20090206

Mono - Hymn To The Immortal Wind





















Henüz dün Mono'dan söz açılmışken, gruba karşı mesafeli olduğumu söylemiştim tam olarak. Neden bilmem, Mono'yu heyecanla dinleyen, dinlerken de tarif olunamaz duygulara gark olan biri değilim. Sanırım bunda, yapageldikleri müziğin, artık çok daha farklı bir sınıra yayılmasına rağmen Mono'nun hala kendi sınırlarında kapalı kalmasının payı büyük. Her halükarda, Hymn To The Immortal Wind'in yolunu gözlediğimi, sabırsızca beklediğimi söylemem doğru olmaz. Gel gör ki, grubun tam da onuncu yılında çıkan bu albümle ilgili duyarsızlığım, son kertede benim kaybımmış; bunu anlamış bulunuyorum.

Grubu ve albümü değerlendirirken bazı sinir merkezlerine değinmemiz gerekiyor. Evvela, Mono'nun bu "post-rock" tanımı içindeki ağırlığı aşikar. Bana göre bu durum, bir çok grup için önemli birer dezavantaj olma özelliği taşıyor. Zira, ilgili/ilgisiz herkese ulaşabilme kapasitesine sahip bu gruplar, büyük bir beklentinin sorumluluğuyla yüzyüzeler. Öyle sanıyorum ki, Mono'dan uzunca bir süredir etkilenmemiş olmamın altında da bu sebep yatıyor; Under The Pipal Tree ve One Step More And You Die gibi iki albümden sonra, You Are There'de daha farklı, daha görkemli bir şeyin beklentisi içine girmiş olmam ve düşkırıklığına uğramam doğal. Aynı şekilde, bu beklentinin haklılığı ya da haksızlığından çok, hesap defterindeki dolar cinsinden başarısı da önem taşıdığından, herkese hitab etme zarureti ortaya çıkıyor. Bu noktada hem beklentileri karşılayacak derecede "yeni", hem alışkanlıkları devam ettirecek kadar "eski", hem de "satabilecek" düzeyde bir şey üretmek, gerçekten de zor bir şey.

Tüm bu müzikal tanımlardan sorumlu kişi, genelde albüm prodüktörleri oluyor. Mono'nun son iki albümünün prodüktörlüğünü yapmış olan kişi, aslında pek aşina olduğumuz bir isim; Steve Albini. En basit hatırlatmasıyla, Nirvana'nın prodüktörü, Shellac'ın beyni. İlginçtir ki, Mono'nun hoşuma gitmeyen albümlerinin altında imzası olan bu isim, bu kez tam da damak tadıma uygun bir Mono çıkarmış karşıma.

Hymn To The Immortal World, alıştığımız Mono müziğinden çok farklı olmasa da, post-rock dozajı azaltılmış, yaylıları ve klasik havasıyla çok daha ön plana çıkan bir albüm olmuş diyebiliriz. Öyle ki, albümü dinlediğim süre zarfında, daha çok bir soundtrack albümü dinliyormuş hissiyatına kapıldım. Klasik bir Japon dramasının baskın hüznünü taşıyan şarkılar var bu albümde. İşte şu çello-keman paslaşmasında, sakura ağacının altında iki sevgili veda ediyor birbirine diyoruz örneğin. Bu noktadan hareketle, soundtrack'e oturup bir film yazmak bile imkanlar dahilinde görülebilir; durgun başlayan, giderek daha da hazin bir hal alan, ortalara doğru en az dört beş ana karakterin öldüğü ve en az beş altı vedanın yaşandığı, sonlarında da yine aynı derecede hazin ama öfkeli -belki intikam temelli- bir hesaplaşmanın ya da bir savaşın yaşandığı bir film.

Evet belki heyecanla, gün sayarak beklemiyordum Mono'yu, ama sundukları, müziği ve hayal ettirdikleri ile, uzun bir aradan sonra bu kadar yoğun bir heyecana yol açtıklarını itiraf etmem gerekiyor. Hymn To The Immortal Wind, adına ve zamanına yakışır bir albüm olma özelliğini taşıyor; onuncu yıla yakışan ve belki de on yılın en kıymetli albümü.


Sanatçı: Mono
Albüm: Hymn To The Immortal Wind

Şarkı listesi:
1- Ashes In The Snow
2- Burial At Sea
3- Silent Flight, Sleeping Dawn
4- Pure As Snow (Trails Of The Winter Storm)
5- Follow The Map
6- Everlasting Night
7- The Battle To Heaven

DOWNLOAD.

7 mırıltı.:

pink tree said...

bilmiyorum ne kadar oldu çıkaralı albümü ama blogunuzda gördüğüm an o kadar sevindim ki anlatamam. çok teşekkürler.

Tesir said...

Vurmalılar da vurmalılar.

madafaka said...

silent flight, sleeping dawn isminin sahibi olan parça, artık capon dramasından çıkmış da, kim ki lan bu dük'ün sınırlarına girmiş gibi. o parçayı yapanların ileri derecede patolojik vaka haline geldiklerini düşünüyorum ben şahsen kendim.

şakir:( said...

insanlar mono

dream endless. said...

Anladık çok latifbazsınız, pek umursamazsınız, hayatı ti'ye aldığınızı her fırsatta göstermek için yapmadığınız palyaçoluk kalmadı ki size bakıp bakıp "ne rahat herif yahu" diyelim. Her şeye tamam da, yıllardır her mecrada aynı muhabbeti yapmaktan sıkılmadınız mı, hicap da mı duymuyorsunuz, o noktayı anlayabilmiş değilim.

ismini vermek istemeyen 1 izleyici said...

post-rock ilginç bi janr. daha doğrusu farklı olan her türlü müziğin post-rock tanısıyla yaftalandığı için kafası karışmak zorunda kalıyor insanın. her şey post-rock olabiliyor. aslında bi nevi doğru; post'unu da çıkarıyorlar rock'ın.. black heart procession'a da post-rock denildiğini gördüm, mum'a da hatta blonde redhead'e bile..

yukarıdaki yorumu neden yaptım. mono bunlardan tamamen münezzeh bir konumda. post-rock diye bir janr türediyse eğer bunda en büyük pay kanımca gy!be, mogwai, explosions in the sky gibi "kapı açıcılar" ile olmuştur bu (bir, iki eksiğim olabilir affola). attila ilhan'ın ya da küçük İskender'în herhangi bir şiirini altında imzası olmadan tanıyabiliyorsam, mono'yu da duyduğum ilk tınılardan anlayabiliyorum.. sanırım bir sanatçı için bundan büyük bir devlet de yoktur. son albümü bir arkadaşım dinletmişti. ilk şarkının 2. dakikasının 11. saniyesine havadan sudan konuşurken, o andan itibaren dedim ki "dur, mono bu.." bu yüzden yeri ayrıdır bende. hymn to the immortal wind'in geneli için bu fikrimi savunuyorum. mono'nun en iyi albümü değil; en iyi albümlerinden biri. en büyük handikapı you are there gibi bir post-rock doktora tezinden sonra yayınlanmış olması. bu da mono'nun nazarıdır.

son söz.. insanlar mono değil. mamafih, olabilseydi keşke bazen..

dream endless. said...

İkinci paragrafın üzerine yorumda bulunmak abesle iştigal olur ama ilk paragrafla ilgili bir kaç kelam var edebileceğim.

Post-rock tanım gereği çok havada kalmış bir kelime, "rock ardılı" kavramındaki rock'ın, en hijyenik ve en ilkel halinde kullanıldığı düşünülürse, taşları her yağlayanın ortalığı her kirletenin "rock ardılı" olması kavram açısından doğru olur. Bu bağlamda tutup Manga'ya da post-rock denebilir kavramsal bütünlüğün gölgesinde.

Ama bizim post-rock dediğimiz janrın belirli bir vücudu var. Bunu şöyle anlatayım; geçenlerde bir çiftle beraberken konu nereden açıldı bilmem, devamlı "kitsch" kavramı kullanılmaya başlandı. Kavramın sınırlarına vakıf olmayan "Kitsch ne demek ki?" diye soruyor ama cevap veremiyoruz. Verdiğimiz her cevap ya eksik kalıyor ya da fazla geliyor. Post-rock'ta da aynı durum var, belki post-rock'ın çok kitsch bir müzik olmasından ötürü.

Şu da var; post-rock'ın da kendi tanım aralıkları dahilinde farklı tasnifleri mevcut. Metalden evrilmiş bir post-rock grubuyla, elektronik müzikten evrilmiş bir post-rock grubu arasında da benzerlikler kısıtlı, bu da kafa karıştırıcı olabiliyor.

Yeri gelmişken; şahsi kanaatimce The Black Heart Procession da post-rock tanım aralığına dahildir. Nedenini nasılını tartışmak anlamsız zira somut verilere göre yapılmış bir tasnif yok, ama kökenlerini buraya dayayan bir yaprak kümesinden bahsedebilirim.