20131118

Om - Advaitic Songs














İstesek de kapatamadığımız bir duyu organı kulak. Ellerimizle kapatabiliyoruz, yani kapatmaya zorlayabiliyoruz sadece, ama gözlerimizi kapadığımız, dudaklarımızı mühürlediğimiz, burnumuzu tıkadığımız gibi isteğe bağlı kasılmalarla duyu halini durduramıyoruz. Etraftaki sonik vibrasyonlar bir şekilde o delikten içeri süzülüyor, ve iç kulağımızda başka titreşimlere sebebiyet verecek bir sıra deprem, ses dalgalarından bir tsunami hasıl oluyor.Tüm bunlardan itibaren dışarıdaki, yabancı titreşimler bize ait, içsel, özümüze ilişkin bir hüviyet kazanıyor. Ses dalgalarının titreşimi kulak zarımızdan beynimize ulaşıp bir şekle bürünürken, bazısı dolaşım sistemimize süzülüp kalbimize yol alıyor, kalbimizde içi dağ çiçekleri ya da yamulmuş çivilerle dolu parça tesirli bir bomba olarak patlıyor. Hal böyle olunca, dudaklarımı mühürleyebilmişsem de bunca zamanda, ya da parmaklarım takımdan ayrı düz koşu yapmışsa da, kulaklarım çalışmayı sürdürdü. Kulaklarımdan giren kimi titreşimler içimde hala dolaşan, bir organdan bir organa yollanan yankılar yaratmaya, taç ve kök chakra'ları fay hattı arasında yıkıcı depremler oluşturmaya devam etti. Durum bu olunca, bu depremlerin şiddetinden, derinliğinden ve yaşanan felaket sonucu ortaya çıkan can kayıplarından bahsetmemek olmazdı.


Daha önce, Om'la ilintili olan bir başka grubun, Shrinebuilder'ın yazısında bahsetmiştim imandan. Hepimizin, tümümüzün bir şeylere iman etmeye zorlandığını söylemiştim. Evrimsel bir uzantı olduğunu düşünüyorum bu zorunluluğun, hayatta kalmak için postunu sertleştirmek zorunda kalan bir hayvan gibi olduğumuz kanısındayım bu bağlamda. Deliliğin dağlarından düşmemek için bileğimizi kökleri derine inmiş kadim bir ağaca bağlıyor, âbid oluyoruz. Benim bileğimin bağlandığı ağacın dallarında kıpkırmızı, sulu ve iri bir elma yok. Her ne kadar kafa karıştırıcı gelse de pek çok kişiye, benim imanımın kökleri çok daha derine inmişse de, botanik anlamda daha basit.

Şunu net bir gerçek olarak biliyoruz ki, bütünsel boyutta Evren adını verdiğimiz ve bir şekilde içinde bulunduğumuz bu boşlukta, her şey ateşle başlıyor ve ateşle bitiyor. Özünde hala ateş barındıran gezegenler varlıklarını sürdürürken kiminin ateşi soğuyor, kimi kontrolünü yitirip kendi ateşinde kayboluyor, kimisinin sonu ise bir başkasının ateşinde boğulmak oluyor. Ateşi içinde barındıran tüm gezegenler bir titreşim halindeler ve bu titreşimlerin yarattığı domino etkisiyle bir sistem inşa ederken, bir gürültünün de temelini oluşturuyorlar. Tanrı diyerek adlandırdığımız şeyin temelde bu titreşimlerin, gürültünün ve ortaya çıkan yankının bilinç kostümü giydirilmiş bir tanım olduğu kanısındayım.

En nihayetinde, daha da öze dönersem, kendi varlığımın da bu titreşimle ilintili olduğuna iman ediyorum. Gezegenin ateşi toprağı, toprak bitkileri, bitkiler hayvanları beslerken, ortaya çıkan basit besin piramidinin temelinin çoğu kişi tarafından göz ardı edildiği kanısındayım. Gezegen yaşıyor, bize kendi ateşini sunuyor, kendi tektonik dalgalarını vücudumuza gönderiyor, bizimle bütünleşiyor. İşte tüm bu etkileşimde, insanın toprakla, gezegenle ve Evren ile bütünleşmesi, kendi titreşimini Evren'e iade etmesinin yegane yolu, ses tellerinin titreşiminden çıkan bir Om. Buharlaşarak bulut olan bir su molekülünün, yağmurla okyanusa geri düşerek çıkarttığı bir başka titreşimin kendisi Om. Tüm bu çalkantıda kendimizi buluyoruz, bir mağarada Ölümsüzlerin titreşimleriyle kendini bulan Alobar gibi.

Daha duyulabilir titreşimler yaratan, Sleep'in yarattığı dalga Om, daha ikonik inanışları temel almış gibi gözüküyor olsa da, özünde anlattığım döngüyü ihtiva ediyor. Her ne kadar, Grails davulcusu Emil Amos'un dahliyle başlayan süreç müzikal anlamda olduğu kadar düşünsel temelde bir çok kişiyi rahatsız etmiş olsa da (Basit ezberler ışığında "Onlar da çok bozdu ya", "Fundamentalistler müzik çalarlarımızı İran'a çevirecekler" vb. ağlamalardan söz ediyorum) değişimin temelinde daha farklı bir nüve var. Om, çok dinli bir yapı içerisinde, dinlerin temelindeki düşünsel öğretilerin yol haritalarıyla hareket ediyor. Görünürde bir Ortodoks İsevilik, Muhammedilik ve Hindu çorbası olan bu albüm, dinlerin üslubundaki teatral didaktiklikten çok uzakta, çıktığı astral yolculukta bilinen duraklara uğrayıp, insanların bildiği kısa yolları kullanarak mutlak döngünün içine, bulut ve okyanus arasındaki titreşimsel yolculuğa dahil olmaya çağırıyor bizi. Addis'teki mantrayla ölümsüzlük muskasını boynuna geçirip, State Of Non-Return'de Anka'nın kanatlanarak çıktığı yolculukta son eşikten Gethsemane'in eziyetiyle geçerek Sinai'deki Telbiye ile "Sana geldim, huzurundayım" diyor ve Bilgi'ye, Sophia'ya yanarak ulaşmış oluyor Haqq-al Yakin ile.

Tüm bu lirik ve ikonik kısa yollarının ardında, yargıların ve alışkanlığın getirdiği kolaylıkların arasındaki bir sır perdesinin gerisinde sadece bass ve davul ile katman katman oluşturulan, müzikal anlamda çok aşina olmadığımız, hatta yadırgadığımız ritm özüyle, iki kişinin çalgılar ile Evren'in ritmiyle bir olması gizlenmiş. Advaitic Songs, iki kişinin yarattığı kırk üç dakika kırk dokuz saniyelik bir Om mantrası. Kulaklarımdan içeri süzülmüş, yarattığı titreşimin yankıları sönmemiş bir mantra.

Ne mutlu bana ki, dudaklarımın mührünün kırılması, parmakların takımla birlikte antrenmanlara çıkmaya başlaması Om konserinden öncesine geliyor da, bu yazıyı yazabiliyorum. 3 Aralık'ta Om, IKSV Salon'da olacak. Muhakkak ki o toplu ibadetin yarattığı titreşimler bir başka tsunami yaratacak, o dalgalar mürekkep kabına düşüp kağıtta kırılacaktır.

0 mırıltı.: