriyoruz çünkü bu ritüelleri. Bu yüzden mezkur konserden yahut Six'ten bahsetmemiş olmak benim için bir noktada kötü bir şey.
Neyse ki The Black Heart Procession, ep'leriyle dünyaları titretebilen bir grup da, çikolatamı ağzımın içinde defalarca döndürmeme olanak tanıyor. Blood Bunny/Black Rabbit içinde üç yeni şarkı ve remix'ler barındıran bir mini-albüm. Yeni şarkılardan bir tanesi, Devotion, Six'in kaldığı yerden devam ediyor. Six, distopik bir dünyada müzik yapan iki müzisyenin elinden çıkmış gibiydi ve sahiden de buram buram Nick Cave kokuyordu; benzer yorumlar Devotion için de yapılabilir. Geri kalan diğer iki şarkıdan Blank Page ve The Orchid, özlenen tipik The Black Heart Procession şarkıları ki The Orchid fena halde Three'den fırlamış izlenimi veriyor. Daha önce de söylediğim gibi, The Black Heart Procession ep'ler konusunda gerçekten kalbimize nişan alan ve attığını da vuran bir grup. A Truth Quietly Told, A Boy With No Tongue, The Hideaway, Voiture En Rouge gözlerden uzak, gizli fakat fevkalade güzel ep şarkılarıydı The Black Heart Procession'ın. Bu ep'de de sanırım bu payeye The Orchid layık olacak.
Blood Bunny/Black Rabbit'in geri kalanı Six'teki şarkıların remix'lerinden ibaret. Mr Tube Suicide'dan Silence'ı, Heaven & Hell'den Heaven Below'u çıkarmış. Reggae'nin dedelerinden Lee Perry'nin ise Freeze'i hangi şarkıdan çıkardığını bilmiyorum, ama neresinden çıkardığını ne yazık ki biliyorum. Bu şarkıyı dinlememiş olmayı, içindeki The Black Heart Procession ismini görmemiş olmayı dilesem de, tesisatlı arabasıyla piyasa yapacak Türk gençlerinin artık arabalarında The Black Heart Procession dinleyebilme ihtimalleri beni mutlu ediyor.
Drugs, Blood Bunny/Black Rabbit'te iki farklı remixi bulunan bir şarkı. Jamuel Saxon'ın trip-hop vari remixi her ne kadar güzel olsa da, Eluvium'un remixi üzerine ayrı bir paragraf ayırmak elzem. Eluvium hali hazırda rüşdünü ispat etmiş, müzikal yeteneği ortada olan bir sanatçı. Yaptığı şarkıların kıymetini bir tarafa koyarsak, gerek Balmorhea için gerek Four Tet için yaptığı remix'lerle bu konuda da üstün bir konumda olduğunu söyleyebilmek mümkün. Ancak böyle ortalamanın üstü bir şarkıyı harika bir hale getirmek gerçekten büyük bir deha gerektiriyor.
Son tahlilde, her ne kadar Freeze gibi saçma sapan bir kayıt barındırsa da, The Black Heart Procession'ı özleyenler için biçilmiş kaftan Blood Bunny/Black Rabbit. Üstelik kubbe solarken, yağmurlar artarken tam da zamanında yetişiyor imdada, tatlı krizine girmiş biri için yepyeni bir kutu çikolata gibi. Lakin hiç bir şey olmasa, The Black Heart Procession özlenmese, merak edilmese bile sadece Eluvium remixi için bile dinlenilmesi zaruri.
Sanatçı: The Black Heart Procession
Albüm: Blood Bunny/Black Rabbit
Şarkı listesi:
1- Blank Page
2- The Orchid
3- Silence (Remix by Mr Tube)
4- Devotion
5- Freeze (Remix by Lee Perry)
6- Heaven Below (Remix by Mr Tube)
7- Drugs (Remix by Eluvium)
8- Drugs (Remix by Jamuel Saxon)
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
23:39
6
mırıltı.
damgalar american, eluvium, lyrics, piano, post-rock, remix, the black heart procession
20101007
Korhan Futacı ve Kara Orkestra - Korhan Futacı ve Kara Orkestra
Geçmişte yazdıklarımı okuduğum zaman, geçmişte yaptıklarımı veyahut söylediklerimi hatırladığım zaman kendimi bir hıyar gibi hissediyorum. Normal bir durumda bu hissin utanç ya da hüzün yaratması beklenebilir, oysa benim hissettiğim tadın içinde zafer var. Kendimi eleştirebilmem, kendimi bir hıyar olarak tanımlayabilmem bana Geçmişteki Ben'i yendiğimi gösteriyor, daha iyi olduğumu, daha fazla olduğumu. Bunun adı pişmanlık ve ben pişman olmaya bayılıyorum. Ama genel bakışta, biz insanlar, her nedense, kendi ürettiğimiz duygular ve kendi tanımladığımız kelimeler olmalarına rağmen, pişmanlık ile suçluluğu karıştırıyor ve pişman olmaktan kaçınıyoruz. Filmlerin, kitapların özenle yaratılan rol modeli karakterleri hayatlarında asla pişman olmadıklarını söylerken onlara öykünüyor ve onların repliklerini tekrarlıyoruz, üstelik bu tekrarı yaparken bir buzdolabının son teknolojiyle geliştirilen özelliğini müşteriye anlatmaya çalışan satış temsilcisine benzeyen bir böbürlenme ifadesi oluyor yüzümüzde: "Biliyor musun, ben hiç pişman olmadım!"
Eğer bir insan hayatında hiç pişmanlık duygusu yaşamadığını söylüyorsa, iki seçenekten bahsedebiliriz.
a- Bu insan yalan söylüyordur.
b- Bu insan hayatı boyunca hep aynı insan olarak kalmış, yerinde saymıştır.
Cevap kağıdında ne yazarsa yazsın, pişman olmama halinin ne kadar hazin olduğu ortada. Bu yüzden pişmanlığı kucaklamak ve pişman olmaktan bıkmamak gerekiyor. Örneğin ben, bu yazının henüz ilk paragrafında bu kadar fazla aynı kelimeyi tekrar ettiğim için bir kaç ay sonra büyük bir pişmanlık hissedeceğim ve kendi kendime hıyar diyeceğim.
Bunu sık sık yapıyorum. Rastgele yazdığım bir hikayeyi açıp daha ne kadar zayıf olabilirdi diye düşünüyorum, yahut bu blogdaki herhangi bir yazıyı tekrar okuyup vay hıyar diye mırıldanıyorum. Bundan evvel yazdığım DANdadaDAN yazısı örneğin, bana bu hissi en kuvvetli şekilde yaşatan yazı olabilir. Konserden çıkıp eve geldiğim gibi kaleme almaya çalışıp, sonunda elle tutulur en ufak bir şey anlatmamış olmam şu an bana son derece itici geliyor mesela. Halbuki bir çok kere dinlediğim, dinlerken bir çok şey hissettiğim, bazı anlarla mühürlediğim bir grup hakkında söyleyeceklerim olmalıydı, yok ise yazmamalıydım. "Hiç bir şey söylenemez, öyle acayip ki anlatılamaz" diye geçiştirmek, kendisini sosyo-dijital platformlarda AnLaTıLmAZ, YaŞŞaNıRR şeklinde ifade etmeye çalışan adamın beyhûde çabasıyla benzerlik gösteriyor. O yüzden bu yazıda hem evvelce yaptığım hatayı biraz olsun telafi etmek için DANdadaDAN'dan bahsetmeye çalışacağım, hem de Korhan Futacı ve Kara Orkestra'dan.
DANdadaDAN, bu ülke tarihinin gördüğü belki de en garip alternatif rock grubuydu. Bunu buraya koyduktan sonra şimdi burada şunu sorgulamak gerekiyor; yirmi yılda zor benimsenen rock örneği ortada dururken, alternatif rock olarak adlandırageldiğimiz janrın bu kadar kolay özümsenmesinin sebebi ne ola? Naçizane fikrim çoğu alternatif rock şarkısının, dinleyicinin evvelce aşina olduğu ecnebi grupların müzikleriyle benzerlik göstermesi. Ama bundan daha da önemlisi şu ki, klasik rock kalıplarının dışında yer alan bu janrın, genetik hafızamıza ya da kültürel kodlarımıza işlemiş tınılara ve enstrümanlara yer vermeye açık olması ve Türkiyedeki çoğu alternatif rock grubunun bu yol haritasından faydalanmış olması. Biraz irdelediğimiz zaman, yeraltı ve ana-akım parantezlerinin arasında yer alan çoğu grubun bu formatta değerlendirilebileceğini görebiliriz. DANdadaDAN bu konuda büyük bir istisnaydı. Ne daha önce formülü tutmuş tarifleri tekrar eden, ne de Türk'ün aşinalığına oynayan bir müziği vardı. Filhakika, saksafon gibi bize çok 'batılı' gelen hatta biraz züppe bulduğumuz bir enstrümanı müziklerinin odağına yerleştirdiler. Bu haliyle müzik camiasında kendilerine münhasır bir yer edinmiş olmaları bile başlı başına mühim bir hadise olarak görülebilir. Ancak DANdadaDAN'ın, bu algıya göre alıcılarını ayarlamış dinleyiciler için ihtiva ettiği çok daha önemli bir özellik vardı ki, bu da müziklerinin yakınlığı, sıcaklığıydı. Bu anlatılması, tarif edilmesi, uygulayabilmek için yol haritalarının çıkarılması imkansız bir durum. Ama dinlediğin bir müziğin mesafesi ve ısısı kulaklar tarafından algılanabiliyor. Her iki sebeple de, benim nezdimde gelmiş geçmiş en iyi yerli gruplardan biri olduklarını söyleyebiliyorum.
Ne yazık ki bu güzide grup da her güzel şey gibi sona erdi ve fakat her çok güzel şey gibi haddinden erken bir sondu bu. Neler yaşandı, bu ayrılığa ne sebep oldu bilmiyoruz. Dahası ilgilenmiyoruz. Amacımız magazin değil müzik olduğu için sebepleri irdelemektense sonuçlara yoğunlaşmak daha verimli olabilir. Zira uslu çocukların eninde sonunda Şirinler'i görmesi gibi, biz de en sonunda Korhan Futacı ve Kara Orkestra'yı dinleyebiliyoruz.
Korhan Futacı hem Tamburada'nın hem DANdadaDAN'ın dinamosuydu, orta sahanın belkemiğiydi, vokalleri ve saksafonuydu. O ve kara orkestrası öyle sanıyorum ki yaklaşık bir buçuk yıldır birlikteler ve en nihayetinde albümlerini geçen aylarda yayınlayabilme şerefine nail oldular. Söylemek gerekir ki, kendi adlarını taşıyan bu albümleriyle sahiden de DANdadaDAN'ı hatırlatıyorlar. Bunun olması son derece doğal ve anlaşılabilir bir durum. Eninde sonunda bir şeyin özünün farklı bir isim altında sunulması, olsa olsa bir form değişikliği yaratıyor ama o esas vurgu baki kalıyor. Bu albüm de her ne kadar -doğal olarak- DANdadaDAN benzerliği taşısa da aradaki farklar muhtelif. Saksafonların daha geri planda kalması ve dört başı mamur bir rock halesinin daha çok hissedilmesi bir yana, sanıyorum ki en önemli detay, albümdeki neredeyse tüm şarkıların çok müphem de olsa Türk işi tınılar ihtiva etmesi. Ancak bunlar, daha evvelden belirttiğim o genetik kodlara işlemiş, aşinalık uyandıran baskın melodiden ziyade, en çok bir kaç notayla üzerinden geçilen gizli, bulanık ipuçları gibi. Bu yerellik hissedilebilirken, saksafon gibi 'batılı' bir enstrümana artık ksilofon, e-bow gibi daha uzak mesafeli çalgılar eşlik ediyor. Bu bir arada kalmışlık ya da nereye yüzünü dönememişlik hissinden, her şeyi karıştırıp ortaya çıkan saçmalığa da füzyon diyelim uyanıklığından çok, kararında ve yerinde yapılmış bir hoşluk. Ve yine son tahlilde, Korhan Futacı'nın ciğeri -hem sesi, hem nefesi-, şarkıların o boşvermişliği ve özellikle o son şarkıdak başıbozukluk yine yakın mesafeden, yüksek dereceden bir müzik ortaya çıkarıyor.
Tüm bunların yanında albümün fevkalade bir ustalıkla kaydedilmiş olduğunu da eklemem şart. Hücum kayıt gibi amatör, hataya çok yatkın bir biçimde kaydedilmiş olsa da çok güzel bir biçimde elden geçmiş. Öyle ki, iyi bir kulaklıkla dinlendiğinde gerçekten fark ettiren albümlerin bu ülke sınırlarında bir elin parmağını geçmediği düşünülürse bu albümün hanesine bir yıldız daha ekleyebiliriz.
Son olarak, daha önce DANdadaDAN'da yaptığım hatayı bu kez yapmayacağımı belirtmek istiyorum. Biliyorsunuz böyle durumlarda bir albümün tamamını sunmaya gönlüm el vermiyor, özellikle çok cüzi bir miktara her yerden alınabilecekken. Bunun için zaten internette bir çok link mevcut, bir kaç google aramasına bakıyor. Ben kendimi bu şekilde konumlandırmayı istemediğimden hem de bu kadar da kolaycı olunmasını doğru bulmadığımdan sadece bir kaç parçayı sunuyorum. Ki onu bile yaparken çekince hissetsem de, en azından bir kaçınızın albümü almak için şevkleneceğinizi ve cd'lerinizin arka yüzünü de otomobilinizin dikiz aynasına asmaktan başka işlevler için kullanacağınıza inanıyorum.
Sanatçı: Korhan Futacı ve Kara Orkestra
Albüm: s/t
Şarkı listesi:
1- Zor İşler
2- Ağlayamam Ben
3- Sarma
4- Unutulmasın Bu Yaz
5- Geleneksel Mahşer Günü
6- Abra Kadabra
7- Sien
8- Episode 1
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
03:30
0
mırıltı.
damgalar dandadadan, korhan futacı ve kara orkestra, post-rock, rock, saxophone, third world first class, turkish






