
"Yazmak" kavramıyla, daha doğrusu bu kavramı algılayışımızla ilgili bir problemim var. Bunun bir meziyet, olumlu anlamda bir kopukluk olarak idrak edilmesini doğru bulmadığımı anlatmaya çalıştım bir önceki yazımda. Elbette burada "yazarlık" kavramına yönelik bir eleştirim yok, daha çok meseleyi sadece tuşa basma ya da kağıt üzerinde kalem oynatmaya şartlayan algıyla çatışıyorum. Mesele aslında daha efsunlu ve ulvi bir vetire. Meziyet olarak görülmesi gerekenin, düşünce yapısı olduğu kanaatindeyim. Yani herhangi bir konu üzerine dişe dokunur bir fikir yaratabilme yahut yoktan bir konu yaratıp onunla ruha temas edebilme yetisi esas olan. Ne yazık ki artık şeyleri "olduğu hali" ile değil, "göründüğü hali" ile değerlendiğimiz için, yazının görünüşü yani yazının varlığı, düşünce yapısından bağımsız bir meziyet haline bürünüyor. Bu sebeple de yazma halini, düşünme halinden daha çok ciddiye alıyoruz; yazı oranı yükselirken düşünce seviyesi azalıyor.
Bu genel kavramdan daha dar kapsamlı ve ilgimi daha fazla çeken bir başka hususa, "müzik üzerine yazma" meselesine geçebilirim. İlk önce net bir biçimde şunu söylemek istiyorum ki eleştirmenlikten ikrah ediyorum. Kullandığımız anlamıyla, eleştirmenlik şu tip bir tanım aralığı içine giriyor: Başkasının o ya da bu şekilde ürettiği ve sonucu iyi ya da kötü olan bir şeyi, kendi beğeni normlarına göre değerlendiren, sonuç olarak da kendi filtresinden geçirdiği bu üretimi diğer herkesin normlarına etki edecek bir şekilde anlatan kişi. Burada sizce de bir problem yok mu? Yani herkesin farklı beğeni ve algısına göre bir değerlendirmeye gidip ardından da salt kendisine ait olan kriterlere uyuyor ya da uymuyor diye, tüm insanlara yönelik bir önerme ya da önermeme işi sorunlu değil mi?
Hayatını bu şekilde kazanan binlerce insan var. Bu adam müziği şu şekilde seviyor, kitabın böyle yazılmışından hoşlanıyor diye, müziğin ya da kitabın o kriterlere uyup uymamasına göre bir değerlendirmede bulunuyor ve tüm insanlar bu adamın beğenilerini esas alarak kendi seçimlerini yapıyor. Bu işin skor belirleme gibi artık iyice çığrından çıkmış boyutları dahi var ve kişinin beğenisini nominal bir değere dökmesiyle oluşan bu skor, insanlar için satın almak ve almamak arasındaki o kafa karışıklığını giderme işlevi görüyor. Bugün insanlar Metacritic puanlarını, Mtv chartlarını, Pitchfork derecelerini bir standart olarak kullanıyorlar. Beğeniyi rakamsal bir değere dökmenin anlamsızlığı bir tarafa, sanat endüstrisi tamamen bu beğeniler ekseninde şekilleniyor.
Henüz bir kaç gün evvel, altı bin insanın verdiği oylar ile 2010'un en iyi filmi, en iyi yönetmeni, en iyi kostümü, en iyi karpuzu "resmen" seçildi. Önemli dergilerin, gazetelerin eleştirmenleri edebiyat yahut müzik dünyasında peygamber muamelesi görüyor ve beğenilerini manipüle etmek için onlarca yöntem kullanılıyor. Patlamak ya da sönmek, tamamen bu insanların beğenilerine göre şekilleniyor. Bu insanları sokaktaki adamdan farklı kılan hiç bir şey yok. Yani o kitabı okuyan, o albümü dinleyen, o filmi izleyen yanisinin yanisi cebinden parası çıkan adamla, bir gazetede yazı yazan adamın beğenisi arasında bir uçurum yok. Eğer bir farktan bahsetmek gerekirse, bir tanesi tad alma organını daha keskin bir biçimde kullanmaya şartlandırıyor kendini; yemeği çiğnemekten çok tad almaya odaklanıyor ve bunun neticesinde tadı anlatmak istiyor. Ama bu tamamen bir seçim meselesi, insani bir meziyetten ziyade. Son kertede, sokaktaki Simitçi Kasım ile Metacritic skoru veren Jeffrey'nin arasındaki tek fark, Jeffrey'nin kendini beğeni standardı belirlemeye şartlandırması.
Bilhassa müzik endüstrisinin bu beğenileri istismar ettiğini düşünüyorum. Müzik dünyasının devamlı değişen trendlerinin arkasında da tamamen bu yatıyor. Bir sene boyunca tüm dünyanın nu-metal'le yatıp kalkmasının ardından ertesi sene tüm beğeniler indie çerçevesine ulaşıyorsa örneğin, bunun tek sebebi şu televizyon kanalında ya da bu radyo istasyonunda çalışan üç beş kişinin "Bu sene ağırlıklı olarak şunu izletelim/dinletelim" demesinden kaynaklanıyor. Bu adamların beğenilerinin neticesinde de insanlar kararlaştırılmış müzik türlerine yöneliyor. Daha önce de belirttiğim gibi, bu adamların beğeni standartlarının tanrı vergisi bir yönü yok. Buna rağmen karar makamı işlevi görmeleri son derece saçma ve rahatsız edici. En fazla da işin saflığına zarar veren bir durum bu. Ben buna kendimce "beğeni faşizmi" diyorum.
Benzer bir durumu blog'larda da yaşıyoruz. Bir kaç hafta evvel, Kuanta'nın SirensSound isimli -eminim hepinizin varlığından haberdar olduğu- blog'da yer almasının ardından, FriendFeed'de bu beğeni faşizmi üzerine dönen bir tartışma hasıl oldu. SirensSound, çokça kişi tarafından takip edilegelen bir blog ve takip edildiğin güçlü olduğunun bir göstergesiyse eğer, bu yönüyle güçlü olduğunu da söyleyebiliriz. En nihayetinde, kendi halinde müzik yapan ve kendi ülke sınırlarında bile kısıtlı bir dinleyiciyle buluşmuş bir grubun kaderi, SirensSound'da yer aldıktan sonra değişebiliyor. İnsanlar genellikle "bu beğenilmiş ve burada yer almışsa benim de dinlemem için bir nedenim var" diye düşünerek gruba kulak kabartmaya başlıyorlar. Temel paydada, bunun radyo istasyonunda ya da televizyonda yılın müzikal trendlerini seçen, top 100 hazırlayan yahut skor veren adamın yaptığından bir farkı yok.
Bir kaç defa daha söylemiş olduğum gibi, düşünce yapısına yönelik hiç bir şey barındırmayan fakat buna rağmen beğeni makamı haline gelen, link'lediğine itibar edilen bu müzik blog'larını ciddiye almıyor ve saygı beslemiyorum. Herhangi bir albümü, bir hosting servisine upload edip ardından link dağıtmak bana fazlasıyla anlamsız geliyor. Burada hiç kimseyi aşağılama ya da eleştirme niyeti taşımıyorum kesinlikle, yalnız bu link yapıştırmaktan ibaret müzikal beğeni gösterisine hiç bir şekilde anlam veremedim, geçen onca zamana rağmen.
Gel gör ki, işin farklı bir boyutu var. Yazabilmek veya yazamamak üzerine kaleme aldığım bir önceki metine, 13melek kendi sitesinde şöyle bir yanıt vermiş:
"Bu yazıyı fırsat bilip bir müzik post’u içerisinde kendi açımdan birtakım şeyleri açık etmek isterim. The Tingling Dongs’un yeni albümünün müzikalitesi benim derdim, hem de fazlasıyla derdim. Daha doğrusu müzikalitesi değil de The Tingling Dongs’un albümünü dinlerken düşündüklerim, anımsadıklarım, hissettiklerim, bir The Tingling Dongs şarkısı üzerinden anlamlandırdıklarım fazlasıyla derdim. Bu albüm olmasaydı, şu albüm kaydedilmeseydi savrulur giderdim, o albümler var diye hayatımı düzene benzer bir şeye oturtabiliyor, kafamın içinde uçuşanları bir dizgeye sokabiliyorum."
Aslında kendisi, müziğin esasını değerlendirmediğimiz fikrime muhalefet ederken beni doğruluyor. Çünkü bir grubun gitar tonundan, davul tuşesinden ya da vokalistin entonasyonundan değil, o müzikle kurduğu kişisel bağdan bahsediyor. Yani, gün içinde yaşadığı can sıkıcı bir olayın, kız arkadaşının öpücüğünün, kaybettiği en sevdiği kalemin özleminin yarattığı o kümülatif ruh halini anlatmak için bir albümü kullanıyor, içindeki o ruha bir kılıf bularak kelimeleştiriyor, şekil kazandırıyor kimliğine.
Belki sizler bunun farkında değilsiniz, belki ben bile değilim ama burada Isis'ten, The Black Heart Procession'dan, Subheim'dan, Exxasens'ten bahsetmiyorum ben de. Çok güzel bir aşktan, çok kuytu bir korkudan, çok hazin bir özlemden, tırmalayan bir kıskançlıktan, hayvani bir şehvetten, sinir bozucu bir havadan bahsetmek aslında yaptığım tek şey. Bu haliyle kendi adıma eleştiri yaptığımı ve beğenilerimi ortaya koyduğumu söyleyemem, daha ziyade o müzikle en yalın halimle kendimi bağdaştırıyor ve kendimi o müzik üzerinden anlatıyorum. 13melek, Deuss Ex Machina, Marxist Clubber, rahmetli Proodos gibi blog'larda da müzikten çok kişiyi okuyoruz aslında. Ortada bir melodi tantanasından çok kişisel bir durum var. Yanisi, filtreden geçen şeye değil filtreye odaklanmak daha cazip bir hal alıyor, olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda mixtape yapan ve bunu paylaşan blog yazarları da (Sel gibi, Ychorus gibi, Amme-Hizmeti gibi) tamamen kendilerine münhasır bir şey yapıyorlar. Daha da önemlisi, o linklerin arkasında 0 ve 1'lerin değil bir düşüncenin, bir emeğin yatıyor olması.
Sözün özü; bir televizyon kanalındaki, bir radyo istasyonundaki, bir blog'daki üç beş kişinin beğenilerini deniz feneri olarak nitelendirerek, müziğin saflığına ve kişiselliğine zeval getirdiğimizi düşünüyorum. Bir kaç kişinin beğenisinin, genel geçer kanun haline gelmesini engelleyebilecek tek şey de kendi beğenilerimizi idrak etmeye çalışmak. Tabaktaki, bize önerilen yemeği bir an önce bitirmekten çok, yediğimizin tadını çıkarmaya çalışmamız halinde tad alma duyumuz daha da genişleyecek ve karakteristik bir hal kazanacaktır. Öyle ki, en sonunda ne istediğimizi ve ne tercih edeceğimizi biliyor ve bu tercihi sadece kendimiz yapıyor olacağız. Bu haliyle, sanatı endüstrileştiren "eleştirmen" kavramını tekrar tarihe gömmemiz ve sanatı olduğu gibi değerlendirmemiz mümkün.
Biliyorum ki bir çoğunuz da bu blog'u benim beğenilerim ile kendi beğenileriniz arasında kurduğunuz bağ sebebiyle takip ediyorsunuz. Bunu yapmanıza gerek yok, last.fm sizin için daha büyük bir kolaylık sunuyor. Beğenilerinizi rafine eden, benzer beğeni profilleri sunan ve bu şekilde size yeni önerilerde bulunan çok geniş bir sistem varken blog takip etme ya da forum kurcalama gibi nispeten daha meşaketli işlerle kendinizi meşgul etmeniz lüzumsuz. Şahsen ben müzikal içeriğe sahip blog'ları ihtiva ettiği müzikler için değil, yazarının müzik ile kurduğu kişisel bağların eşsizliği sebebiyle takip ediyorum ve bu şekilde dinlediğim müziğe çok daha farklı bir anlam yükleyebilmeye muvaffak oluyorum. Hepinize de bu gözlükleri tavsiye ederim, Avatar'dan daha eğlenceli ve daha göz kamaştırıcı olduğunun garantisini verebilirim.