20081020

The Wind-Up Bird - Whips






















Çok uzunca bir süredir buralarda bir şey göremediniz. Bu durumun müsebbibi, hemen aşağıdaki Subheim yazısıdır. Yağmur, karıncalar, saatler süren ıslaklığa dayanamayan bir yağmurluk, bronşlar, sinüsler, virüsler derken, tam bir ay boyunca, bırak kalem kıpırdatmayı, konuşacak bir halde dahi değildim. Bir de üstüne sigarayı bırakma kararı eklenince, güneşi solmuş bir gezegen gibi oldum. Güneş soldu solmasına ya, gezegenin dönüşü duracak değil elbet. Madem öyle, devr-i daimde karanlığın sırasının gelmesine şaşmamak lazım. Ve de en karanlığından başlamalı, uzun zamandır gizlediğim bir başka albüm, Pandora'nın Kutusu gibi tıpkı; acil durumlarda aç ve âkibetine hazırlıklı ve daha da önemlisi, razı ol.

Albüm dedim aslında ama, size bir albüm yazısı yazmayacağım. Hayır, Whips bir "albüm" değil, bir müzikal toplamanın sıkıştırıldığı yuvarlak ve parlak bir şey değil Whips. Whips bir hikaye, bir aşk hikayesi. Ve her hikaye gibi, her aşk hikayesi gibi, bağlayıcı, vurucu, yıkıcı, yok edici ve yeni bir umut doğurucu. Zira aslında müzikal açıdan da baktığımızda, bu hikayenin şekillendiği notaların da tek bir şarkıyı oluşturduğunu görüyoruz. İşte bu şarkının -ya da albümün- tam ortasında yatıyor hikaye. Size anlatayım:

--
Konuşmadan biter ya. Biter işte. Bitişin sesi, kokusu, tadı olmaz. Bitiklik böyle bir şeydir, kürekle atılan toprağın tatsızlığı gibidir. İşte böyle bitmişti. Zaten var bile değildik; Evren'de varlığımıza ait tek somut öge, telefon hatları üzerinde bir oraya bir buraya giden elektrik dalgalarıydı.

O hat da kesilmiş, varlığa dair hiç bir şey kalmamıştı elimizde. Bilinen tek şey, o telefon kablolarının sadece telefonları değil, organları da birbirine bağladığıydı ve o elektrik yükü sinir uçlarımıza kadar uzanırdı, eskiden. Artık yüksüzdü içimiz, bomboştu, yoklukla doluydu yahut.

Yoklukla dolu günler hep aynı geçer. Okula gidebilirsin, bir kaç kuruş para uğruna saatlerce bardak yıkayabilirsin, arkadaşlarınla sulu bira içip kötü müzikler dinleyebilirsin, içindeki boşluğu yüzüne yansıtarak poker oynamayı seçebilirsin. Yataktan çıkmayabilirsin. Bir şey fark etmeyecektir, çünkü o günler hep aynıdır. Çünkü Dünya'yla birlikte, Evren'le birlikte dönecek bir yerin dahi yoktur o günlerde, kendi içine doğru bükülen bir kara delikten başka bir şey değilsindir.

İşte o günlerden biriydi. Hangisi hatırlamıyorum, saymayalı uzun zaman olmuştu, zaten önemsiyor da değildim. Dün gece kaçta yattığımı hatırlamıyorum. Sabah da olabilirdi. Üstelik şimdi düşündüğümde, kaçta uyandığımı da hatırlamıyorum, zaten pek uyudum sayılmazdı. Yataktan kalkıyor olmak resmi bir uyanıştı, kâbus ve gerçeklik arasındaki oyunun bittiğine işaretti. Tuvalete yollandım, oturup işerken kendime acıdım, sonra aynada kendimle bir an göz göze geldim. Saçlarımı düzeltmeye çalıştım, elime bir avuç saç teli yapıştı, kendime daha da acıdım. Boşluğumu biraz nefretle doldurdum.

Bir sigara yaktım. O da genzimi yaktı. Ama sanki kendimi etkilemek istercesine, kendimi kendime kanıtlamak istercesine, istemeye istemeye içtim sigarayı. Küllerin yere döküldüğünü fark ettiysem de önemsemedim, şu kadar dağınıklık arasında bir parça külün esamesi dahi okunmazdı. Ama bu dağınıklıktan hoşnut olduğum da söylenebilirdi. Bu gizli hoşnutlukla odaya göz gezdirirken, telesekreterin üzerinde yanıp sönen 5 rakamını gördüm. Önemsemedim, kimseyle konuşmak istemiyordum.

Biraz televizyon izledim. İnsanların fakir ve acı hayatları. İnsanların zengin ve acı hayatları. İnsanların mutlu ve acı hayatları. İnsanların yalnız ve acı hayatları. İnsanların ünlü ve acı hayatları. İnsanların yok olmuş ve acı hayatları. İnsanların hayatları. Sıkıldım. İstediğimden değil, sanki yapmaya programlanmışım gibi gidip üzerime -bir haftadır giymediğim- bir kaç şey geçirdim. Çantamı şunla bunla doldurdum. Dışarı çıktım.

Metro beklerken rayları izledim. Bir de metro istasyonunun o yoğun karbondioksit kokusunu çektim içime, bol bol. Bir kaç metro camında kendi yansımamı yakalamaya çalıştım. Başarılı olamadım. Sonra bindim, indim. İnip daha önce yolda yürürken rastladığım barlardan birine girdim. Sulu bir bira içtim. Sonra bir martini. Sonra bir sulu bira daha. Sonra bir sulu bira daha. Sonra bir sulu bira daha. Sonra bir sulu bira daha. Sonra içimden onu aramak geldi. Ara ve Arama seçenekleri üzerinde dolaşan kalem, seçeneği işaretlemiş, kağıdı masaya bırakmıştı bile.

Çaldı.
Çaldı.
Çaldı.
Çaldı.
Çaldı.
Sonra telesekreter çıktı.
Telesekreter mesajlarını çok salakça bulurum, kendiminkini kaydederken de çok gerilmiştim. O yüzden dinlemedim. Sesini duymak istemedim belki de. Zaten sesini duymak için aramamıştım. Sadece söyleyeceklerim vardı.
Bip sesi geldi.
Duraksadım, ne diyeceğimi bilmiyordum. Ama sanki son sözleri bekleyen ve acele etmezsem kellemi uçuracak bir cellatla konuşurmuş gibi, düşünmeden konuşmaya başladım:

"Seni kötü hissettirdiğim için gerçekten çok üzgünüm. Umarım şu an mutlu uyuyorsundur. Ben.. ben birlikte yaşadığımız her şeyi düşünüyordum. Neyse. Sadece şey diyecektim. Bu canavara dönüştüğüm için üzgünüm. Seni çok seviyorum."

Su ilk önce ağzıma doldu. Sonra nefes boruma. Sonra ciğerlerime. Kendimi bardan dışarı attım. Metro merdivenlerinden inerken kustum. Bir kaç metro camında kendi yansımamı gördüm. Ciğerlerime daha fazla su doldu. Bindim, indim. Sonra eve geldim ama gece kaçta yattığımı hatırlamıyorum. Sabah da olabilirdi. Üstelik şimdi düşündüğümde, kaçta uyandığımı da hatırlamıyorum, zaten pek uyudum sayılmazdı. Yataktan kalkıyor olmak resmi bir uyanıştı, kâbus ve gerçeklik arasındaki oyunun bittiğine işaretti. Tuvalete yollandım, oturup işerken kendime acıdım, sonra aynada kendimle bir an göz göze geldim. Saçlarımı düzeltmeye çalıştım, elime bir avuç saç teli yapıştı, kendime daha da acıdım. Boşluğumu biraz nefretle doldurdum.

Bir sigara yaktım. O da genzimi yaktı. Ama sanki kendimi etkilemek istercesine, kendimi kendime kanıtlamak istercesine, istemeye istemeye içtim sigarayı. Küllerin yere döküldüğünü fark ettiysem de önemsemedim, şu kadar dağınıklık arasında bir parça külün esamesi dahi okunmazdı. Ama bu dağınıklıktan hoşnut olduğum da söylenebilirdi. Bu gizli hoşnutlukla odaya göz gezdirirken, telesekreterin üzerinde yanıp sönen 6 rakamını gördüm. Önemsemedim, kimseyle konuşmak istemiyordum.


Sanatçı: The Wind-Up Bird
Albüm: Whips

Şarkı listesi:
1- Sorry
2- That I've
3- Become
4- This
5- Monster
6- I Love
7- You
8- A Lot

DOWNLOAD.

5 mırıltı.:

Deniz said...

keşke okulda okumasaydım bu yazıyı, insanı derinden etkiliyor. çok merak ettim albümü, eve gider gitmez ilk işim indirip dinlemek olacak. teşekkürler. ellerine sağlık. ayrıca geçmiş olsun.

Ayşenur said...

Sadece ben mi bu kelimelerle yetinmeyecek kadar seveceğime emin olduğum aşk hikayesinin ilk 4 şarkıdan sonrasını edinemedim? Merak ediyorum.

ezgi sonmez said...

Bu albumu asla dinlemeyecegim.

Anonymous said...

ah yes, you will. ^^

ezgi sonmez said...

-