20090627

Türkiye Endonezya Olur Mu?


















Annesinin kucağında Kenan Evren’in darbe konuşmasını dinleyenler, sonra tıknaz ve sevimli bir adamla tanışıp adının Turgut Amca olduğunu öğrenenler, Prekazi’nin Monaco’ya attığı golün mesafesini santimetresine kadar bilenler, zamandan biraz daha fazla çalıp yaşlandıkça -biraz da Turgut Amca’larının sayesinde- dünyada olup bitenle tanış olmaya başladılar. Arabeskin, Türk sanat müziğinin ve hafif Türk müziğinin (o zaman pop’un adı bu idi) haricinde yıllardır hiç bir şey dinlememiş olan Türk genci, seksenlerin sonlarında disko müziğiyle tanışmış, bu müzik Türk filmlerinin içine bile -kah Yaşar Alptekin, kah Nuri Alço sayesinde- girmişti. Ne var ki, doksanların başlarında, alternatif müzik konusunda Türkiye’de bir heavy metal depremi yaşanmaya başlamıştı ki bu depremin fay hattı Bakırköy-Kadıköy arasında uzanmaktadır. Birbirleriyle kaset değiş tokuş eden, oturup müzik hakkında hasbihal eden, gruplar kuran ve kurdukları gruplar ile düğün salonlarında toplu konserler veren bir yığın insan, Türkçe’ye “scene” kelimesini kazandırdılar. Mealen “cemiyet” demek olan kelime, depremin salladığı ve dahi depremi güçlendiren insanları temsil etmekteydi. Bu şekilde, Türkiye’de bir alternatif müzik sahnesi ve bu sahneyi dolduran etkili bir cemiyet ortaya çıkmış oldu. Bu cemiyet, aradan geçen neredeyse çeyrek asıra rağmen, müzikle ilgili köşe başlarında kendini belli etmeye devam edecek kadar etkili olmuştur.

Gel gör ki, söz konusu etkilerin devamı -bir önceki metafor treninin vagonunu kovalarsak depremin artçı sarsıntıları da diyebiliriz- yanlış bir şekilde tezahür etmiş olmalı ki, halen daha konuşulmakta olan doksan sahnesinin yanına bile yaklaşamayacak bir durumdan söz edebiliriz günümüz için. Bu yaklaşma mesafesini cetvelle ölçsek, toplama çıkarma yapsak, bölsek çarpsak, alacağımız sonucun en yakın karşılığı, samimi bir ruh olur. Amatörlüğün, ya da bir ateş yakma arzusunun belki, getirdiği o ölçülebilir, hissedilebilir samimiyet, hiç bir mastering ekipmanıyla, aranjör dehasıyla müziğe eklemlenemeyen bir tad. Kimisi için önemsiz bir özellik gibi görünse de, kimisi için de notalar kadar baskın bir öge olabiliyor bu tad. En nihayetinde, yirmi yıl boyunca hala Nekropsi’yi ya da Pentagram’ı aşamamış bir alternatif müzik evreni, bu noktada insanı düşünceye sevk ediyor. Naçizane fikrim, “Türkiye’de müzik yapmak çok zor” türü bahanelerin arkasına sığınan ve müziği amaçtan çok araç niyetine kullanan bir yığının hasıl olması, bu durumun tek geçerli açıklaması.

Belirli coğrafyalarda belirli müziklerin açtığını gözlemliyoruz. Björk ve Sigur Rós sayesinde bitmek bilmeyen İzlanda hususu, Seattle, Bristol sound’u, Birleşik Krallık merkezli brit-pop salgını, Montreal ve indie, son dönemlerde hasıl olan Leeds-Sheffield-Manchester üçgenindeki post-rock patlamaları. Bu coğrafyadan çıkan en özgün şeyin Mustafa Topaloğlu olmasında bir terslik var elbette. Baktığımız zaman, Endonezya’nın dahi nevi şahsına münhasır bir müziği, büyük bir samimiyet ve ihtimam ile yaratmakta olduğunu görüyor ve soruyoruz; Türkiye Endonezya olur mu?

Şu Türkiye’de müzik yapmanın hiç de kolay olmadığına dair yapılan tespitten hareket edersek ve biraz da mukayese edersek, Endonezya’nın en az Türkiye kadar yaşanması zor bir yer olduğunu söyleyebiliriz. Dünya üzerindeki en kalabalık Müslüman nüfusa sahip ülke olan Endonezya yıllardır radikaller ve ılımlılar arasındaki iç savaşla meşgul. Burada üzerimize düşen bakışların benzerleri Endonezya’da da mevcut; fakat kaşlar daha çatık ve gözler daha kırmızı. Ülkede yıllardır müthiş bir devlet terörü yaşanıyor. İç savaş bazı politik sinir merkezlerinin işine geliyor, hukuk ve insan hakları bu çerçevede rahatça bükülebiliyor. Bu karmaşadan yararlanan palazlanmış çok-uluslu firmalar ucuz işgücü için Endonezya’ya akın etmiş durumda. Sonuç olarak ülkenin kişi başına düşen milli geliri üçbin dolar civarlarında, hem İslam ülkesi olmaları hem de komünizmin sinir merkezleriyle dirsek temasında olmaları sebebiyle de günlük yaşantılarına fevkalade bir karmaşa hakim. Bu konudaki arada kalmışlığın en güzel sembolü, kullandıkları ulaşım araçları olmalı, zira 2005 rakamlarına göre ülkedeki motorsiklet sayısı, otomobil sayısının beş katından fazla. Görülüyor ki, komünist Çin’in yerleştirdiği bisiklet geleneği, ülke içinde dönen kapitalizm çarklarıyla gelişmiş ama değişememiş. Bunların izdüşümünde, devletin sansürcü ve baskıcı politikalarıyla internet de olması gerektiği hale gelememiş. Tüm bunlar çok tanıdık geliyor, biliyorum. Lakin Endonezya’da müthiş bir üretim ve bu üretim esnasında ortaya çıkan muazzam bir samimiyet var. Internet tonlarca megabit değil ama distro’lar, DIY kayıtlar egemenliğini sürdürüyor. Hardcore/punk’ın ikibin başlarındaki o çıkışında, Endonezyalı hardcore/punk grupları, DIY kayıtlarıyla büyük ilgi toplamıştı. Janrlar değişse de durum değişmiş gözükmüyor. Bu noktada, Endonezya alternatif müzik sahnesinin önemli bir kaç ismine göz atmalıyız.

The Upstairs

Endonezya’nın indie cemaatinin önderliğini, Jakartalı grup The Upstairs üstlenmekte. Bu yıl içinde Magnet! Magnet! adlı yeni albümlerini yayınlamış grup, seksenlerden aşina olduğumuz o bol synthesizerlı new-wave’e yakın bir müzik icra ediyor. Grubun frontman’i, Jimi’nin sesi de Ian Curtis’in sesini ürkütücü derecede anımsatıyor ve sonuç olarak uzak bir coğrafyadan ve uzak bir tarihten gelen bir müzik ortaya çıkıyor. İşin en ilginç yanı, new wave’e yönelen The Killers, Franz Ferdinand, Kaiser Chiefs gibi grupların henüz patlamadığı zamanlarda The Upstairs’in Endonezya’da büyük bir sükse yapmış olması. Bu durumun ayırdında olan ve dünyadaki new wave/indietronica trendini gören müzik endüstrisinin devlerinden Warner, 2005 yılında grupla anlaşma imzalıyor ve grup o zamandan bu yana kitlesini korkutucu bir boyutta genişletiyor. Her köşe başında ya The Upstairs t-shirt'ü giymiş ya da The Upstairs üyeleri gibi giyinmiş bir gence rastlandığı rivayet ediliyor. Alternatifin, ana akıma karıştığı noktada The Upstairs gürül gürül akıyor. Yine de tüm bu popülerliğin, renkliliğin yanında, grup konserlerinde ve röportajlarında politik söylemlerden kaçınmıyor ki ülkenin genel baskıcı yapısı düşünüldüğünde, bu kadar göz önünde olan bir grup için cesaret gerektiren bir tavır bu.


Everybody Loves Irene


Endonezya’nın en popüler alternatif müzik gruplarından biri de, Everybody Loves Irene. Hikayeleri aslında çok alışıldık bir şekilde başlamış; lisede bir kaç arkadaştan müteşekkil olan grup vokalist ile tanışır ve bu sayede oturmuş bir kimliğe sahip olur, stüdyoya girer, albüm kaydeder, tanınır. Everybody Loves Irene de bu klasik senaryoyu yaşamış, gruba adını da vermiş olan vokalist Irene Yohanna ile birlikte nevi şahsına münhasır bir hale gelmiş sahip. Müziklerini tam olarak bir janra oturtmak zor, Irene’in Beth Gibbons’a gözyaşları döktürecek kadar nadide vokali ve bass ile sample’ların yoğunluğu neticesinde trip-hop kıvamı yüksek bir müzik bahis konusu. Fakat belki de daha önce hiç rastlamadığımız kadar karanlık ve notalarında dikenler taşıyan bir trip-hop varyantı bu; elbette Irene’in vokalleri kadar bol delayli, shoegaze’e göz kırpan gitarın da payı büyük bunda. Hepsini bir araya toplasak ve benzerliklerden istifade etsek ortaya şöyle bir karışım çıkarabiliriz; Portishead’i Cocteau Twins ve Goldfrapp ile karıştırın, belki Everybody Loves Irene’e benzeyen bir sonuç elde edebilirsiniz.

Grup bu zamana kadar iki albüm yayınladı. 2007 yılında çıkan ilk albümleri, The Very First Thing You Must Learn About Flying Is Gravity trip-hop’a iltimas geçen bir hetorojenliğe sahip. Memento Mori, Hate Sunday, Crop Circle Me gibi şaheserler barındıran albümde bir de The Misfits cover’ı var; Hybrid Moments. Grubun 2008 yılında çıkardığı On Second Thought, I Might Wanna Change Some Things, daha çiğ ve daha “rock” fakat bir o kadar da karanlık ve depresif. Rindu, Love Is So Strange, Ecstacy gibi şarkılar müzik dininin müritlerince dinlenmesi farz olan şarkılar. Grupla ilgili bir önemli detay ise şu; kliplerinin her biri müthiş bir görsel doygunluğa haiz, bu noktada estetik için paranın gerekliliğini bir kez daha sorgulamamıza yol açıyorlar.

Marche La Void

Marche La Void da, Everybody Loves Irene gibi, Endonezya’nın başkenti Jakarta’dan çıkan bir grup. Birlikte müzik yapmaya 2006 yılında başlamışlar ve şu zamana kadar yayınladıkları, Cacophonia adında bir ep’leri bulunmakta. Marche La Void, dört şarkılık bir ep ile bile, ne kadar özgün olduklarını ve müzikal kalitelerinin ne boyutta olduklarını gösterebilmeyi başarmış ki bu çok önemli bir özellik. Cacophonia, yarım saat sürmüyor ama bu dört yapraklı yoncanın her yaprağında neredeyse ürkütücü bir yoğunluk bulunuyor.

Marche La Void, karanlık bir gökkubenin altında yer yer ambient tınıları ihtiva eden bir shoegaze icra ediyor. Radiohead’den Low’a, Slowdive’a uzanan bir yelpazede, içimizi çok ama çok acıtan, boğazımıza bir yumru gibi takılan, nefesimizi kesen bir müzikten söz ediyorum. Tüm bu duygusal yoğunluğu dört şarkıyla verebilmek her grubun harcı değildir. Bu sebeple, Marche La Void uzak diyarlardaki, her derde deva olan şifalı bitkileri anımsatıyor bana. 2009 yılı içerisinde, ha bitti ha bitecek kontenjanında yer alan bir albümün söz konusu olduğu hikaye ediliyor. Bu bir çok kişi için önemli bir haber; ülke sınırları dahilinde çok da göz önünde olmayan bir grup olsalar da, ep'leri Cacophonia, alternatif müzik kıblelerinden biri olan The Silent Ballet'de incelendikten sonra özellikle, bir çok dünya vatandaşının ilgisini çekmeye mazhar olmuştu.

A Slow In Dance

Endonezya’nın hatrı sayılır gruplarından biri, bu sefer -Jakarta’dan değil ama on yedibin adalık ülkenin Java adasındaki- Bandung şehrinden, A Slow In Dance. A Slow In Dance, bildiğimiz janr tanımları dahilinde, tam da post-rock tanımının parantez içlerine düşen bir grup. Bu noktada önemli bir ayrıma değinmek elzem. Post-rock diye adlandırılagelen müziğin aslında çok kolay formülize edilebilebilir bir hale gelmiş olması, aslında müziğin seçkinci boyutuna önemli bir darbe indirdi. Salt içsel kaygılarla rock kalıplarının dışına taşan bu müzik, “dışarı taşarmış gibi yapmak” keşfiyle bu özelliğini yitirir görünse de, örneğin A Slow In Dance gibi samimiyet ekseninden uzaklaşmayan grupların varlığı ümit verici oluyor.

Geçtiğimiz sene We Hate This But We Need To Survive isimli beş şarkılık bir ep çıkaran grubun müziği, Explosions In The Sky’ın görkemli coşkusunu anımsatıyor. Söz konusu ep’nin içinde, kendi tarzlarının biraz dışına çıktıkları ve nadide bir vokal ile beslenmiş Love Hope And Pain adlı bir parça da bulunmakta ki, müzikal fikirlerini çapayla sabitlemediklerini gösteren önemli bir kanıt bu. A Slow In Dance, dijital örümcek ağlarının en fazla konuşulan bağımsız gruplarından biri şu sıralar, mihrak aldıkları janr parantezinde.

The S.I.G.I.T.

Bandung çıkışlı bir diğer grup da, The Super Insurgent Group of Intemperance Talent. On beş yıla yakın zamandır bir arada olan The S.I.G.I.T. de ülke genelinde ilgiyle takip edilen grupların başında geliyor. Zaman zaman maviye çalan, çiğ bir rock’n roll yapmakta olan grubun kendi adlarını taşıyan bir ep’leri ve Visible Idea Of Perfection adında bir albümleri mevcut. Radio Moscow, The Black Keys gibi gruplardan haz alanlar için müthiş bir keşif olabilir The S.I.G.I.T. ki yine aynı kişiler için, Bandunglu bir diğer grup Teenage Death Star da öneri sepetinde yer alması gereken bir isim. Havsalamıza Mustang egzosundan çıkan kesif bir gaz kokusunu, alabildiğine uzanan eyaletlerarası otobanları -ve tabii ki Lemmy Kilmister/İzzet Altınmeşe ayarında bir et benini- getiren bu müziğin, motorsikletlerin ve adaların hakimiyetinde olan bir ülkeden çıkmış olması şaşırtıcı.

Seringai

Seringai de rock'n roll özlemi içinde olanları tatmin edecek gruplar arasında. Endonezya'nın üretken hardcore/punk sahnesinde şekillenmiş Jakartalı grup, zamanla kirli tonlu bir rock'n roll grubuna evrimleşmiş. Lakin zaman zaman köklerine selam etmeyi, hardcore-vari korolar kullanmayı ya da tamamen farklı bir kabukla drone-rock'a evrilmeyi ihmal etmiyorlar ki söz konusu ettiğimiz gruplar arasında en fazla çeşitliliği muhakkak ki onlar sunuyor. Zaman zaman Motörhead'e, zaman zaman Sick Of It All'a, nadiren de olsa Isis'e selam durmayı şiar eylemiş grubun ülke dahilinde bir çok tıp literatüründe die-hard fan diye tabir edilen takipçisi var.

Tüm bu ismini saydığımız grupların, saymadıklarımızla birlikte, en belirgin özelliği şu; ne yapıyorlarsa fevkalade bir amatörlük ruhu taşıyorlar içlerinde. Albüm kapaklarında, kliplerinde, şarkılarının her sözünde ve her notasında bu ruhu hissedebiliyoruz. Pahalı ekipmanlarla kayıt yapmıyor olabilirler, yüksek prodüksiyonlu kliplere imza atmıyor, geniş televizyon stüdyolarında çekilen programlara katılmıyor olabilirler. Urban Outfitters’tan ya da Topshop’tan giyinmiyorlar, uzun boylu ve sarışın değiller, altın plaklar değiş-tokuş etmiyorlar, uyuşturucu skandallarıyla gündeme gelmiyorlar, tüm dünya müziklerini dinlemiyor olabilir ama tüm dünyanın dinlediği gruplardan çok daha samimi ve mütevaziler.

Bu noktada yazıyı iki şekilde bağlayıp edebi bir dile meyledebilirim. Sonunu üç noktayla süsleyip, yazının başlığına gönderme yapma gibi klişe bir yöntemle, Türkiye Endonezya olur mu, diye sorup cevabın ucunu açık bırakabilirim. Yahut, Levent Kırca-vari bir metodolojiyle, Türkiye Endonezya olmaz, biz bu samimiyetsizlikle daha çook bahane üretiriz de diyebilir, evrensel karşısında yereli yererek ukalalık yapabilirim. Lakin hiç biri kıssanın hissesini layıkıyla vermeyecektir. O yüzden parmakları gözlere, gözleri de kağıda doğrultalım ve şöyle diyelim: Tam 20 sene evvelinde parmağımızdan kayıp düşmüş, kayıp olmuş, çok mühim bir şeyi simgeleyegelmiş bir yüzük var. Bu yüzüğün içinde, italik harflerle Masumiyet yazar. Fevkalade müzik yapan grupların, fevkalade bir çaba içinde olan insanların, hiç vazgeçmeyenlerin, en sonunda vazgeçmek zorunda bırakılanların hiç bir suçu yok bunda. Ama kendimizi Galata Kulesi'nden aşağı bıraksak, bir zamanlar Kadıköy'den Karaköy'e, Bakırköy'e uzanmış olan masum dalgalanmayı göremeyecek oluşumuz da katı olduğu kadar sivri bir gerçek. Kaybolmuş masumiyet geri kazanılamaz denmiştir, ne kadar doğru olduğu tartışmaya kapalıdır, uzun zaman önce kaybettiklerimizi farklı bir kimlikle kazanbilme imkanı ise birinci sınıf bir tartışma konusudur. Hadi klişenin boynunu eğmeden yazıya nokta koymayayım; Türkiye Endonezya olur mu emin değilim. Gördüğüm şey, Türkiye'de daha güzel bir Türkiye'nin filizlenebilecek olduğudur.

2 mırıltı.:

Hüseyin said...

yazınıza genel anlamda katılamamanın mümkün olmadığını söylemek isterim. üstünkörü okunduğunda dahi bir bilinç uyandırabilecek kapasitede yazınız. bu konuda sizi tebrik etmenin yerinde olduğunu düşünüyorum.

ülkemizdeki müzik fenomeninin, "ulan adam ne para kaldırıyor şu işten" öte olmadığını görmek, mevzubahis tespitlerinize birebir uyuyor. milyonlarca, karnı dahi doymayan insanların müziğe eleştirel, entellektüel, gerçek anlamı ile yaklaşmasını beklemekte saçmalıktan başka birşey değil, açıkçası.

türkiye-endonezya, türkiye-malezya, türkiye-zambiya tarzında eşleştirmeler yapıp, diğer ülkelerin üstün olduğu birçok konu bulmak mümkün -ki bahsettiğiniz endonezya buna çok ufak bir örnek. fakat, türkiye'ye neredeyse hiçbirşey yapılmıyormuş gözüyle bakmanız, açıkçası beni üzdü. gerçekten bu işe gönül verip, elindeki herşeyini verebilen birsürü müzik sevdalısını hiçe saymış oluyorsunuz bu konuda.

yorumumu bitirirken tüm dünyaya örnek olan "Tinariwen"i unutmamak gerektiğini düşünüyorum. sadece türkiye'nin değil, tüm dünyanın "Tinariwen" gibi bir grubu, nasıl buralara geldiklerini, biyografilerini bilmesi gerektiğini söyleyerek yorumu bitiriyorum.

saygılar. =)

unnamedfeeling. said...

bant'ta yazdığını daha yeni farketmiş olmama şaşıyorum. marche la void'in cacophonia'sı gayet iyi.