20101121

Subheim - No Land Called Home




















Bu yazıyı dün yazacakken dolunay hasebiyle bugüne erteledim, anneannemin ördüğü hırkayı giydim, sevgilimin avcumun içine tıkıştırdığı yüzüğü taktım, yazı yazıyorum. Yaptığım önemli bir şey değil ya, olduğundan daha anlamlıymış gibi hissetmek işime geldiğinden tüm bu ufak parçalarla anlam kırıntıları yaratıyorum. Hepimiz yapıyoruz bunu, yaptığımız her şeyde işte; yazılarını sadece daktiloda yazan yazardan, tekmeliklerine uğurlu numarasını kazıyan futbolcuya, gitarına sticker yapıştıran müzisyene, sınavda uğurlu kalemini kullanan öğrenciye kadar. Şimdi düşünün; o tekmelikler olmasaydı, o sticker'lar yapıştırılmasaydı, uğurlu kalemler yerine kırtasiyeden aldığımız alelade kalemleri kullansaydık, daktiloların ağırbaşlı müziği sadece baş ağrısı yaratsaydı şu dünyada yaşamanın ne zevki olurdu? Tüm bu kişiselleştirdiğimiz ufak tefek şeylerle, yaptığımız her işe anlam katmakla kalmıyoruz, o eylemi de kişiselleştiriyoruz, bizselleştiriyoruz.

İnsanoğlu mânaya ihtiyaç duyuyor; çevresini, yaptıklarını kişiselleştirmek istiyor, olduğundan daha büyük olarak algılamak istiyor. Hayatlarımızın amacını sorgulamaya vakıf olduğumuz için lanetliyiz bununla. Bu yüzden en başından beri, ilk günden beri ateşe, toprağa, semaya, denize olduğundan daha farklı yaklaşmaya çalışıyoruz. Ritüeller, ibadetler hep bu yüzden var; hep bu yüzden omuzlarımıza dokunmak bizi rahatlatıyor, günün belli saatlerinde aç kalmak, haftanın belli bir günü çalışmamak, ellerimizi kavuşturup dilek tutmak, dizlerimizi kırıp yere alnımızı yapıştırmak.

Bunu bu şekilde düşündüğüm, yani mâna arayışı içinde öznel bir ritüel oluşturan kişiyi yahut topluluğu tahlil ettiğim zaman, çok ama çok ufak bir an için o kişilerin ruhlarını hissetmeye vakıf olabiliyorum. Kendim olma tecrübesinin yanı sıra, kendini bir haça çivileten adam ya da bir yıl boyunca ağaç kovuğundan çıkmayan adam olma tecrübesini de yaşayabiliyorum ki bu teferruatlı hissiyatın içinde de ben mâna buluyorum.

Mânaya yönelik tüm bu lakırtıdan sonra, maddeye yönelik etmem gereken bir kaç kelam var. Bu albümle ilgili yapılan eleştirilerin ekseriyeti, Subheim'dan böyle bir müzik beklenmediği yönündeydi. Nihayetinde albümden bir kaç ay önce sızıveren Streets'in de beklentileri şekillendirmede payı olduğunu söyleyebilirim. Bir çok kişinin hayal kırıklığı yaşadığını hatta albümü zorlama, bayağı bulduklarını okudum. Bu yönde yorum yapan herkesin ortak derdi vokaller ve Subheim'daki bu değişimin sevilmediği fikrindeler.

Benim bu konudaki tavrım belli: Sevdiğini düşündüğün bir şeyi, değişiminden sonra sevmekten vaz geçiyorsan eğer, hissettiğinin adının sevgi değil alışkanlık olduğunu anlaman gerekiyor. Bu alışkanlıkların boyunduruğundan kurtulup değişimi takdir etmek gerekiyor. Eğer ki bu değişimler şu ya da bu gerekçe için alınan zorlama kararlar ile girişilen zorlama değişimler değilse, yani içsel devinimlerin ürünüyse burada bir tırtılın bir kelebeğe dönüşmesi kadar büyülü bir durumdan söz edebiliriz.

Subheim'ın yeni albümü No Land Called Home'da bulduğum mânanın çok katmanlı olmasının en büyük sebebi de yukarıda anlattığım husus aslında. Zira albümü ilk dinlediğim andan itibaren, dünya üzerindeki çoğu topluluğa ait kültürel ritüellerin konu alındığı fikrine saplanmış vaziyetteyim. Her şarkının kendine münhasır bir ruh halinin, diğerlerinden ayrılan çok sivri köşelerinin olması bunda en büyük etken tabii ki. Bir şarkıda voodoo kabilelerinin tamtamları, bir şarkıda arabesk ud tınıları, bir başkasında keltik ilahiler derken devr-i alem yapmış bir arının balı gibi yumuşak ve gökkuşağı kadar renkli bir tad çıkıyor ortaya, hem de bu renklerin altı mat bir karalıkla çizilmiş oluyor. Bu çıkarımda yalnız olmadığımı düşününce daha da tuhaf hissediyorum kendimi.

No Land Called Home'daki tüm bu müzikal çeşitlilik, farklı kültürlerin, farklı ritüellerin özünü çalmasıyla birlikte ortaya konunca ve tüm de bunun üstüne kendi özünü de değiştirmek isteyen bir müzisyenin gayreti de söz konusu olunca, Subheim hem müzik çalarımızdaki hem de ruhumuzdaki yerini pekiştirmiş oluyor. Subheim için konuşmak gerekirse, Approach gibi bir albüme benzer bir albüm çıkartıp, yaptığı şeyi devam ettirip kuyuya daldırdığı kovadan daha fazla su çekmek yerine yeni bir kuyu açıp oranın suyunun tadına bakma cesareti beni heyecanlandırıyor. Şu haliyle "bundan sonra nasıl güzel şarkılar yapar"dan, "bundan sonra nasıl bir tad yaratır" merakı içindeyim Subheim özelinde.


Sanatçı: Subheim
Albüm: No Land Called Home

Şarkı listesi:
1- Dusk
2- Streets
3- When Time Relieves
4- December
5- Between Fear And Love
6- The Veil
7- Conspiracies
8- The Cold Hearted Sea
9- Dunes
10- The Ravage Below
11- At The Edge Of The World


DOWNLOAD.

20101022

Alamet-i Kıyamet.































Dışarı çıkarken printer'ın içinden kaptığım bir kaç A4 kağıt var elimde, bir de yıllardır kullana kullana bitiremediğim pilot kalemim. Bir şeyler karalıyorum ama aslında bu kağıtlara yazmak istemiyorum. Ufak, deri kaplı, lastiği gevşek olmayan bir Moleskine'e yazmak istiyorum şu an. Bu arzum beni öfkelendiriyor, neden ne yazdığımı önemsemiyorum, yazdıklarımın nereye varacağını düşünmüyorum da bir Moleskine'e yazmak istiyorum? Bunun üstüne düşünmeye başlıyorum, bunun beni bir yere götüreceği aşikar.

Moleskine kendini tanıtırken Picasso'nun, Hemingway'in, Van Gogh'un not defteri olduğunun altını çiziyor. Hatta bunu özellikle vurgulayıp ürününü neredeyse tamamen bu konsept üzerine oturtuyor. İyi yazarların, iyi çizerlerin onu kullanıyor olmasına atıf yapılıyor. Bu aslında doğru bir bilgi değil, çünkü adı anılan bu isimlerin kullandıkları moleskine sadece bir "not defteri çeşidi", bu defter çeşidinin markalaşması ve moleskine'in Moleskine olması 1997 yılına, yani bu isimlerin kemiklerinden defter sayfası yapılabilecek kadar sonrasına tekabül ediyor. Ancak Moleskine markası, müşterilerine şunu sunuyor: Bir Moleskine aldığınızda sadece bir not defteri satın almıyorsunuz, bir tarih satın alıyorsunuz. Bu yüzden herhangi bir not defterinden farklı bir ürün ortaya çıkıyor, ürünün fonksiyonu geri planda kalıyor. Mesele, "üzerine yazılacak bir kağıt bulmak"tan "kağıdın üstüne yazılacak yazı bulma"ya evriliyor. Bu noktada, ticari sistemin en basit birimi olan müşteri ve sistemin kendisi olan kapitalizm arasında duygusal bir bağ hasıl oluyor. Günümüzün kapitalizmi insanlara rahatlık, mutluluk ve farklılık deneyimi vaad ediyor.

Orwell'ın 1984'ünü düşünüyorum: Komünist sistem en tepedekinden en alttakine, büyük bir paranoya aşılıyor ve bu paranoyak temel üzerinde yükseliyor. İnsanların sisteme bağlılığı için korku şart. Leviathan'ın en vahşi, en acımasız hali söz konusu; her an pençeyi yiyebilirsin, o yüzden sistem dışına çıkmamalısın düşüncesi herkese hakim. Bu kurgusal evrenden komünizm denemesini yaşamış Rusya'ya, Çin'e, Küba'ya baktığımda da aynı gerçeği görüyorum. Komünizmin orak-çekici bile korkutucu.

Buna karşılık, kapitalizmin yüzü her zaman gülüyor. Komünizm tek tip üniformayla, bir koro halinde şarkı söylerken kapitalizm Elvis'i çıkartıyor. İnsanlar rahat ve mutlu, renkli bir rüyanın içindeler. Bahçeli evleri var ve baba çimleri sularken anne televizyon karşısında kahvesini yudumluyor. Ama bu görüntünün arka planında, o evin mortgage'ını ödemek için grev yapamayan, kendi haklarını savunamayan ve o evde oturmaya devam etmek için her seferinde daha fazla çalışmak zorunda olan bir baba var. En az diğeri kadar vahşi olmasına rağmen verdiği mesajlarla, söyledikleriyle bizi daha rahat ettiren bir yapı bu. İşini umarsızca, göstere göstere yapan Tecavüzcü Coşkun yerine gülümsemesiyle, takım elbisesiyle güvenimizi kazanan ve sonra da bize ikram ettiği ilaçlı içkiyle işini gören Nuri Alço gibi. Bu bana vampirleri hatırlatıyor; Dracula kendi kölesi Renfield'a kanından ikram eder, artık ne bir insan ne de bir vampir olan, arada kalan Renfield Dracula'ya sevgiyle, isteyerek itaat eder.

Hatırlayın, iki sene evvel kapitalist sistem çöküş aşamasındayken, banka kredileri geri ödenmemiş ve hiç var olmayan dijital paralarla yüz milyarca dolarlık alış-veriş yapılmışken, sistemin büyükleri sürekli olarak şu mesajı verdiler: Satın almaya devam edin, her şey yoluna girecek. Kapitalizm, ölüm aşamasındayken bile her zaman yaptığını yaparak, umut vererek, rahatlatarak, bir rüya satarak kendisini hayata döndürmeyi başardı.

Baktığımız zaman, insanların bir anda uçmuş milyarlarca doları, üçe katlanmış borçları söz konusuyken özellikle bazı ürünlerin satışında nasıl bir patlama olduğunu görebiliyoruz. Apple'ın net karı 2007 yılında 3.5 milyar dolarken, finansal krizin ortaya çıkmaya başladığı 2008'de 4.8 milyar dolar, krizin yıkıcı bir hal aldığı 2009'da ise 5.7 milyar dolara ulaşıyor. Hiç şüphesiz ki Apple bu rahatlık ticaretini çok iyi beceriyor. Batmakta olan bir firmanın bir anda dünya devi şirketler arasına girmesine olanak veren de bu durum zaten. Devamlı küçülen bir şirket, farklı yüzüyle ortaya çıkan iMac'ten sonra bir anda büyümeye başlıyor. Herhangi bir ürün olmaktan çıkıp, farklılığı tanımlayan, bir deneyim vaad eden ürünlerle Apple muadillerinin üstüne çıkma başarısını yakalıyor. Ardından da bu politikayı çok vahşice, ama bir o kadar da akıllıca bir biçimde devam ettiriyor.

iPhone 4'ü ele alalım. iPhone 3gs ile arasında minimal farklar olan bu telefon, sadece yarattığı "yeni" duygusuyla, yarattığı alım trendiyle, fiyat farkı göz edilmeksizin tercih edilen bir ürün haline gelebiliyor. Bu pahalı bir telefon, pahalı olması müşteriye kazandırdığı kimliğe büyük bir artı aslında, bu yüzden pahalı olması müşteri için bir kayıptan ziyade, bir kazancı işaret ediyor. Ancak hedef kitlenin alım güçlüğü yaşaması, reel açıdan büyük bir sorun yaratabilir. Bunun için telefon ekseriyetle taksit taksit satılıyor. Ancak bu "kolaylık" da müşterilerin rahatsızlık yaşamasına neden olmakta; kendi kimliğini tanımlamak için bir telefona ihtiyaç duyacak kadar şuursuz biri, aynı kimliği başkasında görünce kendi farklılığına zeval gelmesinden ürküyor, telefonun "ayağa düştüğünü" iddia ediyor. Oysa o telefonu kendisi de taksitle alıyor ve telefon görüşmelerini Beyaz Saray'la ya da Lordlar Kamarası'yla yapmıyor. Telefonu yurtdışından alan biri kendi "emsalsizliği"ne rekabet yaratacağı için telefonun Türkiye'de de satılması halinde sinirinden kuduracağını söyleyebiliyor.

Bu geçen sene satılan ve kelimenin gerçek anlamıyla "ayağa düşen" UGG botları için de geçerli. Aslında görünüş itibariyle hiç de önemli bir şey vaad etmeyen, ama pahalılığıyla bir statü sembolu haline gelen bu botlar, sadece ve sadece bu sebeple tercih edilip yaygınlaşınca bu sefer kimliksel değerini kaybediyor ve eleştiri nesnesi haline geliyor. Birbirinden farklı onlarca platformlarda bu konu üzerine geçen sene konuşulanları ve insanların tepkilerinin nasıl zamanla değşitiğini hatırlayın.

Slavoj Zizek günümüz tüketimine, benzer bir açıyla yaklaşıyor ve Starbucks örneğini veriyor: Bir Starbucks mağazasına girdiğimizde aldığımız şey sadece bir kahve değil, farkında olsak da olmasak da, bir kahve kültürü satın alıyoruz. Kahvenin nasıl içileceğine, tadına nasıl bakılacağına dair verilen ücretsiz kurslar, tek bir kahve aldıktan sonra başka hiç bir ücret ödemeden saatlerce oturabilme özgürlüğü, ücretsiz olarak kullanılbilecek internet, evimizdekinden daha rahat mobilyalar. Zizek tüm bunların aslında ücretsiz olmadığını, kahveye verdiğimiz ücretle bunların hepsini aldığımızı söylüyor. Bakış açımızı değiştirirsek, Starbucks'ın bir kahve mağazası değil, rahatça oturabildiğimiz, bir şeyler öğrendiğimiz, internete girebildiğimiz bir mekan olduğunu, içeri girmek için herhangi bir kahveye değil, kapıdaki görevliden aldığımız bilete para verdiğimizi düşünün. Zizek kapitalizmin günümüzdeki formuna "kültürel kapitalizm" adını veriyor. Ama ben bunun çok geniş bir perspektif olduğunu düşünüyorum.

Tüm bu ufak detayların hakimiyet oluşturduğu tüketim stratejisi, bana American Psycho'daki kartvizit sahnesini anımsatıyor. Kartvizitlerin hepsi birbirinin tıpatıp aynısıdır; aynı tasarım, aynı renk, aynı boyutlar. Ancak üç kişinin ufak detaylar ışığında kartvizitlerini, yani kimliklerini, tarttıklarını ve bunu yaparken bir statü yarışı içine girdiklerini izleriz. Ben de bu kimlik gereksiniminin, kültürel deneyimden daha fazla ön plana çıktığını düşünüyorum. Starbucks deneyiminden, Starbucks'ın sunduğu kültürel atmosferden çok, daha temel boyutta Starbucks'a gidebilen biri olma hakkını satın alıyoruz aslında. O yüzden ben post-modernist "kültürel kapitalizm"in yerini "kimlik kapitalizmi"ne bıraktığını düşünüyorum.

Çünkü post-modernist yaklaşım, kültürel kapitalizm kavramını tanımlarken ortak kültürleri zorunlu kılıyor. Lokalizasyonu, gettolaşmayı temel alan bir "think globally, act locally" düşüncesi, ister istemez toplumsal bir bağ oluşturuyor. Çünkü bu liberalist ekonomi farklı mamüller üretmek için farklı kümelenmelere ihtiyaç duyuyor. Bu gettolaşma politikasının yarattığı kümeler, ufak bir kıvılcımla komünel bir yapı haline gelebiliyor ve bu sistemin çıkarlarına aykırı hareket edebiliyor; özellikle geride bıraktığımız yıllarda Avrupa'da çıkan getto isyanlarına bakarsak da bu yavaş yavaş bir tehlike arz etmeye başlıyor. Bu yüzden temel birim ufaltılıyor, birey ön plana çıkıyor ve hedef müşteri tanımlaması için kimlik üretimi zaruri hale geliyor. Özetle sana "yeni bir sen" satılıyor. Bir telefon değil, bir bot değil, bir kahve değil, "daha iyi, daha seçkin, daha güzel, daha gözde bir sen" satın alıyorsun.

Ben artık bu çağın modernlik-sonrası olduğunu değil, kıyamet-öncesi olduğunu düşünüyorum. Yani post-modernizmin yerini pre-apokalizme bıraktığı kanısındayım. Kavramların, markaların, ürünlerin bireysellikle başlayan ve yayıldıkça büyüyen formu bana dinsel semantikteki kıyamet konseptini anımsatıyor. Din seni daha iyi bir sen haline getirme vaadinde bulunuyor: Öğütlerimi dinle, kurallarıma uy, yasaklarımı dikkate al ve sonuçta daha iyi biri haline gel. Ancak unutma, bu kurallar silsilesine uymazsan, kötü biri olursun ve kıyamette de cezalandırılırsın. İşte bu yapı içerisinde değerlendirdiğimiz zaman, kıyametin gelişine olan bireysel inanç doğrultusunda, sadece kendimizi ve akibetimizi düşünürken toplumsal bir histerinin kıvılcımını çakmamız söz konusu olabiliyor. Herhangi bir olayı kıyamet alameti olarak değerlendirdiğimizi ve toplumla bu değerlendirmeyi paylaştığımızı düşünelim; toplumdaki bireylerin her birinin yavaş yavaş bu kıyamet alametine inanması, kıyamet fikrinin toplumsal bazda panik yaratması ve topyekün bir histerinin oluşması, alametler gerçek olmasa da kıyametin kopması anlamına gelecektir. Yani kendi kıyametimizi kendimiz yarattığımız gibi, kendi tüketimsel değerlerimizi yani iPhone'un statü kazandıran, Macbook'un nerdleştiren, Holga'nın hipsterlaştıran yapılarını yine kendimiz üretiyor ve bu değerlere toplumsal yaygınlık kazandırıyoruz. Bu yüzden bu kimlik kapitalizminin, kıyamet öncülü bir çağ oluşturduğu fikrindeyim.

İnternetin, bu kimlik zorunluluğu için eşsiz bir ortam olduğunu ve bu pre-apokaliptik çağın en önemli birimi olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde "gerçek hayat" içerisinde, sokakta, gittiğimiz kafede, alış-veriş yaptığımız pazarda kendi kimliğimizin manifestasyonunu yapmamız mümkün değil, yapsak da bunun sınırları bir hayli kısıtlı. Oysa internette kimliğimizi rahatça sergileyebiliyor, hatta algıyı kendimiz yaratabilme şansına sahip olduğumuzdan kimliğimizi şekillendirebiliyoruz. Evli biri, bekar kimliği yaratarak karşı cinsi daha kolay elde edebiliyor örneğin, yahut görsel kimliğimizi tanımlamak için kullandığımız fotoğraflarda açıları, ışıkları istediğimiz gibi kullanabiliyoruz. Rahatsız olduğumuz özellikleri geri planda tutup, övündüğümüz meziyetlerimizi cilalayabiliyoruz.

Burada "bir şey olmak" değil, "bir şey görünmek" çok daha fazla önem taşıyan bir menkıbe haline geliyor. Kitap okumam önemli değil, ama kitap okur gözükmem önemli, insanların beni "kitap okuyan adam" olarak tanımlaması esas gaye halini almış durumda. Bu şartlar içinde insanların bunu bilip bilmeme zorunluluğundan çok, bunun manifestasyonu öne çıkıyor. Yani bilinmesi gerekmeyen, çoğu zaman önem taşımayan bir çok kimlik parçası bombardıman halinde saçılabiliyor. Bilhassa cinsellikle ilgili bu tutum beni çok şaşırtıyor. Bu kadar kişisel bir yapının, bir kimlik tanımı halinde sunulmasını algılamakta zorlanıyorum. Son zamanlarda özellikle tumblr, friendfeed gibi platformlarda ekseriyetle kadınların cinsellik temalı söylemleri, çektikleri fotoğraflar ve bunun gibi kimlik tanımını oluşturacak parçaların bir garabet haline geldiği fikrindeyim. Bu temanın özellikle kadınlar tarafından bir kimlik belirteçi olarak kullanılmasının arkasında elbette gerçek hayatın içinde, kadınların cinselliklerini bastırmak zorunda bırakılmaları yatıyor. Gerçekte "hafif meşrep kadın" damgası yememek ya da bu damganın sonuçlarına katlanmak zorunda kalmamak için cinsel kimliğini bastıran kadınların çoğu, internet üzerinden çok yoğun ve artık sıkıcı hale gelen bir ısrarla cinsel kimliklerini kanıtlama gayreti içine girebiliyorlar.

Bu aşamada, bilhassa tumblr'ın sansüre karşı tutumu sayesinde rahatça paylaşılabilen pornografik fotoğrafları değerlendirmek icab ediyor. En başta, herhangi bir çiftin cinsellik deneyiminden kesitler olarak sunulan bu amatör pornografinin zamanla trend halini almasıyla birlikte "yakalanan an" paradigması "o anı oluşturmak için sevişmek" haline dönüşüyor. Bu durum bir simülasyon haline geliyor ve hem eylemin, hem ortaya çıkan şeyin saflığını, samimiyetini tartışılabilir bir hale getiriyor. Yani bir porno film izlerken, sevişen insanların bu işi para için yaptığı kabulü ile hareket ediyor ve bu gözlerle izliyoruz. Oysa anlattığım durumda, yani sadece o anı oluşturmak ve sonra da bunu paylaşarak kimlik geliştirmek düşüncesinde, ciddi bir "miş gibilik" var. Sonuç olarak zevk almayan ama zevk almadığı halde devamlı sevişen, çünkü sevişmeyi bir haz meselesi olarak değerlendirmekten çok, "devamlı sevişen kişi" kimliği oluşturmak için kullanan bir insanın trajedisi ortaya çıkıyor. Kendi yarattığı bu kimliği doldurmak için fasit daire haline gelen bir cinsel yaşamın içinde yer alan bu kişinin trajedisi sadece özel hayatını ilgilendiren bir kavram olmaktan çıkıp, o yarattığı kimliği bizimle paylaşma zorunluluğu haline gelince biz de bu trajedinin içine çekiliyoruz. Daha da önemlisi yaygınlaşan bu trajedinin apokaliptik bir hezeyan yaratıyor olması.

Bu "miş gibilik" hali aslında en yoğun Facebook'ta hissediliyor. İnsanların paylaştıkları videolar, çektikleri fotoğraflar, söyledikleri sözler en açık haliyle bir kanıtlama projesi. Bir şeyi yapma halinden çok, "bir şeyi yaparken fotoğrafım çekilsin ve insanlar da bunu görsün" dürtüsü artık belirginleşen ve daha da acısı çok yaygınlaşan, sıradanlaşan, kanıksanan bir hale geldi. Özellikle aile üyelerimizin bu husustaki tutumlarından bahsetmeyi zorunlu görüyorum. Zira bundan 4-5 sene önce biz oyun oynarken gelip bilgisayarın fişini çeken, bilgisayar aracılığıyla yaptığımız her şeyi aşağılayan ve bilgisayarı bir "ödev yapma", "bak o bir site yapmış milyon dolarlar kazanmış" köşe-dönmeciliği şeklinde algılayan, bu yüzden bizi devamlı olarak hor gören çoğu insanın şimdi zamanlarının hatrı sayılır bir kısmını Facebook'ta anlamsız oyunlar oynayarak, grup üyelikleri yollayarak, birbirinden sıkıcı videolar paylaşarak harcaması manidar.

Bir kaç ay evvel, babamı ziyaret ettiğimde kendisinin Facebook kullanma deneyimine şahit olma talihsizliğini yaşadım. Babam, Google'da "Mevlana özlü sözü" aratıyor -tabii bunu yaparken ne yazık ki tırnak işareti kullanmıyor- ve karşısına çıkan herhangi bir aforizmayı paylaşıyordu. İşin garibi, insanların bu tefekkür gerektiren özdeyişleri saniyeler içerisinde tartıp beğenmeleriydi. Duygusal ve kimyasal bir reaksiyonun, bir click ile "beğeni" olarak temsil edilmesinin kanıksanması bir yana, daha da ilginç örnekler gördüğümü söyleyebilirim. Hashtag'lere yani tema belirleyici etiketlere izin veren friendfeed'de, insanların gerçekten tepki yaratan konularda tepkilerini bile "#tepki" olarak göstermesi sahiden durumun vahim bir hale geldiğine inandırıyor beni. Burada çok büyük bir kolaycılık var. Bir konuya tepkiliyim ve bu tepkiyi o ya da bu şekilde göstermekten, bu tepkiyi açığa vurmaktansa sadece "#tepki" yazıyor ve tepki vermiş olmanın rahatlığını hissedebiliyorum. Bu kadar kolay ve bu kadar basit. Üstelik böyle hızlı bir işlem içerisinde, bir konuya verebileceğim tepki zamanını beş konuya sadece "#tepki" yazarak verebilir ve tepkisel kimliğimin ufkunu genişletebilirim.

Burada düşüncenin değil, düşünme halinin ön plana çıktığını vurgulamak gerekiyor. Mevlana ve aforizma hususuna değinmişken es geçmek olmaz; Elif Şafak'ın Mevlevilik'i sıkıştırarak, ufaltarak, daha kolay yutulabilir hale getirerek yayımlaması ve filozofyayı plaj kitabı haline getirmesi, ardından da zaten sıkıştırdığı, ufalttığı şeyi daha da sıkıştırıp, sadece önemli paragrafların olduğu bir kitabı tekrar yayımlaması, yaşamın her dalına sirayet etmiş tüketim açlığını ortaya koymuyor mu? Benzer bir yol haritasından Twitter'da faydalanıyoruz. Sanmıyorum ki hiç bir ülkedeki Twitter kullanıcılarının Twitter tanımı "aforizma yaratılan ve paylaşılan yer" olsun. Burada da zaten aforizmanın içeriğinden çok, kaç kişinin ilgisini çekebileceği konsepti öne çıkıyor.

Bu eylemin içeriğine değil, eylemin ismine odaklı söylemin en fazla sıkıntı yarattığı mecra politik platform. Son zamanlarda bu kavramı en açık hale getiren şey, Obama'nın yaptığı sosyal reformlara Amerikan halkının büyük çoğunluğunun karşı çıkması. Buradaki argüman aslında çok acı ve çok korkunç: "Biz akıllıyız, biz fırsatları değerlendirdik, biz para kazandık ama diğerleri bunu beceremediker, başarılı olamadılar. O yüzden bizimle aynı yardımı görmemeliler, bizimle aynı şekilde değerlendirilmemeliler." şeklinde bir karşıtlık var Obama'nın sosyal reformlarına. Yıllarca komünizm korkusuyla yaşayan Amerikan halkı, burada rekabetin belirleyici faktör olduğu konusunda bir ezbere sahip. Ama herkesin para kazanması, başarılı olması mümkün değil. İşte burada Hobbes'un insan doğasına ilişkin tespitleri ortaya çıkıyor: İnsanın doğası gereği savaşan, çatışan, ekmeğini diğerinin elinden çalan/zorla alan, vahşi ve acımasız hali övgüleniyor. İşin garip tarafı, sosyal reformlara karşı çıkan kesimin büyük çoğunluğunun dar gelirli olması ve sosyal reformlara ihtiyaç duyması. Ancak "komünizm karşıtlığı" kimliğinden vazgeçmek, sosyal haklardan vazgeçmekten daha zor bir hale geliyor. Politikadaki tüm bu hızlı kabul, bu kapsülleştirilmiş, özdeyişlerle ya da sloganlarla özetlenmiş düşünce yapıları, insanla beslenen canavar için kemikleri ayıklamak ve löp insan eti koymaktan başka bir işe yaramıyor. Bu kabul hali kadar, Zeitgeist gibi belgeseller, Michael Moore filmleri, akılda kalıcı nakaratlar üreten protest müzisyenler de aynı amaca hizmet ediyorlar; hepsi basit ve kısa. Böylece "Zeitgeist destekçisi" kimliğinin yanına "Michael Moore hayranı" kimliğini eklememiz sadece bir kaç saat sürüyor. İdeolojileri düşünecek, tartacak, enine boyuna inceleyecek olsaydık günlerimizi hatta haftalarımızı harcamamız gerekecekti.

Türkiyedeki politik yapı da büyük ölçüde aynı düzlemde. Biz de kavgalardan, sloganlardan, Recep Bey'lerden medet umuyor ve politik yargılarımızı bunlara göre şekillendiriyoruz. Burada kimliklerimizi belirleyen faktörleri daha eskilerde bulmamız da mümkün: Cumhuriyet gazetesi taşımayı, yeşil parka giymeyi bir "solcu kimliği" haline getirirken, hilal şeklinde bıyık bırakmayı bir "ülkücü kimliği" olarak kabul ediyoruz.

Geniş çerçevede, politik kimlik açısından değerlendirdiğimizde iki farklı cepheye yamanmaya çalışan ve bu şekilde kendinden daha büyük, daha güçlü bir toplumsal kimliğe sığınmak amacı güden bir genel tutum söz konusu. Neredeyse otomatik bir şekilde bir taraf Yılmaz Özdil makaleleri paylaşırken, beri taraf yine aynı otomatiklik ile Yılmaz Özdil'in her cümlede bir satır atlamasının sıkıcı latifesini belki milyonuncu defa yapıyor. İki tarafın da ısrarlı tekrarları aslında kimliklerini pekiştirme amacından başka bir şeye hizmet etmiyor. Nihayetinde iki taraf da, kendi toplumsal kimliklerine körü körüne bağlı kalmaya çalışıyor ve yaptıklarını katiyyen sorgulamıyorlar. Bir tarafın kimliği Mustafa Kemal'i kayıtsız şartsız övmeye programlıyken, karşıt topluluğun kimliliği kayıtsız şartsız yerme üstüne inşa ediliyor.

Bu toplumsal kimliğe sığınma ve ona körü körüne bağlı olma dürtüsü sadece politik konularda değil, diğer toplumsal konularda da karşımıza çıkıyor. Misalen, bir kaç hafta evvel bir kediyi tekmeleyerek öldüren kişiye yönelik tepkinin neredeyse apokaliptik bir histeri halini alması, kulaktan kulağa yayıldıkça daha çok kabul gören, dahil olma zorunluluğu daha çok artan bir norm raddesine gelmesinden bahsedebiliriz. Herhangi bir birey olarak tepki vermediğimiz ve her yerde rastladığımız hayvanlara yönelik şiddete bu kadar yoğun ve bu kadar birbirinin aynı tepkiler vermemizin tek sebebi, kendimizden daha büyük ve daha güçlü olan topluluğa giriş kartımızı çıkarmaktan başka bir şey değil. Binlerce insanın aynı şeyi söylemesi, ama sadece söylemesinin başka hiç bir açıklaması yok. İşin kilit noktası, insanların bu simülasyon tepkilerle kendi içlerini rahatlatması ve iyi bir şey yapma huzuruyla itfa haline gark olması.

Toplumsal kimlik meselesi üzerinde biraz daha ilerlediğimizde müziğeçarpıyoruz. Şu çok açık bir sorun ki müzikal yorumlarımızın çoğu, birbiriyle benzerlik gösteriyor. Bu benzer yorumları yapan insanlar, benzer kimlik prototiplerinden faydalanıyor; benzer kıyafetler, benzer saçlar, benzer eşyalar hatta yenilen içilen şeylerde bile bir benzerlik söz konusu. Yazının başında, liberal ekonominin gettolaşmaya zorladığını anlatmıştım. Belirli janr kalıpları aslında mahallenin başı ve sonu gibi. Şöyle bir örnek verelim:

Osmanlı toplumunda gettolaşma yönetsel bazda büyük bir önem arz ediyor. Tarih kitaplarımızda anlatılan o "farklı din ve farklı kültürlerin barış içinde yaşaması" hikayesi aslında koca bir yanılgı. Çünkü devlet politikası, sadece aynı dindeki ve aynı kültürdeki insanların birlikte yaşamasına izin veriyor. Yani Rumlar Rum Mahallesi'nde, Museviler Musevi Mahallesi'nde yaşıyor. Kıptiler kendi alanlarının dışına çıkmıyor, Müslümanlar Rum Mahallesi'ne gitmezken, Rumlar da Müslümanların yaşadığı mahallelere girip çıkmıyor. Kimin ne olduğu anlaşılsın diye de herkes bir giyim-kuşam koduna uymak zorundaydı. Yani sokakta gördüğünüz birinin ayakkabı renklerine bakarak dini inancını, kuşağına bakarak hangi mesleği icra etmekte olduğunu öğrenebilirdiniz.

İşte buna benzer gettolaşmanın, kümeleşmenin en belirgin hali müzikte ortaya çıkmıştı. Siyah tshirt ve asker botu giyenler bir bara, oduncu gömleği ve chelsea botu giyenler bir başka bara. Tüm bu kümeleşme için de müziğin kümeleşmesi zorunluydu. Bugün markete gittiğimizde aynı meyvenin farklı farklı onlarca çeşidini buluyoruz. Görünürde çok büyük bir değişiklik yok ama fiyatlar arasında, paketler arasında gözle görülür değişiklikler var. Mesela salata için ayrı, yemek için ayrı domates var. Organik domates ve çeri domates. Sonra yeşil domates. Hal böyle olunca markete giderken "domates almayı" değil, "çeri domatesi" almayı düşünüyoruz. Benzer bir durumu da müzik mağazasına girdiğimizde ya da iTunes'a girdiğimizde yaşıyoruz. Mesele nasıl domates yemek değil de çeri domates yemek haline geldiyse, müzik mağazasında da müzik dinlemek değil janr dinlemek üzerine yoğunlaşmamız söz konusu. Artık müzik paylaşılan mecraların, radyoların, barların hatta kişisel boyutta size müzik tavsiye eden arkadaşınızın size "müzik" değil "janr" dinlettiğini, tavsiye ettiğini görüyoruz.

Bunu yaparken aslında aradığımızın ve bulduğumuzun niteliği önemini kaybediyor. Ortaya estetik boyutunu kaybetmiş, beğenileri uyuşturan ve sadece bir isimden, bir tanımdan ibaret hale gelen bir şey çıkıyor ve bunu dinliyorsun. Aslında dinlemiyorsun da, içindeki özü aramıyorsun, , kulak kabartıyorsun, sadece duyuyorsun. Çünkü bu estetik problemi artık değerini kaybetmiş, yerini bir tanım problemi haline bırakmıştır. Dolayısıyla estetik önemini kaybetmiştir. İşte bu yüzden çoğu zaman, dinlediğin müziği sevmek ya da konserine gittiğin grubu beğenmek önem arz etmiyor. Bir kimlik sahibi olmak için o müziği dinliyor, konserdeki topluluğun arasına dahil olmak için o konsere gidiyorsun. Kullandığın aksesuarla, giydiğin t-shirt'le, saç şeklinle, konuştuğun dille bir kimlik yaratırken müziği sadece o kimliğin bir başka satırı olarak değerlendirmenin sonucudur bu. Şunu kendinize sorun ve cevabınızı verin: Gittiğiniz konserler, dinlediğiniz şarkılar içinde, müziğe katlanamıyor olmanıza rağmen dinleme zorunluluğu yaşadığınız halde, dinlediğinizi sevmediğiniz halde neden dinlemeye devam ettiniz, neden sevmek zorunda hissettiniz, neden sever gözüktünüz?

Buradan şuna geliyorum. Nasıl ki evrensel pazarda artık gettolaşma, kümeleşme önemini kaybediyor ve yerini "daha iyi bir sen" pazarlamaya bırakıyorsa, müzikal pazarda da benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Bu yeni dönemde, artık herkesin kolayca "müzik" olarak tanımlanan şeyler yaratabildikleri, bunları da rahatça paylaşabildikleri bir kişisellik hakim. Bu tıpkı bir iPhone satın almanın, Starbucks'tan kahveyle çıkmanın kişiye kattığı "iPhone kullanan, Starbucks içen insan" belirteçi gibi, kişinin kimliğine "müzisyen" olma deneyimi sunuyor. Ucu hududu olmayan janr tanımlarıyla istediğimiz gibi içine girebileceğimiz experimental, indie, post-rock, ambient kalıpları ve bu kalıpların içini ufak sample'larla doldurup kolayca müzisyen olabilme deneyimi bir yana, Guitar Hero gibi simülasyon bir müzisyenlik deneyimi sunan oyunlar da bu kimlik kapitalizminden faydalanıyor.

Kendi kimliğimize, kendi doğamıza yenik düşmeye başladığımızı hissediyorum. Kendime bir soru soruyorum.
Şimdi Facebook'undan Mevlana özlü sözleri paylaşan, dinlemeden Türk Sanat Musikisi videoları gönderen, katıldığı gruplarla politik bir topluluğa üye olma deneyimi yaşayan babam salondan "Kapat o bilgisayarı da işe yarar bir şey yap!" diye bağırırken de aynı sorunun cevabını arıyordum:

İnsan doğasını ne değiştirebilir?

20101013

The Black Heart Procession - Blood Bunny/Black Rabbit




















Şu dünyadaki istisnasız herkesin, diğer şeylerden üstün tuttuğu, kalabalıktan ayrı bir noktaya koyduğu değerler var; en sevdiğimiz pantolon, en sevdiğimiz kalem, en sevdiğimiz bardak, en sevdiğimiz yazar, en sevdiğimiz film, en sevdiğimiz grup diye adlandırıyoruz, sevgiyle ilgili bir paranteze alıyoruz. Nedenini niçinini sorgulamıyorum -sorgulayamıyorum aslında- ama her halükarda bu en sevilen şeyler, var oluş amacından çok daha fazlasını sunuyorlar insana. En sevdiğin kupadan çay içerken, o kupayı çay içmek için kullanmış olmuyorsun, filhakika çayı o kupaya koyabilmek için içiyorsun. En sevdiğin filmi izlerken ya da en sevdiğin yazarı okurken, işin kurgusunu ya da edebi değerini değil, sadece sana verilen hazzını değerlendiriyorsun. Film izlemiyorsun ama "o film"i izliyorsun, kitap okumuyorsun ama "o yazar"ı okuyorsun; çikolatayı dilin üstünde döndüre döndüre eritmek gibi. Dört dörtlük bir ritüel haline geliyor her şey ve kendini olabileceğin en huzurlu, en güvenli yerdeymiş gibi, evindeymiş gibi hissediyorsun. Bir insanın değer dünyasının genişlemesiyle huzur sığasının genişlemesi arasındaki doğrudan ilişki de buna bağlı aslında.

Şahsen, konu sanat olunca "en sevdiğim" parantezini kullanmakta zorlanıyorum ben. Burada bir sevgi skalası belirleyebilmek, bunu bareme vurmak mantıksız geldiğinden belki. Ama elbette herkes gibi, benim de ayrı noktaya koyduğum, müstesnai bir şekilde değerlendirdiğim yönetmenler, yazarlar, müzisyenler var. Şüphesiz ki The Black Heart Procession en büyük istisna olma özelliğini taşıyor benim nezdimde. 27 mayıs günü İstanbul'da, Ghetto'nun freskli, yüksek tavanlarının altında arz-ı endam ettiklerinde, bir tahta testeresi ve bir keman yayının işkence iniltisiyle başlayan müzik içime süzülmeye başladığında bu gerçeği çok daha iyi anladım. O konserden sonra bir şeyler söylemeye, bir şeyler yazmaya çalıştıysam da tek kelime edemedim hissimin tarifini mümkün kılmak için.

Ancak şu var ki, bu tarifi zor durumdan, o ritüel haline gelen deneyimden bahsetmek bir gereklilik haline gelebiliyor. Bunun bir benzeri durumu, insanların devamlı sevgililerinden ve yatak odası hikayelerinden bahsetmesinde görebiliriz. Anlattıkça kendine hatırlattığın ve tekrar yaşadığın bir noktada değerlendiriyoruz çünkü bu ritüelleri. Bu yüzden mezkur konserden yahut Six'ten bahsetmemiş olmak benim için bir noktada kötü bir şey.

Neyse ki The Black Heart Procession, ep'leriyle dünyaları titretebilen bir grup da, çikolatamı ağzımın içinde defalarca döndürmeme olanak tanıyor. Blood Bunny/Black Rabbit içinde üç yeni şarkı ve remix'ler barındıran bir mini-albüm. Yeni şarkılardan bir tanesi, Devotion, Six'in kaldığı yerden devam ediyor. Six, distopik bir dünyada müzik yapan iki müzisyenin elinden çıkmış gibiydi ve sahiden de buram buram Nick Cave kokuyordu; benzer yorumlar Devotion için de yapılabilir. Geri kalan diğer iki şarkıdan Blank Page ve The Orchid, özlenen tipik The Black Heart Procession şarkıları ki The Orchid fena halde Three'den fırlamış izlenimi veriyor. Daha önce de söylediğim gibi, The Black Heart Procession ep'ler konusunda gerçekten kalbimize nişan alan ve attığını da vuran bir grup. A Truth Quietly Told, A Boy With No Tongue, The Hideaway, Voiture En Rouge gözlerden uzak, gizli fakat fevkalade güzel ep şarkılarıydı The Black Heart Procession'ın. Bu ep'de de sanırım bu payeye The Orchid layık olacak.

Blood Bunny/Black Rabbit'in geri kalanı Six'teki şarkıların remix'lerinden ibaret. Mr Tube Suicide'dan Silence'ı, Heaven & Hell'den Heaven Below'u çıkarmış. Reggae'nin dedelerinden Lee Perry'nin ise Freeze'i hangi şarkıdan çıkardığını bilmiyorum, ama neresinden çıkardığını ne yazık ki biliyorum. Bu şarkıyı dinlememiş olmayı, içindeki The Black Heart Procession ismini görmemiş olmayı dilesem de, tesisatlı arabasıyla piyasa yapacak Türk gençlerinin artık arabalarında The Black Heart Procession dinleyebilme ihtimalleri beni mutlu ediyor.

Drugs, Blood Bunny/Black Rabbit'te iki farklı remixi bulunan bir şarkı. Jamuel Saxon'ın trip-hop vari remixi her ne kadar güzel olsa da, Eluvium'un remixi üzerine ayrı bir paragraf ayırmak elzem. Eluvium hali hazırda rüşdünü ispat etmiş, müzikal yeteneği ortada olan bir sanatçı. Yaptığı şarkıların kıymetini bir tarafa koyarsak, gerek Balmorhea için gerek Four Tet için yaptığı remix'lerle bu konuda da üstün bir konumda olduğunu söyleyebilmek mümkün. Ancak böyle ortalamanın üstü bir şarkıyı harika bir hale getirmek gerçekten büyük bir deha gerektiriyor.

Son tahlilde, her ne kadar Freeze gibi saçma sapan bir kayıt barındırsa da, The Black Heart Procession'ı özleyenler için biçilmiş kaftan Blood Bunny/Black Rabbit. Üstelik kubbe solarken, yağmurlar artarken tam da zamanında yetişiyor imdada, tatlı krizine girmiş biri için yepyeni bir kutu çikolata gibi. Lakin hiç bir şey olmasa, The Black Heart Procession özlenmese, merak edilmese bile sadece Eluvium remixi için bile dinlenilmesi zaruri.


Sanatçı: The Black Heart Procession
Albüm: Blood Bunny/Black Rabbit

Şarkı listesi:
1- Blank Page
2- The Orchid
3- Silence (Remix by Mr Tube)
4- Devotion
5- Freeze (Remix by Lee Perry)
6- Heaven Below (Remix by Mr Tube)
7- Drugs (Remix by Eluvium)
8- Drugs (Remix by Jamuel Saxon)

DOWNLOAD.

20101007

Korhan Futacı ve Kara Orkestra - Korhan Futacı ve Kara Orkestra




















Geçmişte yazdıklarımı okuduğum zaman, geçmişte yaptıklarımı veyahut söylediklerimi hatırladığım zaman kendimi bir hıyar gibi hissediyorum. Normal bir durumda bu hissin utanç ya da hüzün yaratması beklenebilir, oysa benim hissettiğim tadın içinde zafer var. Kendimi eleştirebilmem, kendimi bir hıyar olarak tanımlayabilmem bana Geçmişteki Ben'i yendiğimi gösteriyor, daha iyi olduğumu, daha fazla olduğumu. Bunun adı pişmanlık ve ben pişman olmaya bayılıyorum. Ama genel bakışta, biz insanlar, her nedense, kendi ürettiğimiz duygular ve kendi tanımladığımız kelimeler olmalarına rağmen, pişmanlık ile suçluluğu karıştırıyor ve pişman olmaktan kaçınıyoruz. Filmlerin, kitapların özenle yaratılan rol modeli karakterleri hayatlarında asla pişman olmadıklarını söylerken onlara öykünüyor ve onların repliklerini tekrarlıyoruz, üstelik bu tekrarı yaparken bir buzdolabının son teknolojiyle geliştirilen özelliğini müşteriye anlatmaya çalışan satış temsilcisine benzeyen bir böbürlenme ifadesi oluyor yüzümüzde: "Biliyor musun, ben hiç pişman olmadım!"

Eğer bir insan hayatında hiç pişmanlık duygusu yaşamadığını söylüyorsa, iki seçenekten bahsedebiliriz.
a- Bu insan yalan söylüyordur.
b- Bu insan hayatı boyunca hep aynı insan olarak kalmış, yerinde saymıştır.

Cevap kağıdında ne yazarsa yazsın, pişman olmama halinin ne kadar hazin olduğu ortada. Bu yüzden pişmanlığı kucaklamak ve pişman olmaktan bıkmamak gerekiyor. Örneğin ben, bu yazının henüz ilk paragrafında bu kadar fazla aynı kelimeyi tekrar ettiğim için bir kaç ay sonra büyük bir pişmanlık hissedeceğim ve kendi kendime hıyar diyeceğim.

Bunu sık sık yapıyorum. Rastgele yazdığım bir hikayeyi açıp daha ne kadar zayıf olabilirdi diye düşünüyorum, yahut bu blogdaki herhangi bir yazıyı tekrar okuyup vay hıyar diye mırıldanıyorum. Bundan evvel yazdığım DANdadaDAN yazısı örneğin, bana bu hissi en kuvvetli şekilde yaşatan yazı olabilir. Konserden çıkıp eve geldiğim gibi kaleme almaya çalışıp, sonunda elle tutulur en ufak bir şey anlatmamış olmam şu an bana son derece itici geliyor mesela. Halbuki bir çok kere dinlediğim, dinlerken bir çok şey hissettiğim, bazı anlarla mühürlediğim bir grup hakkında söyleyeceklerim olmalıydı, yok ise yazmamalıydım. "Hiç bir şey söylenemez, öyle acayip ki anlatılamaz" diye geçiştirmek, kendisini sosyo-dijital platformlarda AnLaTıLmAZ, YaŞŞaNıRR şeklinde ifade etmeye çalışan adamın beyhûde çabasıyla benzerlik gösteriyor. O yüzden bu yazıda hem evvelce yaptığım hatayı biraz olsun telafi etmek için DANdadaDAN'dan bahsetmeye çalışacağım, hem de Korhan Futacı ve Kara Orkestra'dan.

DANdadaDAN, bu ülke tarihinin gördüğü belki de en garip alternatif rock grubuydu. Bunu buraya koyduktan sonra şimdi burada şunu sorgulamak gerekiyor; yirmi yılda zor benimsenen rock örneği ortada dururken, alternatif rock olarak adlandırageldiğimiz janrın bu kadar kolay özümsenmesinin sebebi ne ola? Naçizane fikrim çoğu alternatif rock şarkısının, dinleyicinin evvelce aşina olduğu ecnebi grupların müzikleriyle benzerlik göstermesi. Ama bundan daha da önemlisi şu ki, klasik rock kalıplarının dışında yer alan bu janrın, genetik hafızamıza ya da kültürel kodlarımıza işlemiş tınılara ve enstrümanlara yer vermeye açık olması ve Türkiyedeki çoğu alternatif rock grubunun bu yol haritasından faydalanmış olması. Biraz irdelediğimiz zaman, yeraltı ve ana-akım parantezlerinin arasında yer alan çoğu grubun bu formatta değerlendirilebileceğini görebiliriz. DANdadaDAN bu konuda büyük bir istisnaydı. Ne daha önce formülü tutmuş tarifleri tekrar eden, ne de Türk'ün aşinalığına oynayan bir müziği vardı. Filhakika, saksafon gibi bize çok 'batılı' gelen hatta biraz züppe bulduğumuz bir enstrümanı müziklerinin odağına yerleştirdiler. Bu haliyle müzik camiasında kendilerine münhasır bir yer edinmiş olmaları bile başlı başına mühim bir hadise olarak görülebilir. Ancak DANdadaDAN'ın, bu algıya göre alıcılarını ayarlamış dinleyiciler için ihtiva ettiği çok daha önemli bir özellik vardı ki, bu da müziklerinin yakınlığı, sıcaklığıydı. Bu anlatılması, tarif edilmesi, uygulayabilmek için yol haritalarının çıkarılması imkansız bir durum. Ama dinlediğin bir müziğin mesafesi ve ısısı kulaklar tarafından algılanabiliyor. Her iki sebeple de, benim nezdimde gelmiş geçmiş en iyi yerli gruplardan biri olduklarını söyleyebiliyorum.

Ne yazık ki bu güzide grup da her güzel şey gibi sona erdi ve fakat her çok güzel şey gibi haddinden erken bir sondu bu. Neler yaşandı, bu ayrılığa ne sebep oldu bilmiyoruz. Dahası ilgilenmiyoruz. Amacımız magazin değil müzik olduğu için sebepleri irdelemektense sonuçlara yoğunlaşmak daha verimli olabilir. Zira uslu çocukların eninde sonunda Şirinler'i görmesi gibi, biz de en sonunda Korhan Futacı ve Kara Orkestra'yı dinleyebiliyoruz.

Korhan Futacı hem Tamburada'nın hem DANdadaDAN'ın dinamosuydu, orta sahanın belkemiğiydi, vokalleri ve saksafonuydu. O ve kara orkestrası öyle sanıyorum ki yaklaşık bir buçuk yıldır birlikteler ve en nihayetinde albümlerini geçen aylarda yayınlayabilme şerefine nail oldular. Söylemek gerekir ki, kendi adlarını taşıyan bu albümleriyle sahiden de DANdadaDAN'ı hatırlatıyorlar. Bunun olması son derece doğal ve anlaşılabilir bir durum. Eninde sonunda bir şeyin özünün farklı bir isim altında sunulması, olsa olsa bir form değişikliği yaratıyor ama o esas vurgu baki kalıyor. Bu albüm de her ne kadar -doğal olarak- DANdadaDAN benzerliği taşısa da aradaki farklar muhtelif. Saksafonların daha geri planda kalması ve dört başı mamur bir rock halesinin daha çok hissedilmesi bir yana, sanıyorum ki en önemli detay, albümdeki neredeyse tüm şarkıların çok müphem de olsa Türk işi tınılar ihtiva etmesi. Ancak bunlar, daha evvelden belirttiğim o genetik kodlara işlemiş, aşinalık uyandıran baskın melodiden ziyade, en çok bir kaç notayla üzerinden geçilen gizli, bulanık ipuçları gibi. Bu yerellik hissedilebilirken, saksafon gibi 'batılı' bir enstrümana artık ksilofon, e-bow gibi daha uzak mesafeli çalgılar eşlik ediyor. Bu bir arada kalmışlık ya da nereye yüzünü dönememişlik hissinden, her şeyi karıştırıp ortaya çıkan saçmalığa da füzyon diyelim uyanıklığından çok, kararında ve yerinde yapılmış bir hoşluk. Ve yine son tahlilde, Korhan Futacı'nın ciğeri -hem sesi, hem nefesi-, şarkıların o boşvermişliği ve özellikle o son şarkıdak başıbozukluk yine yakın mesafeden, yüksek dereceden bir müzik ortaya çıkarıyor.

Tüm bunların yanında albümün fevkalade bir ustalıkla kaydedilmiş olduğunu da eklemem şart. Hücum kayıt gibi amatör, hataya çok yatkın bir biçimde kaydedilmiş olsa da çok güzel bir biçimde elden geçmiş. Öyle ki, iyi bir kulaklıkla dinlendiğinde gerçekten fark ettiren albümlerin bu ülke sınırlarında bir elin parmağını geçmediği düşünülürse bu albümün hanesine bir yıldız daha ekleyebiliriz.

Son olarak, daha önce DANdadaDAN'da yaptığım hatayı bu kez yapmayacağımı belirtmek istiyorum. Biliyorsunuz böyle durumlarda bir albümün tamamını sunmaya gönlüm el vermiyor, özellikle çok cüzi bir miktara her yerden alınabilecekken. Bunun için zaten internette bir çok link mevcut, bir kaç google aramasına bakıyor. Ben kendimi bu şekilde konumlandırmayı istemediğimden hem de bu kadar da kolaycı olunmasını doğru bulmadığımdan sadece bir kaç parçayı sunuyorum. Ki onu bile yaparken çekince hissetsem de, en azından bir kaçınızın albümü almak için şevkleneceğinizi ve cd'lerinizin arka yüzünü de otomobilinizin dikiz aynasına asmaktan başka işlevler için kullanacağınıza inanıyorum.


Sanatçı: Korhan Futacı ve Kara Orkestra
Albüm: s/t

Şarkı listesi:
1- Zor İşler
2- Ağlayamam Ben
3- Sarma
4- Unutulmasın Bu Yaz
5- Geleneksel Mahşer Günü
6- Abra Kadabra
7- Sien
8- Episode 1

DOWNLOAD.

20100928

Atlantic Line - Exit To Intro



Müfredat çerçevesinde işlenmesi gereken Fazıl Hüsnü Dağlarca şiirini bir önceki gece geç saate kadar izlediği dizi yüzünden çalışamayan edebiyat öğretmeninden, sıkıcı gündem maddelerini "kedi ve köpeğin ibretlik dostluğu" haberleriyle doldurmaktan yorulan televizyon programı yapımcısına kadar herkesin irdelediği bir konu var: Sanat toplum için mi, sanat sanat için mi? Tembel edebiyat öğretmeni bu konuyu gündeme getirdiğinde, sanki hayatını sanat tarihine adamış gibi üst perdeden konuşan, bu soruya farklı yanıtlar getiren öğrencilerin farz-ı misal tarih dersinde dile getirilen "Galatasaray dün gece nasıl acı acı koydu di mi hocam?" sorusuna alkışlar veya yuhalamalarla iştirak etmesini bir yana bırakır ve şu tartışmanın özüne yoğunlaşırsak, sorunun "anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı" benzeri bir iki kutuplu meraktan kaynaklandığını ve argümanın da bu nedenle aynı yetersizlik seviyesinde olduğunu görebiliriz. Dedesini daha çok seven çocuklara söz hakkı tanınmaz.

İyi ya da kötü, kendi halinde şiir yazan, masal karalayan, beste yapan, resim çizen bir çocuğun ne yaptıklarıyla toplumu etkileme isteği baskındır ne de sanatı besleme isteği. O çocuk fark edilmek istiyordur, anlatamadıklarını anlatmaya çalışıyordur, söyleyemediklerini söylemeye, yapamadıklarını masallaştırmaya, göremediklerini resimleştirmeye. Bu kadar gerçek, bu kadar insani, bu kadar ter kokan gerekçelerle hayallerine ulaşmayı ister o çocuk. Ancak hayallerine ulaştığı zaman, biz o çocuğu "eskiden iyiydi ama artık çok bozdu"luk ile itham ederiz, çünkü bu çok kolay bir biçimde anlaşılabilen, hissedilebilen bir şeydir. Kulaklığınızda bir ateşin yanmakta olduğunu, okuduğunuz kelimeler içinde bir büyünün gizlendiğini, resimdeki gözlerin sizi takip ettiğini hissetmek zor değildir bu durumlarda. Bir şeylerin eksik olduğunu ama o eksiğin de ne olduğunu idrak edemediğiniz zamanlarda işte bu hissin yoksunluğunu çekersiniz. Bu yüzden hedeflere ulaşmamak, hayalleri gerçekleştirmemek bazı durumlarda iyidir. Bazı zamanlarda hayal dünyası çok daha yaşanılası bir yerdir, yeryüzüne çakılmayı istemezsiniz.

Atlantic Line'ı ilk kez dinlediğimde, bir yıldızın parlamaya başladığını, bir meleğin yükseldiğini düşünmüştüm. Tanınabilirliği düşük bazı gruplar hakkında genelde bu tip yorumlar yapıyorum, kullandığım kahrolası kalıp "ileride adından çok söz ettirecek bir grup" oluyor. Sahiden de bu gruplar adlarından çok söz ettiriyorlar ve fakat her edilen sözde içlerindeki ateşin kaybolduğu konuşulur oluyor. Balmumundan kanatları eriyen Ikarus yeryüzüne doğru süzülüyor. Bu yüzden Atlantic Line'ın parlayacak bir yıldız olmasını istemiyorum, evvela bunu söylemeliyim. Çünkü ne kadar zamandır dinleyemediğim, arayıp bulamadığım bir çok şeye müziklerindeki notalarda değil belki ama anlatmaya çalıştıklarında, hayallerinde rastlıyorum. Atlantic Line'ın müziği, uçucu bir gazın alevi gibi, saydam ve mavi bir şekilde yanıyor.

Atlantic Line'ın müziğinin, bir öykünmeyle ortaya çıkmadığı, çocukça bir duygunun rehberliğinde adımlar attığını anlamak hiç de zor değil. Ne tek bir gruptan, ne tek bir janrdan bahsedebilirdik eğer bu müziği tanımlamak isteseydik. Thom Yorke falsettoları, çınlayan shoegaze reverbleri, indie-pop nakaratlar derken Atlantic Line kulaklarımızdan içeri akıyor, içimizi sel basıyor, tarifler ve tasnifler boğuluyor.

Bugün gişe memuru, banka müdürü, taksici, öğretim görevlisi, muhasebeci, köşe yazarı çalışırken boş gözlerle, donuk, hayallerinden ve tutkularından azade bir biçimde bakıyorlar bize. Oysa 20 sene önce astronot olmak istediklerini, kitap yazma hayalini kurduklarını, muhakkak bir gün film çekeceklerini, ralli yapacaklarını, başbakan olacaklarını söylüyorlardı ve gözlerinde tarif edilemez bir parıltı vardı. Atlantic Line'ın müziğinde o parıltının sesini duymanız kuvvetle muhtemel.


Sanatçı: Atlantic Line
Albüm: Exit To Intro

Şarkı listesi:
1- Mist
2- Big Brother
3- Collectors
4- Ghost In Daylight
5- The Muscle & Charm
6- Voyage Home
7- Behind The Heavy Curtain Pt. 1
8- Behind The Heavy Curtain Pt. 2

DOWNLOAD.

20100829

Melvins & Isis - Split EP





















Yaz aylarında yaz uykusuna yatıyorum; vücudum kabul etmiyor işte, hiç bir şey yapamıyorum. Maalesef cryogenetic alanında ilerlemeler fevkalade yavaş, tahammül etmekten başka seçenek kalmıyor. Çok ama çok ihtiyaç duyduğu üç-beş kuruş para için rezil adamlarla kötü porno filmler çeviren genç bir kız gibi hissediyorum bu zamanlarda. Üstümdeki yapış yapış terli, mide bulandırıcı kokusuyla barışık, iri cüsseli adam daha da yüklendikçe üzerime, daha fazla metanet aşılıyorum kendime, sabrımın sınırlarını pergel ve cetvelle ince ince ölçüyorum, her milimetrede kendime daha çok şaşırıyorum. Eyyam-ı bahurda son bir kez içine doğru çöküyor dünya, pornocu kızın içinden çıkıp yüzüne boşalan o çirkin herif gibi duraksıyor önce, sonra spermin yüze fışkırtılması gibi, çekirdeğinde ne tip bir kor varsa onun sıcaklığını gökyüzüne fışkırtıyor. Artık bitti. Bir dahaki sefere kadar kimsenin sana dokunamayacağı bir yerde, kışın kalbinde olacaksın.

Her sene aynı şeyi yaşayınca çeşitli müdafaa yöntemleri geliştiriyor insan, nihayetinde neredeyse günü gününe yaşayacaklarının bilincinde oluyorsun. Başının, sonunun neresi olduğu belli. İşte başlıyor diye düşünüp temkinli adımlar atmaya başlayabiliyorsun ya da bitmek üzere olduğunu bilip direnmek için umut yaratabiliyorsun. Bu başlangıçlar, bitişler sıcak gibi, soğuk gibi, sivri gibi ya da keskin gibi sadece ve sadece maddi boyuta etki edebilecek özellikler taşıyınca kusursuz bir hakikat taşıyorlar. Ama benim iki boyuta ait başlangıçlar ve bitişlerle ilgili sorunlarım var.

"Hasan'la başladık galiba" diyor kız; nasıl diye soracak olsak bir hikaye anlatacak bize. Hasan iltifatlarının kollarını genişletti ya da iyiden iyiye yelkenleri indirdi. Aynı Hasan bir süre sonra artık iltifat etmemeye, mesajlara seyrek cevaplar vermeye başlayınca aynı kız "Hasan'la bitti galiba" diyecek. Başlangıç-bitiş algımızın en gündelik uzantısı, en gündelik olmayan konu ışığında böyle işte. Sonra cenazeler ve mezarlar var, bitenin ardından akıtılan gözyaşları; toprağın altındaki maddi varlığın manevi varlıktan ayrışmasının temel sorun olduğu bir başka gündelik hüzün faslı. Oysa maddi varlık yerli yerinde, çürüyen et ya da kemik olarak, ya da toprağa karışmış atomlar olarak devam ediyor varoluşuna. Aynı şekilde manevi varlık da orada işte, senin aklında, hafızanda, öğrendiklerinde. Sonu olmayan bir varoluş söz konusu aslında, aynı zamanda sonu olmayan bir yokoluştan da söz edebiliyorum bu bakış açısıyla. Var-ölüş diyebilirdim biraz oyuncu olsaydım, demiyorum. Ama varlığın iki katmanlı olmaması benim için bir şey ifade etmiyor artık ve bu algı kapısını aralayabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

Hepimiz bu durumun içindeyiz aslında ama farkına varmamız uzun sürebiliyor. Yüzlerce yıl önce bedeni toprağa gömülmüş şairlerin yazdıkları bize tesir ettiğinin farkına varabildiğimizde, varlığın katmanlarını soğan katmanı kadar değersiz görmek mümkün olabiliyor. Kurt Cobain'le karşılıklı tavla oynamışlığımız yoktur, Zeki Müren'le hamam sefası yapmış değilim, Sabahattin Ali'yle uzun uzun konuşmak hiç mümkün olmadı ne yazık; ama buradalar işte, yanıbaşımdalar, varlar. Yoklukları baki ama varlıkları da öyle, ezeli ve ebediler.

Üst perdeden konuşur görünmek istemem; benim de bu durumun farkına varmam çok uzun sürdü. Keskin ve sivri köşelerimle başlangıçlara ya da bitişlere, varoluşa ya da yokoluşa milimetrik sınırlar çizdim her zaman, gereğinden fazla anlam yükledim. Bu yaz üzerime çökerken, üzerimde hareket ederken, beni boğarken, beni becerirken kaç defa "bu son" dediğim şeyler yaptım hatırlamıyorum. Birine son kez sarılıyorsun, bu yemeği son kez yiyorsun, tam bu noktada son kez duruyorsun, son kez söylüyorsun bu sözü, son kez yazıyorsun bu yazıyı. Belki tüm bu sınırların üst üste binmesiyle; belki son kez söylüyorum dediklerimi bir çok kez daha söyleyebilmemle, son kez yiyorum dediklerimi -lanet olsun ki- tekrar yiyebilmemle, son kez dinliyorum dediklerimi bir defa daha dinleyebilmemle ayırdına varabiliyorum bu sınırların sadece insan eliyle çizilmiş kırmızı çizgiler kadar ehemmiyet taşıdığını.

Nostaljik bir tınısı var aslında bunun, o "bunu son kez yapıyorum" dediğimiz şeye farklı bir anlam yüklüyor olduğumuz için belki bu konunun üzerinde bu kadar fazla duruyoruz. Suni bir acı, yemeğimize kattığımız pulbiber gibi, yemeğin tadını unutuyor acının tadına odaklanıyoruz, dört dörtlük bir uyuşma hali. Isis'in münfesih olması da benzer bir tad yaratmıştı bende. Haziranın 23'ünde Montreal'de son kez sahneye çıkacaklar, Isis ismi altında son kez dokunacaklar enstrümanlarına, son kez şarkı çalacaklar ve sonra Isis olarak varolmayacaklar bir daha. Melvins'le çıkardıkları bu split albümle birlikte de Isis'in son şarkısını, The Pliable Foe'yu dinleyeceğiz ve her şey bitecek, son, sıfır. Şu haliyle bir hayli dokunaklı bir manzara var ortada, al sana tumturaklı bir varoluş sorunu, bir gündem maddesi, bir uyuşukluk baharatı. Ama Isis, maddi varlığı artık namevcut olsa da gayb aleminden etkileyebiliyor beni hala; bir daha hiç dinlemesem bile, yeni bir şarkı çalmasalar ya da bir daha konsere çıkmasalar bile o etki ebedi. Varoluşun hükmüne olan aşinalığım perçinleniyor bu duyguyla.

Hani bir oyun oynuyoruz ya; dinlediğimiz şarkı/albüm/sanatçı ne hissettirdicilik. Bunu tasvire ve biraz da tasnife zorlayan, izahata dayalı bir oyun işte. Ama ne kadar denersek deneyelim, kollarımızı açıp "işte bu kadar seviyorum" diyebilen bir çocuğun çaresizliğinden öteye gidemiyoruz, ki bu bence harika bir şey. Zira içimizdeki o bükülmeyi, göğüs kafesimizde peydahlanan kenarları jilet kadar keskin su dalgalarının yarattığı anaforu, karın boşluğumuzda kendi içine doğru çöküp patlayan yıldızları ve onların bıraktığı yıldız tozlarını anlatabilmeye muvaffak olsaydık, ne müzik olurdu ne şiir, ne de masallar. Çabalamanın sınırlı kalması makbul. Bazen de hiç çabalamamak gerekli olabilir. Isis'in gayb alemine geçişi şerefine, hiç çaba göstermeden, izah etmeye çalışmadan, anlamlı ya da hisseli bir hikaye kurgulama kaygısı gütmeden, sadece aklımda yarattığı görüntülerle, ayak izleriyle, muhafaza ettiklerimle, benim varolan Isis'im:

Karlar altındaki ormanda yaşayan ihtiyar kurt, karların bile karardığı saatinde gecenin, ininden çıktı. Bir iki adım, sonra duraksama; kulak kesilip etrafı dinledi, soğuk havayla doldurdu ciğerlerini. İnin içine kimbilir nereden girmiş kocaman bir kara sinek uykusunu harab etmiş, sinirlerini yıpratmıştı. Lanet sinek kendisine biçilmiş yegane ilahi mesuliyeti yerine getirmeye kararlıydı, o da dışarı doğru vızıldayarak uçtu, ihtiyar kurtun kulaklarına doğru manevra yaptı. Dimdik dikilen kurt bacakları üzerinde yaylanıp şöyle bir sallandı, hem gri postunun üzerindeki karı temizledi, hem de sineği uzaklaştırmak. Ama bu sinek, bu Allah'ın belası sinek sadece biraz uzaklaştıktan sonra büyük bir ciddiyetle asap bozmaya geri döndü. Kurt en sonunda pes etti, sert adımlarla ilerlemeye başladı.

Hayır, avlanmaya gitmiyordu. Avlanmayı sevmezdi, sadece varoluşunu devam ettirmek kadar lalettayin bir zorunluluk için saklanmak, saldırmak, boğuşmak ve sonra da yemek ona küçültücü geliyordu. Beyaz kürklü ufak bir tavşanı, uzun bacaklı bir ceylanı, tombul bir yaban domuzuyla boğuşmak kadar utanç verici bir şey olabilir miydi? Gizlice, utanarak, kendi doğasına boyun eğerek avlanırdı o yüzden, sessizce. Böyle dimdik yürüdüğü, güçlü adımlar attığı, pençelerini geçirdiği karları sıçratarak özellikle ses çıkardığı zamanlar farklıydı, avlanmak değil dövüşmekti aklındaki. Kendi doğasına yenilmişliğin acısını, başka birinin doğasını yenerek çıkarmak, sivri dişlerinin arasında atmakta olan şah damarının ritmini son kez hissetmek. İşte bu onu canlı kılan şeydi.

Kendisine güvenerek, kendisini yenebileceğini düşünerek, varolan her şeye meydan okuyarak yürürdü böyle zamanlarda. Dört bacağıyla birden yere tutunur gibi yürürdü, her adımıyla yere çivi çakıyormuş ve o çiviyi çıkarmaya başka hiç bir güç yetmezmiş gibi sertçe. İz sürdü, yürüdü, adımlar attı, attığı her adımda karın üstüne kendi imzasını bıraktı. Onunla birlikte kara sinek de uçmaya devam etti, kulağının etrafında daireler çizdi, burnunun üstüne kondu, gözlerine doğru pikeler yaptı.

İzi sürülen büyük pençelerin kime ait olduğu bir süre sonra anlaşıldı. Gri ihtiyar kurt, çalılıkların arasında kestirmekte olan simsiyah kurtu gördüğü an kanı çekildi, sonra da büyük bir hızla, daha da sıcak bir şekilde damarlarına geri döndü. Hasmının dikkatini çekmek için bir kaç defa yeri eşeledi, yine o lanet sineği başından savmak için sallandı -yine başarılı olamadı-, hırladı, uludu. En sonunda siyah postlu kurt, yattığı yerden doğruldu, gri kurtla göz göze geldi. Birbirlerinin gözlerindekileri okudular, ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı ama nasıl yapacaklarını kestirmek zordu. İşte bu yüzden birbirleri etrafında dönmeye başladılar. Gezegenlerin yörüngeleri kadar kusursuz ve değişmeyen bir açıyla döndüler, defalarca birbirlerinin pençe izlerinin üstlerine bastılar en sonunda ne yapacaklarıyla birlikte, nasıl yapacaklarını da bildiler. Birbirlerine doğru atıldılar.

Tam çarpışma anında, tam dişleri birbirine değecek iken, gece kadar siyah olan kurt teslim oldu, pençelerini indirdi, dişlerini ağzına gömdü. İhtiyar gri kurt bu teslimiyeti kabul etti, geri çekilmedi, dişlerini hasmının boynuna geçirdi, lakin o siyah post öylesine kalındı ki ilk ısırıkta bırak damara ulaşmayı, ete bile temas edemedi. Aynı yerden sayısız defa ısırdı, en sonunda dişlerini dibine kadar geçirmeyi başardı, damarı buldu, parçaladı. İnce bir kan sızıyordu sadece ama damarın attığı adımlar yavaşlamaya başlamıştı bile. En sonunda durdu. Gri kurt tam dişlerini çekecekken, yerde yatan siyah kurtun bacakları kasıldı, damarındaki kan ufak sessiz bir şekilde tekrar yürüyüşe geçti. Can çekişiyor olmalı diye düşündü gri kurt, bir daha ısırdı, bu sefer daha sert ısırdı; bacak hareket etmeyi bıraktı, nabız yine durdu. Ama bu devam etti, hep devam etti, sonsuza kadar devam etti, siyah kurtun bacakları kasıldı, gri kurt daha sert ısırdı, bunun üzerine duran siyah kurtun vücudu bir dahaki sefere daha şiddetli isyan etti, o isyanı dişler daha sert bastırdı. İkisi de kendi varoluşlarına böyle karşı koydular, bir diğerinin yokoluşu içinde.


Sanatçı: Isis/Melvins
Albüm: Split EP

Şarkı listesi:
1- Melvins - Pig House
2- Melvins - I'll Finish You Off
3- Isis - Way Through Woven Brances
4- Isis - The Pliable Foe

DOWNLOAD.

20100712

Limbo Pillow Mixtape #04.



















Tükenip giden zamanın acısını çeken tek canlı türü biziz. Zannetmiyorum ki bir kedi, bir tavşan, bir yılan geçmiş yıllara özlemle baksın, derince bir ah çekip hülyalara dalsın. Olsa olsa üç yıl öncesinin fevkalade parlaklıktaki havuçlarını, etine dolgun ve bir o kadar da yavaş tarla farelerini yahut ekonomik krizin baş göstermediği dönemlerde hane halkının çöp tenekelerine yaptığı yatırımları düşünüp hüzünlenebilirler. Bizim türümüzün de bu tip soyut dayanaklara sahip özlemleri yok değil tabii ki. Bilhassa ülkemiz genelinde gözlemlenebilecek dedelerin çok zengin olduğu dönemde şu arsayı ucuz fiyata kapatma şansını elinin tersiyle itmesi ya da para içinde yüzülen dönemlerde şehirlerarası yolculukları ticari taksilerle yapmak gibi özgün sebeplerimiz var sigaramızdan aldığımız kocaman nefesi yavaşça verirken uzaklara dalan gözlerimizin ardında.

Ama bunlardan daha kadim, daha derin, bir türlü tanımlanamayan, teşhis konulamayan, tedavi edilemeyen bir özlem türü de mevcut. İnsanoğlu binlerce yıl boyunca içinde bir anda hasıl olan ve nereden geldiği belli olmayan, tam olarak nereye tesir ettiği muallak, küçük ve etçil bir solucan gibi oradan oraya kıvranan bu acıyı tanımlayamadı. En sonunda 17. yüzyılda buna bir isim buldu, "eve dönüşün acısı" dedi ona; nostalji.

İşin Freudyen analizini yapacak ve "ev"in en sade anlamda ana rahmi olduğunu iddia etmeyeceğim ama ne kadar geriye gidersek zamanda, o "ev"e daha da çok yaklaştığımız bir gerçek. Evin rahatlığı, huzuru ve acıdan muaflığı öyle bir özlem yaratıyor ki, zamanla geçmişe -yani mevcudiyeti şimdi'den daha fazla olan "ev"e- dönmeyi arzuluyoruz. Kaybettiğimiz biri var orada: daha masum, daha az kirlenmiş, daha basit biri. Tekrar o olma isteğimizi, bir zamanlar o olduğumuzu düşünerek bastırıyoruz.

Öte yandan geride bıraktığımızdan da bir o kadar utanç duyuyoruz. "Ne kadar salakmışım, ne kadar yanlış kararlar almışım, nasıl böyle yapmışım" diye sorgulamaktan da geri kalmıyoruz. Bu durum da geçmişteki ben'den daha muteber bir ben olduğunu gösteriyor insana; en azından o zaman sorgulamayarak yaptığın şeyi sorgulayabiliyor, eleştirebiliyor ve yanlışını görebiliyorsun. Daha fazlasısın artık, aferini hak ediyorsun.

Tüm bu karmaşık mekanizma eve dönüşün acısında, nostaljinin katmanlarında gizli. Belki bunları düşünmüyoruz, bunların muhasebesini yapmıyoruz ama her şey ufak birer sembol olup doluşuveriyor kafamıza. Bunu kastediyordu işte Edip Cansever dün akşama doğru gördüğü turuncu buluttan bahsederken. Bir yatak örtüsü, bir yastık, hiç olmadık yerde aldığın bir koku, altı notalık bir dizi; mağara taşlarının açıl susamı gibiler.

Şimdi çok daha iyi anlıyorum, şimdi çok daha net görebiliyorum bunun ehemmiyetini, ve müzik dediğimizin bu mekanizmadaki yerini. Arzu ettiğimizde kullanabileceğimiz zaman makinesinin parolaları arasında en kolay hatırlanabileni, en kolay taşınabileni, en yaygını müzik çünkü. Yaygınlığı ona öyle bir işlev kazandırıyor ki, istediğin anın üzerine zarfa mum damlatırmış gibi müzik damlatıp, o anı mühürleyebiliyorsun; anı anıya çeviriyorsun.

Bu sabah ben de zaman makinemle 20 öncesi yaşlarıma döndüm. Evine daha yakın ama kendime daha uzak birini buldum. Onlarca farklı koku, tad hatırlıyorum, binlerce fotoğraf karesi düşüyor aklımın duvarlarına. Düşündüm ki benim parolalarım sizin için işlevsiz nasılsa, benim olan yine sadece benim, anılarım yine bana ait. Ama eski bir fotoğrafı başkalarına göstermek gibi bir durum da söz konusu aynı derecede.O yüzden o yaşlarımın müziğini toparlamak, sizlere göstermek istedim.

Biliyorsunuz çok sevmiyorum bu mixtape hazırlama işini aslında ama kabuğu içine saklanıp yağmuru bekleyen sümüklüböcekler gibi hissettiğim şu mevsimde, ne çıkacaksa yine kabuğun içinden çıkacak. Hem böylesi bir işlev taşıyor olması da mixtape'lere yönelik katılığımı kırmam için yeterli.

Geleyim sadede.
Göreceksiniz ki epeyce indie-rock, post-hardcore dinlemişim geride bıraktığım yıllarda. Janr tartışması değil ama, iki cümleyle değineyim janrları ölçüt olarak görme alışkanlığımıza. Her nedense müziği ayraçlaştırma huyuyla birlikte yerleşen bir "iyi janr, kötü janr, salakça janr" algısı mevcut hepimizde. Bu durumda kullanılan uç örnekler ile eleştirilen dinleyici kitlesi her müzik için geçerli. Bu blog'un takipçisi olduğunuza göre kulağınızın şimdiye ait alışkanlıklarını az çok biliyorum, aynı şekilde metalciler için "terli ergenler", indieciler için "amerikın apperılcılar", emocular için "yamuk saçlılar" diye tanımlar ürettiğinizin de bilincindeyim. Gel gör ki Efrim diye taptığımız adamı şu ülkede devlet dairesine sokmayacaklarını, Jonsi denen arkadaşın saç şeklinin Avcılar apaçilerinden farksız olduğunu hatırlamanızı isterim. Hiç bir müzik türü, bir diğerinden daha çirkin ya da daha güzel değil.

Wikipedia'lık ya da last.fm'lik yapmayı sevmiyorum ama iki çift laf edeyim söz konusu mixtape'e dahil ettiğim gruplar hakkında. Jack's Mannequin ve Something's Corporate Andrew McMahon'ın sesi ve parmak uçlarıyla şekillenmiş gruplar; Limbo Pillow'un harfe düştüğü andan beri hakkında yazmak istediğim iki grup. Saosin ve Circa Survive da aynı temelden çıkan gruplar, Anthony Green'in inceldiği yerden kopmayan sesiyle. Thrice her albümünde evrilmiş, her albümünde farklı ve muteber bir şeyler ortaya koyabilmiş bir grup. Emery benim nezdimde kullan-at fotoğraf makineleri gibi ama çektiği fotoğrafların renkleri hala canlı. Dead Poetic şarkısı Paralytic'de Deftones'un Chino Moreno'su yine bin Styx'ten su getirse de arındıramıyor, daha da kirletiyor. Social Distortion punk-rock terazimin kantarında Bad Religion'ı dengeleyebilecek yegane grup. Silverstein şarkısının dahil olduğu Discovering The Waterfront albümü şüphesiz ikinci binyıldan sonra çıkan albümler arasında çok kıymetli bir yere sahip, muhakkak dinlenilmeli. Waterdown maalesef Impress Me haricinde etki yaratamamış bir Alman grubu, Ozma ise kesinlikle müzik dünyasının en naif müzik topluluklarından biri. From Autumn To Ashes'ın şarkısı ise her şeyiyle bir klasik, post-hardcore'un kırmızı Cadillac'ı. Felaket bir hikayesi var, Google'dan faydalanmanızı salık veriyor ve açıl susam diyorum.


1- Jack's Mannequin - The Mixed Tape
2- Thrice - Of Dust And Nations
3- Saosin - Seven Years
4- Something Corporate - Break Myself
5- Social Distortion - Dear Lover
6- Circa Survive - The Greatest Lie
7- Emery - The Ponytail Parades
8- Dead Poetic - Paralytic
9- Silverstein - The Ides Of March
10- Ozma - Baseball
11- Waterdown - Impress Me
12- From Autumn To Ashes - Short Stories With Tragic Endings


DOWNLOAD.

20100705

Panzehir.












Kötüler, ana rahminde filizlenir. Doğduklarında yoldan çıkar, yalanı konuşurlar. Zehirleri yılanın zehiridir, kulakları sağır eder. (Mezmurlar, 58:3-4)


Yazmayı çok özledim.
Yazları zaten yazılmıyor, biliyorum, alıştım. Gel gör ki sessizliğinin gazını kaçırmak ya da çok gizli bir örgütün sırlarını fısıltıyla ifşa etmek güdüsüyle yazmaya şartlanan bendeniz, dilimi tutmayı bir türlü beceremediğimden yazamıyorum çok uzun bir zamandır. Jurnalciliğe bile yakışmayacak bir gevezelik halindeyim, benden içerideki ben ne düşünüyorsa, kopasıca dilim çıkarıveriyor her şeyi dışarı. Pek de kızamıyorum kendime, çünkü bu gevezeliği yaparken, kendimin sırlarını ifşa ederken inanılmaz haz alıyorum yaptığımdan. Anlattığım tek bir kişi de olsa fark etmiyor, çünkü yavaş yavaş daha çok anlıyorum aslında "olmayan kişiye anlatmak" kavramındaki namevcutluğun ete kemiğe büründüğünü. Hal böyle olunca anlatımın şartları ve sınırları daha da daralıyor, defalarca yazıya başladıktan sonra (hatta bazen bitirdikten sonra bile) o şartlara ve sınırlara kurban edebiliyorum söylediklerimi. Bitmeyen bir döngü halini almaya başladı bu alışkanlık, öyle ki şimdi bile yazarken acaba bu kelimelerin ipini hangi noktada çekeceğimi, hangi boğumun tam üstüne hançeri saplayacağımı düşünüyorum bir yandan.

Madem öyle, alışkanlığı bozmak adına yöntemi değiştireyim, bir mesel anlatayım:

Uçsuz bucaksız bir ormanda, yılanın teki yumurtasının kabuklarını kırmış, doğasına boyun eğip sürünmeye başlamış. Kahrolası doğası yüzünden yine, önüne ne gelirse evvela ısırmış, sonra da zehiriyle felç ettiği kurbanını yemiş. Yedikçe büyümüş, büyüdükçe daha çok acıkıp daha çok yemiş. O kadar büyümüş ki, ormanın tüm hayvanlarının içine zifiri bir korku çöker olmuş. Bu korkuyla daha fazla yaşamaya akıl sağlıkları el vermeyen ormandaki hayvanlar bir toplantı yaparak, ormandaki düzeni tarumar eden bu yılandan nasıl kurtulacaklarını tartışmaya kanaat etmişler.

Talihin cilvesi bu ya, tam da toplantıyı yaptıkları yerde, bir ağacın kocaman gövdesine sarılmış olan yılan, karın tokluğuyla kestirmekteymiş. Ahüvah eden orman ahalisinin sesleri yılanın keyfini bozunca, ağacın gövdesinden aşağı süzüle süzüle inmiş, bir gölgeye saklanıp söylenenlere kulak kabartmış. Korku içindeki hayvanlar, önüne gelen her şeyi yiyen, yedikçe büyüyen ve büyüdükçe daha fazla yiyen bir canlıdan bahsettikçe, yılanın da içini bir şeyler kemirmeye başlamış. Uzun zamandır bu ormanda yaşıyor olmasına rağmen anlatılan bu canavarla hiç karşılaşmadığı için kendini şanslı hisseden yılan, söylenenleri daha da ciddiye almaya karar vermiş. Saatler süren tartışmalardan sonra, ormandaki hayvanlar hiç bir kesin çözüme ulaşamayacaklarını anlayıp umutsuzluğa kapılmışlar. Zira önüne gelen her şeyi yiyen ve herkesin yüreğine korku salan bu canavar o kadar hızlıymış ki ondan kaçmak mümkün değilmiş, öte yandan kimse bu hayvanın yerini yurdunu da bilmediğinden topluca saldırıp onu alt etmek de imkansızmış. Velhasıl en sonunda düşünmüşler, taşınmışlar ve bu lanet olası şeyle karşılaşırlarsa ne pahasına olursa olsun ona saldırmanın daha doğru olduğu hususunda mutabık olmuşlar.

Artık ormandaki herkes gibi dehşet içinde olan yılan da, diğer hayvanlar gibi gizli gizli ayrılmış toplanılan yerden. Bir yandan açlığını bastırmak için av ararken, bir yandan da söylenenleri düşünmüş ve eğer o hail yaratıkla karşılaşırsa ne yapması gerektiğini kendi kendine defalarca tekrar etmiş. Bir süre sonra kırmızı gözlü, bembeyaz kürklü bir tavşanı gözüne kestiren yılan, açlığını bastırmak için tavşana hamle etmiş. Fakat beyaz tavşan daha çevik çıkıp yılanın üzerinden atlayarak kaçmaya başlamış. Yılan, avını kovalamak için hızla arkaya doğru kıvrılınca kocaman kuyruğuyla burun buruna gelmiş. Tam o an, içindeki kaygan korku hükmünü ilan etmiş ve habis canavarla karşı karşıya olduğunu düşünen yılan, kendi kuyruğunu tüm kuvvetiyle ısırıvermiş. Yumurtadan çıktığı o ilk andan itibaren vakıf olduğu bilgiyle, bir şeyi yok etmek için onu tamamen yutması gerektiğinin farkında olan yılan, canavarı, yani kendisini çiğnemeye, sindirmeye başlamış. Gel gör ki, bu kocaman hayvanın metabolizması o kadar hızlıymış ki, ne yerse yesin, yediğini anında kana kemiğe çeviriyormuş. Hal böyleyken bir yandan kuyruğunu yerken, bir yandan da büyüyormuş. Ne içindeki korkuyu, ne doğasını yenebilecek olan yılan, böylece sonsuza kadar kendi kendisini yemekle lanetlenmiş.

Her hikayede bir yılan var. Yıllarca uzak durmamızı öğütledikleri, eğer karşılaşırsak ne yapılması gerektiğinin tembihlendiği bir yılan. O hikayedeki yılan her zaman kendimiziz, kimimiz bunu bilmeden kendi kendimizi yemeye devam ediyoruz, kimimiz bir süre sonra çenelerini gevşetip kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu yazıyı hala bir yerlerinden asmadığıma, sırtından bıçaklamadığıma bakılırsa, bugün ben çenemi gevşetip çiğnemekten vazgeçiyorum.

Evet, yazmayı çok özlemişim. Yine başlıyorum.

20100401

And So I Watch You From Afar - This Is Our Machine And Nothing Can Stop It




















(bant Mart-Nisan 2010'dan)


Yaptığın iş karşılığında aldığın 7 adet daire şekilli metal ile takas ettiğin, onlarca kimyasal işlemle kağıt haline gelmiş selülozun üzerine mürekkep ile işlenmiş harflerden ve şekillerden müteşekkil bir dergi tutuyorsun elinde. Üzerinde şekil verilmiş kumaşlar, altında vücuduna maksimum konforu vermek üzere biçimlenmiş ağaç parçaları, etrafında bir sıvıyı hapsetmek için kullanılan cam, dışarıda bir yerden bir yere hızlı gitmek için bir araya getirilmiş metal parçaları, aklında hayatının en önemli değeri olduğuna inandığın etten ve kandan ve kemikten müteşekkil bir canlı. Hepsi bu; hepsi bu kadar basit, bu kadar ufak, bu kadar değersiz. Güneş’in batışı, kuşun ötüşü, sevgilinin gülüşü; her biri anlamsız aslında, ne yazık.

Müzik de anlamsız. Tellerin bir şekilde uzunluğunu ve esnekliğini ayarlayıp onlara vurmak suretiyle çıkardığımız seslerin kargaşası işte müzik. Dünya’nın kendi etrafında dönüşü esnasında milyon adet kağıt banknotu banka hesabının dijital numaralarına ekleyen adamın dört tane tel ve bir ağaç parçasıyla yaptığı ile senin parmaklarını göğüs kafesine vurarak yaptığın arasında en ufak fark yok işte. Gel gelelim o dört tane tel ve bir ağaç parçasının çıkardığı sesi duyduğun vakit etin parçalanmış, kanın çekilmiş, kemiğin kırılmış gibi oluyorsun işte; kulak yolundan içeri süzülen ses dalgası, kulağının içindeki kemikleri titreştirip beynine nasıl bir mesaj yolluyorsa, bu kadar basit, bu kadar anlamsız, bu kadar hiç olan şey senin için öyle bir değer kazanıyor ki, anlam dahi veremiyorsun. Kendi ellerimizle üzerine bir örtü örttüğümüz ve kendi kendimizi inandırdığımız bu hiçlik aslında tüm buna sebep olan. Öyle boş ki her şey, dilediğince doldurabiliyorsun içini; bir noktaya bir evren sığdırabiliyorsun işte. Bir gülüş karşılığında bir yaşam takas edebilirsin, tek nota için saatlerce göz yaşı da dökebilirsin.

Enstrümanlar, efektler, albümler, gruplar; senin onlara yüklediğin anlam kadar varlar. Dört kişinin, hipotetik kırmızı çizgiler içinde yer alan ve adı İrlanda olan bir kara parçasında bir araya gelip kendilerine “And So I Watch You From Afar” ismini vermesi, bu isimle kimi kişilerin “post-rock”, kimilerin “deneysel enstrümantal müzik”, kimilerinse “saçmalık” dediği bir müzik yapıyor olması, bu müziklerin basıldığı üç adet yuvarlak diskin bulunması ne ifade edebilir ki? Müzik hakkında kalem oynatanlar genelde bunlardan bahsederler, zaman zaman da hakkında yazdıkları müziğin onlar için ne gibi bir değer ifade ettiğini anlatmaya çalışırlar. Uzunca bir süredir ben de bunu yapıyorum, yani kulağımdan içeri giren ses dalgalarına ne tip anlamlar yüklediğimi anlatmaya çalışıyorum. Lakin çoğunlukla bu basitliğin, bu hiçliğin ayırdında olamayabiliyorum.

Adına “And So I Watch You From Afar” dediğimiz dört kişiden müteşekkil bu grubun müziğini değerlendirmeye çalışırken ise daha önce neredeyse hiç yaşamadığım bir dalgalanma yaşıyorum; hiçliğin üzerine örttüğüm değer örtüsü dalgalanıyor. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi, kelimeleri nasıl sıralayacağımı şaşırıyorum. Bir an için fevkalade mühim bir anlam taşıyan notalar, bir an sonra sadece ses oluyorlar. Algımın kapıları öyle hızlı ve öyle ani bir biçimde ardı ardına kapanıp açılıyor ki, üretilmiş en güçlü uyuşturucu kocaman bir enjektörle tüm algı noktalarıma zerk edilmiş gibi hissediyorum. Hal böyleyken, tüm bu karmaşanın içerisinde, bu grubun albümlerini, müziklerine addedilen tanımlamaları anlatmak istemiyorum. Bir hiç var, bir örtü var, bir sen varsın; tüm bunlar benim anlatabileceklerimden ayrı. O yüzden en iyisi, o hiçin üzerindeki örtünün dalgalanmasını seyretmek, adına “And So I Watch You From Afar” dediğimiz grubun müziğini dinlerken.


Sanatçı: And So I Watch You From Afar
Albüm: This Is Our Machine And Nothing Can Stop It

Şarkı listesi:
1- I Capture Castles

2- The Voiceless
3- Holylands, 4am
4- The Machine
5- WPB 6am


DOWNLOAD.

20100325

Katatonia - The Longest Year




















Yaşadığınızı zannediyorsunuz ama aslında ölüsünüz; bilmiyorum kaçınız bunun farkında. Ölüm, yani yaşamama hali tam olarak kalbinizin kan pompalamıyor olması mı, bilincin yok olması mı ya da. Bilinci açık birinin koltuğundan, beyin ölümü gerçekleşmiş ama makinalara bağlı olarak hayat denen parantezlerin içinde olan biri ne kadar ölü gözüküyorsa ya da kalbi dakikada yaklaşık doksan defa atan birinin gözlerinde, kalbi durmuş biri ne kadar ölüyse aslında biz de yukarıdan bir yerden, yeşil bir şahinin gözünden mesela, o kadar ölüyüz. Çünkü ölmek kalbin duruşu ya da beynin sessiz kalışı değil; Boğaziçi Köprüsü'nden kendini aşağı bıraktığın anda, yani parmak uçlarında metalin o buzunu artık hissetmediğin anda ölüsün. Barut kurşunu ateşlediğinde ölüsün, frenlerin tutmadığın zaman, evin duvarları kreşendoya başladığı zaman, gaz kokusunu aldığın zaman ölüsün. Geri dönüşün yok artık; yere çarpacaksın, o kurşun beynini dağıtacak, arabanın ön camından fırlayıp 50 metre ileri uçacaksın, ucuz inşaat demirleri kaburganı delip geçecek, ciğerlerin karbonmonoksit dolacak. O an biliyorsun aslında sonun ne olduğunu, sona geldiğini yahut. O yüzden ölüsünüz hepiniz, çünkü o zemine çarpacaksınız ve paramparça olacaksınız işte, şimdilik havada süzülüyorsunuz aşağı doğru, yer çekiminin asla engel olamayacağınız gücüyle birlikte ölümünüze ilerliyorsunuz.

Doğduğumuz an ile öldüğümüz an ne kadar aynıysa, aşık olduğumuz an da ayrıldığımız an ile aynı aslında. Memento mori'nin, yani Ecel'i düşünüyor olmanın, o engellenemez korkunun bir benzeri mevcut aşkta. Eninde sonunda kaldıracak göğsünden başını, elini çekecek elinden, alnındaki buse soğuyacak. Yalan söyleyeceksin ya da yalan söyleyecek, bıkacaksın ya da bıkacak, öleceksin ya da ölecek ve her zaman da hissedilecek o düşüş anı. Kurşunun namludan çıktığı an gibi, trenin ışıklarını gördüğün an gibi. Mahvolacaksın, evet. Ama olan olacak.

Tam da bu anlar için, kurşunun namludan çıkarken çıkardığı sese eşlik edecek, trenin uyarı düdüğünde yer alabilecek, düşüşe yaren olabilecek bir müzik var. Yüreğin ısısı düşerken, güzel şeyler avuç içinden kum taneleri gibi kayarken ne yapmak gerekir diye sorsaydınız bana bir kaç ay evvel, oturup Killing Me Killing You dinlemenizi önerirdim. Bugün bu soruya vereceğim yanıt, The Longest Year ep'sini dinlemeniz olur.




Dört şarkılık bu ep'de, The Night Is The New Day albümünün klip şarkıları olan Day And Then The Shade ve The Longest Year haricinde bence albümün en iyi şarkısı olan Idle Blood ve daha önce yayınlanmamış Sold Heart yer alıyor. Idle Blood ve Day And Then The Shade elektronik dozu hayli yüksek remix aşamalarından geçmişler; bilhassa Idle Blood fena halde Depeche Mode kokuyor ve şarkıya çok yakışmış bir remix ortaya çıkmış; gel gör ki şarkının en can alıcı bölümünün kanatlanıp uçması pek hayırlı olmamış. Sold Heart ise alışılmadık derecede sakin ve çok basit bir şarkı olmasına rağmen, bir kaç dinlemeden sonra kanca gibi ruha saplanan bir şarkı.

Katatonia gibi oturmuş, kadim grupların dinleyicileri genelde sıkı statükocudur, her birini seyrek saçlı, cam dibi gözlüklü emekli öğretmenler olarak hayal edebilirsiniz. Bu arkadaşlar özellikle elektronik soslu müzikten hoşlanmazlar ve grubun özüne ihanet ettiğine inanırlar; bu yüzden doğdukları kıyafetler ile gömülürler ve topraklarından açan çiçekler tek renklidir. Eğer öldüğünüzün farkındaysanız ve toprağınızda rengarenk çiçeklerin filizlenmesini istiyorsanız, ölümüne tavsiyemdir The Longest Year.



Sanatçı: Katatonia
Albüm: The Longest Year

Şarkı listesi:
1- The Longest Year

2- Sold Heart
3- Day And Then The Shade (Frank Default Remix)
4- Idle Blood (Linje14 Remix)



DOWNLOAD.

20100323

Linkler Kurbağa Oldu.




















Last.fm'den attığım mesajı buradan da paylaşıyorum.
Vatan millet savunmasında gönüllü olanlar, link'leri profildeki mail adresine yollayabilirler.



Sevgili Limbo Pillow dostları, Araf eşrafı, yastık bakterileri;

Uzunca bir süredir, blog'da yer alan linklerden ötürü şikayetler işitiyorum. Rapidshare'in gözü doymaz, karnı dolmaz politikaları çerçevesinde yürüttüğü yasak kardeşimci anlayış, üye olmayanların download alternatiflerini yok etmek üzere kurulu.

Link'lere ehemmiyet yüklemediğim malumunuz. Gel gör ki bu link'leri canlı tutabilmek için de Rapidshare'in otopark mafyasından hallice ekonomik sistemine katkıda bulunmak, aylık bir ücret ödemek gerekiyor. Blog üzerinden erişen ve bu link'lere tıklayıp bir yudum müzik dinlemek için çabalayan insanların önemli bir yüzdesinin de Rapidshare premium account sahibi olmamasından mütevellit, bu link'leri canlı tutma çalışması da Rapidshare'in avuçlarını avuşturup hahahahaha diye kahkaha atmasından başka bir amaca hizmet etmemekte.

Boynumuzdaki ilmeği giderek sıkan ve temelde desteklediğim parasız müzik paylaşımı düsturuna mugayir olan Rapidshare şaşkolozluğu yüzünden Rapidshare'e daha fazla para akıtma ve akıtılmasına yardımcı olma niyetinde değilim. Bu yüzden blog'daki linklerin tamamı kendilerini 10 gün içinde imha edecekler.

Bu yüzden sizlerden bir ricam var:
Ülkemizin internet erişim kısıtlamaları göz önüne alındığında yaklaşık 100 albümü tekrar upload etmek, beyhude bir çaba olacaktır. İlkokul kitaplarında tanıştığımız ve fonetiğine vurulduğumuz İMECE usulü bu noktada devreye giriyor.

Sözün özü, blog'da yer alan albümlere dair link'leri, Rapidshare harici bir hosting firmasına yüklemeniz (ya da üçüncü şahısların uploadlarını bulmanız) ve bunu benimle paylaşmanız, hasat şenliklerinde elele dans eden köylüler gibi şen olmamıza üstelik Rapidshare'e vereceğimiz parayla da bir kilogram buğday almamıza yardımcı olacaktır.

İlgi ve alakanız için teşekkür eder, mutlu günler dilerim.

20100312

Müziği Yazmak.















"Yazmak" kavramıyla, daha doğrusu bu kavramı algılayışımızla ilgili bir problemim var. Bunun bir meziyet, olumlu anlamda bir kopukluk olarak idrak edilmesini doğru bulmadığımı anlatmaya çalıştım bir önceki yazımda. Elbette burada "yazarlık" kavramına yönelik bir eleştirim yok, daha çok meseleyi sadece tuşa basma ya da kağıt üzerinde kalem oynatmaya şartlayan algıyla çatışıyorum. Mesele aslında daha efsunlu ve ulvi bir vetire. Meziyet olarak görülmesi gerekenin, düşünce yapısı olduğu kanaatindeyim. Yani herhangi bir konu üzerine dişe dokunur bir fikir yaratabilme yahut yoktan bir konu yaratıp onunla ruha temas edebilme yetisi esas olan. Ne yazık ki artık şeyleri "olduğu hali" ile değil, "göründüğü hali" ile değerlendiğimiz için, yazının görünüşü yani yazının varlığı, düşünce yapısından bağımsız bir meziyet haline bürünüyor. Bu sebeple de yazma halini, düşünme halinden daha çok ciddiye alıyoruz; yazı oranı yükselirken düşünce seviyesi azalıyor.

Bu genel kavramdan daha dar kapsamlı ve ilgimi daha fazla çeken bir başka hususa, "müzik üzerine yazma" meselesine geçebilirim. İlk önce net bir biçimde şunu söylemek istiyorum ki eleştirmenlikten ikrah ediyorum. Kullandığımız anlamıyla, eleştirmenlik şu tip bir tanım aralığı içine giriyor: Başkasının o ya da bu şekilde ürettiği ve sonucu iyi ya da kötü olan bir şeyi, kendi beğeni normlarına göre değerlendiren, sonuç olarak da kendi filtresinden geçirdiği bu üretimi diğer herkesin normlarına etki edecek bir şekilde anlatan kişi. Burada sizce de bir problem yok mu? Yani herkesin farklı beğeni ve algısına göre bir değerlendirmeye gidip ardından da salt kendisine ait olan kriterlere uyuyor ya da uymuyor diye, tüm insanlara yönelik bir önerme ya da önermeme işi sorunlu değil mi?

Hayatını bu şekilde kazanan binlerce insan var. Bu adam müziği şu şekilde seviyor, kitabın böyle yazılmışından hoşlanıyor diye, müziğin ya da kitabın o kriterlere uyup uymamasına göre bir değerlendirmede bulunuyor ve tüm insanlar bu adamın beğenilerini esas alarak kendi seçimlerini yapıyor. Bu işin skor belirleme gibi artık iyice çığrından çıkmış boyutları dahi var ve kişinin beğenisini nominal bir değere dökmesiyle oluşan bu skor, insanlar için satın almak ve almamak arasındaki o kafa karışıklığını giderme işlevi görüyor. Bugün insanlar Metacritic puanlarını, Mtv chartlarını, Pitchfork derecelerini bir standart olarak kullanıyorlar. Beğeniyi rakamsal bir değere dökmenin anlamsızlığı bir tarafa, sanat endüstrisi tamamen bu beğeniler ekseninde şekilleniyor.

Henüz bir kaç gün evvel, altı bin insanın verdiği oylar ile 2010'un en iyi filmi, en iyi yönetmeni, en iyi kostümü, en iyi karpuzu "resmen" seçildi. Önemli dergilerin, gazetelerin eleştirmenleri edebiyat yahut müzik dünyasında peygamber muamelesi görüyor ve beğenilerini manipüle etmek için onlarca yöntem kullanılıyor. Patlamak ya da sönmek, tamamen bu insanların beğenilerine göre şekilleniyor. Bu insanları sokaktaki adamdan farklı kılan hiç bir şey yok. Yani o kitabı okuyan, o albümü dinleyen, o filmi izleyen yanisinin yanisi cebinden parası çıkan adamla, bir gazetede yazı yazan adamın beğenisi arasında bir uçurum yok. Eğer bir farktan bahsetmek gerekirse, bir tanesi tad alma organını daha keskin bir biçimde kullanmaya şartlandırıyor kendini; yemeği çiğnemekten çok tad almaya odaklanıyor ve bunun neticesinde tadı anlatmak istiyor. Ama bu tamamen bir seçim meselesi, insani bir meziyetten ziyade. Son kertede, sokaktaki Simitçi Kasım ile Metacritic skoru veren Jeffrey'nin arasındaki tek fark, Jeffrey'nin kendini beğeni standardı belirlemeye şartlandırması.

Bilhassa müzik endüstrisinin bu beğenileri istismar ettiğini düşünüyorum. Müzik dünyasının devamlı değişen trendlerinin arkasında da tamamen bu yatıyor. Bir sene boyunca tüm dünyanın nu-metal'le yatıp kalkmasının ardından ertesi sene tüm beğeniler indie çerçevesine ulaşıyorsa örneğin, bunun tek sebebi şu televizyon kanalında ya da bu radyo istasyonunda çalışan üç beş kişinin "Bu sene ağırlıklı olarak şunu izletelim/dinletelim" demesinden kaynaklanıyor. Bu adamların beğenilerinin neticesinde de insanlar kararlaştırılmış müzik türlerine yöneliyor. Daha önce de belirttiğim gibi, bu adamların beğeni standartlarının tanrı vergisi bir yönü yok. Buna rağmen karar makamı işlevi görmeleri son derece saçma ve rahatsız edici. En fazla da işin saflığına zarar veren bir durum bu. Ben buna kendimce "beğeni faşizmi" diyorum.

Benzer bir durumu blog'larda da yaşıyoruz. Bir kaç hafta evvel, Kuanta'nın SirensSound isimli -eminim hepinizin varlığından haberdar olduğu- blog'da yer almasının ardından, FriendFeed'de bu beğeni faşizmi üzerine dönen bir tartışma hasıl oldu. SirensSound, çokça kişi tarafından takip edilegelen bir blog ve takip edildiğin güçlü olduğunun bir göstergesiyse eğer, bu yönüyle güçlü olduğunu da söyleyebiliriz. En nihayetinde, kendi halinde müzik yapan ve kendi ülke sınırlarında bile kısıtlı bir dinleyiciyle buluşmuş bir grubun kaderi, SirensSound'da yer aldıktan sonra değişebiliyor. İnsanlar genellikle "bu beğenilmiş ve burada yer almışsa benim de dinlemem için bir nedenim var" diye düşünerek gruba kulak kabartmaya başlıyorlar. Temel paydada, bunun radyo istasyonunda ya da televizyonda yılın müzikal trendlerini seçen, top 100 hazırlayan yahut skor veren adamın yaptığından bir farkı yok.

Bir kaç defa daha söylemiş olduğum gibi, düşünce yapısına yönelik hiç bir şey barındırmayan fakat buna rağmen beğeni makamı haline gelen, link'lediğine itibar edilen bu müzik blog'larını ciddiye almıyor ve saygı beslemiyorum. Herhangi bir albümü, bir hosting servisine upload edip ardından link dağıtmak bana fazlasıyla anlamsız geliyor. Burada hiç kimseyi aşağılama ya da eleştirme niyeti taşımıyorum kesinlikle, yalnız bu link yapıştırmaktan ibaret müzikal beğeni gösterisine hiç bir şekilde anlam veremedim, geçen onca zamana rağmen.

Gel gör ki, işin farklı bir boyutu var. Yazabilmek veya yazamamak üzerine kaleme aldığım bir önceki metine, 13melek kendi sitesinde şöyle bir yanıt vermiş:

"Bu yazıyı fırsat bilip bir müzik post’u içerisinde kendi açımdan birtakım şeyleri açık etmek isterim. The Tingling Dongs’un yeni albümünün müzikalitesi benim derdim, hem de fazlasıyla derdim. Daha doğrusu müzikalitesi değil de The Tingling Dongs’un albümünü dinlerken düşündüklerim, anımsadıklarım, hissettiklerim, bir The Tingling Dongs şarkısı üzerinden anlamlandırdıklarım fazlasıyla derdim. Bu albüm olmasaydı, şu albüm kaydedilmeseydi savrulur giderdim, o albümler var diye hayatımı düzene benzer bir şeye oturtabiliyor, kafamın içinde uçuşanları bir dizgeye sokabiliyorum."

Aslında kendisi, müziğin esasını değerlendirmediğimiz fikrime muhalefet ederken beni doğruluyor. Çünkü bir grubun gitar tonundan, davul tuşesinden ya da vokalistin entonasyonundan değil, o müzikle kurduğu kişisel bağdan bahsediyor. Yani, gün içinde yaşadığı can sıkıcı bir olayın, kız arkadaşının öpücüğünün, kaybettiği en sevdiği kalemin özleminin yarattığı o kümülatif ruh halini anlatmak için bir albümü kullanıyor, içindeki o ruha bir kılıf bularak kelimeleştiriyor, şekil kazandırıyor kimliğine.

Belki sizler bunun farkında değilsiniz, belki ben bile değilim ama burada Isis'ten, The Black Heart Procession'dan, Subheim'dan, Exxasens'ten bahsetmiyorum ben de. Çok güzel bir aşktan, çok kuytu bir korkudan, çok hazin bir özlemden, tırmalayan bir kıskançlıktan, hayvani bir şehvetten, sinir bozucu bir havadan bahsetmek aslında yaptığım tek şey. Bu haliyle kendi adıma eleştiri yaptığımı ve beğenilerimi ortaya koyduğumu söyleyemem, daha ziyade o müzikle en yalın halimle kendimi bağdaştırıyor ve kendimi o müzik üzerinden anlatıyorum. 13melek, Deuss Ex Machina, Marxist Clubber, rahmetli Proodos gibi blog'larda da müzikten çok kişiyi okuyoruz aslında. Ortada bir melodi tantanasından çok kişisel bir durum var. Yanisi, filtreden geçen şeye değil filtreye odaklanmak daha cazip bir hal alıyor, olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda mixtape yapan ve bunu paylaşan blog yazarları da (Sel gibi, Ychorus gibi, Amme-Hizmeti gibi) tamamen kendilerine münhasır bir şey yapıyorlar. Daha da önemlisi, o linklerin arkasında 0 ve 1'lerin değil bir düşüncenin, bir emeğin yatıyor olması.

Sözün özü; bir televizyon kanalındaki, bir radyo istasyonundaki, bir blog'daki üç beş kişinin beğenilerini deniz feneri olarak nitelendirerek, müziğin saflığına ve kişiselliğine zeval getirdiğimizi düşünüyorum. Bir kaç kişinin beğenisinin, genel geçer kanun haline gelmesini engelleyebilecek tek şey de kendi beğenilerimizi idrak etmeye çalışmak. Tabaktaki, bize önerilen yemeği bir an önce bitirmekten çok, yediğimizin tadını çıkarmaya çalışmamız halinde tad alma duyumuz daha da genişleyecek ve karakteristik bir hal kazanacaktır. Öyle ki, en sonunda ne istediğimizi ve ne tercih edeceğimizi biliyor ve bu tercihi sadece kendimiz yapıyor olacağız. Bu haliyle, sanatı endüstrileştiren "eleştirmen" kavramını tekrar tarihe gömmemiz ve sanatı olduğu gibi değerlendirmemiz mümkün.

Biliyorum ki bir çoğunuz da bu blog'u benim beğenilerim ile kendi beğenileriniz arasında kurduğunuz bağ sebebiyle takip ediyorsunuz. Bunu yapmanıza gerek yok, last.fm sizin için daha büyük bir kolaylık sunuyor. Beğenilerinizi rafine eden, benzer beğeni profilleri sunan ve bu şekilde size yeni önerilerde bulunan çok geniş bir sistem varken blog takip etme ya da forum kurcalama gibi nispeten daha meşaketli işlerle kendinizi meşgul etmeniz lüzumsuz. Şahsen ben müzikal içeriğe sahip blog'ları ihtiva ettiği müzikler için değil, yazarının müzik ile kurduğu kişisel bağların eşsizliği sebebiyle takip ediyorum ve bu şekilde dinlediğim müziğe çok daha farklı bir anlam yükleyebilmeye muvaffak oluyorum. Hepinize de bu gözlükleri tavsiye ederim, Avatar'dan daha eğlenceli ve daha göz kamaştırıcı olduğunun garantisini verebilirim.