20091105

Blueneck - The Fallen Host





















Tercih edilenin, istenenin, beklenenin ne olduğunu düşündüğümüzde ortak bir paydayla karşılaşıyoruz; her daim zoru tercih ediyor, zoru istiyor, zoru bekliyoruz. Diken olmasaydı gülün bir önemi kalmazdı, uğruna gözyaşı dökmediğimiz hangi aşkın bir değeri var ve en mühim zaferler en çok kanın aktığı savaşlarda kazanılmıyor mu. Acının, ağrının, sızının içinde fevkalade bir gerçeklik var,sentetik bir çiçekten ya da zorlama bir ilişkiden, göstermelik bir savaştan daha doğru, daha canlı bir gerçeklik; hayat, ölüm olduğu için hayat. Aksi sıkıcı, boğucu, kocaman bir mahlukun ördüğü gri bir örümcek ağı. İçinize bakın, size yaşadığınızı hissettirecek duyguların arasında mutlaka bir acı bulacaksınız, artık hayatta olmayan biri ya da zamanı geçmiş ve asla geri gelmeyeceğini bildiğiniz bir anı ya da sizi hiddetlendirmiş bir sözcük. Durmuş kalbi canlandıran bir elektrik yükü gibi hepsi.

Bu kadar zaman yazmadıktan sonra, ilk yazdığım paragrafın acıya övgü olması birden fazla çağrışım yaratabilir. Bir zindanda işkenceye uğramış ve eninde sonunda kendimi kandırmayı başararak bir acı müptelasısı olmuş olabilirim yahut bol deri kıyafetli, bol çivili bir BDSM seansından yeni çıkmış olabilirim. Onun yerine, huzurun içinde rahatsızlığın gizli olduğunu kavradığımı ve bu şekilde huzurun daha farklı bir anlama kavuştuğunu keşfettiğimi söyleyebilirim.

Blueneck, rahatsızlığın müdahil olduğu huzursuzluğu müzikal düzlemde sergilemeye muvaffak olmuş bir örnek. Bundan üç yıl evvel çıkarmış oldukları Scars Of The Midwest albümünde tamamiyle kendilerine münhasır bir müzikal kubbe inşa etmişlerdi. Bu kubbe son derece yumuşak hatlara sahip olsa da ve müthiş bir huzuru temsil etse de, kaotik bir çok rengi içinde barındırıyordu. Scars Of The Midwest, alternatif metal müziğin kirli dokusunun bulaştığı ve fakat yumuşak ambient tınılar tarafından zemini oluşturulmuş bir albümdü ki bu denli zıtlıklarla inşa edilmiş her şey gibi tercih sebebiydi şahsım açısından. Gel gör ki, zıtlıklara yahut zorluklara herhangi bir önem atfedilmeyen, ilaç dolabından ilaç seçer gibi müziğin seçildiği bir dünyada Blueneck inşa ettiği o görkemli kubbenin altına çok az kişi sığdırabildi.

Yeni albüm, The Fallen Host ile bu kubbe çok daha görkemli, çok daha büyük, çok daha fazla renk barındıran bir şekle bürünüyor. Evvela Blueneck’in bu albümde yaylılara büyük bir rol biçtiğini söylemek gerek. Huzur veren bu zeminin genişlemesine rağmen, grubun rahatsız edici, can yakıcı, kirliği kimliği daha müphem olsa da yerli yerinde duruyor. Öte yandan, bu albümün post-rock diye adlandırdığımız müziğin belli ögeleri ihtiva ettiğini de söyleyebiliriz. Scars Of The Midwest’te baskın müzikal ton ambient iken, The Fallen Host post-rock yol haritalarından faydalanıyor. Her halükarda, Blueneck’in insanı şaşırtacak, tepki kararlarını sınayacak zıtlıklardan vazgeçmediği aşikar. Dingin bir piyanonun ya da adagio bir yaylının yumuşattığı ruha distortion bass riff’leri et döveceğiyle vurarak, insanın içindeki gizli acı noktalarını birleştirerek karanlık bir şekil ortaya çıkarabiliyor ve tam da bu yüzden Blueneck bir tercih sebebi, istenen, beklenen bir müziğin öznesi olabiliyor. Tüm bu acı içinde huzur verebilmek yahut bu huzura eşlik edebilecek sivri bir yaşam sinyalini kulaklar aracılığıyla beyne, ruha göndermek her grubun harcı değil. Nehir kenarında uzanmış gökyüzünü seyrederken kankırmızı bir bulut gördünüz, yavuklunuzun dudaklarını öperken ısırarak kanattınız, aşk şiiri yazarken kaleminizi elinize batırdınız Blueneck dinlerken, yaşadığınızı anladınız


Sanatçı: Blueneck
Albüm: The Fallen Host

Şarkı listesi:
1- Depart From Me, You Who Are Cursed
2- Seven
3- Low
4- The Guest
5- Children Of Amon
6- Weaving Spiders Come Not Here
7- Lilitu
8- Revelations
9- Lilitu (edit)

DOWNLOAD.

20090917

Exxasens - Beyond The Universe





















Evvelce de söylemiştim; benim ibadetim hissetmek. Hepimizin zaman zaman yaşadığı o ani ve batın his patlamalarına tepkisiz kalamayışımın nedeni bu. Duştayken, ayakkabılarımı bağlıyorken, henüz uyanmışken, otobüs beklerken bir anda vahiy gibi içime damlayan şeylerin üzerine gidiyor, kurcalıyorum büyük bir zevk ve merakla. Burada okuduğunuz yazıların veya okumadığınız masalların hepsi böyle çıkıyor. Bir karıncanın adımları ya da alt geçitler hakkında ipe sapa gelmez tespitlerde bulunan birinin sözleriyle açılan algı kapılardan kafamı uzattığımda gördüklerimden müteşekkil aslında her şey. Ne var ki, bazen o kapılar açılmıyor yahut açılsa da içerisini zifiri bir karanlık doldurmuş oluyor, bir şey görmek mümkün olmuyor. Bu tip durumlarda da kapının haritadaki yerini işaretliyor, ileriki bir vakitte tekrar ziyaret etmek üzere olduğu gibi bırakıyorum.

Henüz bir kaç gün önce, ayakkabılarımın bağcıklarını hizaya sokmaya çalışırken, gezegenleri ve yıldızları yiyen, karadeliklerde saklanan bir dev düştü aklıma; gezegenlerin milyar yıllık hayatlarının ihtiva ettiği en ufak şeyi -tozu, toprağı, anıyı, sesi, parmak izlerini- her çiğneyişinde tadan, yıldızların alevlerini dilinde gezdiren bu devin kapısından içeri kafamı uzattığımda, sanki inine göz atıyormuş gibi, karadelik karanlığında bir boyutla karşılaşınca, kapının yerini işaretledim ve uzaklaştım.

Exxasens'in uzunca bir zamandır beklediğim ikinci albümünü, Beyond The Universe'ü, tamamen dinlerken yaşadığım o vecd halinin sonunda, algımın ışıkları açıldığında, kendimi o kapının içinde, gezegenleri çiğneyip yıldızları yutan devle karşı karşıya buldum. Bu söylediklerim, yaşadığım hissi tarif etme ya da teşbihte bulunma gibi gerçekle bağlarını koparmış deneyimlerden muaf, daha çok içimdeki med-cezirin sebeplerini tahlil etme niteliği taşıyor. Bu durum herkes için geçerli olmayacaktır elbette, kimisi için çok kötü bir müzik ya da müzik olarak bile adlandırılamayacak bir gürültü silsilesi olabilir Exxasens'in yarattığı. Ama benim sinir uçlarımda mühürlenmiş olan his tam olarak böyle ve artık ne zaman Exxasens dinleyecek olsam, o devin içimdeki kıpırtısını hissediyor olmamın sebebi de tam olarak bu.

Polaris albümüyle esîrin üzerine bina edilmiş bir konsept kurgulayan Exxasens'in yıldızları, gezegenleri, karadelikleri bu albümüyle de çağrıştırması çok doğal. Albümün başlangıç şarkısı Red In Sky'ın sonundaki Sovyetler Birliği milli marşıyla başlayan albümün Copernicus ve Apollo 11'e ithaf edilmiş Spiders On The Moon gibi şarkılarla devam etmesi, benim gözlerimde Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan uzay yarışının, esîrde boğulmuş kahramanlarını canlandırıyor.

Exxasens'in tek kişiden ibaret bir proje olduğuna inanmak daha da zorlaşıyor Beyond The Universe ile. Bu kadar kusursuz bir incelikle düşünülmüş ve inşa edilmiş ayrıntılar, birbirlerinin üzerinde salınan soundscape'ler, boşluk doldurmaktan ziyade bir bütünü tamamlamak için çalındığı aşikar olan riff'ler ve tüm bunların üzerine yazılabilecek tartışmasız en uygun ritmler ile, Beyond The Universe için şunu söyleyebilirim: Hiç bir şekilde tansiyonu düşmeyen, bir an için insanı kulakları sıkmayan, gediği veya boşu olmayan bir albüm.

Bir önceki albüm Polaris'ten anımsayacağımız üç şarkı var Beyond The Universe'te. Bunlardan ilki, Standstill cover'ı olan ¿Por Que Me Llamas A Esta Horas? ki, Polaris'te Mira Mama ismiyle yer almıştı bu şarkı. Mira Mama'nın Polaris için taşıdığı o farklı ama hususi hava, ¿Por Que Me Llamas A Esta Horas?'ta daha ileri bir boyuta taşınıyor, daha hafiflemiş ve fakat daha çok soundscape'i içinde barındıran haliyle. Diğer şarkılar Polaris ve Spiders On The Moon da, daha önceki nüvelerini taşıyor olsalar da neredeyse yeni birer şarkı olarak görülmeyi hak edecek denli yeni bir çok ayrıntıyı ihtiva ediyor.

Uzun sayılacak bir süredir ruhumu doyurmaktan uzak bir çok albümle haşır neşir oldum. Eylül ayıyla birlikte bir patlama olacağını az çok tahmin ediyordum ki The Black Heart Procession, iLiKETRAiNS, Nadja gibi isimlerin yeni albümleriyle teşrif ettiği, gezegenimizi örten atmosferin de bu duruma elinden geldiğince arka çıktığı şu zamanlarda Exxasens'in albümü ruhu doyuran bir albüm olmakla kalmıyor, tahayyül ettiğim o devin içimde yaşadığına inanmama yetecek bir şekilde, sanki bir gezegenmiş de her dinleyişte o gezegenin üzerinde yaşamış sayısız insanın sayısız duygusunu hücrelerime zerk ediyormuş gibi hissetmeme sebep veriyor. Büyük konuşmayı pek sevmem ama bu sefer prensiplerimi biraz zorlamamda sakınca yok; Beyond The Universe arşivimin en kıymetlisi, ufak evrenimin Canis Majoris'i olmaya namzet.


Sanatçı: Exxasens
Albüm: Beyond The Universe

Şarkı listesi:
1- Sky In Red
2- Signals From The Outer Space
3- Lost In Space
4- ¿Por Que Me Llamas A Esta Horas?
5- Polaris
6- Stars In The Desert
7- Gray
8- Absolute Infinite
9- A Singular Deploy
10- Copernicus
11- Spiders On The Moon
12- Boolean
13- Stellar

DOWNLOAD.

20090915

Batman Yazıtları.
























İlk gittiğim film, Michael Keaton'ın başrolde oynadığı Batman'di. Her ne kadar Joker'in tebessümüyle gönül bahçemizin güllerini suladığı sahnelerde babam korkmamam için gözlerimi kapamış olsa da -Teenage Mutant Ninja Turtles'ta Splinter da aynı durumdan mustarip olacaktı- ve bu uzun yıllar süren bir jokerphobia yaratmış olsa da, sinema salonundan çıktıktan sonra hissettiklerimin boyutu gerçek anlamda boyumdan büyüktü. Bu hislerin rehberliğiyle filmin soundtrack albümünü binbir göz yaşı şantajıyla satın aldırmış ve albümdeki Batdance'e de yürekten vurulmuştum. El kadar sabinin "Betmeynn" diye şarkı söylemesi her nedense ev ahalisini yabancı dile ve müziğe yatkınlığımın filizlenen bir çiçeği olarak algılanmış bu yüzden Batman takıntım çeşitli oyuncaklarla beslenerek olur olmadık yerde Batdance'in dilime tek uygun bölümünü söylemeye devam etmem konusunda teşvik edilmiştim. Tabii bu teşvikin sonucu, sadece Batman nam kurgu karakterine değil, şarkıyı söyleyen ve The Prince, The Symbol, The Love Symbol #2, Christopher, Gemini, The Artist Formerly Known As Prince gibi namlarla anılan kurgusallığa çok yakın olsa da ne yazık ki gerçek olan karaktere de yakınlaştırmıştı beni. Kişinin ilk müzik idolünün The Prince olması vahim sonuçlara gebe bir tecrübe ama bu tecrübeye bilahare değiniriz.

Bu şekilde doğmuş, bu şekilde teşvik edilmiş Batman sevgim, ilkgençliğimde daha da büyüdü. Çizgiromanları her daim sevdim ama ne Superman ve Spider Man, ne de Zagor, Mister No gibi kahramanlardı ilgimi çeken; kahramanlık eksenli çizgiromanlar arasında favorilerim Spawn ve Batman'di ki, diğer telaffuz ettiğim isimlere nazaran bu neşriyatın bulunması çok daha güçtü. Zira Türkiye'de, çok eskilerden beri oturmuş bir çizgiroman kültürü var olmasına rağmen bu kültürün temelini Zagor, Mister No, Dylan Dog, Tommiks gibi fumetti'ler oluşturmuştu. Şahsi kanaatim, fumetti'lerin süpergüç paradigmasına kıyasla daha gerçekçi ögeler ihtiva etmelerinin bu seçimin esasında büyük rol oynadığı yönünde. Hal böyle olunca her yerde bulunabilecek fumetti'lere kıyasla Spawn ya da Batman gibi çizgiromanların piyasada dört yapraklı yonca yaygınlığında olması normaldi. Aslında bu şekilde geçmiş zaman mastarıyla konuşmamak gerekiyor çünkü durum günümüzde de farklı değil; Türkiye sathında çizgiromana ulaşabileceğimiz yer sayısı bir elin parmaklarını geçmediği gibi bu mekanlardaki neşriyatın da yabancı dilde olması okul dönemindeki okurları olumsuz etkiliyor. Yine de NTV Yayınları'nın son zamanlardaki çizgiroman atağıyla bu çemberi kırabilecek güçte olduğuna inanıyorum, inanmak istiyorum. Zira o binbir güçlükle ve yüksek maliyetle ulaştığım Batman'lerin, Spawn'ların, The Sandman'lerin sadece edebi değil hayati anlamda da kattıklarını ölçmeye kalksam yeterli büyüklükte kefe bulamam.

Baktığım zaman -nasıl ki Türk milletinin DC Comics ya da Marvel yerine fumetti'yi tercih etmesinin nedenleri varsa- benim de Superman'i, Spider Man'i görmezden gelip Spawn'u ve Batman'i tercih etmemin nedenleri olduğunu daha net görüyorum. Ayrımın en esas noktası, Clark Kent ve Superman arasındaki yahut Peter Parker ve Spider Man arasındaki o süperego/alter-ego çatışmasının Batman ve Bruce Wayne özelinde hiç bir şekilde geçerli olmaması. Bruce Wayne ne ise, Batman de o. Ne Clark'ın Lois Lane gibi güç manyağı ikiyüzlü bir kadının peşinden koşmasını görürsünüz ne de Peter gibi Jonah Jameson kalantoru karşısında süklüm püklüm olmasını. Bruce Wayne olsaydı Lois Lane'i "Gözlüğümüz var diye bana köpek çekerken elin süperine neden iş oluyorsun" diye bir güzel kovalar, Jonah "Bu fotoğraf olmamış Bruce" dese objektifi ağzına monte ederdi; Lois'in, Jonah'ın, May Parker'ın yarattığı günlük sıkıntıları elin kötü adamı üzerinden çıkarayım bir güzel rahatlayayım mantığı değil, salt adalet ve salt iyilik ışığında ilerleyegelmiştir Batman. Bunu yaparken de gözümden lazer çıkartayım ama çakıl taşı karşısında dut yemiş bülbüle döneyim gibi bir yolu yordamı da yoktur. Dayağını da yer, kurşunu da yer ama "Yemek buldun koş, Kriptonit gördün kaç" gibi korkulardan ziyade, dayağın da kurşunun da üzerine gitmekten imtina etmez Batman.

Batman'i sevmemin bir nedeni daha var ki, o da Batman'in hiç bir zaman stabil bir karakter olmaması. Devamlı değişen, farklı farklı şekillerde karşımıza çıkan bir kahraman Batman. Neşriyattaki farklı eraların yanı sıra, sinema perdesinde ya da animasyonlarda da farklı farklı bir çok şekilde Batman çıktı karşımıza. Örneğin ben en çok James Robinson Batman'lerini okumayı severim, perde karşısındaki favori Batman filmim Batman Begins olsa da favori Batman'im Michael Keaton. George Clooney'nin Batman'i canlandırdığı Batman & Robin'den ikrah etmem ya da Nolan'ın yönettiği Batman serisindeki futuristik Batman kostümlerine bir türlü alışamamış olmam da, karakterin kendi içindeki fraksiyonlarını benim nezdimde geçerli kılıyor. Dolayısıyla ben tek bir karakter olarak değil, daha çok algıya açık ve bu yüzden daha zor bir karakter olarak görüyorum Batman'i. Tornadan çıkma stereotipik süperkahraman mantığından ayrı bir kahraman olması, Batman'i benim gözümde ayrı bir noktaya taşıyor.

Tüm bunların hele müzik konseptli bir blog'da yer almasının nedenini sorabilirsiniz, bayram değil seyran değil Dark Knight seni neden öptü sorusunun cevabı da merak edilecektir tabii ki. Batman aşkımın aniden alevlenmesinin sebebi, yeni çıkan Batman oyunu, Batman: Arkham Asylum.

Biliyorsunuz, daha evvel de söylemiştim, en az müzik kadar zevk aldığım bir şey oyun oynamak. Eh, bu oyun Batman gibi ruhumun en dip noktasına yerleşmiş bir karakter üzerine bina ediliyorsa bu şekilde açılıp saçılmam da doğal. Bundan hareketle daha da ileri gidip bir Batman: Arkham Asylum yazısı yazmam da kaçınılmaz. Nihayetinde, yaşamının büyük bir kısmını oyun dergisi okuyarak geçirmiş biriyim. Bu zamanlarda en büyük hayalimdi oyun dergisinde yazar olmak, en güzel oyunları ilk defa oynayan, akla hayale gelmeyecek güçlü bilgisayarlara sahip insanlar olarak görürdüm oyun dergisi yazarlarını. Eğlenerek para kazanıyorlardı ve bunu yapan azınlık arasında olmaları da onları dünyanın en mutlu insanı yapıyor olmalıydı. Tabii ki bayraktarımız GameShow'du ve GameShow'un kapatılmış olmasıyla rüyadan uyanma hali baskın geldi. Yine de içimde bir uktedir oyun yazısı yazmak, o yüzden ucundan da olsa Batman: Arkham Asylum ile ilgili ufak bir bölüm de sıkıştırabilirim bu yazının içine.

Evvela şunu söyleyeyim, ben oyunların ekseriyetine sanat eseri inceliğiyle yaklaşıyorum. Bu bir çokları için anlaması zor bir tanım farkındayım ama nasıl ki Ayasofya'nın kubbesine bakınca, Wagner dinleyince ya da edası kusursuz bir şiir okuyunca içimizde bir yangın kopuyorsa, ben de Sanitarium oynadığımda, Planescape: Torment oynadığımda, Bioshock oynadığımda aynı yangını hissediyorum. Batman: Arkham Asylum da bu oyunlardan biri, bir sanat eseri. Tüm Batman sevgimden bağımsız söylüyorum bunu.

Eidos'un Tomb Raider ile yarattığı oyun türüne geri dönüyoruz Arkham Asylum ile. Zifiri karanlık bir atmosfer taşıyan Arkham'da geçiyor oyunun tamamı; Joker'in Arkham'ı fetih planı ve kendi ordusunu yaratma hayali üzerine sıralanan bir hikaye örgüsü var oyunda. Elbette oyunun Arkham'da geçiyor olmasının en önemli artısı, Batman hikayesinde yer alan neredeyse tüm karakterlerin, özellikle de kötü adamların, oyuna bir şekilde dahil olması. Elbette Joker'in orkestra şefliğini üstlendiği bu kakofonik koroda Harley Quinn'den Scarecrow'a, hatta Clayman'e uzanan bir çok kötü adam var.

Joker'in üzerinde bilahare durmak gerekiyor. Zira Batman The Dark Knight ile Heath Ledger olağanüstü bir Joker çıkarmıştı karşımıza. Evet, Batman serisine dahil olmuş hiç bir kötü adam sırf kötülük olsun diye kötülük yapan, bir Lex Luthor ya da Dr. Octopus yüzeyselliğinde kaostan haz alan karakterler değil, trajik bir hayat hikayesinin arka planını oluşturduğu intikam ya da rahatlama tercihleriyle ön plana çıkan karakterlerdi. Fakat Ledger'ın Joker'i, bu derinliği deri altından damarlara ilerleterek bir fenomen ortaya çıkardı; kötülük yapmaya çalışan ve kötülükten, kaostan zevk alan bir karakter değildi o. Aksine, insanların içindeki kötülüğü onlara kanıtlamaya ve insanların o kötülüklerini kucaklamaları gerektiğine inanan bir anti-kahramandı. Yaptıklarının manevi birer dayanağı vardı ve bir dava güdüyordu.

Maalesef Arkham Asylum'daki Joker, Ledger'ın yarattığı Joker'e gerek maddi gerek manevi anlamda uzak bir Joker. Yine de Joker'in ortalama halinin bile olağanüstü bir derinlik barındırdığını düşünürsek, oyunu fazlasıyla eğlenceli kıldığını söyleyebiliriz yarattığı kaosun. Bunun yanı sıra, Harley Quinn'e duyduğum deruni aşkın bu oyunla daha da ileriye gittiğini söyleyebilirim. Hali hazırda bayıldığım bir karakter olan Harley'nin bu sefer sadece soytarı kıyafetiyle değil, hemşire etekli soytarı kıyafetiyle ortaya çıkmasının bu ilerlemeyle alakasını söylemek istemiyorum. Fakat ben, oyunun en iyisinin Scarecrow olduğunu ve Scarecrow'un dahil olduğu bölümlerin oyunun şahikası olduğunu düşünüyorum. Ben hayatımda hiç bir oyunda bu kadar yüksek bir gerilimin, bu kadar yoğun bir duygusallığın bu denli iyi bir şekilde yansıtıldığına şahit olmadım. Eğer Arkham Asylum bir Mona Lisa ise, Scarecrow'un dahil olduğu bölümler Mona Lisa'nın gözleri. En az Undying kadar baş döndürücü, Mc Gee's Alice kadar psikosomatik bir hal alıyor Scarecrow'un baş rol oynadığı kısımlar.

Ne yazık ki oyunun kötü yanları da var. Evvela Batman'in korkunç kaslı görünümü bence oyunun en büyük falsosu. Zira Bruce Wayne kaslı olsa da hiç bir zaman günde 15 yumurta içip hayatının yarısını fitness salonlarında geçiren adamlar kadar kaslı olmayan, bu açığını da batsuit ile kapatan bir karakterken, büklüm büklüm katlı omuzları ve Roberto Carlos'tan kalın bacak kasları fazlasıyla karikatürize, itici. Bir zamanlar Show Tv'de de yayınlanmış Adam West'in başrolde oynadığı Batman dizisindeki yengeç koşuşunu bu oyunda da görmek animasyondan iki puan kırmamıza sebep oluyor. Fakat her haliyle, muhakkak oynanması, keşfedilmesi gereken bir oyun Batman: Arkham Asylum.

İşbu yazıyla Batman hakkındaki tüm içsel dinamiğimi bir şekilde dışarıya taşırırken, blog'un şahsi yapısına uygun olması hasebiyle, Batman'in anatemasını oluşturduğu bir müzikal ürüne de yer vermek isterim yazıya nihai noktayı koymazdan evvel: Onca Batman müziği arasında, Batman'e en uygun müzik olduğunu düşündüğüm, Danny Elfman'ın Batman Returns için bestelediği Batman Returns Suite.

20090906

RamaZam Muadili İstihzalardan Muaf Haberler.
















Eylül ayı nihayet teşrif ettiler, beklenen bir çok albüm ise kapıyı tıklatmadan önce son bir kez üstlerini başlarını düzeltiyor. Bu demektir ki, bu sayfalarda bir kabarıklık gözlemlenecek kısa bir zaman içerisinde. Med-cezirin bu med halinden evvel kısa bir bülten yapayım isterim, geleneğin devamı niyetine.

- Exxasens'in yeni albümü Beyond The Universe tamamlanmış. Albüm şu an için ön-alım faslında, dağıtımların bir kaç hafta içinde gerçekleşmesi bekleniyormuş. Beyond The Universe dahilindeki dört şarkıyı buradan etüd edebiliyoruz. Polaris'ten Mira Mama'ya vurulmuş olanları hoş bir sürpriz bekliyor. Bunun yanında, Stars In The Desert'ın son bir kaç aydır dinlemeye vakıf olduğum en güzel şarkı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

- Pelican'ın yeni albümü What We All Come To Need, ekim ayı sonlarına doğru yayınlanmış olacak. Albümde Sunn O)))'dan Greg Anderson ve Isis'den Aaron Turner gibi konuk müzisyenler yer alacak. En son Pelican kaydına da ismini veren Ephemeral'ın yanı sıra grubun MySpace'inde yayınladığı son şarkı da albümle ilgili beklentileri yükseltiyor. Aaron'ın bu işteki payı nedir bilemem ama Strung Up From The Sky'daki Isis havası oldukça yoğun. Şarkıyı buradan çekebilirsiniz.

- Russian Circles da yeni albümü Geneva'yı ekim sonuna yetiştirmeye çalışıyor. Albümden sızan ilk parça Malko, grubun Enter'dan bari arttırdığı math-rock dozunun altın vuruşu. Bu kaosun albüm içinde bir bütünselliğe kavuşup kavuşamayacağı yönündeki merakımızı gidermek için albümün tamamını dinlemek gerekiyor.

- Yndi Halda'nın yeni albüm kayıtları bir iki hafta içinde bitecek imiş. Yoğurtçu yoğurdum ekşi demez ama Yndi Halda gibi beste konusunda bulutlar üstünde yirmi bin fersah irtifada bulunan bir grubun, yeni albümün şu ana kadar yaptıkları en iyi bestelerden müteşekkil olduğunu söylemesi insanı umutlandırıyor. 2006'dan bu yana sessiz kalan ve sadece dört şarkıyla kendine münhasır bir yer kazanan Yndi Halda için bir kaç ay daha sabretmek gerekebilir.

- Immanu El, Moen nam yeni albümünü kasım ayında yayınlayacak. MySpace üzerinden yayınlanan şarkılara bakılırsa, Moen huzura kaçacak.

- Ve şimdi magazin. Kıvanç Tatlıtup laboratuvarda kanser araştırması yaparken yüksek oranda uranyum ışımasına maruz kaldığı için ağzı burnu yanmış, Arap Bacı'ya benzemiş. Bunun üzerine, ilim irfan aşığı genç kızlarımız da kendilerini radyolojiye vermiş. Ülke olarak çağ atlamamıza sebep olan bu ilgiden sonra dünya dışı yaratıkların ülkemizi ziyaret etmesi ve hepimize altın plaket vermesi bekleniyor.

- Süreyya Karabulut delirdi! Şok şok şok! Kafası kesilen kızından sonra ekran karşısında güldürmeçli hareketler yapan Süreyya Karabulut hakkında detaylı haberlerimizi "VayAllah'ın delisi!" haber bantıyla birlikte vereceğiz. Hepsi, el kadar sabileri Türk-Kürt meselesi üzerine birbirine kırdırırken "Hahahah bakın büyümüş de küçülmüş veletler." manalı bıyık-altı tebessümleri atmamızdan sonra.

[Fade in- Sofya'da Dans]

Yeni güldürmeçlerle tekrar birlikte olmak ümidiyle; hisleri paylaşmak için. Mutlu akşamlar.
[Fade out- Sofya'da Dans]

20090828

Sentenced - The Cold White Light





















Dünyanın bir ucunda, bilmediğiniz bir adresteki neye benzediğini bilmediğiniz bir evde, bilmediğiniz bir masanın karşısında, nasıl gözüktüğünü nasıl koktuğunu nasıl tebessüm ettiğini bilmediğiniz bir adamın bazen bildiğiniz bazen bilmediğiniz müzikler hakkında yazdığı yazılara bilmediğiniz anıları, bilmediğiniz duyguları yedirdiğini gördünüz bu internet sitesinde. Tüm bu anonimite içinde, sanmıyorum ki sizi bunlara okumaya yönelten şeyler merak duygusundan peydahlanmıştı. Öyle zannediyorum ki, insanın kendisine benzeyeni bulma dürtüsüydü bu; bir ihtimal sizinkilere yakın bir şey benim içimde oluşmuştur ya da sizinkine benzer bir duyguyu tatmışımdır herhangi bir şarkıyı yahut albümü dinlerken ve siz de kendinizi benim aynamdan görmek istemişsinizdir. Ama bazen, o aynayı kendime dahi tutamıyorum.

Güzel gruplar, güzel şarkılar, güzel albümler vardır evet. Ama hiç bir kusuru olmayan, hiç teklemeyen, hiç bir şekilde akıcılığının önünde engel bulunmayan albümler vardır ki, onların yeri her daim ayrı olagelmiştir. Ben, bu albümlerle ilgili yazma girişimlerimin hepsinde kendime ayna tutmaya muvaffak olamadığımı fark ettim. Bunun sebebi, söz konusu albümlerin anıların ya da duyguların ötesinde oldukları, hayatımın içine kalıcı bir şekilde dahil olmaları ve farklı anılar ya da farklı duyguları tetiklemeleri. Yanisi, albümlerin kendilerinin birer anıya, duyguya evrilmeleri.

Aynı durumu, The Cold White Light için de yaşıyorum. Ruhumu ya da hafızamı kurcaladığımda, The Cold White Light ile ilintili onlarca farklı şey ortaya çıkıyor, tam anlamıyla bir temaşayla karşı karşıya kalıyorum. Hangi birini anlatabilirim, hangi biri, bir diğerinden daha fazla anlatılmaya layıktır? En iyisi, hepsini olduğu gibi bırakmak ve Sentenced'dan bahsedilecek ise adetimin dışına çıkıp derine inmemek gerekiyor. Yine de, The Cold White Light'ın şahsım için taşıdığı anlamın zerresini içimden çıkarabilirsem mutluluk duyacağım.

Çoğu kişi aslında Sentenced'ın alamet-i farikasını Frozen ya da Crimson olarak düşünür. Bencileyin, Sentenced bu söz konusu albümlerle devamlı irtifa kazanmış olmasına rağmen, The Cold White Light'ta varabileceği en yüksek noktaya vakıf olmuştur. Ki bunu salt müzikal sebeplerle değerlendirmemek gerekir. Sentenced, hali hazırda müzikleri kadar ve hatta kanımca müziklerinden çok sözleriyle, bahsettikleriyle dinleyiciyi nefessiz bırakmaya muvaffak olmuştu. Fakat The Cold White Light, istisnasız her şarkısında ölümü mihrakına alıyordu. Ve Poe'nun kendine sorduğu soru ve bulduğu yanıt, aynı zamanda The Cold White Light'ın neden diğer Sentenced albümlerine kıyasla daha nadide olduğu bilmecesini çözüyordu: "Tüm melankoli konuları içinde, insanın tüm evrensel anlayışına göre en melankolik olan hangisiydi? Cevap açıktı: Ölüm. Peki bu melankoli konularının en şiirsel olduğu hali neydi? Elbette güzelliğin ölümle müttefik olduğu hali." Albümün bu dünyadan göçüp gitmiş bir eski sevgiliye adanması kuşkusuz ki bu edimi daha gerçekçi kılıyordu.

Ama sadece ölümldeğil, pişmanlık ve suçluluğun personalaşması üzerine yazılmış Guilt And Regret ya da "tek" olma hissiyatı üzerine bina edilmiş, müzik tarihinin kanımca en lezzetli aşk balladlarından olan You Are The One gibi birden fazla konuya dokunan bir hava hakimdi The Cold White Light'a. Bu şarkılar içinde, Aika Multaa Muistot'u ayrı bir yere koymak gerekir; ismi "Hatıraları Gömecek Zaman" manasına gelen bu şarkı, normalde zamanla birlikte elekten geçtikçe arda kalan güzel hatıraları değil, kötü hatıraları ihtiva edip güzel hatıraları unutmak üzerine yazılmıştır ki, sanıyorum bir şarkının daha güzel bir tetiği olamaz. Lakin, sadece sözlerdeki doygunluk ya da grubun müzikal hakimiyeti değil, videolar da bu albümün sivriliğini arttırmıştır. Albümle birlikte gelen Killing Me Killing You videosunun yanı sıra, No One There için hazırlanan video da ölümün ve güzelliğin içiçe geçtiği bir başka fazı yansıtıyordu;



Şubat ayında evinde ölü bulunan Miika Tenkula'nın bu albümden hemen sonra kendini içkiye vurduğu, grubun bu albümden sonra dağılmaya karar verdiği düşünülürse, albümün manevi değeri gözümüzde büyüyor elbette. Sentenced, The Funeral Album ile tabutun kapağını son kez açıp jübile yapmışsa da, The Cold White Light grubun yapabileceğinin en fazlasıydı. Ölümün eleğinden geçtikten sonra muteber olan geriye zerre büyüklüğünde bir şey bırakabilmek idiyse eğer, benim eleğimde Sentenced The Cold White Light'ı bırakmıştı.


Sanatçı: Sentenced
Albüm: The Cold White Light

Şarkı listesi:
1- Konevitsan Kirkonkellot
2- Cross My Heart And Hope To Die
3- Brief Is The Light
4- Neverlasting
5- Aika Multaa Muistot
6- Excuse Me While I Kill Myself
7- Blood & Tears
8- You Are The One
9- Guilt And Regret
10- The Luxury Of A Grave
11- No One There

DOWNLOAD.

20090823

İbne Basın, Bunu Da Yazın.

















Yalanlar birer karadeliktir; en ufağı bile zamanla tüm evreni içine çekecek, her şeyi hiçliğe çevirecek kadar güçlüdür. Binayı yıkmak için çekilen tek bir tuğladır yalan, okyanusu boşaltan tek bir deliktir. İnsanı öldüren tek bir kağıt kesiğidir. Ve yalanın daha da kötü, daha da karanlık bir fazı var ki, o da insanın kendisine yalan söylemesidir, kendisini kandırmasıdır.

Ünlü düşünür Gregor Haus'un da dediği gibi, herkes yalan söyler. Bunda bilinmedik, beklenmedik bir şey yok. Şahsi menfaatler onurunuzun üzerinde olabilir, menfi kaybı değil manevi kaybı göze alabilirsiniz. Ama insanın kendisine yalan söylemesi, akıl alır bir şey değil. Aksi halini, yani insanın kendisine karşı dürüst olmasını, samimiyet ile tanımlıyoruz.

Tam da bu zamanlarda, samimiyetin dibe vurduğu bir dönemdeyiz; samimiyetsizliğin ayı ve güneşi aynı hizaya geldiği için etraf şimdi daha karanlık. 10 yıldır sürekli yaşamakta olduğumuz ve her 17 ağustos tarihinde tecelli eden deprem samimiyetsizliğini bu sene ramazan samimiyetsizliği takip etti. Üstelik, her yıl daha da bir artıyor yaşadığımız samimiyetsizliğin dozajı; bağışıklık kazandıkça daha fazlasını talep ediyor ve daha fazla müptela oluyoruz buna.

Daha önce de yazmıştım, altı aydır her haber bülteninde, her gazete sayfasında tanık olduğumuz korkunç bir cinayet var. Ve ne yazık ki bu cinayetin katili, maktulünün akrabaları birer figür haline geldiler, biz ise cinayeti bir trajedya ya da acıklı bir film olarak izliyoruz. Katilin yakalanmasını vicdanımız için istiyor değiliz; bir Türk filmi gibi şekillenmiş zengin oğlan-fakir kız aşkını, bir gerilim filmi gibi işlenmiş bir cinayeti, bir polisiyle film gibi planlanmış kaçışı takip etmekten başka bir şey yapmıyoruz ve katilin yakalanması adalete olan inancımızı ya da toplumsal vicdanımızı değil, sadece "mutlu son" istencimizi doyuracak. Zira adaletin vuku bulmasını umursamadığımızı, devlete duyulan güvenin doğruluğunu sorgulamadığımızı ispatlayacak Uğur Kaymaz gibi onlarca örnek var. Gel gör ki, bu yaşanan filmin "gerçekçiliği" ve yönetmenin interaktiviteyi işin içine katmasıyla birlikte, yüzlerce farklı internet mecrasında bu senaryoya dahil olan ve zorunlu duyarlılığını gösterip kendine yalan söyleyen on binlerce insan sayabiliriz.

En sonunda meselenin gelip dayandığı nokta bu duyarsızlık. Ama bu, üç tane berbat film yönetince televizyona çıkıp toplumsal tespit yapma hakkını kazanan cahil yönetmenin cümle içinde kullandığı duyarsızlık değil, hissizlik değil. Suratına atılan tokadı hissetmemek ayrı bir şey olabilir ama bu tokadı görmezden gelmenin adı samimiyetsizliktir, insanın kendisine yalan söylemesidir. Ve bu kadar görmezden gelinen tokadın ardından, herkesin üzerinde "görmezden gelinemeyecek bir tokat" olarak ortak kanaate vardığı tokada zoraki bir ah etmek bugün verilen tüm tepkilerimizin özeti.

Tam on yıldır "kutladığımız" 17 ağustos tarihi üzerine verilen tepkiler de aynı tezgahtan çıkma. Bu depremden bir buçuk yıl önce Adana'da yaşanan deprem üzerine yapılan haberler bir kaç gün sürmüş, ardından bir diğer zoraki duyarlılık gündemine, Kerim Tekin'in vefatına geçilmişti. Tam 210 kişinin öldüğü bu depremin etkisi, 210 tane fanı olmayan bir şarkıcının efsaneleştirilme sürecinden daha az ilgi görmüş olacak ki aradan geçen bu kadar yıldan sonra ölüm yıldönümünde tek bir şarkıyla her televizyon kanalında anılan bu rahmetli şarkıcımızın yanında 210 kişinin esamesi okunmamaktadır. Halbuki bu 210 kişinin kolları vücutlarından ayrılmış, kafatasları duvarların altında çatlayarak kulaklarından beyin parçaları akmış, apartman demirleri henüz bir kaç saat evvel yedikleri lezzetli yemeklerin öğütüldüğü midelerini delerek bu yemeklerin etrafa saçılmasına sebebiyet vermişti.

Bunların aynısı 17 ağustos tarihinde de yaşandı. Asla gerçeğe kavuşamayacak bir umutla kurtarılmayı bekleyen Metin en sonunda oynatabildiği tek yer olan başını sağa sola vura vura kendini öldürdü. Satın almak için onca borcun altına girip uğruna aç kalmayı göze aldığı duvardan duvara dolap Nihal'in üzerine düşerek bütün kemiklerini kırdı, Nihal belki dakikalarca yaşadığı acıyı hissetti, birazdan öleceğini biliyordu ve bir türlü ölemedikçe yaşadığı acı katmerleniyordu. Yıkılan apartmanın altındaki fırın sabaha ekmek yetiştirme telaşıyla alev alev yanıyordu ve artık ekmek tepsilerini değil enkazı ısıtmaya başlamıştı ki Ali bu kor gibi enkazın üzerinde kızararak öldü, tavanın üzerinde pişen bir sucuk gibi. Yanyana yatan Tolga ve Lale kim bilir hangi düşün içindeydiler kiriş tam boyunlarının üzerine düşüp kafalarını gövdelerinden ayırdıklarında.

Bunları bilseydiniz, her 17 ağustosta "İstanbul depreme hazır mı?" sorusuyla ilgilenir miydiniz? Her 17 ağustosta ağlatılmak için ekrana çıkarılan ve zifiri karanlık dehlizlerde cehennemin ta kendisini yaşayan insanlara "Peki neler hissettiniz?" diye sorabilir miydiniz? Tüm bunların birer film olduğu, birer masal gibi anlatıldığı ve bir filme ya da masala verilen ah tepkisi kadar ve sadece bu kadar bir tepkiye müstahak oldukları gerçeğini kabul edebilir miydiniz?

Baudrillard eğer bugün yaşasaydı twitter'ına "BeNi BiR TeK SeN aNLaDıN, SeNDe YaLNıŞ aNLaDıN!" yazardı, çünkü Körfez Savaşı'nın hiç var olmadığını, televizyonda gördüğümüz şeylerin bir filmden ibaret olduğunu söylediğinde herkes onu komplo teorisyeni bir manyak olarak görmüştü. Halbuki o, orada savaşan askerlerin, kopan kolların, patlayan kafaların, parçalanan topukların değil ekranda kayan izli mermilerin savaşın yüzünü yansıttığını ve bnun olsa olsa bir film olabileceğini anlatmaya çalışıyordu. Ve ama hayır, bu medyanın suçu değildi, Baudrillard'ın yanlışı buydu. Bu, sessiz yığınların suçuydu. Çünkü sessiz yığınlar, tokatı görmezden gelmediklerinde yaşayacakları acının farkındaydılar, bunu kaldıramazlardı, dayanamazlardı ve dayanmayacakları için rahatlarını bozmaları gerekirdi.

Eğer bugün Münevver Karabulut'un başının kesilirken neler hissettiğini, o suratın kana bulandığında nasıl bir hale geldiğini düşünürsek vicdanımızı twitter'a yapılan yorumlarla rahata kavuşturamazdık. Eğer bugün 17 ağustosta hayatını kaybetmiş onbinlerce insanın zamanında sevdiklerini sarmalayan kopmuş kollarını, öpmeye doyulamayacak alınlarının parçalanmasını, altın sarısı saçlarının kana bulanmasını düşünürsek Facebook'taki bir status update'le bunun ağırlığının altından kalkamazdık. Gidip sorumluların yakasına yapışmamız, ses tellerimiz kopana kadar bağırmamız, etrafı tarumar etmemiz gerekirdi. Ya da hiç bir şey değiştireyeceğimizi düşünüp sessizce hüngür hüngür ağlardık. Ama hepsi samimi olurdu, kendimize yalan söylemezdik, yapmak zorunda olduğumuz bir şeyi yaparmış gibi, bir angaryayı yerine getirirmiş gibi, bulaşık yıkarmış gibi üzülmezdik, üzülür görünmezdik.

Üstelik bu görünürlüğün, bu duyarlılık maskesinin çok da çabuk çöpe atılmayacağı bir zamandayız. Ramazanla birlikte o maske suratımızda yatıya kalıyor. Reklamlarda güleryüzle iftar yapan bir aile görüyoruz, şirin evine konuk olduğumuz Hatice Hanım bu akşam işten gelen kocasına hazırladığı iftarlığı gösteriyor bize, yumuşak sesli bir mütedeyyin dürüst olmanın ehemmiyeti üzerine bir mesel anlatıyor. Ve o güleryüzle iftar yapan aile beş aydır kirasını ödeyemiyor, muhtemelen bu sene ısınmak için bin dereden su getirecekler. Hatice Hanım, komşusu Figen'in aldığı yeni koltuklar üzerinden iftardan sonra eşine sünepe herif diyecek. Yumuşak sesli mütedeyyin amca reklam arasında sudan bir sebeple kameraman asistanın annesine sinkaf edecek. Ve bu ülkede bir gecede 41 kişi öldürülüyor, her yıl yüzlerce masum kıza tecavüz ediliyor, işe girerken sigortadan muaf olmak zorunda olduğunu aksi takdirde işe kabul edilmeyeceğini söyleyen patronlar bir aydan sonra köpek gibi çalışan işçisine tek kuruş vermeden kapıyı gösterdikten sonra köpeğine premium mamalar alıyor ama nedense bu ay içinde bir rüya ülkesindeyiz, hepimiz huzur içinde yaşıyoruz, huzura kavuşmak isteyen müminler oruçlu ağızlarını her açtıklarında misk-i amber kokusu yayılıyor etrafa, her kelimeleri öylesine arı, öylesine temiz ki.

Biz tam da böyle kendimizi kandırmaya, kendimize yalan söylemeye, bu karadelikte kaybolmaya devam ediyoruz. Tam da böyle konuşurken susuyoruz, duyarken duymazdan geliyoruz. Tam da böyle yalan söylüyoruz.

20090809

Hildur Gudnadóttir - Without Sinking





















Hayatımda ilk kez "seni seviyorum" cümlesini telaffuz ettiğimde dokuz yaşındaydım. Nedense bu, kendine "büyükler" diyen diğer insanlar için gülünç bir şeydi, amcaya pipi gösterme ritüeli yahut "bizim oğlan çok güzel Süleyman Demirel taklidi yapar" minvalinde bir durumdan fazlası değildi. Büyükler nâm güruhun oy birliğiyle aldığı karara göre, dokuz yaşındaki bir çocuğun sevmesi namümkündü, herhangi bir gerekçesi yoktu bu kararın, temyiz yolu da kapalıydı.

Gel gör ki, dokuz yaşında olmasına rağmen hayatının yarısından fazlasını tek başına geçiren, evde neredeyse tek başına yaşayan, yemek yapıp bulaşık yıkayabilen, yani kendi kendine yeten bir çocuktum. Eh, o yaşta elinizde keman gibi manen ağır bir enstrümanın yükü altındayken ve İntizar'dan Nasıl Geçti Habersiz'den nemalanmışken ve hayatını yalnız idame ettiriyorken, bir çocuğun duygularıyla yüzleşmeye başlaması, sevgiyi keşfetmesi çok da anormal bir durum gibi gelmiyor bana. Aradan geçen onca yıl sonra, o günkü duygularımı tarttığım vakit, hakikaten de yaşadığım hissin sevgi ya da aşk diye adlandırılmasında hiç bir sorun görmüyorum. Hayatı boyunca cinsel dürtüleri ya da zoraki birliktelikleri aşk, sevgi diye adlandıran bir Büyükler mercii için bunun ayırdına varmanın imkansızlığı da ortada.

İlk kez "seni seviyorum" dediğimde karşılık aldığımı hatırlıyorum. Sevmenin ve sevilmenin bu tip bir yaşta tecrübe edilmesi, yaşadığım -sadece duygusal değil- tüm insani ilişkilerde bana çok büyük faydası dokunmuş, olgunluk kazandırmış bir artıydı. Eğer ki sahilde el ele yürüyüp birlikte Ataol Behramoğlu okumak, derste devamlı olarak gözgöze olup tebessüm alışverişinde bulunmanın adı ilişkiyse, yaşadığımızın adı ilişkiydi ve o ilişkinin bana esas olarak kattığı şey, erken yaştaki ilişki olgunluğu değil, "seni seviyorum" deme adabıydı.

Dokuz yaşın getirdiği nasıl bir duygu ve düşünce birlikteliği, "seni seviyorum" demeyi ağacın dallarını budamaya, söylenmesi elzem olan ve fakat sık yapıldığında da ağacı çıplaklaştıracak bir istiare yaratabilir, bugün bile anlayamadığım bir şey bu fakat söyleyenini sevmeme ve söylediğini unutmamama şaşmamak lazım. Bu istiarenin kafamda yarattığı imtinalı kullanım zorunluluğundan hareketle olsa gerek, her daim duygusal yoğunluğun ulaşılabilecek en uç noktada olduğu anlarda çıktı ağzımdan bu mühim cümle. Ve fark ettim ki, cinsel haz ile yaşanan boşalmaya benzer bir durum hakim oluyor insan metabolizmasına; içinde yükseldiğini hissettiğin duygular, kimyanı etkiler hale geliyor, bir şekilde bu içsel devinimi dışa yansıtma zorunluluğu taşıyorsun. Magmanın kabarıp patlaması gibi bir şey bu ve ağlarken akıttığımız gözyaşları, gülerken attığımız kahkaha, canımız yandığında dilimizden süzülen ahûvahtan farksız. Yani meselenin en basit boyutunda, canı yanan bir adamın ses telleri vasıtasıyla bu hissi yaşaması ya da üzgün birinin gözyaşı bezeleri harekete geçiyorsa, tüm bunların hiç bir açıklaması yoksa, tüm bunlar hiç bir açıklamayı taşımadıkları için saçma sapanlarsa ve bir o kadar da korkunç ölçüde doğallarsa, sevginin vücudu titrettiği, kimyamızı bozduğu o anlarda "seni seviyorum" demek de o kadar doğaldı.

Şimdi ben buraya nereden ve neden geldim? Neden seni seviyorum demeyi, Macaulay Culkin'in başrolünde oynadığı çocuklar için bir romantik-komedi filminden hallice olan ilk aşk hikayem üzerinden anlattım?

Şu yüzden; bazen, bazı müziklerle tanış olduğumda, içimde "seni seviyorum" deme zarureti yaşadığım o anlardaki gibi bir kimyasal reaksiyon oluşuyor, içimde evvela hissedilir bir boşluk peydahlanıyor, sonra yavaş yavaş o boşluk doluyor, dolduktan sonra taşmaya başlıyor ve hücrelere, damarlara, sinir uçlarına, tüm vücuda sirayet ediyor. O andan itibaren yaşanan durum neticesinde bir şey yapma zorunluluğu hasıl oluyor, tıpkı "seni seviyorum" diyip anlık bir boşalma yaşamak gibi, ağlamanın verdiği ya da acı çekerken vah etmenin getirdiği o rahatlama gibi. İstemsiz bir şekilde elimle masaya vurarak bir patlama sesi yaratmayı bekliyorum, kalbim karadelik gibi içeri burkulmaya başlarken de bir şeyler demek istiyorum.

Hildur Gudnadóttir'i ilk dinlediğimde işte tam da bu anlattığım ruh halini yaşadım -teşekkür ederim Bora-. Çellist Gudnadóttir'in kendi bestelerinden müteşekkil ve enstrüman namına sadece yaylıların yer aldığı Without Sinking albümü, Gudnadóttir'in kendi adıyla çıkardığı ilk albüm olmasına rağmen, bir kaç notayla ilk bakışta insanı kalbinden vurmayı, kimyasını bozmayı beceriyor. Elbette çellonun kendine özgü tınısı ve ihtiva ettiği müzikal ağırlık, aklımıza Esmerine'i getiriyor. Ne var ki, Esmerine bestelerinden daha melodik ve daha sakin, daha duyguları hedefleyen bir yapısı var Gudnadóttir şarkılarının.

İsminden kolayca anlayabileceğimiz üzere İzlanda menşeili olan hanımefendinin daha evvelden içlerinde múm, Pan-Sonic gibi grupların da yer aldığı bir çok kişiyle ortak çalışmaları mevcut. Elbette aklımıza bir Ólafur Arnalds denkleşmesi geliyor, ama Gudnadóttir'in tek başına yaptıkları da kıymeti ziyadesiyle hak ediyor.

İzlanda'nın kendini ve birbirlerini tekrar eden gruplara yaptığı ev sahipliğinin ardından farklı bir yapıya bürünmesi ve bu yapının bir öncekinden daha sade ama daha nadide olması sevindirici bir durum. Uzun zamandır, göbek bağı birlikte kesilmiş gibi duran İzlanda menşeili gruplar yorucu olmaya başlamıştı, bu yeni dalganın yarattığı değişim ve yeniden yapılanma bizim "abi İzlanda çok güzel yaaaa"cılara da ulaşır mı, en büyük merakım bu.


Sanatçı: Hildur Gudnadóttir
Albüm: Without Sinking

Şarkı listesi:
1- Elevation
2- Overcast
3- Erupting Lİght
4- Circular
5- Ascent
6- Opaque
7- Aether
8- Whiten
9- Into Warmer Air
10- Unviled

DOWNLOAD.

20090805

MØN - MØN





















Hiç çok yakınınızda bomba patladı mı? Ya da bir anda her şeyin yerle bir olduğuna şahit oldunuz mu? Böyle anlarda sanki zamanın durduğunu hissedersiniz; sanki yaşam, his, ışık, ses, koku o patlama anında öylesine yükseğe çıkmıştır ki, ardından her şeyin varlığı önemsiz bir hale bürünür. Bomboş bir sessizlik, ışıksızlık, hissizlik, tam anlamıyla bir hiçlik hakim olur havaya ve takriben bir saniye süren bu zifiri boşluğun ardından infilakın etkileri ortaya çıkar; insanlar inler, toz parçaları havada uçuşur, ışık gözleri delen bir yapıya bürünür, koku çekilmez hale gelir.

Benim herhangi bir konu hakkında kalem oynatma sürecim de buna benziyor. Bir haber okuduğumda, bir fotoğraf gördüğümde, bir film izlediğimde, bir şarkı dinlediğimde, yolda bir berduşun feri sönmüş gözleriyle karşılaştığımda, minibüste giderken bulutlar nazar-ı dikkatimi celb ettiğinde bu infilakı yaşıyorum ben. Öyle gürültülü, öyle kuvvetli bir infilak ki bu, ardından kendimi toparlayamıyorum. Organlarım, hücrelerim, duygularım, fikirlerim karman çorman oluyor. Bir sükûnet hakim oluyor içime. Ardından ise hepsi birlikte hücum etmeye başlıyor, yerli yerine oturmaya çalışıyor. Dağılan her şey bir harfe, bir kelimeye dönüşüyor ve Tetris-vari bir sırayla diziliyor. Yazıların tümünün oluşma hikayesi budur.

Ve lakin, bazen bu durum geçerliliğini kaybedebiliyor. Ekseriyetle yastığa kafamı gömdüğüm anlarda hücum eden anılardan, düşüncelerden, yorumlardan müteşekkil kelime sıraları, her ne kadar o ana göre kusursuz bir yapı taşıyor olsalar da, üşengeçlikten midir yoksa uykunun hükmünün daha fazla olmasından mıdır bilinmez, bir sonraki zamana erteleniyor. Erteleniyor da, o dizilen şeylerin düzeni bir daha arandığında tamamen bozulmuş, yok olmuş oluyor. Dağılmış bir inci kolyenin parçalarını toplamanın getirdiği o bunaltıcı baskının da zihne sirayet etmesiyle iş iyice karmaşık bir hale geliyor. Tabii bu infilakın peşi sıra yazılmayan bir yazının, söylenmeyen sözün hükmü olmadığından, sonradan üzerine eğilmek, incileri toplayıp tekrar bir sıraya dizmek işin masumiyetini, doğallığını bozuyor. Böylesi istemediğim, samimi bulmadığım, zorlama bir şey. Zorlama şeyleri sevmiyorum, saf bulmuyorum. Bu şekilde silinip gitmiş kaç tane hazır yazı, hazır masal, hazır mektup vardı, inanın bilmiyorum.

Bu silinip giden yazılardan bir tanesi de MØN'a aitti. Uzunca bir zamandır arşivimin ve müzik çalarımın gediklilerinden olan MØN için bir yazı kurguladığımı hatta albümlerini Rapidshare'e yüklediğimi hatırlıyorum. Fakat hatırlamadığım bir nedenden ötürü yazının hava olup uçması, su olup akmasıyla birlikte yazının varlığını ete kemiğe büründürmek, yaşamış olduğum acı-tatlı bir olayın vesilesiyle bugüne kısmet imiş.

Genellikle enstrümana ağırlık veren müziklerle haşır neşir olmanın en kötü yanı sanırım bu; akla takılan bir şarkıyı, ufak bir melodiyi hatırlamak için hiç bir somut verinin mevcut olmaması. Dolayısıyla ufak bir melodinin peşinden gözü kapalı bir şekilde koşma zorunluluğu. Haddinden fazla müzik dinleyen ve zihninin haddinden fazla bir kısmını bu tip şeylere ayıran biri olarak, çok sık karşılaştığım bir durum bu. Neyse ki peşinden koşarken de, hafızamı kendime kanıtlama hırsıyla yanıp tutuştuğum, acı ihtiva eden bir oyun olarak algılıyorum bunu. Ama zihnime böyle paslı inşaat çivisi gibi saplanan melodilerin peşinden koşup yakaladığımda ve o çiviyi yerinden söküp çıkardığımda, çivinin pasından olsa gerek, o infilak anı tekrar yaşanabiliyor. Şimdi olduğu gibi.

MØN, Fransız bir grup. Fransızlar, post-rock denegelen janr konusunda ketumlar. Az ama tesiri kuvvetli gruplar çıkıyor Fransa coğrafyasından, M83 gibi, Dont Look Back gibi. MØN da en az bu saydığım gruplar kadar ehemmiyetli ve yarattığı infilak da en az bu gruplar kadar kuvvetli.

Yedi kişiden müteşekkil MØN, kendini bir gruptan ziyade bir orkestra olarak nitelendiriyor. Yaylıların oynadığı rol bakımından da, sahiden orkestral bir hava taşıdıkları söylenebilir. Herhangi bir dile bağlı kalmayan ama bunu da yaparken Hopelandic gibi zırvaların sâyesine saklanmayan sakin bir vokale, sert ve sivri yaylılar eşlik ediyor. Grubun şarkılarının alışılageldik dur-kalklı post-rock şemasından çok farklı bir yerde olduğunu söylemek gerek bu tanımın üzerine, zira bilhassa yaylıların melodik yapısıyla insanın içine usulca sokulmayı ve en doğru yerde infilak ederek en fazla hasarı vermeyi beceriyorlar.

Maalesef kendi adını taşıyan bu albümlerini 2006 yılında yayınlamış olmasına rağmen uzunca bir süre sessiz kalmış bir grup MØN. Ve fakat, internet sitelerinde söylediklerine göre, yazın tamamını stüdyoda geçirmeye ve yeni bir albüm ortaya çıkarmaya kararlılar. Her halükarda, işbu albüm de kendi başına bir çok boyutu, bir çok cevheri ihtiva eden bir yapıya sahip. Öyle ki, hiç beklenmedik bir anda kafaya bir çivi gibi saplanabiliyor. Benim kendi kafamdan taze çıkardığım bu çiviyi size sunuyorum, meraklısı için yeterli büyüklük ve sivrilikte olan bu çiviye gözünüz gibi bakacağınıza, yeri geldiğinde de gözünüze saplayacağınıza inancım tam.


Sanatçı: MØN
Albüm: MØN

Şarkı listesi:
1- Ni
2- Try
3- Fimm
4- C.
5- Shannon
6- SMZ
7- Ti

DOWNLOAD.