
1984 yılında, Metallica Ride The Lightning'in Avrupa baskıları için Fransız bir plak şirketiyle anlaşır. Plak şirketi hızla işe koyulur; ilk önce plaklar basılır, hazırlanır, ardından da sıra plak kapaklarına gelir. Plak kapaklarının basımı esnasında matbaa makinelerinin toner'larında bir sorun yaşanır ve mavi olması gereken kapak, yeşil olur. Bu şekilde basılan 400 kopya, "green cover" olarak adlandırılır ve gıcır kondisyondaki bir tanesi rahatlıkla 500 dolara alıcı bulabilir. Bu şekilde, bu plaklar bir "müzik eseri" olmaktan çıkar ve artık bambaşka bir şey olur. Marilyn Monroe'nun bir kere giydiği donundan, Michael Jackson'ın konser için gittiği bir ülkede, otel odasında kullandığı ve fondötenin izinin olduğu havludan farksız bir hale gelir. O green cover plağı dinlemeyiz, o parayı ona dinlemek için vermeyiz. O, sadece yanlış basıldığı için ve kendisi gibi örnekler epey kısıtlı sayıda olduğu için değer yüklenmiş, bizim de bu değere sahip olmak, o değeri bize ait kılmak, onu sergilemek için harcadığımız 500 doların helal edilebileceği bir obje haline gelmiştir. Bir fetiştir o artık. Polimer bir puttur.
İşte bu ve bu tip örnekler ile, yani yanlış basıldığı için ya da salt "nadir" bulunduğu için bir koleksiyon objesi, bir fetiş haline gelen ürünler yüzünden, sarraflık ve plakçılık gibi meslekler, kurnazlığın baskın nitelik taşıdığı, kârlı meslekler haline geldiler. Bir plak dükkanına girip eski bir plağın fiyatını sorduğunuzda yahut bir sarrafta artık az sayıda basılan bir kitabı aradığınızı söylediğinizde, asgari ücretin yarısına tekabül edecek bir rakam işitebilirsiniz. Ne plak Maria Callas'ın ilk kaydı, ne kitap Jack London'ın el yazmasıdır. Ama sadece nadirliğinden ötürü "koleksiyon değeri" taşıyan bu -bir zamanlar sanat eseri olan- objelere, piyasadaki nadirliklerine göre fiyat biçilir. Sorduğunuz zaman size müziği veya edebiyatı sevdikleri için o işe girdiklerini söyleyecekler, gerçek sevdalılar için bu paraların bir hiç olduğundan dem vuracaklar, hatta "ne var yani, ayakkabıya o parayı veriyorsun da, sevdiğin bir plağa, bir kitaba niye vermeyesin" demeye getireceklerdir. Bir yandan da salt sevgileri yüzünden girdiklerini söyledikleri bu işte, sevgiye mazhar olan içeriği göz ardı ederek obje karaborsacılığını rasyonalize etmeye çalışacaklardır. İşte bu kişiler, insanlığın en alt basamağında yer alırlar. Olur ya bir gün karanlık bir ormanda yürürken Virgil'e rastlar, o da sizi elinizden tuttuğu gibi kısa bir cehennem gezisine çıkarırsa, bu insanları, doğal afet zamanlarında suyu ve ekmeği fahiş fiyata satan küçük esnafla birlikte, cehennemin yedinci katında, donmuş lav denizlerinde yanarken görebilirsiniz. Birbirlerinden en ufak farkları yoktur.
Plaklar ve kitaplar ve dvd'ler. Hepsi için hem kurnaz tüccarın, hem büyük patronlar tarafından yönetilen devasa şirketlerin biçtiği değerler mevcut. En nihayetinde onların işi bir şeye değer biçmek. Peki bir sanatçı için, yaptığı şeyin değeri nedir? Şu örneğe bakalım:
Bir kaç gün evvel, Swayzak Facebook sayfasında isyanını dile getirdi. Özetle, on bin takipçim var ama ayda sadece 6 şarkı satışı yapabildim, beleş koyunca dinliyorsunuz ama paralı olunca dinlemiyorsunuz dedi. Daha da vurucu olanı ve benim üzerinde durduğum nokta, durum buyken neden müzik yapayım ki diyerek niyetini belli etti.
Bu, hayatımda bir sanatçıdan direkt olarak gördüğüm en itici ikinci tavır (birincisi Adnan Şenses'in başbakanı dudağından öpme gayretiydi). Onun mantığına göre, o saatlerce çalışıyor, uğraşıyor, emek harcıyor ve bir ürün ortaya koyuyor. Bu yüzden onu takip edenler, yani bu ürünü sevme ihtimali yüksek olanlar, yani hedef tüketici kitlesi, ödemesi gereken 4-5 doları ödemeli ve bu şekilde sanatçı da saatler süren emeğinin karşılığını almalı. Bu mantıkla, sanatçı on bin çarpı beşten elli bin doları, emeğinin karşılığı olarak görüyor.
Bu noktada bir fıkra paylaşmakta beis görmüyorum:
Adamımız sokakta yürürken çok ünlü bir mankenle karşılaşıyor. Yanına gidip, "Benimle birlikte olur musun?" diye soruyor. Manken adamı tersliyor. Bunun üzerine adamımız b-planını uygulamaya koyuyor:
"Peki 500 milyar versem benimle birlikte olur musun?"
"Olabilir", diyor bu sefer manken.
"O zaman 500 milyon vereyim, gidelim şimdi" diyor adam.
Manken yine hiddetlenerek, soruyor: "Sen beni ne zannediyorsun?"
Hoca bu, boş durur mu, patlatıyor cevabı: "Ben senin ne olduğunu anladım, sadece pazarlık yapıyorum."
Şu siteye göre, Swayzak 2011 yılında yirmiden fazla şehirde, Kanada'dan Rusya'ya neredeyse dünyanın her bir köşesinde, farklı bir mekanda sahne almış. Dünya çapında bu kadar üne kavuşmuş olmasının, gittiği her yerde yüksek ücretle sahne almasının tek nedeni, bir ay boyunca "emeğinin karşılığını veren" altı kişinin değil, bedava koyduğu şarkıları dinleyen on binlerce kişinin varlığı. İşte bu on binlerce kişi sayesinde dünyayı dolaşıyor, eminim çaldığı mekan başına hayli dolgun bir ücret alıyor, en kötü senaryoda karnını tok tutacak ve sanatını icra etmeye devam etmesine yetecek kadar kazanıyor. Ama gözü doymuyor, doymadığı gibi işi Erdal Bakkal sakilliğine vurup, neden onun şarkılarını satın almıyorlar diye, onu seven insanlara çemkiriyor. Emeğinin karşılığını alamadığından dem vuruyor.
O zaman şu soruyu sormak da bir gereklilik haline geliyor: Emeğinin karşılığını alan kim var? Swayzak konserinde ışık teknisyenliği yapan emeğinin karşılığını alıyor mu? Çaldığı mekanda onlarca sarhoş adamla ilgilenmek zorunda kalan barmen emeğinin karşılığını alıyor mu? Olay çıkmasın diye tetikte bekleyen ve canının yanmasını göze almak zorunda kalan güvenlikçi emeğinin karşılığını alıyor mu? Swayzak'in alışveriş yaptığı marketin sahibi, bindiği taksinin şöförü, evini temizleyen kadın, saçını kesen berber, alışveriş yaptığı dükkanın çalışanı emeklerinin karşılığını alıyor mu?
Tam 15 yıldır, Napster ve Audiogalaxy'den bu yana müzisyenlerden aynı "emeğin karşılığı" nakaratını duyuyoruz. Bu kadar gür bir şekilde dile getirilen ve şiddetle ortaya konan emek savunuculuğu niçin sadece müzisyenlerle sınırlı kalıyor? Dünyadaki emek sömürüsünü geçiyorum, olaya bambaşka bir noktadan bakalım.
Bugün Youtube'da milyonlarca insanın oluşturduğu içeriğe bedava ulaşıyoruz. Bu insanların bazıları 5 dolarlık webcam'leriyle çekim yaparken bazıları saatlerini ve hatta günlerini harcayarak pahalı ekipmanlarla büyük amatör prodüksiyonlar hazırlıyor. Bugün blogspot'tan, wordpress, tumblr'dan yine milyonlarca insanın yazarak yarattığı içeriğe de dilediğimiz rahatlıkla erişebiliyoruz. Yine aynı şekilde, bazıları günlük tutarken bazıları kafa patlatarak önemli tahlillerde bulunabiliyorlar. Wikipedia'dan, ekşi sözlük'ten ihtiyaç duyduğumuz bilgilere ulaşabiliyoruz. Tüm bunların yanı sıra flickr'dan, deviantart'tan onlarca görsel materyale ulaşma imkanımız da var. Yine bazıları çek-at kamera kullanırken bazıları da binlerce dolarlık gövdelerle, araba fiyatındaki objektiflerle, lenslerle çektikleri fotoğrafları paylaşıyorlar. Bu insanların hiç değilse bir kısmı, ortalama bir müzisyenin bir şarkı yapmakta harcadığın efordan daha azını sarfetmiyorlar. Para almıyor olmaları bir yana, kullandıkları mecraya reklam geliri kazandırıyorlar. Peki bu insanların emeği ne olacak? Benim bu yazıyı yazmak için tüketmek zorunda kaldığım yarım paket sigara ve üç Capri Sun Multivitamin'i, yazıyı okuduktan sonra fikrimi paylaşan ve herhangi bir tartışmada arkadaşına karşı kullanan biri telif hakkı olarak niye bana ödemiyor? Youtube'ta izlemekten helak olduğumuz videonun sahibini, attığımız kahkaha başına niye ödüllendirmiyoruz?
Tüm bu durumda, interneti kullanmak için para verdiğimizi bir düşünün. Bu blog'a girerken bir paragraflık önizleme, diğer her paragraf için paragraf başına 25 kuruş, yazıyı toplu okumaya karar verirseniz 3 lira (on üç paragraf üstü yazdıysam büyük kârdasınız) ödeseniz, niye buraya giresiniz? 9gag'de her next tuşuna bastığınızda hesabınızdan 50 kuruş tahsil edilse kim 9gag'e girer? Dakika başına 10 kuruş cebinizden çıksa, kim Youtube'a uğrar? Tüm bunlar ne kadar saçmaysa müzisyenlerin, menajerlerin, plak şirketlerinin bizden dinlediğimiz şarkı için para talep etmesi bir o kadar saçma.
İşte, görüyorsunuz, tazeliğini koruyor henüz SOPA ve PIPA. Bir şarkı download ettiğiniz için ya da download'una vesile olduğunuz için yıllarca ceza alabilirdiniz. Hala alabilirsiniz, zira yılda milyon dolarlar kazanan şirketler, cömertçe besledikleri kongre üyelerini kamçılamaktan vazgeçecekler gibi durmuyorlar. İşin komik yanı, zaten bizden para talep eden bu müzisyenlerin, bu menajerlerin, bu plak şirketlerinin, ekmeğinin peşinde olan, hayatını idame ettirmek için sanatından başka hiç bir geçim kaynağı olmayan kişiler değil, hali hazırda para içinde yüzen, doymak nedir bilmeyen kişiler olması. Daha da komiği, parayı kazanan bu kişilerin esas vurgunu müzik satışlarıyla değil, konserleriyle yapıyor olmaları. Örneğin U2, iki sene içerisinde 360° turundan 750 milyon dolardan fazla gelir elde etmiş. Bu geliri sadece albümlerini satın alan insanlardan elde etmediğine göre, müziklerinin daha yaygın olmasına neden olacak bedava ulaşılabilirlik yerine hala katı bir şekilde "emeklerinin karşılığını" bekliyorlar? Üç dolarsa üç dolar, beş dolarsa beş dolar. Alabilecekleri her kuruşa göz dikmiş durumdalar. Hali hazırda müzik endüstrisinin günümüzde geldiği nokta, bir sanatçının müziğinden çok performansına odaklanacak noktaya gelmişken hem de. Düşünün bir; Lady Gaga'yı Steffani Germonatta'dan farklı kılan, Lana Del Rey'i Elizabeth Grant'ten ayıran nokta müzikleri mi? Yoksa saçları, kıyafetleri, dansları, imajları mı?
Sanat, insanlıkla aynı yaşta. Ama ne zamandır paraya endeksli bir meta, bir obje halini aldı? Tarih derslerini hatırlayın. Barbar Türkler Konstantinapolis'i işgal edince, küresel popülasyonun bütün sanatçı, bilimci taifesi kıta Avrupası'na göç etmiş, göç ettikleri yerde kıçlarının üstünde duramayıp reformlara öncülük etmişlerdi. Aristokratlar bir noktada aşka gelmiş, dindir savaştır bunlar ne saçma işler diye düşünüp, ellerinde bulundurdukları sınırsız maddi imkanlarla sanata yönelmişlerdi. Böylece Limbourg kardeşler, Da Vinci, Raphael, Botticelli yüzlerce olağanüstü eser yaratabilmişlerdi. Ancak tüm bu üst düzey sanatçıların her birini, günümüz sanatçılarıyla kıyaslasak, ne ayda onbin doları esrara yatıran Wiz Khalifa'yla, ne altı yaşındaki kızının ayakkabı dolabının ederi yedi yüz elli bin doları bulan Katie Holmes'la aynı sosyal statüde, aynı zenginlik düzeyinde olmadıklarını da açıkça görebiliyoruz. Bu durumda evet, emeğin karşılığıyla ilgili ciddi bir karmaşa olduğu aşikar.
Gerçek şu ki, artık resim yapmak için şovalelere ihtiyacımız yok, ucuz bir Wacom tablet işimizi görüyor. Stradivarius'a ısmarlayıp beş ayda yapımı tamamlanacak bir keman yerine, herhangi bir warez sitesinden download edip crack'leyebileceğimiz bir Ableton veya Logic fazlasıyla yeterli. Yazı yazmak için papirüslere ihtiyacımız, yazdıklarımızı yayınlamak için feodal lordumuzun iznine gereksinimiz yok, bir kaç dakikada oluşturacağımız bir blog sitesi işimizi görüyor. Artık hepimiz sanatçı olabiliyoruz. Unutmayın ki tüm bu düzende her şey sanatçı üzerine kuruluyor. Sanatçı olmadığı zaman onun üzerinden para kazanacak menajer, plak şirketi, karaborsa plakçısı, mekan sahibi de olmayacağı için tüm güç sanatçının elinde. Bu ciddi bir tehlike arz ediyor, aç gözlüler için.
Öte yandan, herkesin sanatçı olabilme ihtimali, sanatın kendisi için de bir tehlike arz ediyor. Herkesin sanat yapmak için gerekli meziyete sahip olmaması, vasatlığın sanatı ele geçirmesi gibi hayli sakıncalı bir ihtimali de beraberinde getiriyor. Bu tehlikenin boyutunu idrak etmek için şu düşünceyi akıldan çıkarmamak elzem: İnsan, genele vurulduğunda ortalamalaşan bir doğaya sahip. Yani, tanım gereği, bir kişinin sanatının "değer" sahibi olması için, genelden daha iyisini yapma zorunluluğu şart. Öte yandan, insan vasata aşina olduğu için, ortaya çıkan vasat ürünlere yönelimi daha fazla. İşte bu sebeple üç-dört saatte bitirilecek kitaplar basılıyor, Twilight en fazla izlenen film oluyor, Justin Bieber bu kadar fazla kişi tarafından dinleniyor. Bu durumda, hali hazırda mevcut olan bu vasatlık denizini aşmak için, ortalama üstü bir sanat değeri ortaya koyan sanatçının sadece yapmakta iyi olduğu şeye devam etmesi yeterli değil, aynı zamanda yaptığının sivrilmesi ve deniz seviyesinden yükselmek için olması gerekenden fazla çaba harcaması gerekiyor. Bu kolay bir şey değil.
İşte tüm bu şartlar göz önüne alındığında, emeğinin karşılığını hak edenler, bizzat sivrilmek için çabalayan bu insanlar oluyor. Bunun için tek geçerli yol filtrelerimizi sıklaştırmaktan, beğenilerimizi rafine bir hale getirmekten ve değerleri iyi tartarak, hak edene, hak ettiğini vermekten geçiyor. Para içinde ve vasatlık denizinde yüzenlere değil. İlgi çekici, parlak fetişlere değil. Gerekirse çizik bir CD'ye kaydedilmiş albüme, gerekirse fotokopiyle çoğaltılmış bir fanzine.
Sevgili Tilki,
O çizik CD'lerdeki,o kötü kayıt mp3'lerdeki müziklerle, o fotokopiyle çoğaltılmış faniznlerdeki, o ufak blog'lardaki yazılarla, o webcam'le kaydedilmiş videolarla, o çek-at makinelerle çekilmiş resimlerle eğer icap ederse, dünyanı başına yıkacağız. Adım adım, nota nota, kelime kelime, kare kare yok edeceğiz bu kurduğun düzeni. Bize satmaya çalıştığın o nadir plakları kıçına sokacağız, basımı tükenmiş kitabın o küflü sayfalarını ateşe verip içinde seni yakacağız, dijital store'larını devre dışı bırakacak, dükkanlarını yağmalayacak, ödül törenlerini bombalayacak, galerilerinin duvarlarına işeyeceğiz. Sen gagamızdan düşen peyniri yerken, biz de senin gözünüzü oyacağız. Endüstrin öldü. Onu öldürdük. Sadece, şimdilik, bunu bilmiyorsun.
Tüm kargalar adına,
20120126
Karganın Kılavuzluğu.
söyleyen;
dream endless.
at
13:18
8
mırıltı.
20120124
Bir İlk! Sosyal Medya Açılımı.
Saat ikiyi otuz iki geçiyor.. Güzelçamlı'da sağanak yağmur başlıyor. Salonun dökme demirden panjurlarını döven yağmur taneleri müzik sesini bastıracak hale gelince, babasının işten dönüşünü ve cebindeki gofreti bekleyen çocuğun zil sesine verdiği tepkiye çok yakın bir tepki veriyorum. Merdivenleri ikişer üçer basamak atlayarak çıkıyorum, terasın kapısına yöneliyorum. Kilit dönmüyor, kapı Babil'in sekizinci kapısı kadar ağır. Bir kapının görevi dışarıyı içeridekinden korumak değil, içeriyi dışarıdakinden korumak olmalı diye düşünüyorum sarsakça kapıyı zorlarken. Kapı, varlık nedenini ona hatırlattıktan sonra aklı başına gelmiş gibi koyveriyor, hafifliyor, beni terasa buyur ediyor. Yağmur şimdiden okyanus taşıran kıvamına gelmiş, hafif bir rüzgar ona eşlik ediyor. Kafamı yukarıya kaldırınca yıldızları görüyorum. Tuhaf, böyle bir sağanakta neredeyse tüm yıldızlar bu kadar net gözüküyorlar. Aklıma küçüklüğüm geliyor. O zaman da karanlık gecenin gözlerine baktığımda yukarıdan aşağıya süzülen parlak çizgiler görürdüm. Zamanla daha az gördüğüm, en sonunda da tamamen kaybolan bu ışık çizgileri belki ufak göz yanılmaları, belki benim kendimi gördüğüme inandırdığım sanrılardı. Fakat ben o zaman, o ışık çizgilerinin yıldızlardan yağan ışık yağmurları olduğuna yemin billah ediyordum. Ama işte şimdi, bulutsuz bir gökyüzünde, nereden geldiği belli olmayan su taneleri, daha bir dakika bile geçmeden beni sırılsıklam etmişlerdi bile. Evin önündeki, yol çalışması için kazılan ama kaderine terk edilen, her şeyiyle başı kasketli ihtiyar bir köylünün işaret parmağıyla gösterdiği bir fotoğrafla birlikte yerel gazetenin ana sayfasında genişçe bir yer almayı hak eden çukur, dere yatağı olma hayaline kavuşuyor gibiydi. Paketten bir sigara çıkarıp dudaklarımın arasına yerleştirirken, Zippo'nun çiling'ini duymak bu anı olduğundan daha güzel bir hale getiriyordu. Yağmur bu kadar güzel yağarken, etrafta kimsecikler yokken, müzik sesi terasa yemek kokusu gibi hafif ama lezzet açıcı bir biçimde süzülürken, sanki o sigara bir ritüeli tamamlamak için ihtiyaç duyulan abrakadabra gibi saçma sapan, ama elzem bir detaydı.
Son zamanlarda bunu çok düşünüyorum. Uyumadan hemen önce, uyandıktan hemen sonra, Kazım kale arkasındaki reklam panolarını dövdüğünde ya da Elmander yaradana sığınıp gol attığında, yaktığım (ya da yakamayıp ağzımda dolaştırdığım) her sigarayla o ana bir abra kadabra, bir hokus pokus, bir allakazam üflüyormuş gibi hissediyorum. Sonradan sonraya, aslında yazarken de buna çok benzer bir dürtüyle kalem oynattığımı fark ettim. Öfkelendikten, hayıflandıktan, heyecanlandıktan, yani herhangi bir dolgun histen hemen sonra yazı yazma hissinin hasıl olduğunu gözlemledim. Bir sigara yakıp o ana, olduğundan farklı bir anlam katmak gibi işte. Terasta geçirdiğim o bir kaç dakika içinde sırılsıklam olmuş, sigaramı terastan aşağı kayan bir yıldız gibi fırlatırken bunu düşünüyordum yine.
Bazen böyle oluyor. Canım hiç sigara içmek ya da hiç yazı yazmak istemiyor. Bazen de beyaz sakallarını sarartıp, ses tellerini dahi katranla katlayan Can Yücel kadar sigara içmek, aynı Can Yücel kadar yazı yazmak istiyorum. Med cezir gibi bir şey olsa gerek. Galiba yine med anlarından birindeyim bu aralar ki, geçen sene yazdığım kelimeler kadar yazmışım daha on gün içerisinde. Hal böyleyken, gelip gitmek artık bu işin doğasına bu kadar işlemişken, her seferinde hadi gidiyorum, hadi geliyorum demek biraz abes gelmeye başladı bana. Doğrusu şu ki, bunu da çok iyi beceremiyorum zaten. Yani bu hoşçakalın/hoşgeldim samimiyetini yazıyla kurmaya muvaffak olamıyorum, istidadım o yönde değilmiş, anlıyorum.
Evvelce, ortaokul yıllarında olsa gerek, yazı türleri anlatılırken hayli şüpheci yaklaştığım konulardan biri sohbet yazılarıydı. Herhangi bir yazar, neden "sohbet havasında" bir yazı kaleme almak istesindi ki? Hala yanıt bulamadığım bir sorudur bu. Gel gör ki, artık "sosyal medya" kavramındaki sosyalliğin öne çıktığı bu mecrada, yazılı ürünlerin sosyallik nüvesi taşıması bir gereklilik haline geliyor, diye gözlemliyorum. Yani sohbet eksikliğini, ihtiyacını bu şekilde kullanmamız, sohbet havası taşıyan yazıların en azından blog ya da mikro blog formatları özelinde, bir ölçüde anlaşılabilir.
Dediğim gibi, benim beceremediğim ve galiba da beceremeyeceğim bir şey bu. Bu sebeple Twitter falan kullanmayı pek beceremiyorum, şurada tuşa bastığım andan itibaren de okuyan neredeyse herkesin uykusunu getirecek kadar uzun ve kalın kelime duvarları inşa etmekten kendimi alamıyorum. Herhalde hiç bir zaman uyanık bir yayın sahibi tarafından yazılarım bir kitaba bastırılmaz, o kitap da üç dört saat içinde bir otobüs yolculuğu esnasında okunup bitirilmez diye kahrolmuyor da değilim. Ne yapayım ki elimden gelen bu; 6 ayda bir belki, keyfim yerine gelince bir çuval şey yazıp, bir 6 ay daha kaybolup hiç bir şey okumadan, dinlemeden, yazmadan geçireceğim bir döngü içerisinde gireceğim demek ki. Zararı yok.
Ancak yine de, zaman zaman, bir şeyler hakkında bir kaç kelime de olsa etmek, bir şeyleri işaret etmek istemiyor da değilim. Burayı o "bir kaçlık" şeylerden uzak tutmaya çalışıyorum elimden geldiğince, böylesi ne kadar doğru bilmem ama. Nihayetinde buraya böyle kelime duvarları inşa etmeme, sayfalarca abra kadabra dememe sebep olan şeyler kıtalararası yolculuk yapan tır ağırlığında, ince telli saçları ortadan ikiye ayıran jilet keskinliğinde, yağmur tanelerini delip geçen sivrilikte şeyler oluyor. Diğerleri için de bir şeyler yapabilir miyim diye düşünürken, aklıma gelen bir fikri, bu defa pek de düşünmeden uygulamaya karar verdim.
Şimdi bu yukarıdaki altı paragrafı yok sayıp, kısaca şöyle de diyebilirdim:
Bir kaç gün önce, Limbo Pillow için bir Facebook sayfası açtım, şurada. Yanda da görünüyor olmalı. Buraya pek girmeyen, ama öyle böyle de hoşuma gitmeyen nadide şeyleri oraya koyup duruyorum. Hoşuma gitmeye başladı, eğlendirdiğini bile itiraf edebilirim. Yazma dürtümü de pek etkiliyor gibi görünmüyor. Hatta sular çekildiğinde de devam edebilme olasılığı yüksek olduğu için daha işlevsel bir yapı taşıyormuş gibi geliyor. Sohbet yazısı yazmayı pek beceremiyorum ama sohbet etmek isteyen olur, dileyen de dinlediğini koyar diye sadece bana ait de değil üstelik. Gelir, okur, dinler ve dahi yazan olursa güzel olur diye düşündüm. Aranızda uyanık olmayan, zarar etmeye hazır bir yayıncı olursa, o zaman daha güzel olur.
söyleyen;
dream endless.
at
05:02
0
mırıltı.
20120121
Bad Religion - Tested
Grup t-shirt'ü giyme olgusuyla ilgili fikrimi sorarsanız, iki farklı kavramdan faydalanarak size iki farklı cevap verebilirim: Moda kavramını esas alırsam, grafik unsuru bol t-shirt'ler yerine tek renkli t-shirt'lerin daha oturaklı olduğunu, eşek kadar insanların üzerinde bol grafikli t-shirt'lerin hoş durmadığını söylerim. Müzik kavramından yola çıkarak da, bir ton para vererek aldığımız bu t-shirt'lerin bizim damak tadımızı yansıtmaktan başka bir işlev taşımadıklarını, bunun için de vücudumuzu bir reklam panosu olarak kullanmamızın ne kadar sakil bir görüntü ortaya çıkardığını savunurum. Mantık üzerine kurulu bu açıklamaları bir yana bırakıp, elimin tersiyle itip, grup t-shirt'ü satın almamın, giymemin ise açıklanabilir tarafı olmayabilir. Çoğu zaman bunu ben de bir zaaf olarak kabul etsem de, bu vazgeçmek istemediğim, düzeltme arzusu taşımadığım, kabullendiğim, benimsediğim bir zaaftır. Bu zaafımı severim. Grup t-shirt'lerini severim.
Bir kaç gün evvel, epey uzun bir süre boyunca giydiğim, sonra artık kim bilir nerede, hangi evde, hangi çamaşır sepetinde, hangi gardıropta unuttuğum Bad Religion t-shirt'üm aklıma ilk aşk anısı gibi düşünce Google'a sarılıp avunmaktan kendimi alamadım. İşte bu vesileyle, bedelliymiş dövizli askerlikmiş bu tip şeylerle uğraşmadan delikanlı gibi Kore'de vatani görevini yerine getirmekte olan Çavuş Daniel Kloberdanz'ın hikayesine rast geldim. Çavuş Kloberdanz'ın giydiği Bad Religion t-shirt'ü yüzünden üstlerinden bir araba laf işitmesi benim de yaşadığım bir kaç serüveni aklıma getirdi
Aslında çok da muhafazakar olmayan bir kentin "haftasonundan haftasonuna gelip kentin düzenini bozan, çocuklarımızın aklını çelen çocuğu" olarak saçlarım ve çeşitli t-shirt'lerim yüzünden yediğim paparanın haddi hesabı yoktu. Bu paparaların genelde elinde sebze meyve dolu poşetler taşıyan tıknaz teyzelerden gelen ve poşetleri usulca yere bıraktıktan sonra görkemli el hareketleriyle desteklenmiş "Alllllah belanı versin"leri eğlendirici unsurlar taşısa da, Bad Religion t-shirt'ü giydiğim günlerden birinde kentin ağır abileri tarafından gördüğüm destek, işittiğim "aferin aslanım"lar kafa karıştırıcıydı. Hassasiyetlerin bu ucu jilet gibi keskin ağır tonajlı bir sarkaç misali bir oraya bir buraya sallanmasının sırrına, siyaset eğitimimin sembollerle ilgili kısmında vakıf olmuştum.
Haç gibi belki tarihin en güçlü sembolünün bu kadar basitçe tarumar edilmesi, en az aslı kadar güçlü bir sembol ortaya çıkarıyordu. Kabul etmek gerekir ki, Bad Religion bu sembolün içini doldurmayı çok iyi beceren bir grup olmayı başardı. Greg Graffin'in ortaya koyduğu düşünceler, kaleme aldığı yazılar (muhakkak ki en önemlisi, okunması elzem punk manifestosu), tam 30 yıldır hiç eksilmeyen, aksine güçlenen duruşuyla Bad Religion punk müziğin hor görülen avamlığının, başıbozukluğunun, kofti anarşistliğinin çehresini değiştirerek müthiş ilham veren bir öncü yarattı. Bay Graffin'in evrim üzerine doktora yaptığı Cornell Üniversitesi'nde kürsü sahibi olması, onun Adnan Oktar'la karşı karşıya gelme şansını ve olası Türkiye ziyaretlerinden birinde, pazar alışverişinden dönen bir teyzenin bedduasına maruz kalma olasılığını arttırsa da, "herhangi bir punk grubu"nun ezberden söylediği şeyleri araştırmak, okumak, incelemek ve bu şekilde doğru bilgiye (kendi tabiriyle büyük G ile yazılan Gerçek'e) ulaşma yolunda punk müziğinin yeniden şekillenmesine sebep oldu. Bu bağlamda, Bad Religion'dan payıma düşeni almış olduğum için ziyadesiyle mutlu ve talihli hissediyorum kendimi.
Bad Religion'la tanışmam Tested albümü sayesinde olmuştu. Zorunlu Bodrum ziyaretlerinden birinde, olmayacak bir para vererek satın almıştım Tested'ı ki yediğim kazığın acısı hala hissedilebilir düzeydedir. Grubun ilk 15 yılını özetleyen bu canlı kayıt şarkılardan müteşekkil albümün etkisi, sadece kayıt kalitesinden değil, Bay Graffin'in seyirciyle olan etkileşimini ortaya koyması açısından ve daha önemlisi bir albüm booklet'ine sığacak kadar ufak ama 7.62 mermiden bile daha ağır, vurucu ve hedefi hiç şaşmadan vuran notlardan kaynaklanmıştı. Tam 20 yıl sonra yaşanacak Irak ve Afganistan işgallerini açıklamak için siyaset okullarında okutulabilecek kadar iyi bir öngörüyle yazılmış Operation Rescue ile başlayan, evrensel siyasi konjönktürün temel iki faktörünü, din ve milliyetçiliği kusursuz açıklayan American Jesus'ı, kendi içinde bir manifesto niteliği taşıyan Punk Rock Song'u ve diğerleriyle beraber Tested'ın 15 yıldır başucu albümlerinden biri olduğunu düşünmek, tuhaf bir mutluluğu beraberinde getiriyor.
Benim için Bad Religion'ı canlı izleyememiş olmak ve muhtemelen de izleyemeyecek olmak, Bay Graffin'le oturup iki kelam edememek üzücü duygular. Gel gör ki Tested ile ikisini de bir ölçüde yaşıyor-muş gibi hissediyorum. Otuzuncu yıl şerefine ve arşa çıkan Bad Religion özlemim sebebiyle Tested'ı paylaşmayı, Bad Religion hakkında iki satır karalamayı bir gereklilik olarak algılıyorum bugün.
Sanatçı: Bad Religion
Albüm: Tested
DOWNLOAD.
Sanatçı: Bad Religion
Albüm: Tested
DOWNLOAD.
söyleyen;
dream endless.
at
01:11
0
mırıltı.
kesitler american, bad religion, lyrics, punk
Subscribe to:
Posts (Atom)


