20080220

Lümpen Ve Ötesi (Yahut; Deli Gibi Yaşamak İstiyorum.)

Bundan bir kaç yıl önce, Nejat Yavaşoğulları'nın gitarının üstüne yapıştırılmış bir Savaşa Hayır sticker'ından büyük rahatsızlık duyan ve bu yüzden sansüre başvuran Powerturk'ün, kurulduğu günden bu yana gündem dışı konularda takındığı yerlerde sürünen düzeysiz tavır ve siyasal gündemi yorumlarken taktığı faşizan gözlüklerle dikkat çekmiş Fox TV'de yayınlanan ödül töreninde, en iyi grup ödülünü Mor Ve Ötesi aldı. (Yeri gelmişken diğer adayları da sayayım: Hepsi, Gripin, Pinhani)

Tüm zamanların en iktidar yanlısı yönetimine sahip -ve hatta bir zamanlar Attila İlhan'ın boy (ve yol) gösterdiği TRT2'ye "Ermeniler Aslında Bizi Nasıl Doğradı" içerikli yayınlar yapan Kırmızı Hat programını angaje eden- TRT tarafından Eurovision'da ülkemizi temsil etmekle görevlendirilmiş bir grubun böylesine popüler bir ödüle kavuşması şaşırtıcı bir durum değil elbette. Şaşırtıcı olan, Amerika'nın kırmızı halı geleneğini üstüne geçirmeye çalışan ve Pazar Magazin gibi programlarda ne kadar pahalı kıyafetler giydiğini ve en son hangi zenginin cebine elini daldırdığını gösterme telaşında olan bir çoğunluğun oluşturduğu seyirci topluluğuna karşı yapılan konuşma: teşekkürler ve akla düşen bir "mesaj vermeliyim" kaygısı ve daha da komiği, bu protest tavrın aslında ne kadar apartılma olduğunu belli eden, alkışlara karşılık çıkan bir "yeaah!" nidası. (Merak edenler için konuşma metni şurada)

Mor Ve Ötesi'nden böyle bir protest tavır, samimi bir ideolojik duruş bekliyor değilim. Filhakika, bu tamamen kendi kendilerine biçtikleri bir kalıp. Kalıp diyorum çünkü bir konu hakkında bu kadar fazla söyleme sahip olan ve fakat söyledikleriyle eylemleri arasında ciddi bir uyuşmazlık gösteren gruplara daha önce de değinmişliğim malum. Sıkça kullanılan bir "fakir söylemi" vardır; "Amerikan kıyafetleri giyen solcu" yahut benzer bir "protest kolej çocuğu" fikri, ekseriyetle kıyafetlere ve okullara yönelik kıskançlıklarını dışsal mazeretlere meze eden kişiler tarafından kullanılırlar, Mor Ve Ötesi için de sıkça kullanılan içi boş eleştirilerdendir. Keza ideolojik tavrını da bu denli boş ve ad-hominem argümanlar üzerinden belirleyen bir çoğunluğun yaşayageldiği ülkemiz sınırlarında karşı cins ilgisi çekmenin yahut çevre edinmenin ideolojik bellekte oynadığı rol üniversite yıllarından bir kaç sene sonra ortaya çıkacak, etrafımızda cebi dolu ama şeref kesesi bomboş kişilerle kıyaslanmamıza, maazallah Sinan Çetin'le aynı kefeye konmamıza sebebiyet verecektir. Benzer eleştirilere meyledenlerin sonu da er ya da geç benzer bir sahneye göz kırpagelmiştir.

İşbu sebeple Mor Ve Ötesi'ni daha önce eleştirme gereği duymamış, belki de umursamamıştım. En nihayetinde her birey ve topluluk kendince bir fikir belirleme ve bu fikri paylaşma özgürlüğüne sahip; kaldı ki eleştirilerin büyük çoğunluğu da bir takım kişisel hasetlerden ötürü yukarıda saydığım ad-hominem saçmalamalara dönüşüyorsa aslında eleştirmek için elimde yeterli verinin de var olduğunu söylemem mümkün değil idi, düne kadar. Hangi kitleye, hangi amaçla yapıldığını açıklamış olduğum bir konuşma var, üzerinden bir daha geçme niyetinde değilim. Ama işin içtenliğiyle ilgili bazı ipuçları veren "noluyo eheh/yeah" tepkileri, sahte ve samimi olmayan bir duruşun gözümüze sokulmasıyla elde edilmeye çalışılan ilgi ve dolaylı yoldan satış/popülerite denkleminin bilinmeyenlerini azaltıyor.

Hangi okulda okundu, hangi kıyafetler giyildi hiç umrumda değil, ama Türkiye'de yaşanan "kimlik" tartışmalarının boyutuna baktığımızda karşılaştığımız korkutucu tabloda Mor Ve Ötesi'nin anlamsız bir şarkıya "mahallenin delisi" gömleği giydirmesinden daha önemli bir misyonu vardı, benim beklediğim. Ocak 2007'ten Şubat 2008'e kadar ateşli bir etnik kimlik tartışması yaşamış bir ülkede ikame ediyoruz. Konjönktür, Şubat 2008'den Mart 2009'a kadar da bir dinsel kimlik tartışması yaşayacağımızı gösteriyor. Kişisel ve toplumsal hezeyanlar sürecinde cinsel kimlik yaygaralarının ne ölçüde vuku bulduğuna hepimiz şahidiz; "Bursalı"ların çıkan isimlerini düzeltme amacıyla eşcinsel yürüyüşüne satırlarla daldığı hala zihinlerimizde. Belki de geçen sene Eurovision'u kazanan yarışmacının eşcinselliğini özgürce ifade etmesiyle gelen deli cesareti sonucu seçilmiş Mor Ve Ötesi'nin baskın cinsel kimliği de malum. Bundan daha da önemli olan bir şey var; sanat, spor gibi milletçe ehemmiyet verdiğimiz konularda ilk defa eşcinsel kimliği bilinen bir aktör tarafından temsil edilecek bu ülke insanlarının idrak yollarının açılması gerekliliği. O halde beklentim şuydu, toplumdaki tabuları yıkma amacıyla ne olduğu belirli mecralarda, ne olduğu belirsiz lümpence lakırdılar etmek yerine, Mor Ve Ötesi'nin cinsel kimlik tartışmasına bir açılım getirmesi. Boşunaymış.

Bir önceki yazımda, Adorno'nun bakış açısına değinmiştim, herhalde Adorno günümüz Türkiye'sinde yaşamış olsa, tüm bu curcunayı -benim de yapmış olduğum gibi- ticaretleşme süreciyle değerlendirirdi. Müziğin her halükarda ticari bir yönü olacağı fikrine ise hala karşı olduğum gerçeği değişmiyor elbette. Mor Ve Ötesi'nin -kanımca- kötü ve üstüne bol gelmiş anlamlarla desteklenmiş Deli şarkısının daha da güzeli var, oralarda bir yerlerde. Ticaretten, paradan hiç bahsetmeyen, kötü kayıtlı şarkılar yapan bir üniversite hocasının şarkısı: Bana Ne? ve Mor Ve Ötesi'nden daha yalın bir şekilde dile getiriyor: Deli gibi yaşamak istiyorum.

Dr Hüso, Ege Üniversitesi Makine Mühendisliği'nde öğretim görevlisi. "Yazıyor, Çiziyor, Boyuyor, Fotoğraflıyor, Çalgıyor, Söylüyor, Besteliyor" ve işin doğrusunu söylemek gerekirse hiç birini de sanatsal estetik açısından "güzel" bir biçimde yapmıyor. Ama derdimiz şu, yapılanların hepsinden daha içten bir duyguyla yapıyor ve her şeyi yapmaya çalışırken taşıdığı bu içsellik, yaptığı şeylerin sanatsal boyutunu kıyas kabul etmeyecek bir noktaya getiriyor. Tüm bunların altyapısının sağlanan eğitim imkanlarından çok, kişisel meziyetler ve kişisel gelişim olduğunu düşündüğüm vakit duyduğum saygı artıyor.

Daha önce bahsetmiş olduğum kataloglar sağolsun, 8bit platformunu bırak, 486'lardan bile bihaber bir neslin üstüne giymiş olduğu "Robot Kültürü"nü de Ben Robotum kadar içten anlatan başka bir şarkı var mı, bilmiyorum. Asimov'undan William Gibson'ına, Ridley Scott'ına el öptürecek bir durum işte. Sanırım adının Kraftwerk ya da Einstürzende Neubauten olmaması, kafasına Daft Punk kaskı takmaması, dalga geçmemiz için yeterli sebepler. Tabii ki biz de çocukluğumuzu tuğla kalınlığındaki Gameboy'larla, Amstrad ve Atari'lerle geçirmiş insanlar olarak; nereden bu hevese kapıldığı belli olan, Mario tshirt'lerini üstünden çıkarmayan, Accessorize mağazalarından eşek yükü paraya Space Invaders kolyesi alan ve internet sahifelerindeki gerekli bölgelere "8bit Rıza" yazan Intel indie'si, popüler magazin ürünü 8bit çocuklarıyla dalga geçebiliyoruz rahatça.

Varsın sorun dalga geçmek olsun, hakedene laf söylemekten çok düşküne saldırmayı görev bellemiş bir kültüre sahip olduğumuzdan, lümpenleri alkışlarken, ruhsal hastalıktan mustarip insanları tükürük yağmuruna tutabiliyoruz. Dr Hüso'yu da makine mühendisi diye tanımlamamızdan mütevellit, kendisini Ajdar Anık ile eşdeğer görüp boş he-he-he'lerle eğlence arayışında olanların varlığını göz ardı edemeyiz. Şu kertede, Ajdar Anık da bir ülke fenomenidir, şarkısıyla dansıyla değil, psikolojik sorunlar yaşadığı apaçık belli olan bir insanı, tekrarlıyorum İNSAN'ı, nasıl haber, rating ve dolaylı yoldan para kazanma aracı yapmamızla şekillenmiş bir vicdansızlık kantarı olması bakımından.

Kendi gücünü belli etmek isteyen herkes, kendinden güçsüze zulm etmiştir. İşte Ajdar Anık'ın ülkemizdeki işlevi budur. Girin bakın, youtube'un Ajdar'a edilen onlarca küfürle dolduğunu bu ama yorumları yapanların, hayatlarını internet cafe'lerde çürüten ve elle tutulur hiç bir özelliği olmayan zavallılardan ibaret olduğunu görürsünüz. Tanım koyacak akademi yetkiye ve bilgiye sahip olmasam da, amiyane tabirle "deli" olan bir insanla işte bu şekilde eğleniriz, işte zamanının anlamsız kihkoh cümlesi bu durumu tanımlamak için biçilmiş kaftandır; osuruğa gülenin osuruk kadar aklı yoktur.

Tüm bunları desteklemek benim için kolay, maalesef. Ajdar Anık'a teşhis koyamasam da, 20 yıldır paranoyid şizofreni teşhisiyle yaşayan teyzemin hayatından ufak parçalar, aslında herkesin deli kavramına bakış açısının ne olduğunu içime işlemiş yeterlilikte kanıtlar. Bunu anlamak için akrabalara gerek yok, küçükken bizi mahallenin delisine taş atmaya iten, büyüdüğümüzde bizimle iletişim kurmaya çalışan aynı delinin ensesine okkalı bir tokat aşketmemizle sağlamlaşan toplumsal bilincin ne olduğu ortada. Aslında Mor Ve Ötesi'nin gururla ve berbat bir samimiyetsizlikle içi boş biçimde övdüğü delilik kavramının "toplum sözlüğü"müzdeki açılımları belli. Yine aynı toplum sözlüğümüz ve -sözde- gelişmiş erdem duygularımızla, anca vefat ettikten sonra isminin önüne -sanki övercesine- "Deli" sıfatı eklenmiş Aysel Gürel örneğinde yaptığımız samimiyetsizliğin, vıcık vıcıklığın bilincinde olanlar da var.

Velhasıl, ülkemin her mahallesinde hala bir deli yaşıyor. Kendisine "akıllı olun, akıllı" bile denmiyor, genelde itilip kakılıyor. Ama daha da önemlisi, kendini akıllı zanneden zırdelilerin farkında olan, kendisine içi boş öğütler verme çabasındakilerin karşısına çıkacak en az bir akıllı, ülkemin en az bir mahallesinde olmasa da, bir yerlerde hala yaşıyor.

2 mırıltı.:

K. said...

"Mor ve Ötesi grubu"nun, sözde eleştirel ama akabinde de anaakıma entegre olmaya can atan sahtekar tutumuna güzel bir yanıt bu. Hem de çok güzel bir yanıt. Bunu göremeyen ve sağda solda "helal be çocuklara" gibi ahmakça şakşaklara kendini kaptıran zırtapozlara ne demeli bilmiyorum. İktidar ne, onu bile anlayamayacak kadar idraktan yoksun bir toplumuz vesselam.

Winjer said...

Mor Ve Ötesi - cinsel kimlik tartışması meselesinde aynı düşünmekteyim, çok büyük bir fırsattı aslında.