20090823

İbne Basın, Bunu Da Yazın.

















Yalanlar birer karadeliktir; en ufağı bile zamanla tüm evreni içine çekecek, her şeyi hiçliğe çevirecek kadar güçlüdür. Binayı yıkmak için çekilen tek bir tuğladır yalan, okyanusu boşaltan tek bir deliktir. İnsanı öldüren tek bir kağıt kesiğidir. Ve yalanın daha da kötü, daha da karanlık bir fazı var ki, o da insanın kendisine yalan söylemesidir, kendisini kandırmasıdır.

Ünlü düşünür Gregor Haus'un da dediği gibi, herkes yalan söyler. Bunda bilinmedik, beklenmedik bir şey yok. Şahsi menfaatler onurunuzun üzerinde olabilir, menfi kaybı değil manevi kaybı göze alabilirsiniz. Ama insanın kendisine yalan söylemesi, akıl alır bir şey değil. Aksi halini, yani insanın kendisine karşı dürüst olmasını, samimiyet ile tanımlıyoruz.

Tam da bu zamanlarda, samimiyetin dibe vurduğu bir dönemdeyiz; samimiyetsizliğin ayı ve güneşi aynı hizaya geldiği için etraf şimdi daha karanlık. 10 yıldır sürekli yaşamakta olduğumuz ve her 17 ağustos tarihinde tecelli eden deprem samimiyetsizliğini bu sene ramazan samimiyetsizliği takip etti. Üstelik, her yıl daha da bir artıyor yaşadığımız samimiyetsizliğin dozajı; bağışıklık kazandıkça daha fazlasını talep ediyor ve daha fazla müptela oluyoruz buna.

Daha önce de yazmıştım, altı aydır her haber bülteninde, her gazete sayfasında tanık olduğumuz korkunç bir cinayet var. Ve ne yazık ki bu cinayetin katili, maktulünün akrabaları birer figür haline geldiler, biz ise cinayeti bir trajedya ya da acıklı bir film olarak izliyoruz. Katilin yakalanmasını vicdanımız için istiyor değiliz; bir Türk filmi gibi şekillenmiş zengin oğlan-fakir kız aşkını, bir gerilim filmi gibi işlenmiş bir cinayeti, bir polisiyle film gibi planlanmış kaçışı takip etmekten başka bir şey yapmıyoruz ve katilin yakalanması adalete olan inancımızı ya da toplumsal vicdanımızı değil, sadece "mutlu son" istencimizi doyuracak. Zira adaletin vuku bulmasını umursamadığımızı, devlete duyulan güvenin doğruluğunu sorgulamadığımızı ispatlayacak Uğur Kaymaz gibi onlarca örnek var. Gel gör ki, bu yaşanan filmin "gerçekçiliği" ve yönetmenin interaktiviteyi işin içine katmasıyla birlikte, yüzlerce farklı internet mecrasında bu senaryoya dahil olan ve zorunlu duyarlılığını gösterip kendine yalan söyleyen on binlerce insan sayabiliriz.

En sonunda meselenin gelip dayandığı nokta bu duyarsızlık. Ama bu, üç tane berbat film yönetince televizyona çıkıp toplumsal tespit yapma hakkını kazanan cahil yönetmenin cümle içinde kullandığı duyarsızlık değil, hissizlik değil. Suratına atılan tokadı hissetmemek ayrı bir şey olabilir ama bu tokadı görmezden gelmenin adı samimiyetsizliktir, insanın kendisine yalan söylemesidir. Ve bu kadar görmezden gelinen tokadın ardından, herkesin üzerinde "görmezden gelinemeyecek bir tokat" olarak ortak kanaate vardığı tokada zoraki bir ah etmek bugün verilen tüm tepkilerimizin özeti.

Tam on yıldır "kutladığımız" 17 ağustos tarihi üzerine verilen tepkiler de aynı tezgahtan çıkma. Bu depremden bir buçuk yıl önce Adana'da yaşanan deprem üzerine yapılan haberler bir kaç gün sürmüş, ardından bir diğer zoraki duyarlılık gündemine, Kerim Tekin'in vefatına geçilmişti. Tam 210 kişinin öldüğü bu depremin etkisi, 210 tane fanı olmayan bir şarkıcının efsaneleştirilme sürecinden daha az ilgi görmüş olacak ki aradan geçen bu kadar yıldan sonra ölüm yıldönümünde tek bir şarkıyla her televizyon kanalında anılan bu rahmetli şarkıcımızın yanında 210 kişinin esamesi okunmamaktadır. Halbuki bu 210 kişinin kolları vücutlarından ayrılmış, kafatasları duvarların altında çatlayarak kulaklarından beyin parçaları akmış, apartman demirleri henüz bir kaç saat evvel yedikleri lezzetli yemeklerin öğütüldüğü midelerini delerek bu yemeklerin etrafa saçılmasına sebebiyet vermişti.

Bunların aynısı 17 ağustos tarihinde de yaşandı. Asla gerçeğe kavuşamayacak bir umutla kurtarılmayı bekleyen Metin en sonunda oynatabildiği tek yer olan başını sağa sola vura vura kendini öldürdü. Satın almak için onca borcun altına girip uğruna aç kalmayı göze aldığı duvardan duvara dolap Nihal'in üzerine düşerek bütün kemiklerini kırdı, Nihal belki dakikalarca yaşadığı acıyı hissetti, birazdan öleceğini biliyordu ve bir türlü ölemedikçe yaşadığı acı katmerleniyordu. Yıkılan apartmanın altındaki fırın sabaha ekmek yetiştirme telaşıyla alev alev yanıyordu ve artık ekmek tepsilerini değil enkazı ısıtmaya başlamıştı ki Ali bu kor gibi enkazın üzerinde kızararak öldü, tavanın üzerinde pişen bir sucuk gibi. Yanyana yatan Tolga ve Lale kim bilir hangi düşün içindeydiler kiriş tam boyunlarının üzerine düşüp kafalarını gövdelerinden ayırdıklarında.

Bunları bilseydiniz, her 17 ağustosta "İstanbul depreme hazır mı?" sorusuyla ilgilenir miydiniz? Her 17 ağustosta ağlatılmak için ekrana çıkarılan ve zifiri karanlık dehlizlerde cehennemin ta kendisini yaşayan insanlara "Peki neler hissettiniz?" diye sorabilir miydiniz? Tüm bunların birer film olduğu, birer masal gibi anlatıldığı ve bir filme ya da masala verilen ah tepkisi kadar ve sadece bu kadar bir tepkiye müstahak oldukları gerçeğini kabul edebilir miydiniz?

Baudrillard eğer bugün yaşasaydı twitter'ına "BeNi BiR TeK SeN aNLaDıN, SeNDe YaLNıŞ aNLaDıN!" yazardı, çünkü Körfez Savaşı'nın hiç var olmadığını, televizyonda gördüğümüz şeylerin bir filmden ibaret olduğunu söylediğinde herkes onu komplo teorisyeni bir manyak olarak görmüştü. Halbuki o, orada savaşan askerlerin, kopan kolların, patlayan kafaların, parçalanan topukların değil ekranda kayan izli mermilerin savaşın yüzünü yansıttığını ve bnun olsa olsa bir film olabileceğini anlatmaya çalışıyordu. Ve ama hayır, bu medyanın suçu değildi, Baudrillard'ın yanlışı buydu. Bu, sessiz yığınların suçuydu. Çünkü sessiz yığınlar, tokatı görmezden gelmediklerinde yaşayacakları acının farkındaydılar, bunu kaldıramazlardı, dayanamazlardı ve dayanmayacakları için rahatlarını bozmaları gerekirdi.

Eğer bugün Münevver Karabulut'un başının kesilirken neler hissettiğini, o suratın kana bulandığında nasıl bir hale geldiğini düşünürsek vicdanımızı twitter'a yapılan yorumlarla rahata kavuşturamazdık. Eğer bugün 17 ağustosta hayatını kaybetmiş onbinlerce insanın zamanında sevdiklerini sarmalayan kopmuş kollarını, öpmeye doyulamayacak alınlarının parçalanmasını, altın sarısı saçlarının kana bulanmasını düşünürsek Facebook'taki bir status update'le bunun ağırlığının altından kalkamazdık. Gidip sorumluların yakasına yapışmamız, ses tellerimiz kopana kadar bağırmamız, etrafı tarumar etmemiz gerekirdi. Ya da hiç bir şey değiştireyeceğimizi düşünüp sessizce hüngür hüngür ağlardık. Ama hepsi samimi olurdu, kendimize yalan söylemezdik, yapmak zorunda olduğumuz bir şeyi yaparmış gibi, bir angaryayı yerine getirirmiş gibi, bulaşık yıkarmış gibi üzülmezdik, üzülür görünmezdik.

Üstelik bu görünürlüğün, bu duyarlılık maskesinin çok da çabuk çöpe atılmayacağı bir zamandayız. Ramazanla birlikte o maske suratımızda yatıya kalıyor. Reklamlarda güleryüzle iftar yapan bir aile görüyoruz, şirin evine konuk olduğumuz Hatice Hanım bu akşam işten gelen kocasına hazırladığı iftarlığı gösteriyor bize, yumuşak sesli bir mütedeyyin dürüst olmanın ehemmiyeti üzerine bir mesel anlatıyor. Ve o güleryüzle iftar yapan aile beş aydır kirasını ödeyemiyor, muhtemelen bu sene ısınmak için bin dereden su getirecekler. Hatice Hanım, komşusu Figen'in aldığı yeni koltuklar üzerinden iftardan sonra eşine sünepe herif diyecek. Yumuşak sesli mütedeyyin amca reklam arasında sudan bir sebeple kameraman asistanın annesine sinkaf edecek. Ve bu ülkede bir gecede 41 kişi öldürülüyor, her yıl yüzlerce masum kıza tecavüz ediliyor, işe girerken sigortadan muaf olmak zorunda olduğunu aksi takdirde işe kabul edilmeyeceğini söyleyen patronlar bir aydan sonra köpek gibi çalışan işçisine tek kuruş vermeden kapıyı gösterdikten sonra köpeğine premium mamalar alıyor ama nedense bu ay içinde bir rüya ülkesindeyiz, hepimiz huzur içinde yaşıyoruz, huzura kavuşmak isteyen müminler oruçlu ağızlarını her açtıklarında misk-i amber kokusu yayılıyor etrafa, her kelimeleri öylesine arı, öylesine temiz ki.

Biz tam da böyle kendimizi kandırmaya, kendimize yalan söylemeye, bu karadelikte kaybolmaya devam ediyoruz. Tam da böyle konuşurken susuyoruz, duyarken duymazdan geliyoruz. Tam da böyle yalan söylüyoruz.

10 mırıltı.:

Porco Rosso said...

aklıma bir söz geliyor.
"batıda bir kişinin ölmesi trajediyken doğuda yüzlerin ölmesi sadece istatistiktir."

münevver cinayeti, 41 kişinin aynı gece ölmesinden önemli değil. bir sürü insan hunharca ölüdürülürken medyanın bizi bir konuya kitlemesi mide bulandırmaktan da öte.

17 ağustos ya da adanada ölenler isimleri olmayan kişiler onlar göre. 20 bin kişi. Nasıl Tolgoyla Eda Zaynep ile Merve olarak çağırılabilir ki? senin isim vermen, kişiselleştirip bizi sarsmak istemen(duyarlı olmaya çağırman) onlar için kıymetsiz.

Elle tutulur tarafı olmayan bir ülkenin aynı şekilde onursuz medyasıyla karşı karşıyayız. Umursamaz.

Yarın Okyanusyayla savaşa girersek şaşırmamak gerek. Gerçek olacağına ihtimal vermesem de.

Yazı için teşekkürler.

Anonymous said...

Bir noktayı gözden kaçırdığını düşünüyorum,o da insanların yaşananları ve yaşanacakları kendi tanım aralıkları üzerinden değerlendirme alışkanlıkları.30 yaşına gelmiş bir insanın gençliğinde en büyük sıkıntısı 90 ve 75 arasında alacağı notlarının harçlığına nasıl yansıyacağı veya kız arkadaşının huysuzluklarıysa gece onu uykusuz bırakacak tüm sıkıntılar ailesi tarafından bertaraf edilmişse o insanın başkalarının vücutları parçalara bölünürken parmağını ısırıp batan kıymığa gözyaşı akıtmasında çok da beklenmedik bir durum yok.

Başkalarının yalanlarıyla büyüyen insanların bir anda duyarlılık abidesine dönüşmesini umamayız. Yaşananları istediği kadar düşünsün,anlamaya çalışsın.Çektiği acılarla gördükleriyle bağdaştıramayacak zerre kadar.Gene iyi kurgulu bir filmi andıracak olsa olsa.Dinin de medyanın da psikoloji üzerindeki salt işlevleri bunu tetiklemeye çok müsait zaten.Ondandır ki 17 ağustosta kimileri eşlerinin çocuklarının vadelerinin dolduğunu düşünüp huşu içinde kameraya bakarken,bir kısmının gözlerinden hala alev saçılıyordu.Kendini kandırabileceğin noktaya kadar kandırma lüksün varsa bunu sonuna kadar kullanırsın.Ramazan’ı da,medyayı da kullanan biziz.
Ortada faydacı bir anlaşma var biz uyutulmak istiyoruz medya bizi uyutmak istiyor.Durumun korkunçluğunun farkına varanların ise yapacak bir şeyi yok bu noktada.Elbet biri gelip susturuyor en yakınındakiler bile olsa.Ya da sonunda düşünmekten bıkıp kendi kendini susturuyorsun.

Ashenica said...

Yaşadığımız dünyanın yarattığı insan protitipi tam da sizin vurgu yaptığınız son dönem karşılaşmaya alışık olduğumuz "öldürene kadar ilgilen" cinsinden ucuz bir alakayla bezenmiş, içi dışından boş, tesadüfen bir araya gelmiş cümlelerle kendini ifade etmeye çalışan bir kitleyi bize apaçık sunmaktadır. Hergün izliyoruz, görüyoruz onlarla yaşıyoruz belki de onlardan biriyiz. Bizi buraya getiren süreç toplumsal ilgisizlikten çok bireysel olarak kurtulamadığımız hiçlik duygusu olduğunu düşünmekteyim. Başkalarının acılarını böyle hunharca sahiplenmekte onu yok saymak arasında bir fark göremiyorum ben. Bu ikilem arasına yerleşmiş akıllı bir sistem var elimizde sadece. Ve ortaya çıkan bu devasa samimiyetsizlik yeni yüzyıl insan hastalıklarından biri olduğuna inanıyorum. Hepimize geçmiş olsun diyor ve bu yazı için Sevgili Limbo size tesekkurlerimi sunuyorum.

dream endless. said...

Anonymous,

Ben çok romantik biri değilim. Bu dünyada biri uyanır da tüm bu yalanın böğrüne hançer saplar sonra Matrix harf harf çöker diye bir inancım yok, filhakika bu dediğimin olmayacağına yönelik bir inancım var.

Ama benim derdim şu, en azından bu söylenen yalanların, yalan olduğunun farkına varmalı. Televizyonlarda hırslı bir futbolcu figüründen daha fazlası gibi gözükmeyen bir babanın söyledikleriyle varacağımız bir yer yok ya da İstanbul'un depreme hazır olup olmamasının sorgulanmasıyla. Bunlar, tencerenin kapağındaki bir tırnak genişliğindeki boşluklar. Aksi halde taşacaksın, ortalığı kirleteceksin en fazla ama taşacaksın. Bunun için de endoktrinasyonun geri işlemesine, karşı-propagandaya, bilinçlenme seferberliklerine gerek yok. Porco Rosso doğru damardan girmiş, Winston Smith'in diğerlerinden farkı yoktu ama yalanın içindeki gerçeğe daha yakın bir yalana ulaşmayı başarmıştı. Çünkü ne olduğunu, neden olduğunu sorgulamaya fırsatı olmuştu. Bugün ne kadar yalanla turşulanırsa turşulansın, deprem haberleri esnasında Clinton'ın burnunu sıkan bebeğin şimdiki halini gören herkes "ne oluyor lan" dediği zaman Clinton'ın kırmızı burnunu değil, Ahmet'in kopan kolunu düşünür.

brandon said...

Şu noktada insanların kendilerini telkin edercesine söylediği yalanların müsebbibi olarak medyanın işaret edilmesi bile çok naif bir tutum aslında. Hepimizi bu yalana dahil edip, düşmemiz gereken dehşetlerden çekip çıkaran, üzüldüğümüz yanılsamasını yaşatıp uykularımıza rahat gönderen tiyatroyu medya oynatmıyor, ama biletleri kestiği kesin. Böyle bir konu üzerinde figüratif konuşmam bile çok saçma, ama muazzam bir mecaza daha başvurmak zorundayım: tuzu kuru olmak. Zaliminden mazlumuna, yaşadığımız ülkede ve daha nicesinde, tuzu kuru olma hali her tarafımıza işlemiş vaziyette ki, ne zalimler bir gün vicdana gelir, ne mazlumlar bir diğerinin mağduriyetinin hesabını sorar. Herkes sadece kendine insandır, hatta kendine bile değil; ne zaman insan olma mefhumu üzerine kafa yoruldu ki? Hepimiz insanlığımızı 50 x 50 pixel .jpg'lere, aforizmasal ideolojilere, laf ebeliklerine, adı sanı duyulmamış profesyonlara, kutsala hiç varmamış dindarlıklara tercüme ettiğimiz sürece, ölümlülük bilgisinin yok olduğu o twitter dakikalarında, kaygıyı, dehşeti ve kafatasının parçalanmasını, kolların kopmasını, tüm bunları anırta anırta burun deliklerinden enjekte edebilecek büyük trajediyi asla yaşamayacağız. Bunu biz, kendi ellerimizle yaptık; medya bize sadece araçları verdi.

Sadece dört bir yandan kuşatılmışlığının farkında olan insan kendine dürüst olabilir, gerçek anlamda. O sıkışmışlık ve hareket edememe içinde ölümün suratına bakmak zorundasındır, ve gerçekten onurlu olmak budur, bakarsın. Ama bütün tuzu kurular, lafazanlar, vah canım ahmet'ler, senin yaşadığın o ölümcül bakışma anında, abartılı jestleri ve "ölenle ölmeleri" ile "hareketin" kıralını yaparlar, gözlerini ustalıkla kaçırarak.

Sonuçta söylemek istediğim, insanlık namına "duracak", tek kelime etmenin imkansız olduğu yerde kalıp acıyı yaşamaya tahammül edebilecek çok az insan var, bu gerçek nasıl kabullenilebilir bilmiyorum. Geri kalanlar için söylenecek her söz ise, aleyhinizde polemiğe çevrilecek, "cevap hakkı doğuracaktır".

Hüseyin said...

"Figür"ler vardır toplumda. Kendinden önceki misallerinin çektiklerinin %1'ini bile çekmeyip, kameraların önüne birer kahraman olarak çıkartılan "figür"ler. İnsanların sığ bam tellerini yerinden biraz titreştirip, biraz olsun onları etkilemek, kendilerini biraz daha izletmek amacı ile televizyon televizyon dolaşıp, röportaj verir, "acıyı hissettim" der bu gibi tipler. Bu tipler göz önünde bulunduğu sürece, izleyicinin içi rahat olur, "neyse ki, bu tür adamlar yaşıyor, bize bunları anlatıyor" düşüncesiyle. Bu tür insanlar/hayvanlar/olaylar önceki vuku bulmuş olayların üstünü örtmek için birer çarşaftır aslında. İnsanlara; "içim karardı, kapat şunu yahu" dedirtecek olayların üstünü örtmek için birer çarşaftır sadece.

Haberciliğin kendini çok tutacak bir dizi/film moduna sokması da yukarıdaki olayın emsâlidir. Günümüzde insanların dünyada olan olayları pek de umursamaması ve hayatlarını ekran karşısında gerçek hayat emsâli olayları, değişik ve "sahte" bir gözden, izlemeyi sevmeye başlaması ile habercilikte bir dönüm noktası oldu, bence. Ardı arkası kesilmeyen -sizin de bahsettiğiniz- trajik ve iç burkan, bazen sevindiren, ama her halükârda bir olay örgüsü ve dizi/film içeriğine sahip olan haberler yüzünden, "habercilik" gibi benim çok kutsal gördüğüm bir meslek ayaklar altına alındı.

Durumu olayların içeriğinden bağımsız ve habercilik konsepti dışına çıkarmadan incelediğimizde, durum böyle. Garipoğlu ve benzeri bir çok haber de bu yolda insanların gözünün önüne serilip, gösterilen kısmı.

Ekleme: Yazınız her zamanki gibi çok güzel olmuş.

Saygılar.

Tesir said...

Limbo Pillow'un vardığı nokta beni duygulandırıyor.

Tumtur said...

Ah be dostum, sen bilmez misin ki;

"Adalet ve merhamet, bilgi ve mutluluk çatışır.”

.......:Isaiah Berlin:.......

Bilirsin, bilirsin ki mutsuzluğun bundan.

eat your parents said...

Bilen bilir, bazı futbol takımlarında (genellikle köklü klüplerde) bayrak futbolcular vardır. Bu bayrak futbolcuların özelliği, çok uzun bir süre, hatta futbol yaşamları boyunca aynı takıma hizmet etmiş olmalarıdır. Bayrak ise imgesele olarak formayı temsil ediyor. Bu fotbular jübilelerini yaptıktan sonra formaları müzeye ya da stadyuma asılır ve o sırt numaraları bir daha kimseye verilmez.

Tıpkı, şimdilik yaşımızın (en azından yaşımın) gereği görebildiğimiz, görmek zorunda bırakıldığımız, kimilerine göre travmatik, bazı olaylar var. Uğur Mumcu, Hrant Dink, işte ne bileyim 17 Ağustos depremi vs.. Bu tip acı olaylar da medyanın ve bu bağlamda ülkemizin ve bizlerin bayrak olayları haline geliyor. Uzun süre unutulamayacak çeşitli yorum bombardımanlarıyla bulmacalarda üzerine kalemle bıyık kaş göz çizdiğimiz ünlüler gibi şekillenecek, dallanıp budaklanacak olaylar. Elbette ki, kaçınılmaz olarak yenileri eklendi ve yine kaçınılmaz olarak eklenecek. Münevver gibi.

Yalanın menfaat olgusunu bu denli poh pohladığı bir zamanda medyanın tekelciliği, insanların okuma yazma oranı, haber kaynaklarının doğruluğunun araştırılmaması gibi parametrelerle üzerinde yürüdüğümüz yaşam eğrisi oldukça dalgalı. Ve malesef bu dalgalanmayı durduracak tek şey kişinin bireysel çabalarından öteye gidemiyor. Bu çaba ise saf, sade ve tek kelimeyle izolasyondur.

Başarbilene en derin tebriklerimi, limbo'ya da yazı için teşekkürlerimi sunarım

dream endless. said...

Benzetmeden yola çıkarsak, hem katıldığım hem de katılmadığım bir önerme olmuş Orçun. Zira belli başlı olayların ön plana çıkarılıp bazı diğer şeylerin unutulması arz-talep benzeri bir yapıya dayanıyor. Aynı, orta sahanın dinamosu canını dişine takıp binlerce kilometre koşarken en fazla ilgiyi tek vuruşla gol atan forvetin görmesi gibi. Takımı suçlayamazsın, forveti suçlayamazsın, tribünü suçlayabilirsin, geçen sene kendini yırtan Mehmet Topal yerine Lincoln'ün isminin haykırılmasını örnek verebiliriz.

Benim olaya yaklaşımım zaten artık Münevver'i bahis konusu ediyorlar diğerlerini niye etmiyorlar değil, hala kafası koparılmış tavuk gibi televizyon karşısında Münevver'in babası acaba bugün hangi komplo teorisini ortaya atacak, işin içinde satanistler varmış, Illuminati parmağı ortaya çıkmış diye düşünen insanlar olduğu sürece bu değişmeyecek bir şey.

Ama madem sen bu haberi yayınlayacaksın, hakkaniyetle yayınla. Bu Münevver örneğinde mesela yapılabilecek en doğru şeyi Habertürk yapmıştı, başı gövdeden ayırmak için kullanılan testereyi manşetten yayınlayarak. Bu tip şoklar gerekli, elzem. Ki insanlar hala meseleye pembe dizi duyarlılığıyla yaklaşmasın, 17 ağustos dendiğinde içinden geçen tek şey osuruktan bir tepki vermek olmasın.

Ayriyeten, bazı yorumlara direkt olarak cevap vermemiş olmamın nedeni, söyleyeceğim şeyleri farklı yazılarda kullanmak için depolama cimriliğime dayanıyor. Vurdum duymadı diye düşünmeyin lütfen.