20090915

Batman Yazıtları.
























İlk gittiğim film, Michael Keaton'ın başrolde oynadığı Batman'di. Her ne kadar Joker'in tebessümüyle gönül bahçemizin güllerini suladığı sahnelerde babam korkmamam için gözlerimi kapamış olsa da -Teenage Mutant Ninja Turtles'ta Splinter da aynı durumdan mustarip olacaktı- ve bu uzun yıllar süren bir jokerphobia yaratmış olsa da, sinema salonundan çıktıktan sonra hissettiklerimin boyutu gerçek anlamda boyumdan büyüktü. Bu hislerin rehberliğiyle filmin soundtrack albümünü binbir göz yaşı şantajıyla satın aldırmış ve albümdeki Batdance'e de yürekten vurulmuştum. El kadar sabinin "Betmeynn" diye şarkı söylemesi her nedense ev ahalisini yabancı dile ve müziğe yatkınlığımın filizlenen bir çiçeği olarak algılanmış bu yüzden Batman takıntım çeşitli oyuncaklarla beslenerek olur olmadık yerde Batdance'in dilime tek uygun bölümünü söylemeye devam etmem konusunda teşvik edilmiştim. Tabii bu teşvikin sonucu, sadece Batman nam kurgu karakterine değil, şarkıyı söyleyen ve The Prince, The Symbol, The Love Symbol #2, Christopher, Gemini, The Artist Formerly Known As Prince gibi namlarla anılan kurgusallığa çok yakın olsa da ne yazık ki gerçek olan karaktere de yakınlaştırmıştı beni. Kişinin ilk müzik idolünün The Prince olması vahim sonuçlara gebe bir tecrübe ama bu tecrübeye bilahare değiniriz.

Bu şekilde doğmuş, bu şekilde teşvik edilmiş Batman sevgim, ilkgençliğimde daha da büyüdü. Çizgiromanları her daim sevdim ama ne Superman ve Spider Man, ne de Zagor, Mister No gibi kahramanlardı ilgimi çeken; kahramanlık eksenli çizgiromanlar arasında favorilerim Spawn ve Batman'di ki, diğer telaffuz ettiğim isimlere nazaran bu neşriyatın bulunması çok daha güçtü. Zira Türkiye'de, çok eskilerden beri oturmuş bir çizgiroman kültürü var olmasına rağmen bu kültürün temelini Zagor, Mister No, Dylan Dog, Tommiks gibi fumetti'ler oluşturmuştu. Şahsi kanaatim, fumetti'lerin süpergüç paradigmasına kıyasla daha gerçekçi ögeler ihtiva etmelerinin bu seçimin esasında büyük rol oynadığı yönünde. Hal böyle olunca her yerde bulunabilecek fumetti'lere kıyasla Spawn ya da Batman gibi çizgiromanların piyasada dört yapraklı yonca yaygınlığında olması normaldi. Aslında bu şekilde geçmiş zaman mastarıyla konuşmamak gerekiyor çünkü durum günümüzde de farklı değil; Türkiye sathında çizgiromana ulaşabileceğimiz yer sayısı bir elin parmaklarını geçmediği gibi bu mekanlardaki neşriyatın da yabancı dilde olması okul dönemindeki okurları olumsuz etkiliyor. Yine de NTV Yayınları'nın son zamanlardaki çizgiroman atağıyla bu çemberi kırabilecek güçte olduğuna inanıyorum, inanmak istiyorum. Zira o binbir güçlükle ve yüksek maliyetle ulaştığım Batman'lerin, Spawn'ların, The Sandman'lerin sadece edebi değil hayati anlamda da kattıklarını ölçmeye kalksam yeterli büyüklükte kefe bulamam.

Baktığım zaman -nasıl ki Türk milletinin DC Comics ya da Marvel yerine fumetti'yi tercih etmesinin nedenleri varsa- benim de Superman'i, Spider Man'i görmezden gelip Spawn'u ve Batman'i tercih etmemin nedenleri olduğunu daha net görüyorum. Ayrımın en esas noktası, Clark Kent ve Superman arasındaki yahut Peter Parker ve Spider Man arasındaki o süperego/alter-ego çatışmasının Batman ve Bruce Wayne özelinde hiç bir şekilde geçerli olmaması. Bruce Wayne ne ise, Batman de o. Ne Clark'ın Lois Lane gibi güç manyağı ikiyüzlü bir kadının peşinden koşmasını görürsünüz ne de Peter gibi Jonah Jameson kalantoru karşısında süklüm püklüm olmasını. Bruce Wayne olsaydı Lois Lane'i "Gözlüğümüz var diye bana köpek çekerken elin süperine neden iş oluyorsun" diye bir güzel kovalar, Jonah "Bu fotoğraf olmamış Bruce" dese objektifi ağzına monte ederdi; Lois'in, Jonah'ın, May Parker'ın yarattığı günlük sıkıntıları elin kötü adamı üzerinden çıkarayım bir güzel rahatlayayım mantığı değil, salt adalet ve salt iyilik ışığında ilerleyegelmiştir Batman. Bunu yaparken de gözümden lazer çıkartayım ama çakıl taşı karşısında dut yemiş bülbüle döneyim gibi bir yolu yordamı da yoktur. Dayağını da yer, kurşunu da yer ama "Yemek buldun koş, Kriptonit gördün kaç" gibi korkulardan ziyade, dayağın da kurşunun da üzerine gitmekten imtina etmez Batman.

Batman'i sevmemin bir nedeni daha var ki, o da Batman'in hiç bir zaman stabil bir karakter olmaması. Devamlı değişen, farklı farklı şekillerde karşımıza çıkan bir kahraman Batman. Neşriyattaki farklı eraların yanı sıra, sinema perdesinde ya da animasyonlarda da farklı farklı bir çok şekilde Batman çıktı karşımıza. Örneğin ben en çok James Robinson Batman'lerini okumayı severim, perde karşısındaki favori Batman filmim Batman Begins olsa da favori Batman'im Michael Keaton. George Clooney'nin Batman'i canlandırdığı Batman & Robin'den ikrah etmem ya da Nolan'ın yönettiği Batman serisindeki futuristik Batman kostümlerine bir türlü alışamamış olmam da, karakterin kendi içindeki fraksiyonlarını benim nezdimde geçerli kılıyor. Dolayısıyla ben tek bir karakter olarak değil, daha çok algıya açık ve bu yüzden daha zor bir karakter olarak görüyorum Batman'i. Tornadan çıkma stereotipik süperkahraman mantığından ayrı bir kahraman olması, Batman'i benim gözümde ayrı bir noktaya taşıyor.

Tüm bunların hele müzik konseptli bir blog'da yer almasının nedenini sorabilirsiniz, bayram değil seyran değil Dark Knight seni neden öptü sorusunun cevabı da merak edilecektir tabii ki. Batman aşkımın aniden alevlenmesinin sebebi, yeni çıkan Batman oyunu, Batman: Arkham Asylum.

Biliyorsunuz, daha evvel de söylemiştim, en az müzik kadar zevk aldığım bir şey oyun oynamak. Eh, bu oyun Batman gibi ruhumun en dip noktasına yerleşmiş bir karakter üzerine bina ediliyorsa bu şekilde açılıp saçılmam da doğal. Bundan hareketle daha da ileri gidip bir Batman: Arkham Asylum yazısı yazmam da kaçınılmaz. Nihayetinde, yaşamının büyük bir kısmını oyun dergisi okuyarak geçirmiş biriyim. Bu zamanlarda en büyük hayalimdi oyun dergisinde yazar olmak, en güzel oyunları ilk defa oynayan, akla hayale gelmeyecek güçlü bilgisayarlara sahip insanlar olarak görürdüm oyun dergisi yazarlarını. Eğlenerek para kazanıyorlardı ve bunu yapan azınlık arasında olmaları da onları dünyanın en mutlu insanı yapıyor olmalıydı. Tabii ki bayraktarımız GameShow'du ve GameShow'un kapatılmış olmasıyla rüyadan uyanma hali baskın geldi. Yine de içimde bir uktedir oyun yazısı yazmak, o yüzden ucundan da olsa Batman: Arkham Asylum ile ilgili ufak bir bölüm de sıkıştırabilirim bu yazının içine.

Evvela şunu söyleyeyim, ben oyunların ekseriyetine sanat eseri inceliğiyle yaklaşıyorum. Bu bir çokları için anlaması zor bir tanım farkındayım ama nasıl ki Ayasofya'nın kubbesine bakınca, Wagner dinleyince ya da edası kusursuz bir şiir okuyunca içimizde bir yangın kopuyorsa, ben de Sanitarium oynadığımda, Planescape: Torment oynadığımda, Bioshock oynadığımda aynı yangını hissediyorum. Batman: Arkham Asylum da bu oyunlardan biri, bir sanat eseri. Tüm Batman sevgimden bağımsız söylüyorum bunu.

Eidos'un Tomb Raider ile yarattığı oyun türüne geri dönüyoruz Arkham Asylum ile. Zifiri karanlık bir atmosfer taşıyan Arkham'da geçiyor oyunun tamamı; Joker'in Arkham'ı fetih planı ve kendi ordusunu yaratma hayali üzerine sıralanan bir hikaye örgüsü var oyunda. Elbette oyunun Arkham'da geçiyor olmasının en önemli artısı, Batman hikayesinde yer alan neredeyse tüm karakterlerin, özellikle de kötü adamların, oyuna bir şekilde dahil olması. Elbette Joker'in orkestra şefliğini üstlendiği bu kakofonik koroda Harley Quinn'den Scarecrow'a, hatta Clayman'e uzanan bir çok kötü adam var.

Joker'in üzerinde bilahare durmak gerekiyor. Zira Batman The Dark Knight ile Heath Ledger olağanüstü bir Joker çıkarmıştı karşımıza. Evet, Batman serisine dahil olmuş hiç bir kötü adam sırf kötülük olsun diye kötülük yapan, bir Lex Luthor ya da Dr. Octopus yüzeyselliğinde kaostan haz alan karakterler değil, trajik bir hayat hikayesinin arka planını oluşturduğu intikam ya da rahatlama tercihleriyle ön plana çıkan karakterlerdi. Fakat Ledger'ın Joker'i, bu derinliği deri altından damarlara ilerleterek bir fenomen ortaya çıkardı; kötülük yapmaya çalışan ve kötülükten, kaostan zevk alan bir karakter değildi o. Aksine, insanların içindeki kötülüğü onlara kanıtlamaya ve insanların o kötülüklerini kucaklamaları gerektiğine inanan bir anti-kahramandı. Yaptıklarının manevi birer dayanağı vardı ve bir dava güdüyordu.

Maalesef Arkham Asylum'daki Joker, Ledger'ın yarattığı Joker'e gerek maddi gerek manevi anlamda uzak bir Joker. Yine de Joker'in ortalama halinin bile olağanüstü bir derinlik barındırdığını düşünürsek, oyunu fazlasıyla eğlenceli kıldığını söyleyebiliriz yarattığı kaosun. Bunun yanı sıra, Harley Quinn'e duyduğum deruni aşkın bu oyunla daha da ileriye gittiğini söyleyebilirim. Hali hazırda bayıldığım bir karakter olan Harley'nin bu sefer sadece soytarı kıyafetiyle değil, hemşire etekli soytarı kıyafetiyle ortaya çıkmasının bu ilerlemeyle alakasını söylemek istemiyorum. Fakat ben, oyunun en iyisinin Scarecrow olduğunu ve Scarecrow'un dahil olduğu bölümlerin oyunun şahikası olduğunu düşünüyorum. Ben hayatımda hiç bir oyunda bu kadar yüksek bir gerilimin, bu kadar yoğun bir duygusallığın bu denli iyi bir şekilde yansıtıldığına şahit olmadım. Eğer Arkham Asylum bir Mona Lisa ise, Scarecrow'un dahil olduğu bölümler Mona Lisa'nın gözleri. En az Undying kadar baş döndürücü, Mc Gee's Alice kadar psikosomatik bir hal alıyor Scarecrow'un baş rol oynadığı kısımlar.

Ne yazık ki oyunun kötü yanları da var. Evvela Batman'in korkunç kaslı görünümü bence oyunun en büyük falsosu. Zira Bruce Wayne kaslı olsa da hiç bir zaman günde 15 yumurta içip hayatının yarısını fitness salonlarında geçiren adamlar kadar kaslı olmayan, bu açığını da batsuit ile kapatan bir karakterken, büklüm büklüm katlı omuzları ve Roberto Carlos'tan kalın bacak kasları fazlasıyla karikatürize, itici. Bir zamanlar Show Tv'de de yayınlanmış Adam West'in başrolde oynadığı Batman dizisindeki yengeç koşuşunu bu oyunda da görmek animasyondan iki puan kırmamıza sebep oluyor. Fakat her haliyle, muhakkak oynanması, keşfedilmesi gereken bir oyun Batman: Arkham Asylum.

İşbu yazıyla Batman hakkındaki tüm içsel dinamiğimi bir şekilde dışarıya taşırırken, blog'un şahsi yapısına uygun olması hasebiyle, Batman'in anatemasını oluşturduğu bir müzikal ürüne de yer vermek isterim yazıya nihai noktayı koymazdan evvel: Onca Batman müziği arasında, Batman'e en uygun müzik olduğunu düşündüğüm, Danny Elfman'ın Batman Returns için bestelediği Batman Returns Suite.

5 mırıltı.:

madafaka said...

Seninle yapmak istediğim geyiği tam olarak şöyle başlatacaktım: "Pelerinim delik deşik Spawn gibi oldu. İki hazzı birden yaşıyorum. Hobarey!"

ki bu yazıyı okudum.

Anonymous said...

İstersen on sayfa daha güzelleme yap.Benim o benim!

Tesir said...

Rachel'ı da gördük. GÖRDÜK YANİ.

Mika said...

A little less analiz, a little more mavra diyerek bu yazının sonuna geliyorum, nokta

dream endless. said...

Rachel'ı da gördük diyor.

Arkadaşım; Rachel bir güne bir gün Bruce'a yüz vermezken Batman'in peşinden koşmuş mu? Rachel tüm parasına puluna rağmen Bruce'a iş olmamış, güç manyaklığıysa Bruce'daki de güç.

Lois gelsin Rachel'dan 4 dönemlik kadınlık dersleri alsın. Mary Jane'e hiç değinmiyorum, gitsin Goblin'in evladıyla takılsın; iki goblin dna'lı birbirine bu kadar yakışır.