20090420

Kırmızı Noktalı Yazı.




















Malumunuz, uzun süredir yazamıyorum. Bu uzun süreli ayrılığın nedenlerine ve sonuçlarına bilahare değineceğim ama evvela muhtemel kafa karışıklığınıza karşı açıklamamı yapayım peşinen. Hayır, blog formatını 5posta ölçüsüne çekmeye karar vermedim. Bol bol Sasha Grey'den söz etmiş ve bol bol Sasha Grey izlemiş olmamın da bu yukarıda görmüş olduğunuz fotoğrafı kullanma kararımda çok etkin bir rol oynamadığını söyleyebilirim.

Konunun pornografi ile çok yakından bir ilintisi yok ama hedefe varmamız için ilk uğramamamız gereken durağın bu husus olduğu kanısındayım. İnsanlık için mühim bir tabu haline gelmiş kayaların altında binlerce karıncanın yuva yaptığı bir gerçek, o yüzden kayayı yerinden oynatmak da şart. Daha önceki yazılarımdan birinde değinmiştim pornografi kavramına. Hala aklımı kurcalayan bir soru var ama; 40 milyon insanın bizzat hayatına zarar vermiş bir savaştan sadece 4 yıl sonra sanki tüm ekonomik, siyasi, bilimsel sorunlar çözülmüş gibi, sanki yapacak daha önemli başka bir işleri yokmuş gibi tüm uluslardan delege talep edip, neyin neye göre pornografik olacağını, pornografik yayınların dolaşım ve ticaretinin nasıl engelleneceğini günlerce tartışan yaşlı başlı eşek kadar adamlardan oluşan Birleşmiş Milletler'in içinde, takvimler 1929 yılını gösterdiğinde "Ya Montgomery, acaba penisle vajinayla uğraşmasaydık da Keynesyen ekonomi mi çalışsaydık? Valla sabaha kadar gitar çalıp bira içtik lan gözümüze uyku girmedi euheueh" şeklinde konuşmalara rastlanmış mıdır, işte bunu çok merak ediyorum.

Dünya üzerinde penis ve vajinanın yarattığı hengameyi ne atom bombaları ne de oradan oraya vızır vızır uçan sanal paralar yaratabilmiştir. İşin kişisel boyutundan önce, bir devletin, ya da devletlerüstü bir topluluğun, oturup kişilerin erdem ve ahlakını tenasül uzvu üzerinden tartışmasını, bir karara vakıf olmasını ve karar sonucunda başkalarının tenasül uzuvlarını simgeleyen neşriyata yasak koymasını çok ama çok komik bulduğumu söylemem lazım. Bu bize, aylak bakkalın tartısı ile rivayeti hatırlatıyor elbette. Daha da kişisel boyuta inersek, din/devlet doktrinine doğduğundan beri maruz kalmış bir bireyin "porno mu, ıyh!" tepkisi vermesi, porno izlemediği yalanını sıkça dile getirerek aslında din/devlet tarafından belirlenmiş erdem ve ahlak çizgilerine ne denli bağlı olduğunu göstermek için resmen çırpınması komedinin kara tarafında yer alıyor. Sakın porno izlemeyin ama nefes alır gibi yalan söyleyin, sakın porno izlemeyin ama modern ibadetiniz dedikodudur, sakın porno izlemeyin ama milyonlarca insanın önünde paralı "kısmet" arayın, sakın porno izlemeyin ama bir avuç ilgi için milyonlarca insanın önünde teşhircilik yapın, sakın porno izlemeyin ama sokakta sizi görüp tanısınlar diye en çirkin yüzünüzü göstermekten kaçınmayın. Sizi olduğunuz haliyle seven insan sayısı iki kişiyi geçmesin, şerefiniz iki kuruş etmesin ama porno izlemeyin yeter ki. Hele mastürbasyon hiç yapmayın. Yaparsanız Cehennem'de yanacağın gibi kirleneceksiniz de. O yüzden bacaklarınızın arasında patlayan hisleri bastırın. Bastırın ki bir gün dayanamayıp güzel bir kadına laf atın. Bastırın ki bir başka gün laf attığınız güzel kadına tecavüz edin.

Türkiye'nin cinsel ruh sağlığı işte bu bastırma hasebiyle bu haldedir. Özel televizyonların ilk yıllarında durum böyle değildi, bilen bilecektir. Tutti Frutti yüzünden, Emmanuelle yüzünden ahlakın dibine vurmuş tek bir adamla dahi karşılaşmadım ben, insanlar tüm gün boyunca elleri pantalonlarının içinde de bekliyor değillerdi geceyarısını. Ne var ki post-80 travmasının yaşandığı o yıllarda bile günümüzdeki gibi bir cinsel hastalık hakim değildi yurt sathına. Hangi rahibe ruhlu bu pornografik yayınları televizyondan kaldırdı bilmiyorum, amaçlanan neydi? Ben Hadise'yi Emmanuelle'den daha az pornografik bulmuyorum, üstelik Emmanuelle en azından "konulu"ydu.

Meseleyi sadece Türkiye şartlarında değerlendirip yine yereli yermek niyetinde değilim. Tüm dünyaya hakim bir sahtekarlık söz konusu. O kadar ahlaklı bir ırkız ki, tek ortak kıblemiz yalan; tüm bu sahtekarlıktan sonra istersen Babil Kulesi'ni inşa et, istersen korkunç bir iktisadi teoriye imza at, ölüleri canlandırabilecek bir senfoni yaz, ne faydası var? Sahtesin işte, yalancısın, yalansın, beş para etmezsin. Göğüslerini alttan desteklediğin bir kıyafetle pastanın üzerine atlamanla sahtesin, klibinde kalçalarını ağzımıza sokmanla sahtesin, filmine koyduğun anlamsız sevişme sahnenle sahtesin, zerre kadar değer ihtiva etmeyen hedefine ulaşmak için gözünü kapatıp yaptığın ucuz seksle sahtesin. Ama Sasha Grey sahte değil. 18 yaşında "sadece kendi istediği için" ve "bundan büyük bir zevk aldığı için" yüzlerce adamla sevişen Sasha Grey, modern ahlak denen saçmalığa, mesnedsiz din dogmalarına, Katy Perry'ye, Madonna'ya, Cher'e, Britney Spears'a, Halle Berry'ye, Angelina Jolie'ye, Zahid Akman'a, Gülgün Feyman'a, Ali Kırca'ya, ben porno izlemem diyen hijyenadama, porno mu ııyh diyen hijyenkadına atılan şebekemin çelik bileğinden bir tokattır. Şlik şlak!

Az evvel söz ettiğim o özel televizyonların ilk yıllarında, Rüstem Batum'un "beyninizi tokakatlayan program" sloganıyla yaptığı bir program mevcuttu ki, Levent Kırca bu lafı da -ne yazık ki- parodilerine kurban etmiş, kurban etmekle kalmamış her zamanki kör göze parmak metodolojisiyle örnekleme çabasına da girişmiş, koskoca bir beyini, yuvarlak bir yemek tabağının içinde tokatladığı bir görüntüyü ekranlarda sayısız defa döndürmüştü. Ben Emmanuelle yüzünden psikolojimin bozulduğu hissine hiç kapılmadım ama ne zaman kulağıma "beyin" sözcüğü çalınsa, Levent Kırca'nın sinir bozucu makyajıyla kahkahalar eşliğinde tokatladığı bir öküz beyni imgesi canlanır zihnimde. O yüzden pornografi kavramını İngiliz ve Amerikan mahkemelerince kabul edilen "ortalama bir okullu kızı yozlaştıran materyal" tanımı üzerinden değerlendirirsek şu sonuca ulaşırız ki, televizyon kadar pornografik bir başka şey yoktur günümüzde.

"Evi arabası olsun, evleneyim" şeklinde özetleyebileceğimiz, evlilik programı adı verilen ve fakat benim daha da kısaca orospuluk olarak tanımladığım programlara değinmeyeceğim. Ki belirtmem gerekir, televizyona çıkıp "ev varsa, paran varsa evlenirim" diyen kadın, sokakta müşteri arayan kadından çok daha orospudur nezdimde. Şarkıcıların, oyuncuların, program sunucularının pornografilerine de değinmeyeceğim. Benim bu noktadaki sınırım, çocuklar. Pornografiyi kucaklayan biri olarak, kabul edemediğim tek konu da budur. Hayatını bunun üzerine kurmuş olanın şeref anlayışı kadar, bundan tahrik olmayı kendine yedirebilenin cinsel trajedisi üzerine de yazmak niyetinde değilim. Beynimi tokatlayan, bir kanalda gördüğüm "çocuklar şarkı söylesin" konulu porno programı:



Bu minicik kızı televizyonda, yüzüne zoom yapılmış şekilde yakaladığımda verdiğim ilk tepki, "Sasha Grey Türkçe şarkı söylüyor?" oldu. "kıyamam"daki o özellikle yapılan "gıyamam" vurgusundan ve zoom-out'tan sonra, verdiğim ikinci tepki "Sasha Grey cüce olmuş ve Türkçe şarkı söylüyor?" şekline büründü. En sonunda 11 (o-n b-i-r) yaşında bir kızı dinlediğimi fark ettiğimde titreye titreye boşaldım, galiz bir küfür döküldü dudaklarımdan. Küfrün içinde Erol Evgin'in peruğu ve programın yapımcısının gelmişiyle geçmişi vardı. Bu kızcağızı, şu kıyafetler içinde, şu tavırlarla, "gıyamam diye telaffuz et!" stratejisiyle oraya çıkartan ebeveynin de, bu kızcağızı buraya çıkartma gibi dahiyane bir fikre sahip olan yapımcının da, bu kızcağızı kanalında yayınlamayı kabul eden kanal sorumlusunun da, Sasha Grey'in ahlakının onda birine sahip olmadığı aslında o kadar aşikar ki.

Mesele sadece programın eğlence amacı taşıması veya figürün kız olması da değil. Aynı yaşlarda bu tip programlarda "o nasıl öldü, sen nasıl yaşadın, bu nasıl oldu, şu nasıl gerçekleşti, sence de bundan sonra boku yemedin mi?" sorularıyla ağlatılmaya çalışılmış bir çocuk olarak söylüyorum bunu. Değil Sasha Grey'e, Şahin K.'ya bile benzemiyor ve pofuduk bir pembe elbise yerine Slayer t-shirt'ü giyiyordum ama bunlar durumun pornografik boyutunu değiştirmiyor. Tüm ailesini bir kazada kaybedip babasının borcunu tek başına sırtlamakla yükümlü olan çocuğun boş bakışlarına kitle kamerayı, şehit cenazesinin arkasından kendince doğru olduğunu düşündüğü şeyi yaparak asker selamı veren minicik bir kızın karesini dondurarak altına müzik döşe, daha kendisini tanıyamamışken bir de hayatı tanımak zorunda kalan çocukları at ışıkların önüne, parlak kıyafetleri giydirip büyümüş de küçülmüş gibi davranmalarını öğütle. Bunlara yüzün kızarmasın, bunlardan utanma, bunları yaparak paraya para deme ama biriyle sevişirken kaydedilmiş görüntülerin ortaya çıkınca bir anda ortadan kaybol. İşte modern ahlakın özeti budur.

Rüzgardaki bir yaprak gibi titreyen bir çift bacağın o fevkalade görüntüsünü "ahlaka mugayır" diye televizyonda yayınlamayıp, pornografiyi makyajla ve ışıkla kapatmaya çalışan, modernizmin deniz feneri televizyonun, tarihinde yediği en ağır tokatla karşılaştık bu hafta.

Susan Boyle adındaki bir ev kadını geldi ve koca göğüslerin, büzülen dudakların, mini eteklerin, saatlerce fönlenerek tüm güzelliğini kaybetmiş saçların hakimiyetini yıktı. Kendisine gülen bir salon dolusu insana öyle bir tokat attı ki, bu denli kitlesel bir utanç duygusu vuku bulmamıştır dünyada.

47 yaşında, kaşlarını almamış, saçlarını toplamamış, kameralar önünde sandviçini dişlemekten çekinmemiş bir kadın, hayallerimizden asla, asla!, vazgeçmememiz gerektiğini bir kere daha gösterdi bize. Bu işin Mehmet Ali Birand yorumu, doğru ama ucuz bir yorum. Susan Boyle ile tanışana kadar hayallerimizden asla vazgeçmememiz gerektiğini öğrenmediysek zaten bunu bize o öğretecek değil. Susan Boyle'ın yaptığı şey çok daha farklıydı; hayatında bir kez bile öpülmemiş bu kadın makyajların, ışıkların, silikonların, liposuction'ların, botox'ların pornografisini tek bir şarkıyla darmadağın etti, herkesin maskelerini düşürdü.




Orwell'ın 1984'ünde anlattığı dünyadan daha karanlık bir dünyada yaşıyoruz şu an bana sorulursa. En azından 1984'de, makineler tarafından yazılmış da olsa, pornografik eserler devlet tarafından yasaklanmıyor, üretiliyordu. Yalnız Winston'ın, cinselliğini yaşamayı bile ahlaksızlık olarak kabul etmesi ve buna tapmasının yanında, Orwell'ın tam da günümüze uyacak şekilde yazdığı bir kaç satır daha var:

"Pencerenin altında bir kadın şarkı söylüyordu. Winston, perdenin kenarından, sesin geldiği yöne kaçamak bir bakış attı. Temmuz güneşi hala kubbede, yükseklerdeydi ve güneşin vurduğu avluda, canavar gibi -neredeyse sütun gibi kalın- bir kadın, kaslı kolları ve beline doladığı bir önlük ile, bebek bezine benzeyen, kare şeklindeki beyaz kumaşları yıkarken, güçlü bir contralto ile mırıldanıyordu.

Şarkı haftalardır Londra'yı etkisi altına almıştı; halkı meşgul tutmak için Müzik Departmanı tarafından üretilmiş, hepsi birbirine benzeyen şarkılardan biriydi, şarkının sözleri hiç bir insani müdahaleden geçmeden, bir makine tarafından yazılmıştı. Ama kadın o kadar güzel söylüyordu ki, bu korkunç saçmalık muazzam bir harmoni haline gelmişti."

4 mırıltı.:

non playable character said...

adam olacak cocuktan su noktaya gelinmis olmasi icler acisi. hani biraz little miss sunshine cakmasi bir elestri belki ama turkiye'de de cocuk guzellik yarismalarinin hala yapilmamis olmasi sasirtici, bu kadar potansiyel varken. pedobear fazlaligi olan bir dunyada yasiyoruz. bazen televizyonumun bozuk olmasina cok seviniyorum.
ofiste insanlar konusurken duydum, "yemekteyiz" formatini "gelinim olur musun" la birlestirip ortaya daha korkunc bir sey cikarmislar, youtube'da aratip izlemeye korkuyorum.
ayrica, hala maas vermediler, biliyor musun?

bora said...

abi titreye titreye dedin, chris hansen geliyor.

ses said...

herşeyi anladığımız anda kıyamet kopacak. maya'lara inanıyorum.

ve asla pornografiyi kucaklayacağım aklıma gelmezdi.

bora said...

UH OH, THIS VIDEO NO LONGER EXISTS - vimeo. fyi.