20100401

And So I Watch You From Afar - This Is Our Machine And Nothing Can Stop It




















(bant Mart-Nisan 2010'dan)


Yaptığın iş karşılığında aldığın 7 adet daire şekilli metal ile takas ettiğin, onlarca kimyasal işlemle kağıt haline gelmiş selülozun üzerine mürekkep ile işlenmiş harflerden ve şekillerden müteşekkil bir dergi tutuyorsun elinde. Üzerinde şekil verilmiş kumaşlar, altında vücuduna maksimum konforu vermek üzere biçimlenmiş ağaç parçaları, etrafında bir sıvıyı hapsetmek için kullanılan cam, dışarıda bir yerden bir yere hızlı gitmek için bir araya getirilmiş metal parçaları, aklında hayatının en önemli değeri olduğuna inandığın etten ve kandan ve kemikten müteşekkil bir canlı. Hepsi bu; hepsi bu kadar basit, bu kadar ufak, bu kadar değersiz. Güneş’in batışı, kuşun ötüşü, sevgilinin gülüşü; her biri anlamsız aslında, ne yazık.

Müzik de anlamsız. Tellerin bir şekilde uzunluğunu ve esnekliğini ayarlayıp onlara vurmak suretiyle çıkardığımız seslerin kargaşası işte müzik. Dünya’nın kendi etrafında dönüşü esnasında milyon adet kağıt banknotu banka hesabının dijital numaralarına ekleyen adamın dört tane tel ve bir ağaç parçasıyla yaptığı ile senin parmaklarını göğüs kafesine vurarak yaptığın arasında en ufak fark yok işte. Gel gelelim o dört tane tel ve bir ağaç parçasının çıkardığı sesi duyduğun vakit etin parçalanmış, kanın çekilmiş, kemiğin kırılmış gibi oluyorsun işte; kulak yolundan içeri süzülen ses dalgası, kulağının içindeki kemikleri titreştirip beynine nasıl bir mesaj yolluyorsa, bu kadar basit, bu kadar anlamsız, bu kadar hiç olan şey senin için öyle bir değer kazanıyor ki, anlam dahi veremiyorsun. Kendi ellerimizle üzerine bir örtü örttüğümüz ve kendi kendimizi inandırdığımız bu hiçlik aslında tüm buna sebep olan. Öyle boş ki her şey, dilediğince doldurabiliyorsun içini; bir noktaya bir evren sığdırabiliyorsun işte. Bir gülüş karşılığında bir yaşam takas edebilirsin, tek nota için saatlerce göz yaşı da dökebilirsin.

Enstrümanlar, efektler, albümler, gruplar; senin onlara yüklediğin anlam kadar varlar. Dört kişinin, hipotetik kırmızı çizgiler içinde yer alan ve adı İrlanda olan bir kara parçasında bir araya gelip kendilerine “And So I Watch You From Afar” ismini vermesi, bu isimle kimi kişilerin “post-rock”, kimilerin “deneysel enstrümantal müzik”, kimilerinse “saçmalık” dediği bir müzik yapıyor olması, bu müziklerin basıldığı üç adet yuvarlak diskin bulunması ne ifade edebilir ki? Müzik hakkında kalem oynatanlar genelde bunlardan bahsederler, zaman zaman da hakkında yazdıkları müziğin onlar için ne gibi bir değer ifade ettiğini anlatmaya çalışırlar. Uzunca bir süredir ben de bunu yapıyorum, yani kulağımdan içeri giren ses dalgalarına ne tip anlamlar yüklediğimi anlatmaya çalışıyorum. Lakin çoğunlukla bu basitliğin, bu hiçliğin ayırdında olamayabiliyorum.

Adına “And So I Watch You From Afar” dediğimiz dört kişiden müteşekkil bu grubun müziğini değerlendirmeye çalışırken ise daha önce neredeyse hiç yaşamadığım bir dalgalanma yaşıyorum; hiçliğin üzerine örttüğüm değer örtüsü dalgalanıyor. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi, kelimeleri nasıl sıralayacağımı şaşırıyorum. Bir an için fevkalade mühim bir anlam taşıyan notalar, bir an sonra sadece ses oluyorlar. Algımın kapıları öyle hızlı ve öyle ani bir biçimde ardı ardına kapanıp açılıyor ki, üretilmiş en güçlü uyuşturucu kocaman bir enjektörle tüm algı noktalarıma zerk edilmiş gibi hissediyorum. Hal böyleyken, tüm bu karmaşanın içerisinde, bu grubun albümlerini, müziklerine addedilen tanımlamaları anlatmak istemiyorum. Bir hiç var, bir örtü var, bir sen varsın; tüm bunlar benim anlatabileceklerimden ayrı. O yüzden en iyisi, o hiçin üzerindeki örtünün dalgalanmasını seyretmek, adına “And So I Watch You From Afar” dediğimiz grubun müziğini dinlerken.


Sanatçı: And So I Watch You From Afar
Albüm: This Is Our Machine And Nothing Can Stop It

Şarkı listesi:
1- I Capture Castles

2- The Voiceless
3- Holylands, 4am
4- The Machine
5- WPB 6am


DOWNLOAD.

20100325

Katatonia - The Longest Year




















Yaşadığınızı zannediyorsunuz ama aslında ölüsünüz; bilmiyorum kaçınız bunun farkında. Ölüm, yani yaşamama hali tam olarak kalbinizin kan pompalamıyor olması mı, bilincin yok olması mı ya da. Bilinci açık birinin koltuğundan, beyin ölümü gerçekleşmiş ama makinalara bağlı olarak hayat denen parantezlerin içinde olan biri ne kadar ölü gözüküyorsa ya da kalbi dakikada yaklaşık doksan defa atan birinin gözlerinde, kalbi durmuş biri ne kadar ölüyse aslında biz de yukarıdan bir yerden, yeşil bir şahinin gözünden mesela, o kadar ölüyüz. Çünkü ölmek kalbin duruşu ya da beynin sessiz kalışı değil; Boğaziçi Köprüsü'nden kendini aşağı bıraktığın anda, yani parmak uçlarında metalin o buzunu artık hissetmediğin anda ölüsün. Barut kurşunu ateşlediğinde ölüsün, frenlerin tutmadığın zaman, evin duvarları kreşendoya başladığı zaman, gaz kokusunu aldığın zaman ölüsün. Geri dönüşün yok artık; yere çarpacaksın, o kurşun beynini dağıtacak, arabanın ön camından fırlayıp 50 metre ileri uçacaksın, ucuz inşaat demirleri kaburganı delip geçecek, ciğerlerin karbonmonoksit dolacak. O an biliyorsun aslında sonun ne olduğunu, sona geldiğini yahut. O yüzden ölüsünüz hepiniz, çünkü o zemine çarpacaksınız ve paramparça olacaksınız işte, şimdilik havada süzülüyorsunuz aşağı doğru, yer çekiminin asla engel olamayacağınız gücüyle birlikte ölümünüze ilerliyorsunuz.

Doğduğumuz an ile öldüğümüz an ne kadar aynıysa, aşık olduğumuz an da ayrıldığımız an ile aynı aslında. Memento mori'nin, yani Ecel'i düşünüyor olmanın, o engellenemez korkunun bir benzeri mevcut aşkta. Eninde sonunda kaldıracak göğsünden başını, elini çekecek elinden, alnındaki buse soğuyacak. Yalan söyleyeceksin ya da yalan söyleyecek, bıkacaksın ya da bıkacak, öleceksin ya da ölecek ve her zaman da hissedilecek o düşüş anı. Kurşunun namludan çıktığı an gibi, trenin ışıklarını gördüğün an gibi. Mahvolacaksın, evet. Ama olan olacak.

Tam da bu anlar için, kurşunun namludan çıkarken çıkardığı sese eşlik edecek, trenin uyarı düdüğünde yer alabilecek, düşüşe yaren olabilecek bir müzik var. Yüreğin ısısı düşerken, güzel şeyler avuç içinden kum taneleri gibi kayarken ne yapmak gerekir diye sorsaydınız bana bir kaç ay evvel, oturup Killing Me Killing You dinlemenizi önerirdim. Bugün bu soruya vereceğim yanıt, The Longest Year ep'sini dinlemeniz olur.




Dört şarkılık bu ep'de, The Night Is The New Day albümünün klip şarkıları olan Day And Then The Shade ve The Longest Year haricinde bence albümün en iyi şarkısı olan Idle Blood ve daha önce yayınlanmamış Sold Heart yer alıyor. Idle Blood ve Day And Then The Shade elektronik dozu hayli yüksek remix aşamalarından geçmişler; bilhassa Idle Blood fena halde Depeche Mode kokuyor ve şarkıya çok yakışmış bir remix ortaya çıkmış; gel gör ki şarkının en can alıcı bölümünün kanatlanıp uçması pek hayırlı olmamış. Sold Heart ise alışılmadık derecede sakin ve çok basit bir şarkı olmasına rağmen, bir kaç dinlemeden sonra kanca gibi ruha saplanan bir şarkı.

Katatonia gibi oturmuş, kadim grupların dinleyicileri genelde sıkı statükocudur, her birini seyrek saçlı, cam dibi gözlüklü emekli öğretmenler olarak hayal edebilirsiniz. Bu arkadaşlar özellikle elektronik soslu müzikten hoşlanmazlar ve grubun özüne ihanet ettiğine inanırlar; bu yüzden doğdukları kıyafetler ile gömülürler ve topraklarından açan çiçekler tek renklidir. Eğer öldüğünüzün farkındaysanız ve toprağınızda rengarenk çiçeklerin filizlenmesini istiyorsanız, ölümüne tavsiyemdir The Longest Year.



Sanatçı: Katatonia
Albüm: The Longest Year

Şarkı listesi:
1- The Longest Year

2- Sold Heart
3- Day And Then The Shade (Frank Default Remix)
4- Idle Blood (Linje14 Remix)



DOWNLOAD.

20100323

Linkler Kurbağa Oldu.




















Last.fm'den attığım mesajı buradan da paylaşıyorum.
Vatan millet savunmasında gönüllü olanlar, link'leri profildeki mail adresine yollayabilirler.



Sevgili Limbo Pillow dostları, Araf eşrafı, yastık bakterileri;

Uzunca bir süredir, blog'da yer alan linklerden ötürü şikayetler işitiyorum. Rapidshare'in gözü doymaz, karnı dolmaz politikaları çerçevesinde yürüttüğü yasak kardeşimci anlayış, üye olmayanların download alternatiflerini yok etmek üzere kurulu.

Link'lere ehemmiyet yüklemediğim malumunuz. Gel gör ki bu link'leri canlı tutabilmek için de Rapidshare'in otopark mafyasından hallice ekonomik sistemine katkıda bulunmak, aylık bir ücret ödemek gerekiyor. Blog üzerinden erişen ve bu link'lere tıklayıp bir yudum müzik dinlemek için çabalayan insanların önemli bir yüzdesinin de Rapidshare premium account sahibi olmamasından mütevellit, bu link'leri canlı tutma çalışması da Rapidshare'in avuçlarını avuşturup hahahahaha diye kahkaha atmasından başka bir amaca hizmet etmemekte.

Boynumuzdaki ilmeği giderek sıkan ve temelde desteklediğim parasız müzik paylaşımı düsturuna mugayir olan Rapidshare şaşkolozluğu yüzünden Rapidshare'e daha fazla para akıtma ve akıtılmasına yardımcı olma niyetinde değilim. Bu yüzden blog'daki linklerin tamamı kendilerini 10 gün içinde imha edecekler.

Bu yüzden sizlerden bir ricam var:
Ülkemizin internet erişim kısıtlamaları göz önüne alındığında yaklaşık 100 albümü tekrar upload etmek, beyhude bir çaba olacaktır. İlkokul kitaplarında tanıştığımız ve fonetiğine vurulduğumuz İMECE usulü bu noktada devreye giriyor.

Sözün özü, blog'da yer alan albümlere dair link'leri, Rapidshare harici bir hosting firmasına yüklemeniz (ya da üçüncü şahısların uploadlarını bulmanız) ve bunu benimle paylaşmanız, hasat şenliklerinde elele dans eden köylüler gibi şen olmamıza üstelik Rapidshare'e vereceğimiz parayla da bir kilogram buğday almamıza yardımcı olacaktır.

İlgi ve alakanız için teşekkür eder, mutlu günler dilerim.

20100312

Müziği Yazmak.















"Yazmak" kavramıyla, daha doğrusu bu kavramı algılayışımızla ilgili bir problemim var. Bunun bir meziyet, olumlu anlamda bir kopukluk olarak idrak edilmesini doğru bulmadığımı anlatmaya çalıştım bir önceki yazımda. Elbette burada "yazarlık" kavramına yönelik bir eleştirim yok, daha çok meseleyi sadece tuşa basma ya da kağıt üzerinde kalem oynatmaya şartlayan algıyla çatışıyorum. Mesele aslında daha efsunlu ve ulvi bir vetire. Meziyet olarak görülmesi gerekenin, düşünce yapısı olduğu kanaatindeyim. Yani herhangi bir konu üzerine dişe dokunur bir fikir yaratabilme yahut yoktan bir konu yaratıp onunla ruha temas edebilme yetisi esas olan. Ne yazık ki artık şeyleri "olduğu hali" ile değil, "göründüğü hali" ile değerlendiğimiz için, yazının görünüşü yani yazının varlığı, düşünce yapısından bağımsız bir meziyet haline bürünüyor. Bu sebeple de yazma halini, düşünme halinden daha çok ciddiye alıyoruz; yazı oranı yükselirken düşünce seviyesi azalıyor.

Bu genel kavramdan daha dar kapsamlı ve ilgimi daha fazla çeken bir başka hususa, "müzik üzerine yazma" meselesine geçebilirim. İlk önce net bir biçimde şunu söylemek istiyorum ki eleştirmenlikten ikrah ediyorum. Kullandığımız anlamıyla, eleştirmenlik şu tip bir tanım aralığı içine giriyor: Başkasının o ya da bu şekilde ürettiği ve sonucu iyi ya da kötü olan bir şeyi, kendi beğeni normlarına göre değerlendiren, sonuç olarak da kendi filtresinden geçirdiği bu üretimi diğer herkesin normlarına etki edecek bir şekilde anlatan kişi. Burada sizce de bir problem yok mu? Yani herkesin farklı beğeni ve algısına göre bir değerlendirmeye gidip ardından da salt kendisine ait olan kriterlere uyuyor ya da uymuyor diye, tüm insanlara yönelik bir önerme ya da önermeme işi sorunlu değil mi?

Hayatını bu şekilde kazanan binlerce insan var. Bu adam müziği şu şekilde seviyor, kitabın böyle yazılmışından hoşlanıyor diye, müziğin ya da kitabın o kriterlere uyup uymamasına göre bir değerlendirmede bulunuyor ve tüm insanlar bu adamın beğenilerini esas alarak kendi seçimlerini yapıyor. Bu işin skor belirleme gibi artık iyice çığrından çıkmış boyutları dahi var ve kişinin beğenisini nominal bir değere dökmesiyle oluşan bu skor, insanlar için satın almak ve almamak arasındaki o kafa karışıklığını giderme işlevi görüyor. Bugün insanlar Metacritic puanlarını, Mtv chartlarını, Pitchfork derecelerini bir standart olarak kullanıyorlar. Beğeniyi rakamsal bir değere dökmenin anlamsızlığı bir tarafa, sanat endüstrisi tamamen bu beğeniler ekseninde şekilleniyor.

Henüz bir kaç gün evvel, altı bin insanın verdiği oylar ile 2010'un en iyi filmi, en iyi yönetmeni, en iyi kostümü, en iyi karpuzu "resmen" seçildi. Önemli dergilerin, gazetelerin eleştirmenleri edebiyat yahut müzik dünyasında peygamber muamelesi görüyor ve beğenilerini manipüle etmek için onlarca yöntem kullanılıyor. Patlamak ya da sönmek, tamamen bu insanların beğenilerine göre şekilleniyor. Bu insanları sokaktaki adamdan farklı kılan hiç bir şey yok. Yani o kitabı okuyan, o albümü dinleyen, o filmi izleyen yanisinin yanisi cebinden parası çıkan adamla, bir gazetede yazı yazan adamın beğenisi arasında bir uçurum yok. Eğer bir farktan bahsetmek gerekirse, bir tanesi tad alma organını daha keskin bir biçimde kullanmaya şartlandırıyor kendini; yemeği çiğnemekten çok tad almaya odaklanıyor ve bunun neticesinde tadı anlatmak istiyor. Ama bu tamamen bir seçim meselesi, insani bir meziyetten ziyade. Son kertede, sokaktaki Simitçi Kasım ile Metacritic skoru veren Jeffrey'nin arasındaki tek fark, Jeffrey'nin kendini beğeni standardı belirlemeye şartlandırması.

Bilhassa müzik endüstrisinin bu beğenileri istismar ettiğini düşünüyorum. Müzik dünyasının devamlı değişen trendlerinin arkasında da tamamen bu yatıyor. Bir sene boyunca tüm dünyanın nu-metal'le yatıp kalkmasının ardından ertesi sene tüm beğeniler indie çerçevesine ulaşıyorsa örneğin, bunun tek sebebi şu televizyon kanalında ya da bu radyo istasyonunda çalışan üç beş kişinin "Bu sene ağırlıklı olarak şunu izletelim/dinletelim" demesinden kaynaklanıyor. Bu adamların beğenilerinin neticesinde de insanlar kararlaştırılmış müzik türlerine yöneliyor. Daha önce de belirttiğim gibi, bu adamların beğeni standartlarının tanrı vergisi bir yönü yok. Buna rağmen karar makamı işlevi görmeleri son derece saçma ve rahatsız edici. En fazla da işin saflığına zarar veren bir durum bu. Ben buna kendimce "beğeni faşizmi" diyorum.

Benzer bir durumu blog'larda da yaşıyoruz. Bir kaç hafta evvel, Kuanta'nın SirensSound isimli -eminim hepinizin varlığından haberdar olduğu- blog'da yer almasının ardından, FriendFeed'de bu beğeni faşizmi üzerine dönen bir tartışma hasıl oldu. SirensSound, çokça kişi tarafından takip edilegelen bir blog ve takip edildiğin güçlü olduğunun bir göstergesiyse eğer, bu yönüyle güçlü olduğunu da söyleyebiliriz. En nihayetinde, kendi halinde müzik yapan ve kendi ülke sınırlarında bile kısıtlı bir dinleyiciyle buluşmuş bir grubun kaderi, SirensSound'da yer aldıktan sonra değişebiliyor. İnsanlar genellikle "bu beğenilmiş ve burada yer almışsa benim de dinlemem için bir nedenim var" diye düşünerek gruba kulak kabartmaya başlıyorlar. Temel paydada, bunun radyo istasyonunda ya da televizyonda yılın müzikal trendlerini seçen, top 100 hazırlayan yahut skor veren adamın yaptığından bir farkı yok.

Bir kaç defa daha söylemiş olduğum gibi, düşünce yapısına yönelik hiç bir şey barındırmayan fakat buna rağmen beğeni makamı haline gelen, link'lediğine itibar edilen bu müzik blog'larını ciddiye almıyor ve saygı beslemiyorum. Herhangi bir albümü, bir hosting servisine upload edip ardından link dağıtmak bana fazlasıyla anlamsız geliyor. Burada hiç kimseyi aşağılama ya da eleştirme niyeti taşımıyorum kesinlikle, yalnız bu link yapıştırmaktan ibaret müzikal beğeni gösterisine hiç bir şekilde anlam veremedim, geçen onca zamana rağmen.

Gel gör ki, işin farklı bir boyutu var. Yazabilmek veya yazamamak üzerine kaleme aldığım bir önceki metine, 13melek kendi sitesinde şöyle bir yanıt vermiş:

"Bu yazıyı fırsat bilip bir müzik post’u içerisinde kendi açımdan birtakım şeyleri açık etmek isterim. The Tingling Dongs’un yeni albümünün müzikalitesi benim derdim, hem de fazlasıyla derdim. Daha doğrusu müzikalitesi değil de The Tingling Dongs’un albümünü dinlerken düşündüklerim, anımsadıklarım, hissettiklerim, bir The Tingling Dongs şarkısı üzerinden anlamlandırdıklarım fazlasıyla derdim. Bu albüm olmasaydı, şu albüm kaydedilmeseydi savrulur giderdim, o albümler var diye hayatımı düzene benzer bir şeye oturtabiliyor, kafamın içinde uçuşanları bir dizgeye sokabiliyorum."

Aslında kendisi, müziğin esasını değerlendirmediğimiz fikrime muhalefet ederken beni doğruluyor. Çünkü bir grubun gitar tonundan, davul tuşesinden ya da vokalistin entonasyonundan değil, o müzikle kurduğu kişisel bağdan bahsediyor. Yani, gün içinde yaşadığı can sıkıcı bir olayın, kız arkadaşının öpücüğünün, kaybettiği en sevdiği kalemin özleminin yarattığı o kümülatif ruh halini anlatmak için bir albümü kullanıyor, içindeki o ruha bir kılıf bularak kelimeleştiriyor, şekil kazandırıyor kimliğine.

Belki sizler bunun farkında değilsiniz, belki ben bile değilim ama burada Isis'ten, The Black Heart Procession'dan, Subheim'dan, Exxasens'ten bahsetmiyorum ben de. Çok güzel bir aşktan, çok kuytu bir korkudan, çok hazin bir özlemden, tırmalayan bir kıskançlıktan, hayvani bir şehvetten, sinir bozucu bir havadan bahsetmek aslında yaptığım tek şey. Bu haliyle kendi adıma eleştiri yaptığımı ve beğenilerimi ortaya koyduğumu söyleyemem, daha ziyade o müzikle en yalın halimle kendimi bağdaştırıyor ve kendimi o müzik üzerinden anlatıyorum. 13melek, Deuss Ex Machina, Marxist Clubber, rahmetli Proodos gibi blog'larda da müzikten çok kişiyi okuyoruz aslında. Ortada bir melodi tantanasından çok kişisel bir durum var. Yanisi, filtreden geçen şeye değil filtreye odaklanmak daha cazip bir hal alıyor, olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda mixtape yapan ve bunu paylaşan blog yazarları da (Sel gibi, Ychorus gibi, Amme-Hizmeti gibi) tamamen kendilerine münhasır bir şey yapıyorlar. Daha da önemlisi, o linklerin arkasında 0 ve 1'lerin değil bir düşüncenin, bir emeğin yatıyor olması.

Sözün özü; bir televizyon kanalındaki, bir radyo istasyonundaki, bir blog'daki üç beş kişinin beğenilerini deniz feneri olarak nitelendirerek, müziğin saflığına ve kişiselliğine zeval getirdiğimizi düşünüyorum. Bir kaç kişinin beğenisinin, genel geçer kanun haline gelmesini engelleyebilecek tek şey de kendi beğenilerimizi idrak etmeye çalışmak. Tabaktaki, bize önerilen yemeği bir an önce bitirmekten çok, yediğimizin tadını çıkarmaya çalışmamız halinde tad alma duyumuz daha da genişleyecek ve karakteristik bir hal kazanacaktır. Öyle ki, en sonunda ne istediğimizi ve ne tercih edeceğimizi biliyor ve bu tercihi sadece kendimiz yapıyor olacağız. Bu haliyle, sanatı endüstrileştiren "eleştirmen" kavramını tekrar tarihe gömmemiz ve sanatı olduğu gibi değerlendirmemiz mümkün.

Biliyorum ki bir çoğunuz da bu blog'u benim beğenilerim ile kendi beğenileriniz arasında kurduğunuz bağ sebebiyle takip ediyorsunuz. Bunu yapmanıza gerek yok, last.fm sizin için daha büyük bir kolaylık sunuyor. Beğenilerinizi rafine eden, benzer beğeni profilleri sunan ve bu şekilde size yeni önerilerde bulunan çok geniş bir sistem varken blog takip etme ya da forum kurcalama gibi nispeten daha meşaketli işlerle kendinizi meşgul etmeniz lüzumsuz. Şahsen ben müzikal içeriğe sahip blog'ları ihtiva ettiği müzikler için değil, yazarının müzik ile kurduğu kişisel bağların eşsizliği sebebiyle takip ediyorum ve bu şekilde dinlediğim müziğe çok daha farklı bir anlam yükleyebilmeye muvaffak oluyorum. Hepinize de bu gözlükleri tavsiye ederim, Avatar'dan daha eğlenceli ve daha göz kamaştırıcı olduğunun garantisini verebilirim.

20100311

Yazabilmek veya Yazamamak.











Blog camiasına üye olan, kendi aralarında bir çeşit iletişim köprüsü kurmuş insanlar var. Kurdukları bu köprülerle, siberboşlukta salınan adaları birbirine bağlıyor ve oluşan bu -artık tekil- sisteme "blogosfer" diyorlar. İşte bu blogosferin nevi şahsına münhasır kuralları, oyunları, paranoyaları, güç savaşları, ihtirasları var. Ben bu farklı farklı ayrımdan, neler dönmüş neler fasiküllerinden, iletişim köprüleri arasında son sürat ilerleyen göz alıcı arabalardan bihaberim genelde. Bırak siberboşlukta iletişim köprüleri kurmayı, otobüs yolculuklarında iletişim kündesine gelmeyeyim diye en sapa saatleri seçmeye çalışan biriyim nihayetinde. Yine de gözlemlediğim, takip ettiğim şeyler yok değil. Mesela bu blogosferin, birbirini mimleme üzerine kurulu bir oyunu mevcut ki, bunu da Fenasi sayesinde öğrendim. Sağolsun, kendi yazısında Limbo Pillow'u takibe şayan bulduğunu yazmış -oyunun tabiriyle mimlemiş- ve şimdi de benim takip ettiğim blog'ları sayarak, yani mimleyerek, bir yazı yazmam için topu bana atmış. Yani beni ebe yapmış.

Ben uzun bir süredir tatildeydim, dolayısıyla oyunu devam ettirecek bir yazı karalayamadım. Lakin gözün gözü görmediği kadar karanlık mağara girişlerinde oturup kurbağa konçertosu dinlemekten arda kalan vaktimde blog'lar üzerine, daha da genel bir bakışla yazma üzerine düşünme fırsatım oldu.

Fenasi'ye verdiğim cevap bu bağlamda belirleyici bir temel hazırlıyor düşünceme. Yani biz, aslında müzik yazarken, futbol yazarken, erotizm yazarken sadece kelamımıza bir kılıf uyduruyoruz. Aslında hiç birimizin derdi The Tingling Dongs'un yeni albümünün müzikalitesi değil yahut upuzun bacakları bileklerinden kavrayıp hırlayarak sevişmenin menkıbesini yazma gibi bir misyon yüklemiyoruz kendimize, Galatasaray da bu maçta niye yenildi diye analiz yaparken aslında Sabri Sarıoğlu'nun basiretsizliğinden bahsetme zorunluluğu hissetmiyoruz. Tek derdimiz, içimizde kıvranıp duran o şekilsiz sözleri karıştırıp bulamaç haline getirdikten sonra bir kek kalıbına dökmek ve ortaya afiyetle yenebilecek bir şey çıkarmak. Kekin şekli ya da ağırlıklı tadı ne olursa olsun umrumuzda değil pek, esas olan kendi elimizle, kendi enerjimizle yaptığımız bir şeyi yenebilecek bir kıvama sokabilmek. The Tingling Dongs'un davulcusu, ayak parmağındaki siyah ojeler ya da Frank Rijkaard'ın oyunu okuyamayışı sadece önemsiz birer detay bu yüzden.

Gel gör ki hepimiz yaptığımız şeyi fazlasıyla ciddiye alıyoruz. Örneğin, blogosferin reklamcılar tarafından da keşfiyle birlikte, reklamcılar artık klasik iletişim araçlarının yanı sıra bloglara da meyletmeye başladılar. Bu sebeple yaptıkları promosyonlar ile insanların kendilerine ne kadar fazla değer yüklediğini görebiliyoruz. Mesela bu promosyonlardan yararlanamayan blog yazarlarının "yazarlık yeteneği / blog kalitesi / promosyondan yararlanma meyli" gibi 3 boyutlu diyagramlara girmesi bana fazlasıyla acıklı geliyor. Ya da yaptığı tek şey klavyenin tuşlarına basmak olan ve bunu da oldukça zayıf bir şekilde yapan, fakat kılıfını renkli bir şekilde seçtiği için bir çok kişi tarafından takip edilen, bu yüzden de kendisine ulaşılamaz bir kıymet yükleyen birinin söylemlerinden bahsedebiliriz. Bunlar bilhassa son zamanlarda sıkça karşılaştığımız ve kanıksamaya başladığımız olaylar haline gelmeye başladı.

Ben bu durumu olabildiğince basit görmeye çalışıyorum. En nihayetinde her insan gibi düşünüyor, düşündüğümüzü ama doğru ama yanlış, ama edebi ama karmaşık bir şekilde yansıtıyoruz. Bu yansımanın blog vasıtasıyla olması ya da bir şehirler arası otobüs yolculuğunda vuku bulması arasında da hiç bir fark yok. Ama zihnimizdeki yazar imgesi, bizi bu basitliği sorgulamaya itiyor. Yani delice yazan bir Hemingway, yazdıklarını yakması için arkadaşına teslim eden -ama arkadaşının bu isteğe uymayacağını da köpek gibi bilen- bir Kafka, ölülerle konuştuğu öne sürülen Stephen King; hepsinin o tanrısal meziyetleri, toplumdan soyutlanmalarına yol açmış altın ruhları, hayatlarını kalem ve kağıttan ibaret görmeleri bizim kafamızı karıştırıyor. Kendimizi bu mertebeye uygun görüyor olmalıyız istemeden de olsa, bir kaç paragraf boyunca klavye tuşlarına bastığımız için "diğerleri ve ben" gibi bir ayrıma gidiyoruz. Üst perdeden konuşabilmek için herhangi bir sitede herhangi bir şeyler yazabilmek yeterli gibi gözüküyor. Üstelik bu sadece blog'lar ile alakalı bir durum da değil. Yani oturup bir kitap yazabilmek ve bu kitabı bir şekilde bastırabiliyor olabilmek de gerçekten büyük bir meziyet değil. Çok kısa sayılabilecek bir sürede çok saçma bir kitabın yazımını gerçekleştirdikten sonra hala soğan kestiğimi düşündüğümde, kitap yazmanın bohemleşme ve toplumdan soyutlanma için yeter bir kıstas olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Ama bu yine de blog yazarlarının kıymetsiz olduğu anlamına gelmiyor. Meseleyi daha geniş bir çerçevede değerlendirebilen ve bu şekilde okuyucuya artı değer kazandıran bir çok blog var. Yazının başında bahis konusu ettiğim mimleme oyununu devam ettirmek istesem de, başka blogları açık bir şekilde değerlendirmeye tabi tutmaktan çekinmeye çalışıyorum. Yani en başından beri burada başka blogların linkini vermeme gibi bir prensip belirledim, her ne kadar severek takip ettiğim onlarca kişi olsa da. Şimdi burada eğer sınırlı bir sayıda övgüye mazhar bulduğum bloglardan bahsedersem, bahsetmediğim fakat saygı beslediğim diğerlerine büyük bir haksızlık yapacağımı düşünüyorum. Bunu yapmayacağım.

Bloglar üzerine edeceğim bir kaç kelam daha var. Ama müzik-blog ilişkisi gibi daha dar bir çerçevede yer alacak bu bir kaç kelimeyi daha farklı bir yazıya saklamak istiyorum.

20100303

Emancipator - Safe In The Steep Cliffs






















İnsan hiç bir zaman "oldum" dememeli, diyememeli de. Ne olduğumuzun, ne aşamaya geldiğimizin kendi içinde bir değerlendirmesini yapmak bütünüyle imkansız çünkü, saçma da aynı zamanda. Ama şu an ne olduğumuzu, geçmişte ne olduğumuza göre değerlendirdiğimizde değişkenliğin damarına girebiliyor, bunu hissedebiliyoruz. Belki de bu yüzden, geçmişteki halinden utanç duyma dürtüsü, nasıl yapabildim sorgusu değişimin sureti haline geliyor. Rölativizmin hüküm sürdüğü bir Einstein evreninde salınıyoruz zira, değişim dediğimiz şey de bir hologram gibi; resmin kendisi değil değişen, senin nereden baktığın.

Emancipator'a olduğu haliyle, dümdüz karşıdan baktığım zaman bir hayli etkilenmiştim. İlk albümü Soon It Will Be Cold Enough için yazdığım yazıda Efterklang'in bile adını alacak kadar hem de. Oysa Emancipator resmini farklı bir aşamadan, farklı bir yönden, yeni bir albümle değerlendirdiğimde geçmişte ne kadar yanıldığımı anlıyorum. "Olmuş" dediğim Emancipator'ın olacak ne kadar çok şeyi varmış, bizzat şahit oluyorum.

Ancak bu değişimin muhasebesini yaparken çok da katı olmamak gerekiyor. Nihayetinde Emancipator, yani Doug Appling, ilk albümünü çıkardığında sadece 19 yaşındaydı. Bu tamamen altyapıda yetişmekte olan bir oyuncunun zamanla üst ligin tozunu attırmasına şahit olmak gibi bir şey, değişime tanık olmanın belki de en güzel tarafı bu. Öte yandan, kendisiyle ilgili özel malumatım olduğu için, ne gibi sıkıntılarla ne gibi finansal zorluklarla karşılaştığını bildiğim için, Emancipator'a duyduğum saygı katmerleniyor.

Nihayetinde Safe In The Steep Cliffs için geçmişe kıyasla bir hayli yol kat etmiş, olmasa da büyük ölçüde pişmiş bir müzisyenin elinden çıktığını söylemem lazım. Yaklaşık 3 sene içerisinde Emancipator kendisini felaket derecede geliştirmiş, artık sadece elektronik müzik icracısı olarak anılacak noktayı aşmış. Bilhassa şarkılarda önemli bir yer alan yaylı kompozisyonları gerçekten takdire şayan. Bir önceki albümde yer alan Anthem'in yaylı partisyonunu TRT-2 jeneriklerinde duyduğum zaman yaşadığım o tuhaf heyecanı şimdi neredeyse her şarkıda yaşayabiliyorum bu albümde. Çok da sık ortaya çıkmayan ve boşu olmayan albümler vardır; Safe In The Steep Cliffs kesinlikle bu tanıma uyuyor.

Evvelce Emancipator için "ismini daha sık duyacağız" demişim, şimdi bu savımı daha da güçlü bir şekilde yeniden dillendiriyorum. Gerek başka sanatçıların albümlerindeki prodüksiyonları, gerek kendi ismi altında biteviye ilerlettiği müziğiyle Emancipator'ın sadece önemli değil, çok önemli bir figür olacağına yönelik inancım arttı diyebilirim.


Sanatçı: Emancipator
Albüm: Safe In The Steep Cliffs

Şarkı listesi:
1- Greenland
2- Black Lake
3- Jet Stream
4- Kamakura
5- All Through The Night
6- Old Devil
7- Nevergreen
8- Ares
9- Rattlesnakes
10- Bury Them Bones
11- Vines
12- Hill Sighed
13- Siren
14- Safe In The Steep Cliffs

DOWNLOAD.

20100201

Shrinebuilder - Shrinebuilder






















İman ettiğiniz tüm değerlere bir bakın; imanın el değmeden hazırlanmış, gelip bizi bulmuş yahut içimize doğmuş, ezelî ve ebedî mutlak gerçeklerin bir sonucu olduğunu düşünürüz. Halbuki iman etmek bir tercihtir, bir seçimdir, farkında olmasak bile bilerek iman etmeyi seçeriz. Çünkü emin olmak, güvende hissetmek imana bağlıdır, bir inanç hususudur; "emniyet" ve "iman" kelimeleri bile aynı göbek bağını paylaşırlar.

Varıp varabileceğimiz nihai menzilin rüzgarın ritmiyle dans eden bir selvi ağacının gölgesindeki toprağın iki metre altı olduğuna inanma fikri güven vermediği için Tanrı'ya inanmayı tercih ederiz, yaptığımız tüm bu utanç verici hareketlerin bir kimyasal reaksiyona ya da salt şehvete dayanma fikri güven vermediği için aşka inanmayı seçeriz, bu sonsuz büyüklüğün içinde nefes alıp düşünebilen ve karar verebilen yegane canlılar olma fikri fevkalade endişe verici bir yalnızlığı da beraberinde getireceği için uzaylılara inanmayı tercih ederiz, deli divane gibi sevdiğimiz insanların gün gelip de toprağın altında çürüyüp bir hiç olması fikrinden ölesiye korktuğumuz için hayaletlere inanmak işimize gelir, asla değiştiremeyeceğimiz gerçeklere müdahale edebileceğimizi zannederek büyülere inanmak isteriz. Ama tüm bunlar olmasaydı, imanı ruhumuzdan silip salt katı gerçeklerle başbaşa kalsaydık? Ne anlamı kalırdı ki o zaman umut etmenin, hayal kurmanın, gördüğümüz rüyanın iyi bir şeylere vesile olacağını düşünerek günü mutlu geçirmenin. O yüzden hepimiz az da olsa bir şeylere iman ediyoruz, fuzuli bulsak da, gerçekle bağdaşmadığını düşünsek de.

Ben de gerçek olmadığını bildiğim pek çok şeye iman ediyorum, böylesi işime geliyor, oynayacak geniş bir alan sunuyor belki. Tüm bunlar arasında en fazla büyülerin gerçekliğine inanmayı, sahiden de sarsılmaz bir bilinçle iman etmeyi istemişimdir, eğer bunu başarabilseydim çok daha geniş bir tahayyül zeminine sahip olur, kendimi çok daha fazla emniyette hissederdim. İmanımın büyüler konusunda hiç de kuvvetli olmamasına rağmen neredeyse en ufak olayları bir belirti olarak algılamaya çalışmam da bu yüzden anlaşılabilir bir durum.

Shrinebuilder'ı dinlerken bu belirtilerin hiç olmadığı kadar kuvvetli, kararlı olduğunu hissettim: Büyülere inanmaya bir arpa boyu uzaklıktaydım. Bir avuç adamotu, bir saç teli, bir kağıt parçası ve zikrin aklın almayacağı sonuçlar doğurması ne kadar uzak ihtimalse çelikten yapılmış tellerden ve hayvan derisinden yapılmış davullardan çıkan müziğin aklın almayacağı sonuçlar doğurması o kadar yakın bir ihtimaldi. Büyülenmek dediğimiz durum tam da bu işte, inanmasan da büyünün gerçek olduğuna ihtimal verdiğin ve hatta o büyünün etkisinde olduğunu hissettiğin o ufacık an. Sonradan tekrar ve tekrar yaşamak isteyeceğin bir an.

Bu hissi bir müzik vasıtasıyla hissetmem çok yaygın bir durum değil. Evet çokça etkilenir, karnıma çok sert bir yumruk yemiş kadar yoğun bir şekilde hissedebilirim ama metabolizmamın döngüsüne bu kadar uyan bir müzikle karşılaşıp o müziğin vücut mekaniklerimi manipüle ettiğine iman etmem pek az vuku bulan bir olaydır. Galiba bu durumu bir tek Tool'un başyapıtı Lateralus'ta bu kadar yoğun bir şekilde yaşamıştım. Shrinebuilder'ın yaptığı müzik her ne kadar çok farklı bir kategoride değerlendirilecek olsa da, Tool'un müziğinin içindeki o sallanan sarkaçlar, içiçe giren boyutlar mebzul miktarda mevcut.

En başta söylenecek seyi en sonda söylemek tuhaf ama Shrinebuilder şu "all-star" gruplardan biri. Yani başka başka gruplarla rüşdünü ispatlamış, takip edilir olmuş müzisyenlerden müteşekkil bir grup. Sludge mesihi, Neurosis'in aortu Scott Kelly'ye OM, The Obsessed, Melvins gibi stoner havarisi grupların üyeleri eşlik ediyor. İşte böyle bir denklemin sağ tarafına düşen grubun stüdyoya girdiğinde hiç bir çarpana, kalıba, soru işaretine bağlı kalmadığı o kadar açık ki. Şarkıların janr tanım aralıklarına düşen hiç bir bütünlüğü yok ve bu tabii olarak muazzam bir kaos ortaya çıkarıyor. Gel gör ki bu ortaya çıkan kaos bile kendi içinde bir bütünselliğe, bir nizama sahip ve tam da bu yüzden evrenin sırrını ihtiva ediyormuş gibi geliyor dinleyiciye.

Yan projelere, "all-star" gruplara, hadi girelim kafamıza göre çalalım dürtüsünden doğmuş müziklere mesafeliyimdir. Lakin Shrinebuilder bir çok yönüyle olduğu gibi bu yönüyle de müstesna olmuş bir grup diyebilirim. Tüm bu büyünün sadece üç günde gerçekleşen bir ritüelin sonucu olması da grup elemanlarının ruhlarındaki efsundan kaynaklanıyor olmalı. Herkes bu büyüden etkilenir mi, ruhları sönmüş mumun dumanı gibi çalkalanır mı bilmiyorum. Fakat ben ilk defa bu kadar iman ediyor, emniyette hissediyorum.


Sanatçı: Shrinebuilder
Albüm: Shrinebuilder

Şarkı listesi:
1- Solar Benediction
2- Pyramid Of The Moon
3- Blind For All To See
4- The Architect
5- Science Of Anger

DOWNLOAD.

20100127

Senin Hikayen.
























Sen hatırlamıyorsun ama reklam filmi müziği eşliğinde dans ederken 18 aylıktın; annen ve babanın reklam kuşağını sevmesine neden olmuştu bu dans, eve gelen herkese muhakkak gösterilirdi, "müziğe yatkın olacak bu" imasıyla elbette. Eve gelen misafirlerden sonra annen ve baban da sıkıldı, sen de daha eğlenceli şeyler keşfettin, tüm oyuncaklarını ağzına sokmak gibi. O dansından ilkokul yıllarına kadar bir daha müzikle hiç bir alakan olmayacaktı, ilkokulda ise sana öğretilen marşları, izci şarkılarını ve en çok da melodileri çok çabuk algılanabilen hafif müzikeri dinleyecektin. İlk idolün Michael Jackson'dı ama daha o zamandan gelen bir alışkanlıkla popüler olandan soğuyacaktın, işin komiği bunu yapan tek kişi olduğuna inanmandı, bu şekilde kendine bir özellik payesi biçmiştin. Herkesin aynı yola başvurduğundan haberin yoktu.

O zamandan edindiğin ve hayat boyu kurtulamayacağın bir alışkanlık da Türkçe sözlü müziğe veba muamelesi yapmandı. Ev temizlerken bir türkü mırıldanan anneni diğerleri gibi görecektin, zorla götürüldüğün düğünlerde baban yarı sarhoş halay çekerken ondan utanacaktın. Senin amacın öğretmenin çocuğu gibi olmaktı, ortaokula geçince sen de onun gibi olacak bütün ilkokul öğrencilerini kendine hayran bırakacaktın, onun dinlediği müzikleri dinleyecek, saçlarını onun gibi yapacak, onun gibi giyinecektin.

Sahiden de ortaokula başlayıp o çirkin üniformayı giydiğinde bütün ilkokul öğrencileri sana hayrandı ama senin amacın onları değil, karşı cinsi etkilemek olmuştu. Metallica ve Slayer dinliyordun, Megadeth'in ismini Megadeath olarak yazmıştın yeşil asker çantasının üzerine tükenmez kalemle ama olsun, nasıl olsa kimse anlamıyordu. En ufağı üzerine bir beden büyük gelen t-shirt'leri almak için babanla kavga etmiştin, en sonunda bir şekilde kabul ettirdin ama baban seni o halde görünce "Ne bu hal" diye bağırmış, sen yatağında cinselliğinin abecesini öğrenirken annenle uzun uzun konuşmuştu, endişeliydi. Oysa sen dinlediğinin ne olduğunu herkes bilsin istiyordun, herkes diğerlerinden ne kadar farklı ve özel olduğunu anlamalıydı. T-shirt'ler bir başlangıçtı ama bir süre sonra zaten herkesin Metallica dinliyor olduğunu fark etmeye başladın, sana kalırsa hepsi senden özenmişti. İlk başta hoşuna gitmişti, doğru yolu gösterdiğini düşünmüştün ama sonra özelliğini kaybedeceğini düşünerek "Metallica bozdu" demeye, dinleyicilerinin bunun farkında olmadığını söylemeye başladın. Onlardan farklı olduğunu kanıtlamak için dinlemesi daha zor müzikleri tercih etmeye başladın. Ah, ilk brutal ve scream vokali duyduğunda tahammül edememiştin duyduğun şeye ama olsun, değerdi.

Liseyi black metal ve death metalle geçirdin, dinlediğin müzikler sertleştikçe tavırların da sertleşiyor, giydiklerin ve saçların diğerleri tarafından daha katlanılamaz bir hal alıyordu. O lanet saçların ve serseri kıyafetlerin yüzünden babanla kaç defa kavga ettin, annen kaç defa araya girdi, sen onlardan her seferinde daha çok nefret ettin, 20 sene sonra gırtlak kanseri olacak Danimarkalı bir adamı daha çok severken. Ama hayatın boyunca peşini bırakmayacak o lanetle bir kez daha karşılaştın: tek değildin. O yüzden saçlarından da, kıyafetlerinden de vazgeçtin, Satanizm'e inanmayı aptalca bulmaya başladın çünkü bir Tanrı yoktu. Bu yüzden din bilgisi öğretmeniyle kavga eder, onu alt ederek dinin kalbine çelik bir bıçak saplayacağına inanırdın. "Ben bütün kitapları okudum da söylüyorum!" en sık başvurduğun yalandı, Küçük İskender'den ve Penguen'den başka hiç bir şey okumuyordun. Hayatın ne kadar renksizse, kıyafetlerin bir o kadar renkli olmaya başlamıştı. Pantolonların bollaşmış, çizmeler yerini adidas'a bırakmıştı, yeni kimliğin alternatif metaldi. Karşı cinsle olan tüm iletişimin bocaladığı, asla yeterince sevilmediğin ve içindeki o doymak bilmeyen beğenilme arzusunu bir türlü doyuramadığın için arada mebzul miktarda Anathema ve Tiamat dinlemekten de geri kalmıyordun. Zamanla bu hüzün ihtiyacını emo'dan gidermeye başladın; t-shirt'lerini değiştirmesen de pantolonun daralmış, saçın düzleşmiş, adidas'ların Vans olmuştu.

Üniversiteye başlayınca internette daha çok zaman geçirebilir olmuştun, her ne kadar diğer ev arkadaşların son derece gereksiz aktivitelerle internet hızını düşürseler ve bu çoğu zaman büyük kavgalara yol açsa da yat artık diyen bir baba ve müziğin sesinden rahatsız olan bir anne yoktu. Ekşi Sözlük'ü ve mp3'ü keşfettin, ardından da arkadaşlık sitelerini, sosyal network'leri. Artık üniversitede okuduğun için büyüdüğünü düşünmeye başladın, alternatif metal çocukların dinlediği bir müzikti, herkes zaten emo dinliyordu ve emo'yla dalga geçmeye başlamıştın bile, bol ve renkli kıyafetlerle komik gözüktüğünü nihayet idrak edebildin. The Smiths, The Cure, Leonard Cohen, Tom Waits dinlemeye başladın, hiç birini asla sevmedin, sevemedin ama bunu kimseye itiraf edemedin. Kötü müziğe tahammül etme sınırların genişlediğinde CocoRosie, Xiu Xiu gibi gruplarla tanıştın; ikrah ettiğini yine kimseye itiraf edemesen de evde olmadığın zamanlarda açtığın müzikle Last.FM'de büyük bir Xiu Xiu hayranı portresi çizebilmiştin.

İnternetin en güzel yanı buydu, olmak zorunda değil, görünmek zorundaydın. Müziği dinler görünmek için dinlemene bile gerek yoktu, bir şeyi bilir görünmek için bilmene de. Yine babanla ettiğin kavgalardan sonra onu bir dijital fotoğraf makinası almaya ikna ettin, görünme çabalarına görüyü de soktun. Deviantart'ta sergilediğin fotoğraflar bir süre sonra Facebook'a yüklenecekti. Güzel gözükmediğini düşündüğün binlerce fotoğrafı 0 ve 1'lere ayırırken nadir bir kaç tanesini herkesle paylaştın, paylaştıklarınla flört ettin ama daha fazla ileri gidemediniz. Zaten sen de internetten sıkılmaya başlamış, Facebook hesabını dondurmuş -kıro kaynıyordu ve herkes oradaydı- hayatın dışarıda olduğunu keşfetmiştin bile.

Daha fazla dışarı çıktığın ve artık müziğini internette dinleyemeyeceğin için yeni bir çözüme muhtaçtın. Babanla yine günlerce kavga edip teknoloji ve müzik aşkı gibi argümanlar kullandıktan sonra bir iPod'a kavuştun. İki gün sonra bir şekilde çizecek ve 5 ay sonra yenisini almak için "eskidi, daha iyi modeli çıktı" gibi argümanlar hazırlamaya başlayacaktın. Öte yandan harcamaların ayyuka çıkmıştı, daha fazla dışarı çıkmak demek daha fazla pantolon, daha fazla t-shirt, daha fazla ayakkabı demekti. Aynı renk ve aynı model olan 3 tane ayakkabın varken yenisini aldığın için baban kredi kartını iptal etmeseydi daha mutlu olabilirdin. Zaten bir süre sonra pahalı markaların modası geçmişti; tahammül edemeyeceğin müzikler dinlemek yerine geçmişin o kadim ve kadife müziğini dinlediğin barlarda ve konser salonlarında ikinci el kıyafetlerle ya da ebeveynlerinin eskileriyle salınıyordun.

Geçmişten geleceğe yaptığın geniş adımlı sıçrayışla elektronik müzik dinlemeye başlaman da uzun sürmedi. Her zamanki gibi iPod'unun içindeki "genre" kısmının yoğunluğuna uygun olarak kıyafetlerin de değişti. Neden bilinmez, Bizimkiler'deki Kapıcı Cafer'in masa örtüsü niyetine kullandığı siyah kırmızı kareli kumaşı gömleğinde, eteğinde, montunda kullanmaya başladın. Vücudundaki tüy oranı gözle görülebilir bir şekilde artarken sen daha güzel olduğuna inanıyordun. Anlamsız bir biçimde analogu över, iPod'a bu kadar bağlıyken kasetleri ve plakları fanatikçe savunurken dijital fotoğraf makinesinin yerini de önce Canon A1, sonra Holga alıyordu. Geçmişe ait duyduğun bu tanımlanamaz obje fetişiyle, ilkokulda hesap makinesi ve entegre infraredi yok diye burun kıvırdığın Casio saatini de şimdi haftalığının yarı fiyatına alıyordun.

Bir süre sonra modayla ilgili bir blog açtın ama twitter'ın daha az emek istediğini anladıktan sonra blog'dan sıkıldın. Facebook hesabını tekrar aktif hale getirdin, Farmville oynarken artık neo-classic dinliyordun; dışarı çıkmaktan da vazgeçtin, hepsi çocuk gibi davranan aptallardı, senin kadar bilgin ve olgun değillerdi. Dışarı çıktığın nadir zamanlarda giydiğin kıyafetler de klasikleşmeye başladı, elbiseler ya da süveterler, en sonunda büyüdüğünden tamamen emindin. Eski filmleri seyrettiğini söylemek için o katlanılmaz Casablanca'ya bile katlandın, Gone With The Wind'i dilinden düşürmedin, Chelovek S Kino-apparatom'u bulmak için harcadığın zamanı Felsefe Taşı'nı bulmak için harcasaydın eminim ki şimdi evinde altın üretiyor olurdun. Bir kaç dergiye sinemayla ilgili yazı gönderdiysen de geri dönmediler, yine de sen film festivallerini hiç kaçırmadın. Konserlere gittiğin gibi film festivallerine gitmeden önce de saatlerini ayna karşısında geçirir, göze batmak için elinden gelen her şeyi yapardın. Çoğu kişi sana bakıp gülerdi, kıskançlıktan olduğunu düşünürdün. Kimse senin gibi değildi, olamazdı da, hakkında ne söylüyorlarsa hepsi sana duydukları haset yüzündendi.

Günün birinde bir yerlerde hikayene rastladın, başkasınınkiyle karıştırdın.

20100123

Ólafur Arnalds - Dyad 1909






















Bundan tam 2 yıl önce, yılbaşını nasıl geçireceğimizi planlıyor, yeni yılla ilgili hatırlamayacağımız değişiklikler planlıyor, tutmayacağımız sözler veriyorduk; hiç bir şey farklı değildi. Bundan tam 2 yıl önce Ólafur Arnalds'ın ilk albümü Eulogy For Evolution menşeili ses dalgaları kulağımızdan içeri giriyor, üç ufak kemikciği titreştiriyor, oradan beynimize ulaşıp ruhumuzu koyu kırmızı bir renge boyuyordu.

Hiç bir şey yine farklı değil 2 yıl önceden; Arnalds’ın ilk albümünün çıkışından tam 2 yıl sonra bu sefer yeni bir kaydın ses dalgaları var kulağımızda ve ruhumuz sulu boya yaparken fırçayı temizlediğimiz o bardaktaki su gibi rengarenk. İlk albümüyle ne olacağını usulca fısıldamış olan Ólafur Arnalds, en sonunda ne olduğunu gümbür gümbür haykırıyor Dyad 1909 ile; kendi halinde beste yapan ve bu besteleri kısıtlı bir kitleyle paylaşabilen bir müzisyenin Wayne Mc Gregor gibi ünlü ve mühim bir koreografın yeni oyunu için besteler yapan bir müzisyene dönüşmesini keyifle ve biraz da gururla izliyoruz.

Dyad 1909, bir sahne performansına eşlik edecek müziklerin toplandığı bir albüm. Viğ Vorum Sma..., Lokaou Augunum,3326 gibi aşina olduğumuz eski Ólafur Arnalds eserlerinde hem Arnalds’ın var olanı değiştirmekteki başarısına hem de çalıştığı prodüktörün ona kattıklarını görmek umut verici. Albümle ilgili bir diğer cezbedici nokta ise, albümün yapım aşamasının çeşitli sosyal platformlarda neredeyse adım adım irdelenmiş, sıfırdan varoluşuna kadar geçen zamanın sergilenmiş olması.

("Dergi yazısı" formatına göz kırpan yazılarımı buraya taşımamaya çalışsam da bu seferlik bir istisna yapabileceğimizi düşünüyorum. Yazı bant'ın Ocak-Şubat 2010 sayısında yer aldı.)


Sanatçı: Ólafur Arnalds
Albüm: Dyad 1909

Şarkı listesi:
1- ...og lengra
2- 3326
3- Brotsjor
4- Fra upphafi
5- Lokaou Augunum (Dyad 1909 Version)
6- Til Enda
7- Viğ Vorum Sma... (Dyad 1909 Version)


DOWNLOAD.