
Malumunuz, uzun süredir yazamıyorum. Bu uzun süreli ayrılığın nedenlerine ve sonuçlarına bilahare değineceğim ama evvela muhtemel kafa karışıklığınıza karşı açıklamamı yapayım peşinen. Hayır, blog formatını 5posta ölçüsüne çekmeye karar vermedim. Bol bol Sasha Grey'den söz etmiş ve bol bol Sasha Grey izlemiş olmamın da bu yukarıda görmüş olduğunuz fotoğrafı kullanma kararımda çok etkin bir rol oynamadığını söyleyebilirim.
Konunun pornografi ile çok yakından bir ilintisi yok ama hedefe varmamız için ilk uğramamamız gereken durağın bu husus olduğu kanısındayım. İnsanlık için mühim bir tabu haline gelmiş kayaların altında binlerce karıncanın yuva yaptığı bir gerçek, o yüzden kayayı yerinden oynatmak da şart. Daha önceki yazılarımdan birinde değinmiştim pornografi kavramına. Hala aklımı kurcalayan bir soru var ama; 40 milyon insanın bizzat hayatına zarar vermiş bir savaştan sadece 4 yıl sonra sanki tüm ekonomik, siyasi, bilimsel sorunlar çözülmüş gibi, sanki yapacak daha önemli başka bir işleri yokmuş gibi tüm uluslardan delege talep edip, neyin neye göre pornografik olacağını, pornografik yayınların dolaşım ve ticaretinin nasıl engelleneceğini günlerce tartışan yaşlı başlı eşek kadar adamlardan oluşan Birleşmiş Milletler'in içinde, takvimler 1929 yılını gösterdiğinde "Ya Montgomery, acaba penisle vajinayla uğraşmasaydık da Keynesyen ekonomi mi çalışsaydık? Valla sabaha kadar gitar çalıp bira içtik lan gözümüze uyku girmedi euheueh" şeklinde konuşmalara rastlanmış mıdır, işte bunu çok merak ediyorum.
Dünya üzerinde penis ve vajinanın yarattığı hengameyi ne atom bombaları ne de oradan oraya vızır vızır uçan sanal paralar yaratabilmiştir. İşin kişisel boyutundan önce, bir devletin, ya da devletlerüstü bir topluluğun, oturup kişilerin erdem ve ahlakını tenasül uzvu üzerinden tartışmasını, bir karara vakıf olmasını ve karar sonucunda başkalarının tenasül uzuvlarını simgeleyen neşriyata yasak koymasını çok ama çok komik bulduğumu söylemem lazım. Bu bize, aylak bakkalın tartısı ile rivayeti hatırlatıyor elbette. Daha da kişisel boyuta inersek, din/devlet doktrinine doğduğundan beri maruz kalmış bir bireyin "porno mu, ıyh!" tepkisi vermesi, porno izlemediği yalanını sıkça dile getirerek aslında din/devlet tarafından belirlenmiş erdem ve ahlak çizgilerine ne denli bağlı olduğunu göstermek için resmen çırpınması komedinin kara tarafında yer alıyor. Sakın porno izlemeyin ama nefes alır gibi yalan söyleyin, sakın porno izlemeyin ama modern ibadetiniz dedikodudur, sakın porno izlemeyin ama milyonlarca insanın önünde paralı "kısmet" arayın, sakın porno izlemeyin ama bir avuç ilgi için milyonlarca insanın önünde teşhircilik yapın, sakın porno izlemeyin ama sokakta sizi görüp tanısınlar diye en çirkin yüzünüzü göstermekten kaçınmayın. Sizi olduğunuz haliyle seven insan sayısı iki kişiyi geçmesin, şerefiniz iki kuruş etmesin ama porno izlemeyin yeter ki. Hele mastürbasyon hiç yapmayın. Yaparsanız Cehennem'de yanacağın gibi kirleneceksiniz de. O yüzden bacaklarınızın arasında patlayan hisleri bastırın. Bastırın ki bir gün dayanamayıp güzel bir kadına laf atın. Bastırın ki bir başka gün laf attığınız güzel kadına tecavüz edin.
Türkiye'nin cinsel ruh sağlığı işte bu bastırma hasebiyle bu haldedir. Özel televizyonların ilk yıllarında durum böyle değildi, bilen bilecektir. Tutti Frutti yüzünden, Emmanuelle yüzünden ahlakın dibine vurmuş tek bir adamla dahi karşılaşmadım ben, insanlar tüm gün boyunca elleri pantalonlarının içinde de bekliyor değillerdi geceyarısını. Ne var ki post-80 travmasının yaşandığı o yıllarda bile günümüzdeki gibi bir cinsel hastalık hakim değildi yurt sathına. Hangi rahibe ruhlu bu pornografik yayınları televizyondan kaldırdı bilmiyorum, amaçlanan neydi? Ben Hadise'yi Emmanuelle'den daha az pornografik bulmuyorum, üstelik Emmanuelle en azından "konulu"ydu.
Meseleyi sadece Türkiye şartlarında değerlendirip yine yereli yermek niyetinde değilim. Tüm dünyaya hakim bir sahtekarlık söz konusu. O kadar ahlaklı bir ırkız ki, tek ortak kıblemiz yalan; tüm bu sahtekarlıktan sonra istersen Babil Kulesi'ni inşa et, istersen korkunç bir iktisadi teoriye imza at, ölüleri canlandırabilecek bir senfoni yaz, ne faydası var? Sahtesin işte, yalancısın, yalansın, beş para etmezsin. Göğüslerini alttan desteklediğin bir kıyafetle pastanın üzerine atlamanla sahtesin, klibinde kalçalarını ağzımıza sokmanla sahtesin, filmine koyduğun anlamsız sevişme sahnenle sahtesin, zerre kadar değer ihtiva etmeyen hedefine ulaşmak için gözünü kapatıp yaptığın ucuz seksle sahtesin. Ama Sasha Grey sahte değil. 18 yaşında "sadece kendi istediği için" ve "bundan büyük bir zevk aldığı için" yüzlerce adamla sevişen Sasha Grey, modern ahlak denen saçmalığa, mesnedsiz din dogmalarına, Katy Perry'ye, Madonna'ya, Cher'e, Britney Spears'a, Halle Berry'ye, Angelina Jolie'ye, Zahid Akman'a, Gülgün Feyman'a, Ali Kırca'ya, ben porno izlemem diyen hijyenadama, porno mu ııyh diyen hijyenkadına atılan şebekemin çelik bileğinden bir tokattır. Şlik şlak!
Az evvel söz ettiğim o özel televizyonların ilk yıllarında, Rüstem Batum'un "beyninizi tokakatlayan program" sloganıyla yaptığı bir program mevcuttu ki, Levent Kırca bu lafı da -ne yazık ki- parodilerine kurban etmiş, kurban etmekle kalmamış her zamanki kör göze parmak metodolojisiyle örnekleme çabasına da girişmiş, koskoca bir beyini, yuvarlak bir yemek tabağının içinde tokatladığı bir görüntüyü ekranlarda sayısız defa döndürmüştü. Ben Emmanuelle yüzünden psikolojimin bozulduğu hissine hiç kapılmadım ama ne zaman kulağıma "beyin" sözcüğü çalınsa, Levent Kırca'nın sinir bozucu makyajıyla kahkahalar eşliğinde tokatladığı bir öküz beyni imgesi canlanır zihnimde. O yüzden pornografi kavramını İngiliz ve Amerikan mahkemelerince kabul edilen "ortalama bir okullu kızı yozlaştıran materyal" tanımı üzerinden değerlendirirsek şu sonuca ulaşırız ki, televizyon kadar pornografik bir başka şey yoktur günümüzde.
"Evi arabası olsun, evleneyim" şeklinde özetleyebileceğimiz, evlilik programı adı verilen ve fakat benim daha da kısaca orospuluk olarak tanımladığım programlara değinmeyeceğim. Ki belirtmem gerekir, televizyona çıkıp "ev varsa, paran varsa evlenirim" diyen kadın, sokakta müşteri arayan kadından çok daha orospudur nezdimde. Şarkıcıların, oyuncuların, program sunucularının pornografilerine de değinmeyeceğim. Benim bu noktadaki sınırım, çocuklar. Pornografiyi kucaklayan biri olarak, kabul edemediğim tek konu da budur. Hayatını bunun üzerine kurmuş olanın şeref anlayışı kadar, bundan tahrik olmayı kendine yedirebilenin cinsel trajedisi üzerine de yazmak niyetinde değilim. Beynimi tokatlayan, bir kanalda gördüğüm "çocuklar şarkı söylesin" konulu porno programı:
Bu minicik kızı televizyonda, yüzüne zoom yapılmış şekilde yakaladığımda verdiğim ilk tepki, "Sasha Grey Türkçe şarkı söylüyor?" oldu. "kıyamam"daki o özellikle yapılan "gıyamam" vurgusundan ve zoom-out'tan sonra, verdiğim ikinci tepki "Sasha Grey cüce olmuş ve Türkçe şarkı söylüyor?" şekline büründü. En sonunda 11 (o-n b-i-r) yaşında bir kızı dinlediğimi fark ettiğimde titreye titreye boşaldım, galiz bir küfür döküldü dudaklarımdan. Küfrün içinde Erol Evgin'in peruğu ve programın yapımcısının gelmişiyle geçmişi vardı. Bu kızcağızı, şu kıyafetler içinde, şu tavırlarla, "gıyamam diye telaffuz et!" stratejisiyle oraya çıkartan ebeveynin de, bu kızcağızı buraya çıkartma gibi dahiyane bir fikre sahip olan yapımcının da, bu kızcağızı kanalında yayınlamayı kabul eden kanal sorumlusunun da, Sasha Grey'in ahlakının onda birine sahip olmadığı aslında o kadar aşikar ki.
Mesele sadece programın eğlence amacı taşıması veya figürün kız olması da değil. Aynı yaşlarda bu tip programlarda "o nasıl öldü, sen nasıl yaşadın, bu nasıl oldu, şu nasıl gerçekleşti, sence de bundan sonra boku yemedin mi?" sorularıyla ağlatılmaya çalışılmış bir çocuk olarak söylüyorum bunu. Değil Sasha Grey'e, Şahin K.'ya bile benzemiyor ve pofuduk bir pembe elbise yerine Slayer t-shirt'ü giyiyordum ama bunlar durumun pornografik boyutunu değiştirmiyor. Tüm ailesini bir kazada kaybedip babasının borcunu tek başına sırtlamakla yükümlü olan çocuğun boş bakışlarına kitle kamerayı, şehit cenazesinin arkasından kendince doğru olduğunu düşündüğü şeyi yaparak asker selamı veren minicik bir kızın karesini dondurarak altına müzik döşe, daha kendisini tanıyamamışken bir de hayatı tanımak zorunda kalan çocukları at ışıkların önüne, parlak kıyafetleri giydirip büyümüş de küçülmüş gibi davranmalarını öğütle. Bunlara yüzün kızarmasın, bunlardan utanma, bunları yaparak paraya para deme ama biriyle sevişirken kaydedilmiş görüntülerin ortaya çıkınca bir anda ortadan kaybol. İşte modern ahlakın özeti budur.
Rüzgardaki bir yaprak gibi titreyen bir çift bacağın o fevkalade görüntüsünü "ahlaka mugayır" diye televizyonda yayınlamayıp, pornografiyi makyajla ve ışıkla kapatmaya çalışan, modernizmin deniz feneri televizyonun, tarihinde yediği en ağır tokatla karşılaştık bu hafta.
Susan Boyle adındaki bir ev kadını geldi ve koca göğüslerin, büzülen dudakların, mini eteklerin, saatlerce fönlenerek tüm güzelliğini kaybetmiş saçların hakimiyetini yıktı. Kendisine gülen bir salon dolusu insana öyle bir tokat attı ki, bu denli kitlesel bir utanç duygusu vuku bulmamıştır dünyada.
47 yaşında, kaşlarını almamış, saçlarını toplamamış, kameralar önünde sandviçini dişlemekten çekinmemiş bir kadın, hayallerimizden asla, asla!, vazgeçmememiz gerektiğini bir kere daha gösterdi bize. Bu işin Mehmet Ali Birand yorumu, doğru ama ucuz bir yorum. Susan Boyle ile tanışana kadar hayallerimizden asla vazgeçmememiz gerektiğini öğrenmediysek zaten bunu bize o öğretecek değil. Susan Boyle'ın yaptığı şey çok daha farklıydı; hayatında bir kez bile öpülmemiş bu kadın makyajların, ışıkların, silikonların, liposuction'ların, botox'ların pornografisini tek bir şarkıyla darmadağın etti, herkesin maskelerini düşürdü.
Orwell'ın 1984'ünde anlattığı dünyadan daha karanlık bir dünyada yaşıyoruz şu an bana sorulursa. En azından 1984'de, makineler tarafından yazılmış da olsa, pornografik eserler devlet tarafından yasaklanmıyor, üretiliyordu. Yalnız Winston'ın, cinselliğini yaşamayı bile ahlaksızlık olarak kabul etmesi ve buna tapmasının yanında, Orwell'ın tam da günümüze uyacak şekilde yazdığı bir kaç satır daha var:
"Pencerenin altında bir kadın şarkı söylüyordu. Winston, perdenin kenarından, sesin geldiği yöne kaçamak bir bakış attı. Temmuz güneşi hala kubbede, yükseklerdeydi ve güneşin vurduğu avluda, canavar gibi -neredeyse sütun gibi kalın- bir kadın, kaslı kolları ve beline doladığı bir önlük ile, bebek bezine benzeyen, kare şeklindeki beyaz kumaşları yıkarken, güçlü bir contralto ile mırıldanıyordu.
Şarkı haftalardır Londra'yı etkisi altına almıştı; halkı meşgul tutmak için Müzik Departmanı tarafından üretilmiş, hepsi birbirine benzeyen şarkılardan biriydi, şarkının sözleri hiç bir insani müdahaleden geçmeden, bir makine tarafından yazılmıştı. Ama kadın o kadar güzel söylüyordu ki, bu korkunç saçmalık muazzam bir harmoni haline gelmişti."
20090420
Kırmızı Noktalı Yazı.
söyleyen;
dream endless.
at
21:59
4
mırıltı.
20090409
Trespassers William - Different Stars

Bundan yaklaşık 2-3 hafta evvel, ailemizin plak şirketi Gizeh Records, Trespassers William'ın yeni ep'si, The Natural Order Of Things'i internet üzerinden satışa sundu. The Natural Order Of Things'i pek beğenmedim, ama kendi içindeki müzikle olmasa da, 0 ve 1'lerden oluşmuş bir odanın kuytu köşelerinde uzunca bir süredir dinlemediğim ve hakettiği ihtimamı göstermediğim bir grubu aklıma çalmasıyla pek hayırlı bir işe vesile oldu.
Bazen böyle olur; yüzüne bakmadığın, gerekli alakayı göstermediğin, önemsemediğin, beklentiyle yaklaşmadığın ve bir köşede unuttuğun bir şey içinde çok nadide, çok güzel bir şey barındırıyor olabilir. Olması gereken oysa, hayatın fevkalade karmaşık olayları sonucu o nadide, o güzel şeyi bulursun, zaman ve mekanın en doğru olduğu andır o an, filminin en vurucu, en doğru sahnesidir. O sahnelerde bazen çok müphem, bazen çok baskın bir müzik vardır. Koşuşturma sahnesinde, sevişme sahnesinde, dövüşme sahnesinde çalan müzikten biraz farklı bir müziktir o, filmin müziğidir. Film bittikten sonra sahneleri ya da replikleri değil, o müziği hatırlarsın. Trespassers William, hem bulduğum, hem de bulurken dinlediğim müzikti.
disinterested nam projesiyle de aşina olduğumuz Matt Brown ile Anne-Lynne Williams'ın -ki o da Lotte Kestner ile harikalar yaratıyor bir başına- on yıl kadar evvel kurduğu grubu patlatan albüm, Different Stars. Bu patlama durumuna çok da şaşırmamak lazım, zira çoğu zaman, güzelliği algılamak için seçici geçirgenlik lazım olmuyor. Güzel, bazen herkes için güzel olabiliyor. Lie In The Sound'un One Tree Hill'de çalınması da albümün güzelliği üzerine hafif bir makyaj etkisi yaratıyor. En nihayetinde gençlik dizisi diyip de küçümsememek gerek; aynı One Tree Hill, Something Corporate'ı da ittiren güçtü. Ama bu itici gücün yanında, albümdeki tüm şarkılar muazzam bir yoğunluk taşıyor; her şarkının hissettirdiği bir his, söylediği bir söz var. İşte bu yüzden bir anda, hayatımın her anına Trespassers William bulaşmış olmasını garip bulamıyorum.
Different Stars'taki bu yoğun şarkıların yanı sıra, bir de albümde bulunmayan bir şarkı daha var paylaşmak istediğim; Love Is Blindness. U2'yu hiç sevmem, Bono'dan nefret ederim, bilen bilir. Ama bu şarkı, The Edge sağolsun, bir grubun yaptığı zirvedir. Albüm kaydı süresince kimseyle konuşmayan, suya sabuna dokunmayan The Edge'in patlattığı solo ile ruha kazınır. Trespassers William, bu şarkıyı, U2'dan çok daha güzel bir şekilde yorumlamış. Solo daha delayli -evet The Edge'inkinden bile delayli- bir şekilde duruyor ama Anna'nın ses telleri şarkıyı kutsal bir aşk ilahisine dönüştürüyor.
Normalde, tam burada, yazıyı bir şekilde toparlayıp, sıkıştırıp, ardından bir son yazmam gerekir. Ama hayır, son yazmayacağım böyle güzel bir şeye. Yazmaya devam edeceğim sadece, yavaş yavaş.
Sanatçı: Trespassers William
Albüm: Different Stars
Şarkı listesi:
1- Intro
2- Lie In The Sound
3- Alone
4- Different Stars
5- Let You Down
6- Vapour Trail
7- Love You More
8- Fragment
9- Just Like This
10- Untitled
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
18:39
1 mırıltı.
damgalar american, disinterested, indie, lotte kestner, lyrics, trespassers william
20090329
Long Distance Calling - Avoid The Light
Evvela, duygusallığın nakli ile duygunun nakli arasındaki farka vakıf olmak lazım. Yazmak, kelimeleri peşi sıra eklemlemekten fazlasıdır ki, en temel fazlalığı, kavramların ve dolayısıyla kelimelerin işaret ettiklerine tam anlamıyla vakıf olmaktır. Bu açıdan baktığımızda, Altay Öktem ile aramızda bir fark var. Ben ne kadar duygusallaştığımı, ne kadar hislendiğimi anlatmaya çalışıyor değilim, yahut anlatmak için hislenmek gibi bir durum yok ortada; filhakika, hislendiğim için yazıyorum. Yoksa gün boyu oturup, nasıl yapsam da kendimi yansıtmaya çalışsam diye tefekkür etmiyorum. Ne söyleniyor, ne yazılıyorsa, aniden ortaya çıkıyor, yansıyor. Bu bir fıtrat meselesi olmalı ki ne yaptıysam aniden yapmışımdır; aniden küfrederim, aniden sevdiğimi söyler aniden nefret ettiğimi belirtirim, yumruk atmadan önce düşünmem, öpmeden önce de. Ağlasam mı, gülsem mi diye tahlil etmem; ağlar ya da gülerim. Bu noktada, hayvanlığımı kucaklarım, büyük bir gurur ve kabullenmeyle.
Müzikle ilgili yansıtmada da kemikleşmiş bir davranış biçimim var elbette. Hayatımda bir kez olsun dans ettiğimi hatırlamıyorum, dans mekaniğini çözemedim. Müzik output'unun dans tezahürü, bende kelimeler şeklinde ortaya çıkıyor. Kafamda kelimeler oluşuyor, kimini saklıyorum, kimini eliyorum, ortaya çıkanı yazıyorum. İşlem böyle oluyor ve bana hayvani geliyor. Bunu seviyorum.
Duygu yoğunluğu yüksek müziklerde, içimdeki hayvanı zifiri karanlıkta, gözü açık bir uyku halinde hayal ediyorum, daha doğrusu böyle bir görüntü çarpıyor zihnime. Long Distance Calling'in yaptığı müziğe benzeyen müziklerde ise, omuzlardan çıkan adımlarla yürüyen bir kedigil imgesi hasıl oluyor. Hayvanlığı daha yoğun hissediyorum, daha çok seviyorum içinde bulunduğum durumu.
Müzik üzerine yazma akademisi kurulsa herhalde mezunların hepsi, müzik yazısıyla ilgili bir benzetme yahut tanım yapma yolunu özümsemiş olarak mezun olurlardı. İşin akademik boyutu zerre kalibresinde ilgimi çekmediğinden, aklıma gelen ilk tanımı yapıyorum; Türkiyedeki rock müziğin gediklilerinin ayaklarının dibinde geçirdiğim ilk-gençliğimin ilk yıllarında, Long Distance Calling gibi "güçlü" müzik yapan gruplar genelde "Tır geliyor! Uçak geliyor! Tren geçiyor!" gibi mübalağalar ile tanımlanırdı.
Benim havsalamda da, üzerine konuşmakta olduğumuz, Long Distance Calling'in ihtiva ettiği o infilak gücü yüksek progressive rock tonları, ağır ve kuvvetli vasıtalar biçiminde şekilleniyor. Vurucu, sert gitar riff'lerinden meydana gelen bir müzikten bahsediyoruz; ama ne Isis-Pelican düzleminde ilerleyegelen bir karanlık ne de sürekli eğrilip bükülen, sololarla süslenen bir vahşilik baskın. Daha çok, merak uyandırıcı bir şekilde evrimleşen bir müzik söz konusu, bir dönüşümün müzikal haliyle karşı karşıyaymışız gibi bir his ortaya çıkıyor.
Daha geçen hafta bu zamanlar, Isis eşliğinde ayılıp bayılan bir insan olarak şunu samimiyetle söyleyebilirim ki; henüz iki-üç yıllık, yeni yetme sayılacak bir grup olan Long Distance Calling'in Avoid The Light albümü, Wavering Radiant gibi ziyadesiyle doyurucu olan efsanevi bir albümün bile üzerinde, benim gözümde.
Bir defa, albüm dahilindeki tüm şarkılar çok farklı ruh halleri üzerinde gidip geliyorlar. Gümbür gümbür giren, trenleri ve tırları anımsatan o sert gitar riff'leri, bir anda durup nefes alıyorlar, ardından gerinip, omuzdan çıkan adımlarla yürümeye, tekrar koşmaya, pençelemeye, ısırmaya başlıyorlar. Bu anlamda, şarkıların üzerinde düşünüldüğü, bir çok şey yansıtıldığı aşikar.
Albümle ilgili gönlümü çalan iki ufak detay daha var. Birincisi, geçen yıl çıkmasını beklediğimiz ama ertelenerek büyük bir düşkırıklığı yaratan Katatonia albümüne nazire edercesine ağzımıza bir parmak bal çalınıyor bu albümde. Katatonia vokalisti Jonas Rentse'nin vokaliyle eşlik ettiği The Nearing Grave, müziğiyle de Katatonia tadı sunuyor. Her Katatonia-severin dinlemesi gereken bir şarkı olduğunu düşünüyorum The Nearing Grave'in; üstüste binen ve progressive'leşen bir Katatonia dinlemek gibi bir his veriyor bu şarkı. İkinci ufak detaysa, Sundown Highway'deki theremin'ler. Müziğe öyle güzel yakışmış ki, şarkının sadece başını bile defalarca dinleme isteği yaratabiliyor.
"Güzel" müzik böyle bir şey. İnsanı, üzerinde konuşmaya, yazmaya zorluyor. Olayı akademik doğruculukla değerlendirenlerin ya da kakara-kikiri yapanların anlayamayacağı bir durum olabilir, o kısmıyla ilgilenmiyorum. İlgimi çeken tek şey şu; -hadi ben de Baker'den yardım alayım- hissedebiliyor musunuz?
Sanatçı: Long Distance Calling
Albüm: Avoid The Light
Şarkı listesi:
1- Apparitions
2- Black Paper Planes
3- 359
4- I Know You, Stanley Milgram!
5- The Nearing Grave
6- Sundown Highway
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
21:29
7
mırıltı.
damgalar german, katatonia, long distance calling, post-metal, progressive, theremin
20090327
Whitetree - Cloudland

Ortaokul sıralarından bir rüzgar esse, o rüzgar bize bir Türkçe öğretmeni kelamı getirse, kulaklarımızdaki titreşimin beynimizde yarattığı ses şöyle olurdu: Türkçe güzel bir dil. Sahiden de nadide bir dile sahibiz, bilhassa kelimeleri ve kelime kalıplarını kurcalayınca, altlarını kazıyınca ortaya çıkan manalar çok daha büyüleyici bir durumu resmediyorlar.
Mihrakımız, müzik, söz konusu olunca bu büyüleyici durumun örnekleriyle keyifli bir oyun oynayabiliriz. Kurcaladığımız vakit, müzikle ilgili çoğu yerleşmiş kalıbın sıvılarla ilgili olduğunu keşfediyoruz; türkü pınarı, müziğin çağlaması gibi kavramlar nasıl olmuş da dile yerleşmiş, çöreklenmiş? Bu sıvı halin, duygusal bir durumu işaret ettiği çok açık. Ağlarken, kanarken, savaşırken, sevişirken, uyurken yanisi yaşarken, daha da yanisi duyarken -duygularken- ortaya çıkması, bunların külliyatının bir şekilde müzikle olan bağlantısı, böyle bir eklemlenmeye yol açmış dilimizde, zihnimizde. İşte belki de bu yüzden, içsel sıvılarımızın dışsal başka bir sıvıyla buluşması anında, duygularımız daha da kuvvetleniyor, o "duygu seli" dediğimiz durum hasıl oluyor. Yoksa gürleyen bir yağmurun, sessiz sakın akan bir derenin, şehri bıçak gibi ikiye ayıran bir denizin, buz gibi bir duşun bu kadar yoğun bir ruh haline yol açmalarını nasıl açıklayacağız? O halde, müzik bir sıvıdır. Her sıvı gibi, bulunduğu kabın şeklini alır ve fakat diğer tüm sıvıların aksine, kabın dışındaki sıvılardan da çok büyük oranda etkilenir.
Bu etkilenme işi, benim nezdimde, benim kabım için yani, daha ileri bir şekilde tezahür ediyor. Yağmurun altında içime doldurduğum müzik ile daha müstesnai ve daha namütenahi bağlar kuruyorum. Whitetree, bu bağlardan birini kurduğum gruplardan biri ve vakit itibariyle sonuncusu olma özelliğini taşıyor. Elbette ki bu özelliğe vakıf olması bakımından, bir aşinalık barındırıyor olmalı. Bu aşinalığın adı, Ludovico Einaudi.
İtalyan bestekar Ludovico Einaudi ile taarrüfümüz This Is England nam filme denk geliyor. Bahis konusu filmdeki Fuori Dal Mondo, en az filmin kendisi kadar yoğun bir hava ihtiva ettiğinden, Einaudi ismiyle içli dışlı olmam kaçınılmazdı. Böylesine etkileyici bir girizgahın ardından, ilişkimiz nezaket dolu bir biçimde devam edegeldi; Whitetree ile birlikte ise çok daha doygun bir döneme adım atmış bulunuyoruz.
Ludovico Einaudi'nin yağmur tanelerini anımsatan piyano dokunuşlarına, yine aşina olduğumuz bir isim olan To Rococo Rot'dan Robbert ve Ronald Lippok biraderler eşlik ediyor. Ortaya çıkan sonucu "klasik müzik soslu post-rock" olarak nitelendirmek müzikal bir cinayet ve cehalet olur, onun yerine Einaudi'nin baskınlığına, ambient tonlarıyla eşlik eden bir To Rococo Rot tanımı yapabiliriz. En nihayetinde, Robbert ve Ronald biraderler, Einaudi'nin dehasına saygı duyarcasına, kendi etkilerini daha ufak ama etkili boyutta tutmaya karar vermişler gibi. Ne var ki, birbirinden ayrı tutulamayacak ve bağımsız değerlendirilemeyecek kadar doyurucu bir bütünün ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
Biliyoruz, görüyoruz, bahar geliyor. Ben baharlardan ilk olanını sevmem, yazdan ise hiç hazzetmem. Güzel olduğu düşünülen vücut bölgelerinin teşhiri, bunaltı, kurak terler, sıkışıklık hissi bana çekici gelmiyor. O sebeple, sevgiliden ayrılmadan hemen önceki o kısacık anın ihtiva ettiği aciliyet dolu hissi yaşıyorum şu sıralar; yağmur, rüzgar, bulutlar elimden kaymadan son bir kez daha sıkıca sarılmak, kucaklamak istiyorum bu ayrılıktan evvel. Son bir buse kondurmak istiyorum yağmurla ıslanan sokaklara, Whitetree eşliğinde.
Sanatçı: Whitetree
Albüm: Cloudland
Şarkı listesi:
1- Slow Ocean
2- Kyril
3- Other Nature
4- Koepenik
5- Mercury Sands
6- Light On Light
7- Ulysses And The Cats
8- Tangerine
9- Drereks Garden
10- The Room
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
17:22
2
mırıltı.
damgalar ambient, german, italian, ludovico einauidi, neo-classic, piano, to rococo rot, whitetree
20090323
Isis - Wavering Radiant
Doktor Faustus, Allah'ın sevgili kulu diyebileceğimiz türden, dünyalar şekeri, dünyalar iyisi, kendi halinde bir adamcağızdır. Etliye sütlüye karışmaz, işinde gücündedir. Etrafındaki diğer insanlar türlü dalavareyle iştigal ederken, Faustus kitaplarına gömülür, araştırmasını yapar, Rabb'ine şükreder. Bir gün olsun ağzından ufak bir isyan kelimesi dökülmemiş, boğazından bir lokma haram lokma geçmemiştir. Ne var ki, Şerr'in ateşi -gün gelir- Faustus'un kalbini de yakar; iblis taifesinden Mephistopheles, ademoğlunun zayıflığını göstermek adına, Allah'ın bu güzide kulunun bile yoldan çıkabileceğini kanıtlamak istemektedir. Yoldan çıkmanın, Şerr ateşinde yanmanın da en kolay yolu, insanın kalbinden geçer ve Mephistopheles bunu öyle iyi bilmektedir ki, Şerr'in ateşi aşk ile yakar Faustus'un kalbini. Nihayetinde, yaşlı ve çirkin Faustus, aşkını elde edebilmek adına Rabb'ine bile karşı gelmeyi göze alarak, iblisle bir sözleşme imzalar. Buna göre, hayatta kaldığı sürece tüm istekleri yerine getirilecek, karşılığında da ahirette Şeytan'a hizmet edecektir. Ancak bu sözleşmenin de tek bir şartı bulunur; eğer yerine getirilen isteklerinden herhangi biri karşısında, yaşadıklarının güzelliğine dayanamayıp o anın içinde sonsuza değin kalmayı arzularsa, sözleşme sona erecek ve Faustus bir anda ölecektir. Sözleşmeyi kanıyla mühürleyen Faustus artık resmen yoldan çıkmıştır, resmen diğerleri gibidir. Resmen kötüdür. Ancak her kötünün içindeki o yumuşak insanlık, iyiye ve güzelliğe olan mecburiyet sonunda saklandığı yerden çıkar ve Faustus Zaman'ın içinde hapsolmak isteyerek ölümünü kucaklar.
Edebiyatın bu nadide eseri, bu satırların yazarını da derinden etkilemiştir. Faustus'un trajedisi iki birbirine zıt ruh hali içindeyken tezahür eder ruhumda; ya korkunç bir umutsuzlukla cebelleşiyor ve kalbimin Şerr'in ateşiyle kavrulduğunu hissediyorken ya da o anlatılamaz sükunet ile dolu anlarda, o anın içinde hapsolma arzusu benliğimi esir alırken. Hayatımda bir kaç defa Zaman'a geçme dediğimi anımsıyorum: Usul usul yağan yağmurun eşlik ettiği bir Galata akşamında yahut bir metro istasyonunda oturup eşsiz güzellikte bir müzik dinler ve ciğerlerime karbonmonoksit doldururken yahut Ege güneşinin altında yüzyıllar önce inşa edilmiş bir kalenin surlarında oturur ve sigaradan derin bir nefes teneffüs ederken. Her seferinde şuna kanaat ederim ki, sıkışmak istediğim o an daima bir öncekinden daha güzel bir an olur. Bu kanaatin pek çok farklı manası olabilir; hayat güzeldir ve her seferinde kendini daha güzel bir şekilde gösterir diyebiliriz pek ala. Ya da insan doyumsuzlaşır ve yetinmeyi bilmez, o yüzdendir ki hep daha güzel bir anın arayışı içindedir, gibi bir sonuca da ulaşmamız mümkün.
Bu sözleşme hususunun ve anın içinde hapsolma arzusunun, Isis ve Wavering Radiant ile içiçe girdiği nokta da işte tam burası. Verdiğim sözün, Faustus'un verdiği sözle içiçe girmesi ve benim ağzımdan yine aynı sözlerin dökülmesi, yine o anın içinde hapsolma isteğimin ortak noktası olan Wavering Radiant'ın yarattığı duygu yoğunluğunun, tıpkı önceki Isis albümlerinin de ihtiva ettiği, o içinde hapsolma isteği yaratması gibi, daha yoğun ve daha "bütün" bir hal taşıdığını söylememiz gerekir.
Zifiri karanlıkta, belki sadece bir mum ışığından süzülmekte olan ışığın yarattığı his aklıma geliyor Wavering Radiant dinlerken -ki onlarca dinlemenin ardından- en çok, tüm diğer zifiri karanlık kadar yoğun şeylerin yanında. Bu denli bir duygusallığın bu denli bir şiddetin içinde hapsolmuş olması, ying ve yang'in yarattığı o merak uyandırıcı ama bir o kadar ürkünç ahengi anımsatıyor bana bu albümde. Muhtelif tanımlar yapabiliriz bu kimlik için, yapılmıştır ve yapılacaktır da. Lakin benim açımdan, şu sayfalarda bahsedilecek yegane tanım var bu albüm söz konusu olduğunda. Wavering Radiant; düşünülen, söylenen, söylenmeyen, yapılan, yapılmayan, dinlenen, kulak asılmayan onca şeyden sonra, onca yaşamaktan sonra yani, benim için ilahi bir imge, ruhsal bir tezahürdür.
Sanatçı: Isis
Albüm: Wavering Radiant
Şarkı listesi:
1- Hall Of The Dead
2- Ghost Key
3- Hand Of The Host
4- Wavering Radiant
5- Stone To Wake A Serpent
6- 20 Minutes / 40 Years
7- Threshold Of Transformation
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
03:01
2
mırıltı.
20090318
Sadistik - The Balancing Act

Rap, çok sevdiğim bir müzik türü değil. Tabii bunu söylerken Cartel, Beastie Boys, Eminem, Sagopa Kajmer gibi isimleri farklı bir noktada değerlendirmem gerektiğini biliyorum. Galiba yapı itibariyle bu kadar kolay yapılabilen rap, bu sebeple hem rahatça yaygınlaşabiliyor hem de -yine aynı sebeple- çıtanın rakımıyla ilgili sorunlar yaşıyor. Bu noktada ne yaptığının bilincinde olan ve bunun için kan, ter ve gözyaşı akıtmaktan çekinmeyenler, yığınların içinde parlıyor ve saygıyı hakediyorlar.
Her halükarda, yaygın standarta ve müesses nizama baktığımda, kırılması zor bir önyargıyla karşı karşıya olduğumu iddia edebilirim bu hususta. Tesir, Sadistik'in albümünden beni haberdar ettiğinde de benzer bir önyargı devreye girmiş, lakin Emancipator ismi telaffuz edilince önyargım pozitif ayrımcılığa dönüşmüştü. Şimdi, çok da yanlış bir tutum içinde olmadığımı görüyorum, büyük bir zevkle.
Kendi halinde müthiş şarkılar yapmak dışında bağımsız hip-hop prodüktörlüğüyle de iştigal eden Emancipator'ın elini attığı The Balancing Act müthiş bir rap albümü. Yalnız albümü sadece bununla değerlendirmek, diğer isimlere çok büyük bir saygısızlık olur. Emancipator'ın yanında bir çok kişi albümün beat'lerine katkıda bulunmuş. Ortaya çıkan sonuç; nefes kesici, zifiri bir karanlık olmuş müziklerde.
Fakat Sadistik'in olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğunu söylememiz gerek. Müziklere hakim olan o karanlık, duygusal havaya çok yakışan bir sesi var Sadistik'in. Bunun yanı sıra, rap meziyetleriyle de önplana çıkıyor; tonlamaları, hızı, ulamaları her biri başlı başına bir şarkının doyuruculuğuna farklı baharatlar katıyor. Yazılan sözlere baktığımızda da yine albüm dahilindeki tüm şarkıların çok dolu bir yazınsal içeriğe sahip olduklarını görüyoruz. Ki bence Sadistik'in en büyük meziyeti şarkı sözlerinde ortaya çıkıyor, November'ın şarkı sözlerinin okunmasını öneriyorum bunun kanıtı için.
Benim gibi rap'ten uzak olanlar için, Emancipator'ın beat'lerini yazdığı bir klip ile alışma eğrisini çizgiye yakınlaştırabiliriz;
Böyle şeyler görüp dinlediğimizde, aslında içinde bulunduğumuz durum beni daha da hüzünlendiriyor. Türkiye'de rap'in İbo Show'da tepe noktasına ulaşması bile bu noktada manidardır. "Rap'i sevdirme, yaygınlaştırma" düsturuyla ortaya çıkanlar aslında tek yaptıklarının Sadistik gibi isimlere karşı önyargıyla yaklaşmamıza sebep olacak kadar kötü bir izlenim yaratmak olduklarının farkındalar mıdır yoksa ömrünün son demlerini yaşayan bir teyzeye "yao! yo!" dedirtmek midir sevdirmekten kasıt? Bunu bilemeyeceğiz; bildiğimiz tek şey artık meselenin sorgulama sınırlarından çıkmaya başladığıdır. Zaten sınırlarımıza giren Sadistik gibi isimler oldukça da, bu tip sorgulamaların lüzumsuz olduğunu anlamaya başlıyoruz. Sağol Sadistik, en az bir kişinin inancını yenilemiş oldun.
Sanatçı: Sadistik
Albüm: The Balancing Act
Şarkı listesi:
1- Dawn Of The Dead
2- Playing God
3- Ashes To Ashley
4- Searching For Some Beautiful
5- Memento Mori
6- Clockwork Grey Interlude
7- Absolution
8- Murder Of Crows
9- Writes Of Passage
10- Angel Eyes
11- November
12- The Exception To Everything
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
14:11
0
mırıltı.
damgalar american, emancipator, rap, sadistik
20090316
Jeniferever - Spring Tides

Zaman zaman bana soruluyor; "Bu albümden bahsederken, neden mihrakını alıp hüzne/neşeye koydun, oysa ben ve bir çok kişi tam tersini hissetmiş?" Cevap belli, müzikte ne arıyorsam, onu buluyorum. O yüzden siz mesela Balmorhea dinlerken huzur bulabiliyorsunuz belki ama ben o huzuru farklı yaşıyorum; yine Güneş'in batışını izliyorum belki bir kumsalda ama şezlong üzerinde değil çivilerle dolu bir yatağın üzerindeyim, çünkü bunu arıyorum, bunu buluyorum.
Jeniferever için de 2 yıl önce büyük bir huzurdan bahsedebilirdim. Choose A Bright Morning sükunetin ve huzurun notalaşmış haliydi benim için, çimentolaşmış algım neticesinde hala benzer bir payeyi taşımaktadır. Ne var ki Spring Tides, Jeniferever'ın yeni albümü, yine bir sükuneti ama bu sefer sessiz çığlık frekansındaki bir sükuneti barındırıyor. Nasıl bir şey, anlatayım;
Bir cuma sabahı, zemheri ayazda ve zifiri karanlıkta evimden çıkıyorum. Bir vasıta bulma umuduyla, o çok sevdiğim otobüs duraklarından birindeyim. Varmam gereken yere varmak için, bu saatte kullanabileceğim tek vasıta başkalarının otomobilleri, bense otostop yapmak için fazla tutuğum, öyle olmasa bile otostop yapabilecek bir araç bile yok. Hal böyleyken, vasıtayı boşverip ayaklarıma güvenmeye karar veriyorum, incecik yağmur damlalarıyla ıslanmış asfalt üzerinde sokak lambalarının yansımaları ve ben varım bir tek. Yürüyorum. Yürüyorum. Uzunca bir süre yürüyorum. En sonunda menzilime yaklaşırken, o çivilerden bir tanesi daha çakılıveriyor kafatasıma. Gözlerime perde iniyor. Kaldırıma çöküyorum. Yüzümden akan yağmur tanelerinin burnumdan ince ince sızan kana karıştığını çok sonra farkediyorum. O arada, yağmuru fırsat bilen bir solucan, uzayabileceği kadar uzamış, yürümeye devam ediyor. Gökkubbeye bakıyorum; hava aydınlanıyor. Kulağımda Ox-Eye çalıyor. İnanılmaz bir huzurun şafağı yaşanıyor göğüs kafesimde; çenemden yere damlayan bir iki damla pembe kanla, yavaş yavaş ilerleyen solucanla, laciverti fethetmeye çalışan foton dalgalarıyla, ölçülmez incelikte yağan yağmurla, kulağımdaki müzikle.
O an Jeniferever'ın zerk ettiği duyguyu mühürlüyorum. Davullardan, yaylılardan, ince yağmur taneleri kadar keskin gitarlardan bahsetmeye gerek duymuyorum. Müzik, her şeyiyle yaşamayı anımsatıyor bana. Karanlığı yırtan ışığı, solucanın yürüme çabasını, yürümeye mecbur oluşunu, kimse hiç bir şey ama hiç bir şey bilmezken damarlarından süzülen iki damla kanı, direnmek zorunluluğunu, yeni bir hayata ve/ya değişime adım atarken yaşadığın o gözlerini kör eden, dudaklarını titreten zevk dolu acıyı.
Ayağa kalkıyorum, yürümeye devam ediyorum.
Sanatçı: Jeniferever
Albüm: Spring Tides
Şarkı listesi:
1- Green Meadow Island
2- Concrete And Glass
3- Ox-Eye
4- St. Gallen
5- Nangijala
6- Sparrow Hills
7- Lives Apart
8- The Hourglass
9- Ring Out The Grief
10- Spring Tides
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
19:55
1 mırıltı.
damgalar jeniferever, post-rock, shoegaze, strings, swedish
20090311
Everybody Loves Irene - The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity
"Hemen bi' soruşturma" burada önemli bir kavramdır. Haluk Bilginer, Masumiyet'te, filmin en güzel ve en korkunç sahnesinde, elinde bir sigarayla, yıllardır peşinden koştuğu, boynunu eğip usul usul takip ettiği kadını anlatır iken, ilk karşılaşmalarından sonra onun hakkında bilgi almak için "hemen bi' soruşturma" yaptığını anlatır.
Ben ise şahsi "hemen bi' soruşturma"mda, araba gibi çarpıp giden, kalbimi tekleten, bir düşten yere düşmüşüm gibi hissettiren bu grubun sadece anlık, bir nefeslik olmadığını keşfettim. Everybody Loves Irene'in Endonezyalı olduğunu öğrenince daha bir farklı hissettim, sanki bana çarpan araba tanıdıkmış, plakası zihnimde kazılıymış gibi.
Arzın gizli köşelerinde kalmış gruplara özel bir alaka duyduğum, takip edenlerin malumudur. Bilhassa Endonezya semaları bu aşamada benim için farklı bir anlam ihtiva ediyor; Marché La Void'in üflediği bu nefes, zamanla ufak çaplı bir fırtınaya dönüştü. Yazılı bir neşriyat için "Türkiye Malezya Olur Mu?" tartışmasına mukabil, bir "Türkiye Endonezya Olur Mu?" araştırması içine girmiş olmam, Endonezya aşinalığımın müsebbidir.
Biliyorsunuz ki, ben şimdi size Everybody Loves Irene'in müzikal parantez açılımını yapacak, cümlenin ögelerini paramparça edecek, altlarına da eliptik çizgiler çekip özne, tümleç, yüklem diye tanımlar ve saptamalar yapmayacağım. Onun yerine, bir çok yazımda yaptığım gibi, "okuyucu, okuduğu şeyin neye benzediğini nereden bilecek?" dilemmasının devamı olan saptayıcı ve tanımlayıcı olmaktan ırak, yarım yamalak cümlelere de meyledecek değilim. Zira grubun Memento Mori klibi, hem gözlerinizi hem kulaklarınızı, ama emin olun ki en fazla da ruhunuzu, yüreğinizi yeterince açıklayıcı bir şekilde etkileyecek:
Müsaade ile, şarkı hakkında bir iki lakırdı etmek isterim.
Kendisiyle ilgili tanımlayıcı bir yazı yazma gereğini hissedenler ve bu yazıyı Latince'nin dehlizlerinden çekenler, Memento Mori cümlesinin, "Ecel'i hatırla" manasında olduğunu bileceklerdir. Burada bir parantez açalım ve diyelim ki; mori bir eylemi anlatmak öte bir süreci temsil eder, cümlenin ögelerindeki bir yüklemden uzak, cümlenin aralıklarında varlığını sürdüren bir gizli öznedir. Dilimizde, aynı farkı ölmek ve Ecel'i gelmek arasında görebiliriz. Ecel, anlık bir ölme -yani yaşamaktan vazgeçme- işleminden çok daha fazlasını temsil eder; belirli bir zamanın kendisidir aslında, yaşanan her anın, her nefesin içindedir. İşte "Memento Mori", bunu hatırlamamızı ister, her nefeste soluduğun oksijenin, azotun, karbonun yanında, Ecel'i de solumamızı salık verir.
Azrail'in, çok değil 5-10 santim ile, elinden kaçırdığı insanlar, Ecel'le yaşamayı bilirler. O insanlar, tabiîdir ki onunla yaşarken, ona göre de yaşayacaklardır aynı zamanda. O yüzden büyük düşler diye görülebilen düşünceler, aslında yapılan bir mutabakattan, bir plandan başka bir şey ifade etmezler. Bu mutabakatın şartları değişkenlik gösterse de, temel şartı hep aynıdır; olabilecek en yakın zamanda, arzın ve arşın birbirine en yakın olduğu noktaya çıkabilmek, oraya varabilmek. Zira Ecel hep tetiktedir, cümlenin arasında gizlenmekten bıkıp, cümleyi ögelerine, insanı da atomlarına ayırmak için beklemektedir ve bunun için ne zaman ortaya çıkacağını sahiden de kimse bilemez. En beklenmedik anda bir anda olup bitecek bu süreç sonunda tek önemli şey, kişinin arşa ne kadar yakın olduğundan başka bir şey değildir. Devamı malumunuz, arzın dibidir çünkü. Ecel'i hatırlayanlar, arşa varmak için gözlerini karartırlar, onlar lakırdılarımı anlayacaklardır. Diğerleri, gözlerinde kapkara bir boşluk olarak gördükleri şeyin aslında hangi amaç için karardığını bilselerdi, olduğundan çok daha güzel bir yer olurdu Dünya.
Ah, işte tüm bunlar, tüm bunlar Irene Yohanna'nın iki dudağı arasından sızan, bir nefeslik bir melodiyle, tüm Evren'in yüküymüş gibi, üzerimden bir gezegen geçmiş gibi, bir epifaniymişçesine iniyor üzerime. Sesim işte böyle kırılıyor benim, böyle nemleniyor gözlerim.
Sanatçı: Everybody Loves Irene
Albüm: The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity
Şarkı listesi:
1- The Lullaby Show
2- Crop Circle Me
3- Memento Mori
4- Gravity Always Wins
5- You're My Tragedy
6- Try Try Try
7- Hybrid Moments
8- Uncertainty Anxiety
9- re-EVOlution
10- Hate Sunday
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
17:02
2
mırıltı.
damgalar everybody loves irene, indonesian, shoegaze, third world first class, trip-hop
20090307
Arms And Sleepers - The Motorist

Küçük şeyler, hepsi bu kadar. Hayat dediğimiz, aşk dediğimiz, nefret dediğimiz, yalnızlık dediğimiz, mutluluk dediğimiz şeylerin her biri, küçük küçük şeylerin bir araya getirdiği kavramlar sadece. Her birinin içinde ufak duygu atomları, anlam DNA'ları var ve kavramları bu bakış açısıyla algılamaya başladıktan sonra her şey çok daha büyülü, çok daha ilahi gözükmeye başlıyor. Ne var ki, o kavramların içindeyken, nadiren anlayabiliyoruz neyin ne anlama geldiğini. Hayatın tam olarak hangi ufacık şeylerden teşekkül olduğunu anlamak için ölümle aramızda sadece 1-2 santim olması gerekiyor, yalnızlığın gerçekten nelere bölüştürüldüğünü anlamak için saatlerce tavanı seyretmek. Aşkın aslında çok da büyük bir şey olmadığını anlamak için dışarı çıktığında yüzüne vuran meltem, kapının gıcırtısı, otobüs durağındaki bir ışık parıltısı yeterli oluyor. Küçük şeyler, küçücük şeyler, aslında çok büyük anlam ihtiva ediyor.
Müzikte de böyle. İnsanoğlunun yarattığı belki de en kusursuz müzikal eser olan Beethoven'ın 5. senfonisinin sadece dört nota üzerine inşa edilmiş olması bile, müzikte küçük şeylerin önemini vurgulamaya yeter. Çoğu zaman kısacık bir bass yürüyüşü, vokalin bir anlık nefes alışı şarkıya bizi bağlayan esas nedenler olabilir. Aynı şekilde, kısacık albümler, görkemli ve uzun kayıtların yanında göz kamaştırıcı bir parlaklığın kaynağı olabilirler. Arms And Sleepers'ın son kaydı, The Motorist de küçücük bir ep. Bunca zamandır arşivimde yer almış olmalarına rağmen bu küçücük ep'nin, küçücük bir bölümüyle sirayet ettiler ruhuma.
Madem ki zamanı ve zemini, şu ana kadar öğrendiğim en hazin grup hikayesini anlatayım size, last.fm'den de kopya çekerek;
Günlerden bir gün, adamın biri, bir sokak arasında, kanlar içinde yatmaktadır. Adamın ellerinde halen çalmakta olan teypten sızan kilise müziği, sokaktan gelen jazz tınılarına karışıyordur. Adam, elindeki teybi yavaşça kaldırımın üzerine bırakırken gözlerini kapar, havada süzülen ses dalgaları son kez kulağından içeri süzülür. Adam ölür. Kaset çalmaya devam eder. Arms And Sleepers doğar.
Hikayeye devam edelim; küçücük bir kaset çaların dimağlarda bıraktığı korkunç bir ölüm imgelemiyle doğan Arms And Sleepers, iki albümden sonra The Motorist nam ep'yi çıkarır. İşbu kaydın içindeki bir kaç notayla yüzüne esen meltemden ötürü kalbi acıyan, tavanı izlemekten canı çıkan birinin ruhuna dokunurlar. O ruhun hükmettiği eller, bir kaç tuşa dokunur. O tuşların tetiklediği elektronik devreler sonucu oluşan bilgiler telefon hatlarıyla sonsuz yere ulaşır, ulaştığı herhangi bir yerde bir ekranda vücut bulur, başkası tarafından okunur. Küçük şeyler, hepsi bu kadar.
Sanatçı: Arms And Sleepers
Albüm: The Motorist
Şarkı listesi:
1- Dear Charles, My Muse, Asleep Or Dead
2- The Motorist
3- Jetty
4- Algiers Point
5- In The Empire Of Builders
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
22:22
2
mırıltı.
damgalar ambient, american, arms and sleepers, neo-classic, piano, strings


